Ulusal Haber & Ulusal Ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ulusal Haber & Ulusal Ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2017 Cumartesi

NATO'da görevli bir vatansever kriptolu mesaj gönderdi. 'Erbakan yüzünü doğuya döndü, engel olmalıyız' diyordu. Bu mesajı Abdullah Gül, Erbakan'dan sakladı

ABDULLAH GÜL’ÜN NECMETTİN ERBAKAN’DAN GİZLEDİĞİ “KRİPTO” BELGE
KİTAP VE RÖPORTAJ: 
METE GÜNDOĞAN
NATO'da görevli bir vatansever kriptolu mesaj gönderdi. 'Erbakan yüzünü doğuya döndü, engel olmalıyız' diyordu. Bu mesajı Abdullah Gül, Erbakan'dan sakladı
Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın başbakanlığı döneminde başdanışmanı olan öğretim üyesi Mete Gündoğan, Batı'nın Saadet Partisi'ne yönelik bölünme operasyonu ve AKP'nin kuruluşu dönemine ilişkin Aydınlık Kitap'a önemli açıklamalarda bulundu.
TÜBİTAK ve Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumlarda da görev yapmış olan Gündoğan, kaleme aldığı yeni kitabı “Narkoz”da dönemin daha önce bilinmeyen ayrıntılara yer verdi. Erbakan'a yönelik operasyonda Abdullah Gül'ün de yer aldığını açıklayan Gündoğan, Adnan Türkkan'ın o döneme ilişkin sorulara şöyle yanıt verdi:
Operasyonun ilk işareti neydi sizce?
Bizim için ilk işaret, Financial Times gibi dergiler ve gazetelerin muhabiri kılığında bazı tip insanlar gelmesiydi. Bizim düşüncelerimizi öğrenmeye çalıştılar. Arada “bunu yaptırmazlar size” dediler. Ama en önemli işaret, NATO'da çalışan kuvvetle muhtemel bir Müslüman, vatanını seven birinden mesaj geldi. Bunu çözmeye çalışıyoruz. Mesajın fotokopisini getirdi. Biri Hollanda'dan koymuş zarfa göndermiş. Bize bu kadar mesaj bile yetti. Mesajda diyor ki, “Erbakan yüzünü doğuya çevirerek, Amerikan menfaatlerine aykırı bir birlik ve beraberlik oluşturmaya çalışıyor. Buna engel olamazsak çok daha büyük sıkıntılarla karşılaşırız. Buna bir an önce engel olunması gerekiyor”. Hem Çiller'in partisine ayrı çalışın hem askere ayrı hem de Erbakan’a ayrı çalışın diye talimatlar vardı. Bunu sadece Türkiye'deki misyonlarına değil, Moskova, Tahran, Atina Büyükelçiliği’ni de yollamışlardı. Alır almaz bundan hemen Erbakan’ın haberi olması lazım dedim. Bana, 'Sayın Bakan üzerinde çalışıyor bunun gerçekliğini araştırıyoruz' denildi. Ben hemen 'gerçektir' dedim.
Siz birebir aktarmadınız mı?
Ben sayın Bakan ilgilendiği için aktarma ihtiyacı hissetmedim. Ama bir müddet sonra konuşurken sayın Erbakan'ın haberi vardır diye “Bakın bu mesajda olduğu gibi gelişiyor her şey” dedim. O zaman Erbakan “ne mesajı” dedi. “Kripto bir mesaj var, size getirmişti filanca bakan” diyerek hemen mesajın kopyasını getirdim. Hazırlamıştım.
Kitapta geçmiyor ama hangi bakan acaba?
Onu söylemediğim gibi basına yaygın olarak henüz söylemeyeyim müsaade ederseniz. Ama tahmin ediyor herkes.
Dışişleri Bakanlığı yapan bir isim diyebilir miyiz?
Diyebilirsiniz. Yani tahmin ediyor herkes. Ben kitapta öyle tercih ettim öyle devam edeyim.
Ben kendi yargımı, fikrimi söyleyeyim. Anladığım kadarıyla Erbakan'a karşı Batı kaynaklı kripto bir mesaj geliyor ve Abdullah Gül ilgilendiğini bu kriptolu mesajı Erbakan'a aktarmıyor.
Erbakan’ın bana söylediği “Ben bu mesajı ilk defa görüyorum” oldu.
İşte röportajın tamamı:
Öncelikle emeğinize sağlık. Gerçekten özel bir kitap olmuş. Çok bilinmeyen konuları aktarmışsınız. Ben önce kitabın isminden başlamak isterim, neden Narkoz ismini kullanmayı tercih ettiniz?
Bir şeyi iki türlü saklarsınız. Saklayacak olduğunuz şeyi gizlersiniz, örtünün altına gizlersiniz. İkincisi o şeye bakacak olanların anlayışlarını değiştirirsiniz. Diyelim ki bir kitabı saklamak istiyorsunuz, bu kitabın arkasını çevirerek adını saklayabilirsiniz ya da buraya bakacak olanlara kitap denileceği zaman, başka bir şey algılatırsınız. Bir müddet sonra, o kişiye 'masada kitap var mı' sorusunu sorduğunuzda o kişi yok der. Kitap olduğunu bilmez, neden o kişi narkozlanmıştır. Farklı kimyasallar verip, onun paradigmasını her şeyini değiştirmişlerdir. Başka bir şey arıyordur, narkozlanmak böyle bir şey.
Kitabınızda sadece Erbakan dönemi anlatılıyor alsaydı, şahsi görüşüm bu kadar ilgi çekmeyebilirdi. Siz Erbakan dönemindeki D8, milli para, dolar imparatorluğuna karşı tavır alma sürecini anlatıp Erdoğan'ın iktidara getiriliş sürecini anlatıyorsunuz. En çarpıcı bilgilerin olduğu bölüm D8'le başlayan bölüm. Neydi bu D8 projesi?
Bizim Türkiye'nin konuşlandığı bölge Ortadoğu'dur. Bu coğrafyanın bünyesinde gelişmekte olan, çoğunlukla halkları Müslüman olan ülkeler var, buna Rusya'yı da dahil edin. Milli Görüş'ün öteden beri düşündüğü bir İslam Birliği var ama bunu hemen kuramazsınız. Ne yapacaksınız? Diyelim ki nüfusu 50 milyondan fazla olan bu ülkeleri topladığınızda 8 tane ülkenin nüfusu 800 milyon insana yaklaşıyor. Bunlar bir araya geldiğinde Ortadoğu’da merkez oluşturulmuş oluyor. Bunlar arasında politik ve ekonomik bir platform oluşturalım. Kendi milli paralarımızı kullanalım. Bu paraların kendi aramızdaki değişimine biz karar verelim. Bu platform güçlenince, sonrasında buna gönüllü olan ülkeleri de katalım. Diğer ülkeler kısmında Brezilya, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerden bahsediyorduk. O sıralarda, yanlış hatırlamıyorsam Brezilya ve Meksika'dan diplomatlar, “Biz de buna katılırız” diyerek Sayın Erbakan'la özel olarak görüşmüşlerdi ve ben de yanlarındaydım. İkinci aşama olarak D8'den, D60'ı kuralım. D60'a giderken, D160'a gitsin, yani dünyada yeni bir düzen kuralım istedik. Batı’nın temelini oluşturduğu Birleşmiş Milletler'in bölüşümü, ilişkileri adaletli değil. Bir avuç ülkeye menfaat sağlamak için kurulmuş bir organizasyona dönüştü. Biz bunu kabul edemeyiz, dedik.
Yani sadece İslam Devletleri değil, Batı dışındaki mazlum milletler de buna dahil mi?
D8 Müslüman çekirdekten oluşuyor, D60 ise bölgede barış isteyen mazlum milletlerden oluşuyor. Mesela biz yüz yıllardır bu bölgede barış içerisinde yaşamış, bölgenin çocuklarıyız. Zaman zaman elbette ki savaş ettik. Ama neden yeniden bu bölgeyi barış havzasına çevirmeyelim. Bunun için yeni bir çalışma yapmamız lazım. D8, D60 ve D160 da yeni bir dünya düzeni oluşturmayı amaçlayan bir adımdı.
Erbakan iktidara geldiğinde, ilk yurtdışı ziyaretine İran'la başlıyor, Pakistan ve diğer ülkelere devam ediyor. Siz bu görüşmelere katıldınız, bu görüşmeleri de kitabınızda aktarıyorsunuz. Bu görüşmeler yapılırken Erbakan'ın özellikle vurguladığı şeyler nelerdi?
Erbakan şunu vurguluyordu: Bu Sovyet bloğu çökünce, bir anda dünya siyasetinde bir boşluk oluştu. Daha önce Sovyet bloğu varken bir denge vardı ve bu barışa hizmet ediyordu. Bu boşluk oluştuğunda Müslümanlar ne yapacak? Eğer biz bir araya gelmezsek, Batı tek başına dünyaya hakim olacak. Batı tek başına geldiği zaman da ideolojisi gereği zulmedecek. Bütün dünyayı kendisine köleleştirecek. Onlar zulümlerini yaygınlaştırmadan önce biz bir araya gelelim, dedik. Bunun zaman alacağını biliyorduk ama en azından ekonomik olarak birlik olalım dedik. Bir araya gelirsek yaklaşık 1 milyar nüfusluk bir güç oluşacaktı. Ve biz bazı ürünlerimizi rekabet etmeden, birbirimize satabilecektik. Doğal kaynaklarımız farklı, kabiliyetlerimiz farklı D8 içerisine Malezyayı'da almıştık, Malezya'nın nüfusu 50 milyonu geçkin değildir ama teknolojisi çok iyiydi. Bu teknolojiden de istifade edebiliriz ve kendimiz de birçok şeyi öğretebiliriz. Mesela bunu İran'da Rafsancani'ye söylediği zaman, “Bizim altına imzamızı atacağımız bir projedir ancak Amerika ve Batı aleyhimize olumsuz propaganda yapacaktır. Siz öne geçerseniz, bunu gerçekleştirebiliriz. Biz arkanızdayız, her türlü şeye imza atarız. Ama biz öne çıkarsak zaten ambargoyla karşı karşıyayız, Şia faktörü var, bunları kullanırlar. Siz daha gitmeden menfi propagandası gider” dedi.
Batı tarafından, aynı zamanda Türkiye ile İran'ı sürekli karşı karşıya getirecek açıklamalar yapılıyordu.
Tabi Erbakan İran'a gitmesin diye gazetelerden ve devlet yetkililerinden “Sakın İran'a gitme” gibi mesajlar geliyordu. Diplomatlar da özel olarak gelip “önce oraya gidilmez, Batı’ya gidilir, konuşulur” deniyordu. Erbakan da “Ne münasebet bunlar kendi coğrafyamızın çocukları, biz oralara gideriz” cevabını veriyordu. O söylemese bile kendi aramızda konuşurken diyordu ki “Tamam biz ABD'ye, Avrupa'ya gideriz ama bu birliği sağlayarak gittiğimiz zaman, masaya oturduğumuzda bizi blok olarak görecekti. Ama tek başına gittiğini zaman Batı istediğini yaptırıyordu.
Kitabınızdan anladığımız kadarıyla Erbakan sadece devlet yetkilileriyle görüşmüyor, mesela Pakistan'a gittiğiniz zaman Milli Görüş'e paralel çizgideki muhalif olan kişilerle de görüşüyor. Erbakan, onlara da kendilerine destekte bulunmalarını istiyor.
Esas olan ülkelerin ana politik çizgileridir, yüzlerce yıllık çizgilerdir. Küçük şeylere kafayı takıp da asıl büyük çizgiyi kaybetmemek lazım. Mesela Milli Görüş geleneksel olarak İhvan-ı Müslim'in hareketi ve cemaat-İslami hareketiyle iyi geçinir. Oraya gittiğimizde Gazi Hüseyin Ahmed muhalifti. İktidarda olan Pakistan Halk Partisi'ydi. Bütün millet, Benazir Butto ile nasıl olacak diyordu. Erbakan da gidip dünya şartlarını ve bölgelerin birlikte hareket etmesi, ekonomik platform oluşturması gerektiğini anlattığı zaman Butto hayran kaldı ve “Biz böyle bir şey arıyoruz” dedi. Butto, birkaç cümlesiyle yerel politikasını anlatmak istedi, Erbakan hiç umursamadı. Neticede Butto da geçici, Erbakan da geçici. Esas devletlerin uzun süreli politikalarıdır. Butto çok zeki bir kadındı, onu hemen anladı.Bunun üzerine Hoca “Müsade ederseniz ben Hüseyin Ahmed'le de görüşmek istiyorum” dedi. Muhalif lider sokağa döküldüğü zaman kan, gövdeyi götürüyor, güvenlik güçleri çok sert müdahale ediyordu. Erbakan bunu isteyince, Butto irkildi ve “Ne demek tabi ki de görüşebilirsiniz” dedi. Erbakan da kendisine bu proje kapsamında Hüseyin Ahmed'in Butto'ya destek vermesini söyleyeceğini ifade etti. Butto da çok mutlu oldu, yanındaki dış işleri sekreteri de çok mutlu oldu. Gazi Hüseyin Ahmed'e de bunun memleket meselesi olduğunu, siyasetin ayrı olduğunu ve bu konuda Butto'nun teşvik edilmesi gerektiğini söyledi. Hüseyin Ahmed de bu projeyi kabul etti.
Mısır, Libya ve Nijerya'ya gidiliyor, sonrasında 15 Haziran 1997'de D8 resmen kuruluyor.
Evet D8 resmen kuruluyor. Sağdan sola bakarsak Malezya Başbakanı Mahatir, Pakistan Başbakanı Navaz Şerif, Mısır Başbakanı Kemal Ganzuri ve Endonezya Devlet Başkanı Suharto, Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, İran Cumhurbaşkanı Haşim Rafsancani ve Bangladeş Başkanı Şeyh Hasina'ydı. Tam bu imzalar atılacağı sırada Nijerya Devlet Başkanı'nı meşgul edecek iş savaş başladı. Toplantıya devrim komitesi başkanı General Haladou'yu gönderdiler. Bir başka ilginç olay da Cumhurbaşkanı'nın Benazir Butto'yu görevden almasıdır. Butto, "Bangladeş ve Nijerya'ya gitmenize gerek yok, ben onları arayacağım, onlar bu projeye imza atarlar" demişti.
Süreci anlatırken aslında biraz Erbakan'ın vurgularını da söylediniz. Küresel imparatorluğun dışına çıkmak gibi. Bunlara D8'in liderleri diyorsunuz. Ne oldu sonra bu liderlere?
Hemen sonrasında, Uzakdoğu'da 1998 krizi çıktı. O krizde Mahatir görevden gitti. Buna imza atan Nijarya Devlet Başkanı Haladu yatağında ölü bulundu. Yani öldürüldüğüne inanılıyor. Şeyh Hasina iktidardan gitti. Benazir Butto ve daha sonra Şerif iktidardan gitti. Uzakdoğu krizinin büyük dalgasıyla iktidarını kaybetti Soharto. Bir tek Mısır'da Hüsnü Mübarek kaldı. Daha sonra Hüsnü Mübarek'in de defterini dürdüler. Ne zamanki Mübarek çıkıp “Ben Süveyş kanalına paralel kanal kazacağım” dedi. Mübarek “ben de bir kanal kazacağım’ dediği zaman hemen İhvan’ın Londra'daki unsurları seslerini daha yüksek gür çıkmaya başladı. Bir operasyonla İhvana ile Mübarek'i hallettirdiler. Sonra da İhvan'ı hallettirdiler.
Bütün bunlar yaşanırken Batı’dan IMF, AB ve Amerika'dan nasıl tepkiler geliyordu Erbakan ve D8'e karşı?
Bu süreçte Erbakan’a karşı bir duruş vardı. 15 Haziran'da D8 kuruldu, 18 Haziran'da Erbakan istifa ettirildi. Ayrılacağını Tansu Çiller çok net şekilde ifade etmiştir. Çünkü Çiller'in partisini parçalanmıştı zaten. G20, D8'lerden sonra oluşturuldu. D8'deki çoğu ülkeyi G20'ye aldılar. Daha önce G7 vardı. G7 artı 1, sonra G20'ye çıkardılar. O G20 içine Türkiye'yi de aldılar. Bunları kendi başlarına G60 falan kurabilirler, o halde biz G7'yi, G20'ye çıkaralım bunları da içine koyalım bizim aldığımız kararları bunlarla alıyormuş gibi yapalım, dediler. Küresel kapital hala bu tiyatroya devam ediyor.
Özellikle Erbakan ile ilgili şöyle diyorsunuz “Erbakan ne yaptı da iktidarın daha üçüncü ayında ABD kendisine karşı şiddetli tavır aldı. Devirmek için planlar yapmaya başladı”. ABD’nin en çok rahatsız olduğu konu neydi?
Erbakan’dan en çok rahatsız oldukları konu, bağımsız ve faizsiz milli bir para sistemi oluşturacağım demesiydi. En çok rahatsız oldukları konu buydu. Mesela bunu propaganda olarak İslam falan diye söylüyorlar. Ama Amerika en şeriatçı diye geçinen Suudi Arabistan'la da çalışır rahatsız olmadan. Demek ki Müslümanlıkla alakalı değil, ama öyle anlatıldı. En çok rahatsız oldukları konu mevcut küresel kapital finans sisteminin dışına çıkacağını baştan söylemesiydi. Erbakan’ın baştan koyduğu bir duruşu vardı. O duruşu acaba iktidara geldiğinde yumuşatır mı diye baktılar. Ama tam tersine, D8 kurma yolunda iki tane adım atıyor. Hemen gördüler daha ikinci ayın sonunda operasyon başladı.
Operasyonun ilk işareti neydi sizce?
Bizim için ilk işaret, Financial Times gibi dergiler ve gazetelerin muhabiri kılığında bazı tip insanlar gelmesiydi. Bizim düşüncelerimizi öğrenmeye çalıştılar. Arada “bunu yaptırmazlar size” dediler. Ama en önemli işaret, NATO'da çalışan kuvvetle muhtemel bir Müslüman, vatanını seven birinden mesaj geldi. Bunu çözmeye çalışıyoruz. Mesajın fotokopisini getirdi. Biri Hollanda'dan koymuş zarfa göndermiş. Bize bu kadar mesaj bile yetti. Mesajda diyor ki, “Erbakan yüzünü doğuya çevirerek, Amerikan menfaatlerine aykırı bir birlik ve beraberlik oluşturmaya çalışıyor. Buna engel olamazsak çok daha büyük sıkıntılarla karşılaşırız. Buna bir an önce engel olunması gerekiyor”. Hem Çiller'in partisine ayrı çalışın hem askere ayrı hem de Erbakan’a ayrı çalışın diye talimatlar vardı. Bunu sadece Türkiye'deki misyonlarına değil, Moskova, Tahran, Atina Büyükelçiliği’ni de yollamışlardı. Alır almaz bundan hemen Erbakan’ın haberi olması lazım dedim. Bana, sayın Bakan üzerinde çalışıyor bunun gerçekliğini araştırıyoruz, denildi. Ben hemen gerçektir dedim.
Siz birebir aktarmadınız mı?
Ben sayın Bakan ilgilendiği için aktarma ihtiyacı hissetmedim. Ama bir müddet sonra konuşurken sayın Erbakan'ın haberi vardır diye “Bakın bu mesajda olduğu gibi gelişiyor her şey” dedim. O zaman Erbakan “ne mesajı” dedi. “Kripto bir mesaj var, size getirmişti filanca bakan” diyerek hemen mesajın kopyasını getirdim. Hazırlamıştım.
Kitapta geçmiyor ama hangi bakan acaba?
Onu söylemediğim gibi basına yaygın olarak henüz söylemeyeyim müsaade ederseniz. Ama tahmin ediyor herkes.
Dışişleri Bakanlığı yapan bir isim diyebilir miyiz?
Diyebilirsiniz. Yani tahmin ediyor herkes. Ben kitapta öyle tercih ettim öyle devam edeyim.
Ben kendi yargımı, fikrimi söyleyeyim. Anladığım kadarıyla Erbakan'a karşı Batı kaynaklı kripto bir mesaj geliyor ve Abdullah Gül ilgilendiğini bu kriptolu mesajı Erbakan'a aktarmıyor.
Erbakan’ın bana söylediği “Ben bu mesajı ilk defa görüyorum” oldu.
Tam bu olaylar yaşanırken, 20 Ekim 1996 tarihli Aydınlık gazetesinin bir manşeti var. Erbakan bir kaç aydır iktidarda Eski CIA yöneticilerinden Abramowitz'in bir ziyareti var Tayyip Erdoğan'a ve diyor ki “Siz İstanbul'u yönetip yıldızını parlattığınıza göre Türkiye'yi de parlatabilirsiniz”. Bunu da Aydınlık gazetesi “Erbakan'ın yerine Erdoğan'ı hazırlıyor” manşeti ile duyuruyor. Bu manşet çıktığında Erbakan bir şey dedi mi?
Biz bunları biliyorduk. Erbakan da olaya şöyle bakıyordu “bunlara yanaşacaklar, kandırmaya çalışacaklar. Bizim bir davamız var. Biz bu davada hem onlarla mücadele edeceğiz. Hem de mesafe alacağız”. Bize ulaşan kriptoda, aynı zamanda Refah Partisi içinde çalışın, diye başka mesajlar da bulunuyordu. Biz sayın Erdoğan’ın ABD Konsolosluğu ile olan görüşmelerini biliyorduk ve takip ediyorduk ama çok büyük bir değişim beklemiyorduk kendisinden.
Şöyle bir eleştiri de var. Erbakan bunları gördü. O dönem Doğu Perinçek' Cumhuriyet gazetesindeki röportajında “Amerika, Tayyip Erdoğan'ı başbakan Abdullah Gül'ü dışişleri bakanı yapmayı planlıyor” diyor. Acaba müdahale mi edilmedi?.
Sayın Erbakan, Erdoğan'ın büyükşehir belediye başkanı olmasını istemedi. Ama teşkilatlar ve çevreden gelen baskılarla ayrıca kendisinin de yapmış olduğu baskılarla belediye başkanı oldu.
94 yılından öncede böyle bir yönelim mi seziyordunuz?
Bazı hevesleri etrafta konuşulup söyleniyordu. Bunlardan biri Korkut Özal'dır. Onu parlatmak için üzerinde çalışıyordu. Erdoğan'ın fikirlerini ben de biliyordum. Londra’da iken kendisin ağırladım evimde özel görüşmelerimiz olmuştu. Bazı şeyleri açıkça söylemişti. Bazı konularda kendisiyle uyuşmadığımızı ilettim. Esas olan nedir? Yanınızdaki insanları ıslah etmek. Mutlaka devşirmeye çalışacaklar ama siz onları kulvarınızda tutacaksınız. Adeta bir savaş veriyorsunuz. Tabi ki düşman senin en yanındaki adamın aklını çelmeye çalışacak siz de onu yanınızda tutmaya çalışacaksınız. Erbakan’ın yaklaşımı böyleydi.
Kongrede Erbakan'ın karşısında Abdullah Gül aday olmuştu. Dikkat çeken bir ifade var kitapta “Abdullah Gül'ün üç maddesi vardı: 1)ABD'ye karşı hiçbir şey yapılamaz, 2) her taşın altında ABD parmağı aramak yanlış, 3) IMF'siz ekonomi olamaz”. Zaten siz kitapta, Erdoğan Erbakan'ın başına gelenlerden ders çıkarttı, diyorsunuz. 2002 ile birlikte Erdoğan Milli Görüş gömleğini çıkartım ben BOP başkanıyım dedi. Batı ile bu kadar iş birliğini düşünebiliyor muydunuz?
Bu kadar hamleler yapabileceğini, bu kadar Milli Görüş’ten çıkmasını beklemiyorduk. Gün geçtikçe baktık ki bir yanlış diğerini getirdi. Derin bir şeye battılar. BOP eş başkanlığı, ondan sonra Türkiye’de Kemal Derviş - Fisher restorasyonunu biz uygulayacağız dediler. Sonuçta ülke ekonomisi yüzde yüz küresel finansa eklemlenmiş oldu.
Ne var ki Erdoğan, her gittiği yolda gördüğü yanlışlıklardan ders alarak döne döne, öyle bir yere geldi. Adeta sayın Erbakan'ın en başından göstermiş olduğu o duruşa, yaptığı yanlışlar bir tarafa, ülke açısından baktığımızda benzer bir noktada geldi. Tam Erbakan'ın düşündüğünü düşünüyor diyemem. Ama şunu gördü, Batı iki yüzlüdür, ABD finans sistemi Türkiye'yi soyup soğana çevirmeye çalışıyor. Mesela, piyasada faizler yüzde 1'in altına düşmüşken, ben niye yüzde 15 ödüyorum? Halbuki yüzde 15 ödesin diye, Erdoğan iktidara getirildi ve uzun dönem iktidarda kaldı. Yani senin iktidarda olmanın esbab-ı mucidesi budur. Bunu sorgulamaya başlayınca küresel finans ve kapital sistem de onun kalemini kırdı. Bunu nerden anlıyoruz, Fransız siyaset bilimcisi Defarges, Erdoğan'ı yere göre sığdıramayan profesör, Erdoğan “Dünya 5'ten büyüktür” dediğinde, Batı liderlerine serzenişte bulunan bir adam döndü dedi ki: "Senin kalemin kırıldı, seni nitelikli bir suikastla öldürürler”. Bunun okunması gerekiyor, bu mesajdır. Kalemin kırılmasının sebebi de küresel finans, kapital sistemin sorgulanmaya başlanmasıdır. “Ben pişman oldum, ne istiyorsanız vereceğim” desen bundan sonra küresel sistem asla güvenmez. O sorgulamayı yaptın mı geri dönemezsin. Onların zihninde Erdoğan kurtulması gereken bir adamdır.
Yine kitapta Erbakan'ın Erdoğan'la şöyle bir iddiası var: “Erdoğan'ın iktidarı ne kadar uzun sürerse bunlar kendi aralarında çarpışacaktır. Erdoğan BOP görevini verenleri sorgulayacak ve hangi tarafta olacağının tercihini yapacaktır”. Sizce Erdoğan tercihini yaptı mı?
Henüz net bir tercih yapmadı. Tamam ayakları Asya’ya gidiyor ama gözü hala Batı’da. Şangay İşbirliği'ne gitsin diye demiyorum, fakat Rusya, İran ve Suriye'yle iyi geçinmekte; Mısır'la karşılıklı, iyi niyet ilişkiler başladı. Yas ilan edildi, bunları görebiliyoruz. Fakat gözü hala Batı’da. Trump başka, ötekiler başka der gibi. Şunu anlaması gerekiyor, Trump da, Pentagon da, CIA de bunların hepsi aynı mahallenin çocukları. Bunlar birbirini ısırmaz. Sana iyi polis, kötü polis oynayabilirler. Bunu anlaması lazım. Erdoğan bu adımları da zamanla atabilir. Henüz tamamen bu kulvara girdiğini düşünmüyorum ama ayakları bu kulvarda yürüyor. Batı bizi ittiriyor o tarafa, PYD'ye silah verip, PKK'yı destekliyor. Bu bölgede Türkiye'nin hassasiyetini yok sanıyor, terör örgütünün adının harfini değiştirerek aklımızla alay ediyor. Affedersiniz ama siz 100 yıllık bir ülkesiniz, biz 1000 yıllık bir ülkeyiz. Sen kimsin bizle dalga geçer gibi böyle tiyatrolar yapıyorsun?
Geçtiğimiz Ekim ayında D8 zirvesi İstanbul'da toplandı ve Erdoğan açılışta "Aramızdaki ticarette milli para birimlerimizi kullanırsak, D8'de devrim yaparız. Dolar ve Euro baskısında ekonomiyi eritmeye gerek yok. Milli ve yerli parayla ticaret yaparsak ülkelerimiz kazanır" dedi.
Benim sürekli yazdığım şeylerle bu cümle bire bir aynıdır. Sayın Erbakan, D8 için bunları söylüyordu. Bu konuda Erdoğan adım atabilir mi?
Bundan sonra ne olabilir?
Halk olarak Türkiye her türlü senaryoya hazırdır. 15 Temmuz'da da gördük ki bize karada ölüm yok. Erdoğan, hızlı hareket edebilen bir insan çok çabuk ve taktikle hareket edebiliyor. Fakat arkasındaki kitleler çok hızlı hareket edemez. Bu zamana kadar gitmiş olduğu ekibi değiştirmesi ya da takviye etmesi gerekiyor. Siz kapitalist sistemin yetiştirmiş olduğu "narkozlu" ekonomik sistemle, yeni bir ekonomik yön açamazsınız. Bunlar sonunda dönüp gelecek ve tekrar Küresel Finans Kapital'den kopmayalım diyecek. Çünkü adamlar başka seçenek bilmiyor, bu adamlardan kurtulması lazım. Ben bu adamları atsın demiyorum, yanına farklı düşünen insanların da gelmesini, onları dinlemesi lazım. Ben dinlemediğini düşünüyorum. Biz biliriz, çok şey gördük diye düşünüyor, sen atlatabilirsin ama ülke atlatamayabilir. Ülkenin atlatabilmesi için D8'in bölgesel para birimi oluşturması lazım. Mesela Rusya, İran, Irak, Suriye bunun yanında olur diyor. Sen Türkiye olarak adım atacaksın ve bir takas bank kuruyorsun. Takas bank ölçü olarak ne kullanacak? Bunların bildiği şey dolardır, dönecek ve kendini oraya hazırlayacaktır. Bitti, geçmiş olsun. Adım atamamışsın demektir bu. Danışmanları ise çok dağınık. Birbirlerini yiyorlar. Allah aşkına adamlar Twitter'dan birbirlerine yazıyorlar. Böyle komedi olur mu ya? Türkiye'ye dışarıdan saldırı var diyorlar, peki siz ne yapıyorsunuz?
Suriye konusunda maalesef 2010'dan itibaren uzun yıllar Batı cephesinde yer aldı. Şu an gelinen noktayı nasıl görüyorsunuz? Hala Suriye ile bir temas kurulmadı mı?
Şu an gelinen noktayı olumlu görüyorum. Sayın Erdoğan, Esad ile görüşsün. Buna çok büyük tepkiler gösterecektir bazı arkadaşlar ama siz ülkeyi derleyip toparlayacaksanız, bunu da oradaki yönetimle yapabilirsiniz. Düne kadar bu adamla tatil yapan kardeşim Esad diyen de ben değildim. Yani o kadar da gidilmemesi gerekiyordu. Bir tarafta tefrit öbür tarafta ifrat yani. Sen görüşmek istemiyorsan başbakanını görüştür. Ortadoğu’da barış hemen, bizim elimizin altında. Bir şeyleri aşmamız gerekecek.
Milli Görüş askerle karşı karşıya gelmişti ama Ergenekon, Balyoz döneminde Milli Görüş liderlerinden kumpasları gören ve açıklayanlar oldu. Tertibi yapanların Batı ile iş bilirliği yaptığını aktarıyorsunuz. 15 Temmuzla ilgili “Ergenekon ve Fetöcüler beraber hareket etti” diye bir ifade kullanmışsınız kitapta. Buna katılmadığımı belirtmeliyim. Şunu söyleyelim ki 15 Temmuz gecesi Balyoz ve Ergenekon’da görevine son verilenler dahi o gece Fetö'ye karşı elde silah mücadele etti.
Katılmaya bilirsiniz. Hepsi böyledir demiyorum. Fetöcü ekip tek başına böyle bir şeye cesaret edemezdi. Mutlaka oralardan teşvik gördü, biz de arkanızdayız gibi. Biz ekibin yapısını biliyoruz. Onlar böyle hareket edemezlerdi. Tabi Amerika da arkasında. Yoktur diyemeyiz. İşin çetesi Amerika'da gücünüz yetiyorsa manifestoyu çekin.
Zarrab'ın tanık olduğu davayı nasıl görüyorsunuz?
Zarrab ne yaptı? Amerika neyi sorguluyor? Amerika diyor ki, bu bölgede Amerikan para kredi sistemi dışında alışveriş yapamazsınız. Biz altını ölçek olarak koyup ticaret yapalım, takas yapalım diyen bir ekibiz. Amerika bunu yargılıyor. Yargılayamaz. Orada yargılanan Türkiye'nin komşu kardeş ülkesiyle yapmış olduğu ticaretin şeklini yargılıyor. Mutlaka diyor “bana haracınızı vererek yapacaktınız”. Kendi bankacılık sistemi üzerinden. Maalesef bununla birlikte herkesin nefret ettiği bu rüşvet olayları dönmüş. Kimse bunu savunamaz. Bu çok aşağılık bir şey. Bunlar yargılansın. Bunları ne diye Amerika yargılayacak, Türk yargısı yargılasın. Ama tutup da Amerika'nın Atilla davası diye Türkiye'nin ticaret şeklini yargılamasına eyvallah dememek gerekiyor. Biz Amerika'nın vilayeti miyiz ki.. .60-70 yıl önce kurulmuş bir kuruluş ben bu topraklarda yıllarca birlikte olduğum kardeşlerimle yapacağım ticarette ister altın, takas, ister ortak milli paramızı kullanırım. Göğsümüzü kabartarak bunu diyemiyoruz. Neden? Önünü adam kayırma, iltimas vs. koyuyorlar. Evet çok pis kokuyor. Burnumuzu kapatacağız ve diyeceğiz ki “sen Türkiye'yi komşusuyla doların dışında bir para birimi üzerinden ticaret yaptı diye yargılayamazsın...” Bunu dememiz lazım.
Çok teşekkür ederim.
(ALINTI: AYDINLIK, 15.12.2017)

21 Ekim 2017 Cumartesi

JACK STRAW: KUZEY KIBRIS (KKTC) ULUSLARARASINDA TANINMALIDIR

JACK STRAW: KUZEY KIBRIS (KKTC) ULUSLARARASINDA TANINMALIDIR
İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Jack Straw, İngiliz Independent gazetesinde Ekim ayı başında yayınlanan (çok önemli) bir makalesinde, Kıbrıs'ta Türkler ile Rumlar arasındaki 11’nci uluslararası görüşmenin Rum tarafınca olumsuz sonuçlandığına dikkat çekmiştir: "İki bölgeli ve iki toplumlu bir devlet çatısında Ada’nın birleştirilmesine dönük müzakere edilmiş anlaşma saçmalığına bir son vermenin zamanı geldi. Çözüm, Ada’nın bölünmesi ve kuzeydeki Kıbrıslı Türklerin "KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİNİN" uluslararası olarak tanınmasıdır."  (http://www.independent.co.uk/voices/cyrpus-turkish-greek-cypriots-partition-eu-international-community-should-act-a7976711.html)
İşçi Partisi hükümetinde 2001-2006 yıllarında Dışişleri Bakanlığı yapan Straw, görüşmelerin sonuçsuz kalması durumunda bölünmenin gündeme getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Müzakerelerin açıldığı 2005 yılında Avusturyalıların direnişini kıran Straw, 2013 yılında yayınlanan kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır.

Last Man Standing: Memoirs of a Political Survivor isimli anı kitabının Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye başlıklı bölümde Straw, müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy  gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını  açıklamaktadır.  Bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına bağlamıştır:

“33 müzakere başlığının, 17’si engellenmiş durumda. Hiçbir aday ülkeye böyle davranılmamıştır. Acil sorun Kıbrıs’tır. Bu sorun, Fransa, Almanya ve İngiltere tek ses olursa çözülebilir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Avrupa’nın kendisine sınır çizmesi gerektiğini söylediğinde, coğrafi sınırları kastetmemişti. Öyle olsaydı, Malta veya Güney Kıbrıs’ın alınmaması gerekirdi. Kastettiği dini sınırlardı. Tüm bunda kaybedecek olan AB’dir, Türkiye değil. Türkiye’nin AB’ye duyduğu ihtiyaçtan çok, AB’nin Türkiye’ye şu anda ihtiyacı vardır.” (Straw, 2013: Chapter 18)

TEPAV’ın konuğu olarak 2013 yılında Ankara’ya gelen Straw, ülkesinin adaylığını desteklediği Türkiye’ye, Avrupa Birliği’nin çifte standart uyguladığını düşündüğünü, Türkiye’nin İngiltere örneğindeki gibi AB’nin tüm kurumlarına tümüyle katılımının şart olmayıp Euro Bölgesi dışında kalabileceğini açıklamıştır. 1974 yılında Yunanistan ve darbeci Rumların Kıbrıs'ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Makarios'u devirmesinin ardından Türkiye’nin askeri operasyonu başlattığına vurgu yapan Straw, adada zulme uğrayan Türklerin aynı şeyleri bir daha yaşamamaları için Türk ordusunun sayısının artırıldığına dikkat çekmiştir.

Federal, iki bölgeli, iki toplumlu anayasa oluşturmak için Annan Planı’nı Rumların kabul etmemesine rağmen Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye yapılmasını şöyle eleştirmiştir: "Avrupa Birliği, en büyük stratejik hatalardan birini yaparak, KKTC ile bir anlaşma sağlanıp sağlanmadığına bakılmaksızın 1 Mayıs 2004’te Kıbrıs’ı üyeliğe kabul etti. Tanınmayan ve temsil edilmeyen KKTC dahil, Ada’nın bütününün resmi olarak üyeliğe kabul edilmiş olmasıyla, kuzeyin uğradığı haksızlığa bir de utanç eklenmiş oldu."

(In one of its worst strategic decisions ever, the European Union (sadly, with UK acquiescence) had agreed that Cyprus should join the EU on 1 May 2004, whether agreement had been reached with the Turkish Cypriots or not. The plan was approved overwhelmingly in referenda by the Turkish Cypriots but was rejected by an even bigger margin by the Greek Cypriots. To add insult to injury to the north, it is the whole island which formally has acceded to membership, including the unrecognised and unrepresented TRNC)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da geçmişte aynı tespiti yapmıştı: “Referandum sürecinde de KKTC %65 ile Annan Planı'na 'evet', Güney Kıbrıs Rum Yönetimi %75 ile 'hayır' dedi. KKTC'yi AB'ye almadılar. Güney Kıbrıs'ı aldılar. Böyle bir samimiyet dışı uygulama var.”

Straw yazısında, Dışişleri Bakanlığından arkadaşı olan Devlet Bakanı Baroness Symons'ın sözlerini de hatırlatmaktadır: “Kıbrıslı Türkler mantıken bu başarısızlığın kurbanları olmamaları gerektiğini söyleyebilirler. Çünkü, AB’nin dışında kalanlar onlar. Ancak şu anda kesinlikle ihtiyaç duyulan şey, AB vatandaşı olan halklara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve Kıbrıslı Türklerin, yasalarının ve idari uygulamalarının AB üyeliği için hazırlanmasıdır.”

(The Turkish Cypriots can reasonably ask that they should not be the victims of this setback, and yet it is they who are left in limbo outside the European Union. But what is now needed, surely, is to remove all discrimination against people who are, after all, citizens of the European Union and to prepare the Turkish Cypriots and their legislation and administrative practices for eventual European membership.)

Straw, Dış İlişkiler Konseyi’nin Kuzey’in karşı karşıya kaldığı sorunları gidermek için başlangıçta gösterdiği çabaların sonuca ulaşmadığını, bunların Kıbrıs Hükümeti (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) tarafından engellendiğini belirterek GKRY’ni eleştirmektedir: "Bu dönemde Kıbrıslı Rumlar da AB’nin örnek bir üyesi olamadılar. 2012 ve 2013’te kısmen Rusya’nın offshore bankacılığının tercih ettiği yerlerden biri olarak bankacılık kriziyle karşı karşıya kaldı. Geçen ay The Guardian gazetesi, Kıbrıs hükümetinin, milyarder Rus oligarklar ve Ukraynalı iş çevrelerine vatandaşlık vererek 2013’ten bu yana 4 milyar Euro topladığını iddia etti."

Straw, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıslı Türkler ile siyasi eşitliği kabul etmediğini belirtmektedir: "Rumlara AB üyeliği, bir uzlaşma karşılığında verilseydi bence anlaşma sağlanmış olurdu. Gerçek şu ki, şimdiye kadar hiçbir Kıbrıslı Rum lider, seçmenlerinin bir anlaşmayı desteklemesini sağlayamadı. Mevcut statüko güney için fazlasıyla rahat."  Kıbrıs’ta köklü bir çözüm için çok önemli bir tespitte de bulunmaktadır: "Bana göre, uluslararası toplumun gerçekleri anlamasının ve Ada’nın bölünmesini tanımasının zamanı geldi. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir anlaşma için bir sonuca varmayan müzakereleri sürdürmek yerine, Ada’nın bölünmüşlüğünün tanınmasıyla iki toplum arasındaki ilişkileri geliştirmek mümkün olabilir.”

(It’s time, in my view, for the international community to acknowledge this reality and recognise the partition of the island. That would be far more likely to improve relations between the two communities than continuing the useless merry-go-round of further negotiations for a settlement that never can be.)

İstanbul’da 14 Eylül’de KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın katıldığı, TOBB ve İktisadi Kalkınma Vakfı tarafından düzenlenen Güncel Gelişmeler Işığında Kıbrıs Görüşmelerinin Geleceği ve Türkiye İçin Çıkarımlar toplantısı TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu: "Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz'de bir refah ve istikrar adası olmasını istiyoruz"  derken, İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Zeytinoğlu da Kıbrıs sorununun Türkiye'nin AB sürecini aksatmak için bir araç olarak kullanıldığını belirtmiştir: "Önümüzdeki ay 12'nci yılını geride bırakacağımız AB katılım müzakerelerinin istenilen hızda ilerleyememesinin temelinde de AB'nin bu stratejik hatası var.”
Bu gelişmelere paralel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Dişişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu KKTC’nin uluslararası alanda tanınması için özerk olabileceğini  açıklamıştır.  Amerika'da Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’ndeki yuvarlak masa toplantısında şunları söylemiştir: "Artık uluslararası tanınma için çalışmaya başlamanın zamanı geldi. Bugüne kadar bundan imtina ettik. Ancak artık KKTC’ye uluslararası tanıma için uğraşabiliriz. Önümüzdeki ikinci bir seçenek ise özerk bir cumhuriyet. Fransa-Monaco ya da İngiltere-Cebelitarık modeli gibi bir yapı. Yani dışişleri ve savunma alanlarındaki yetkilerimizi Türkiye’ye devredip gerisini kendi içimizde yönettiğimiz bir cumhuriyet. Henüz hangi yolu seçeceğimize karar vermedik. Ankara ile birlikte oturup karar vereceğiz.” Kırım’da, Kuzey Irak’da ve Katalonya’da referandumlar yapılırken Kıbrıslı Türkler de kendi gelecekleri hakkında karar vermelidir.

İspanya'daki Katalonya Özerk Yönetimi Başkanı Carles Puigdemont, 4 Ekim’de BBC'ye konuşmuş ve özerk hükümetinin bağımsızlık için bu haftanın sonu veya önümüzdeki haftanın başında harekete geçeceğini söylemiştir. Puigdemont, İspanya'daki merkezi hükümetin duruma müdahale ederek Katalan hükümetinin kontrolünü ele geçirmesi durumunda ne yapacakları sorusuna ise "Bu her şeyi değiştiren bir hata olur" demiştir. Kıbrıs Türkler Annan Planı’na evet derken, Kıbrıslı Rumların hayır oyu kullanmasına rağmen Kıbrıs’ın AB’ye bölünmüş bir devlet olarak üye yapılması, her ortamda gündeme getirilmelidir. Kuzey Kıbrıs’ta AB mevzuatının yürürlükte olmadığı da unutulmamalıdır. AB üyesi bir devlet düşünün ki, kendi mevzuatı üyesi olduğu kuruluşun sınırları içinde geçerli olmasın. Kıbrıs’ta farklı bir tutum izleyen AB, Avrupa’da Yugoslavya’dan yedi, Çekoslovakya’dan iki yeni bağımsız devletin ortaya çıkmasına sesini çıkarmamıştır.

Üstelik bu yeni devletlerin halkları etnik ve dinsel olarak birbirine çok yakındır. Ayrıca bu devletlerde bir tarafın diğerine yönelik soykırım planları da bulunmamaktadır. Oysa Kıbrıs’ta Akritas soykırım planı ile Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin imha edilmesi öngörülmüştür. Akritas, 21 Aralık 1963 tarihinde Tahtakale’de başlatılan Rum saldırılarını organize eden planın adıdır. Çok önemli bir nokta da şudur: Kıbrıs’ta iki farklı ulus, iki ayrı din, iki farklı dil geçerlidir. Ayrıca her iki ulusu temsil eden iki NATO üyesi iki devlet vardır.  Siz hiç duydunuz mu zeytinyağı ile suyun birbirine karıştığını? Çalkalayıp karıştırsanız bile bir süre sonra zeytin yağı üste çıkar. Kıbrıs’ta AB ve Birleşmiş Milletler, zeytin yağı ile suyu birbirine karıştırmak istemektedirler ama bu karışım olmaz.  Nitekim günümüzdeki Sudan, Libya, Irak ve Suriye örnekleri göz ardı edilmemelidir.

KIBRIS GİBİ YAPAY BİR DEVLET DÜNYADA YOKTUR.
Buna rağmen AB, Kıbrıs’ta ayrı etnik, dinsel, kültürel kökenden gelmelerine rağmen Türkler ile Rumlar arasında bütünleşmeyi istemektedir. Fakat AB, Kıbrıs Anayasasında Türkçe resmi dil olmasına rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ikinci resmi dili olan Türkçeyi AB dili olarak kabul etmemektedir. Bu konuyu, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak (Beta Basım, İstanbul, 2013) kitabımda ayrıntılı olarak açıkladım.

Kıbrıs’ın AB üyeliği konusunda görüşüne başvurulan İngiliz hukukçu Maurice H. Mendelson, Kıbrıs’ın AB’ye tam üyelik başvurusunun geçersiz olduğunu açıklamıştır: “Republic of Cyprus, and particularly the Treaty of Guarantee of 1960, the Greek Cypriot Administration in the South can not apply for membership of Cyprus in the European Union under the usurped title of the Republic of Cyprus and can not become a member of any international organization, economic and political union of which both Turkey and Greece are not members.” (Mendelson, 1997)
Güney Kıbrıs Rum Lideri ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin dördüncü Devlet Başkanı Glafkos Klerides’in Cyprus: My Deposition adlı kitap kapağındaki (Clerides, 1989) bölünmüş Kıbrıs haritası ve de Yunanistan’ın Kavala kenti giriş ve çıkışlarındaki aynı harita durduğu sürece, Fransa-Monaco ya da İngiltere-Cebelitarık örneğinden başka bir çözüm, Kıbrıs’a kalıcı bir barış ve huzur getiremez.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

26-30 Ağustos "BÜYÜK ZAFERİN KARARGÂHI: AHLAT" İlhami NALBANTOĞLU AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI - Yönetim Kurulu Başkanı

BÜYÜK ZAFERİN KARARGÂHI: AHLAT
İlhami NALBANTOĞLU
AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI
Ahlat, Büyük Zafer’e ev sahipliği yapan, Anadolu’nun kapılarının Türklere açılmasının kilidini kıran bir coğrafyanın adıdır. Aynı zamanda da büyük kumandan Sultan Alparslan’ın çağın koşullarına göre büyük savaş karargâhıdır.
Zafer öncesi yıllarda, Bizans Doğu Orduları Komutanı Domesticos, büyük bir ordu ile gelerek Ahlat’ı işgal etmişti. Kenti ele geçiren Domesticos’un ilk işi, kalıntıları 70’li yıllarda ortaya çıkarılan dönemin en büyük camilerinden olan Ulu Cami’nin minberini söküp yerine büyük bir haç dikmek olmuştu. Bitlis’te de aynı şeyi yapan Domesticos, yöreye büyük bir korku ve şiddet salmıştı.
KENTİN İLERİ GELENLERİNİ HALİFE’DEN YARDIM İSTEMEK İÇİN GÖNDERDİLER
 Bu şiddet ve zorbalık karşısında Kenti terk eden halk, ileri gelenlerini Halifeden yardım istemek üzere Bağdat’a gönderdiler. Ancak umdukları desteği alamamışlardı. Bunun üzerine işgal güçleri ile bölgede bulunan Ermeniler arasında nüfuz mücadelesi başladı. İsyan üzerine isyan eden Ermeniler, ne halka ne de Bizanslılara huzur vermiyorlardı. Bunun üzerine bölgeye gelen Bizans İmparatoru, çevrede büyük tahribata başladı. Bunun ardından baş gösteren isyanlar bölgedeki Bizans hâkimiyetini çökertiyordu.
Sultan Alparslan, karargahını Ahlat’ta kuran ve önemli yararlıklar gösteren Emir Sanduk’a Ahlat’ı bırakmıştı. Türkistan’da kitleler halinde gelen Oğuz Beyleri çevrede yoğunlaşıyorlardı. Kendilerine yurt edinme, hayvancılık ve diğer işlerle meşgul olmanın yanında kendilerinden sonra gelecek Oğuz Taifeleri’ne yer hazırlıyorlardı.
XI. Yüzyıl başlarından itibaren Doğu’dan gelip, Batı’ya doğru kitleler halinde Anadolu’ya  doğru ilerleyen Türkmenler, Bizans İmparatorunu oldukça rahatsız ediyordu. Yıllarca süren Selçukluların bu hareketlerine bir son vermek ve onların kesin olarak bu topraklardan çıkarılmasını sağlamak amacıyla büyük bir sefer hazırlıklarına başlanmıştı. İmparator bu sefer için muazzam bir ordu kurmak için çaba sarf ediyordu.
Kurulacak bu orduda; Peçenek, Uz, Kıpçak, Hazar Türkleri, Slav, Alman, Bulgar, Ermeni ve Gürcülerden oluşan kuvvetler yer alıyordu. Hazırlıklarını tamamlayan İmparator, İstanbul’dan hareket etti. Bunların dışında da bazı kuvvetlerin gelip kendisine katılacağını umduğu için Sakarya ırmağı kıyısında konakladı.
SULTAN ALPARSLAN HALEP ÖNLERİNDE
Bu sırada Sultan Alparslan Halep önlerinde bulunuyordu. Ahlat halkının önde gelenlerinden bir grup Sultan Alparslan’a giderek, Bizans İmparatoru’nun üzerlerine gelmekte olduğunu haber vermişlerdi. Bu haber üzerine süratle geri dönen Sultan Alparslan, beraberindeki askeri birlikleri ile Ahlat’a gelerek burada  karargahını kurdu. Bu sırada Bizans İmparatoru da, Selçuklu kuvvetlerinin savunduğu Malazgirt’i alarak, hamlı kılıçtan geçirip buraya yerleşti. Böylece her iki tarafa ait güçler biri Malazgirt, diğeri Ahlat olmak üzere 25 kilometrelik bir mesafede karşı karşıya gelmiş son hazırlıklarını yapıyorlardı.
SULTAN ALPARSLAN AHLAT’A GELDİ
Sultan Alparslan, Ahlat’a geldiğinde Bizans askerlerinin Ahlat ve çevresinde faaliyet halinde olduklarını gördü. Bunun üzerine hemen harekete geçerek Sanduk Bey’i hassa askelerinden bir bölüğün başına getirerek öncü kuvvet olarak Malazgirt’e doğru gönderdi. Bu öncü kuvvet Ahlat’ın hemen yanındaki Bizans ordusuna uğur getirdiğine inanılan haçı taşıyan birlikle karşılaştı. Bu birlik on bir askerden oluşuyordu. Her iki güç arasında şiddetli bir çatışma oldu. Sanduk Bey, bu birliği yenmiş, üstüne de Bizans’ın Rus komutanı Basilakes’i esir almıştı. Bizans ordusuna uğur getirdiğine inanılan haçı da ele geçirmişti.
Sanduk Bey, esin aldığı Rus kumandan ve uğurlu olduğu söylenen haç ile Sultan Alparslan’ın huzuruna çıktı. Sultan Alparslan burnu kesik bu kumandan ile haçı Bağdat’ta bulunan Halife’ye gönderdi.
Uzun bir süreden beri Ahlat’ta bulunan ve tüm hazırlıklarını tamamlayan Sultan Alparslan, 24  Ağustos 1071 de Ahlat ile Malazgirt arasında bulunan Zahve mevkiine gelerek burada konuçlandı. Savaş öncesi Bizans İmparatoru’na son bir kez daha savaştan vazgeçip memleketine dönmesi için elçi gönderdi. Sultan Aparslan’ın elçilerini sert ve kaba bir biçimde geri gönderen İmparator, savaşı kazanacağından emin olduğunu   belirterek şöyle diyordu: “Ben bu üstün ve kudretli duruma pek çok para ve çaba sarf ederek kavuştum. Barış ancak ve ancak Selçuklu Başkenti Rey’de yapılacaktır. Ben İslam ülkelerine kendi ülkem gibi hakim olmadıkça asla geri dönmeyeceğim.”
İSFEHAN MI GÜZELDER, YOKSA HAMEDAN MI?
Ardında da “İsfehan mı güzelder, yoksa Hamedan mı?” diye sormuştur. Elçinin “İsfehan” yanıtı üzerine, “Öyleyse İsfehan’da kışlayacağım. Hayvanlarımız ise Hamedan’da kışlayacaktır.” şeklindeki sözleri ile alaylı bir üslup sergilemiştir. Bu alaycı tavır karşısında Sultan Alparslan’ın elçisi “Hayvanlarınız Hamedan’da kışlayabilirler, ama sizin nerede kışlayabileceğinizi bilemem.” Diyerek çok anlamlı bir tarz kullanmıştır.
26 Ağustos 1071 Cuma günü, tüm İslam ülkelerindeki camilerde Sultan Alparslan’ın komutasındaki ordunun muzafferiyeti için dualar edildi. Bağdat’ta bulunan Halife de bizzat minbere çıkarak Sultan Alparslan’ın ordusu için dua etti.
O gün büyük kumandan tüm komutan ve askerleri ile önce Cuma namazı kılındı, ardından tarihi konuşmasını yaptı ve cepheye atıldı.
Çetin geçen savaş, Sultan Alparslan’ın zaferi ile ve Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in esir alınmasıyla sonuçlandı. Sultan Alparslan büyük bir erdemlik göstererek esir İmparatoru hiç beklemediği bir şekilde ağırladı ve çok nazik davrandı.
Bu büyük zaferin ardından Anadolu’nun kapıları ardına kadar Türklere açılmıştı. Anadolu’nun ilelebet bir Türk yurdu olması sağlanmıştı.
Bu durum karşısında Ahlat’ın önemi ve üstlendiği misyon unutulacak ya da görmezden gelinecek bir noktada değildir. Her yıl Malazgirt Zaferi’nin kutlamaları yapılırken Ahlat’a da gereken özen ve ihtimamın gösterilmesi gerekmektedir.
Biz Ahlat Kültür Haftasını başlatırken özenle 25 Ağustos tarihini tercih ettik ki 26 Ağustos’ta Malazgirt’te yapılan törenlerle bir ilinti kurularak ortak programlar uygulanabilsin. Ne var ki bu ince ve hassas dengeyi anlayan çıkmadı.
Devletimizden bunu beklemek en doğal hakkımızdır.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

"TRUMP’IN ÇAKTIĞI NAZİZM SINAVI" Timothy Snyder (Adana Fikir Platformu)

TRUMP’IN ÇAKTIĞI NAZİZM SINAVI
Timothy D. Snyder
*** Timothy Snyder’in 18 Ağustos 2017’de New York Times’ta çıkan yazısını İlker Kocael çevirdi.
[Adana Fikir Platformu]
47 yaşındaki ABD’li tarihçi ve yazar Timothy D. Snyder, Orta ve Doğu Avrupa ile Holokost tarihi uzmanı. Snyder, Yale Universitesi’nde tarih profesörü.
“Birincisi, ben Yahudi düşmanı olabilecek son kişiyim. İkincisi, ırkçılık diyorsak, ırkçı olabilecek son kişi benim.” Başkan, Şubat ayında düzenlediği basın toplantısında böyle söylüyordu. Bu sözlerden bir miktar rahatsız olmuştum. Virgina eyaletinin Charlottesville şehrinde benim de memleketim olan Ohio’dan gelen genç adamların fotoğraflarına bakarken ve aralarından birinin “Heil Hitler” yazılı bir tişört giyerek vermek istediği mesaj üzerine düşünürken neden rahatsız olduğumu nihayetinde anladım.
Yıllarımı, soykırım sonrasında hayatta kalmış Yahudilerin tanıklıkları ve onları kurtaranların hatıraları üzerine çalışarak geçirdim. Kurtarıcılara bunu neden yaptıkları sorulduğunda, çoğunlukla yanıt vermekten kaçınıyorlardı. Eğer yanıt vermeye meylederlerse, söyledikleri basitçe şu oluyordu: “Benim yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı.” Bu kaynakları okuyan tarihçiler bunun anlamını sezmeye çalışıyorlar. Benim sezgim şu yönde: Yahudileri kurtarmakla şişinen insanlar genellikle yalan söylüyor; gerçekte Yahudi düşmanı ve ırkçı olmaları daha muhtemel.
Bu satırları soykırımın her yoklukta kendini var ettiği Polonya’dan yazıyorum. Şu an, Nobel ödüllü Polonyalı Czeslaw Milosz’un, fotoğraflarda gördüğüm genç adamların yaşlarında olduğu dönemlerde yazlarını geçirdiği evdeyim. 1943 Varşovasında rüzgarın, yanan gettonun küllerini duvarlardan aşırıp atlıkarıncaya binen kızların eteklerine kadar nasıl savurduğuna şahitlik etmişti. İnsanların “kara uçurtmalar” gibi havada süzülen külleri yakalamak için nasıl yukarıya uzandıklarını görmüştü.
Kendimi bir başka Nobel ödüllü Polonyalı şairi, Wislawa Szymborska’yı düşünürken buldum. Tasvir ettiği, günlük yaşamı içinde kaybolan ve görünüşte sıradan bir kadındı. Ancak o an geldiğinde; kadın, kendisinin olmayan çocukları kurtarmak için cayır cayır yanan binaya alelacele girmekten geri durmamıştı.
“Kendimizi ancak…” diyordu Szymborska, “…sınava tâbi tutulduğumuzda tanırız.”
Sınava tâbi tutulana kadar iyiliğimizle böbürlenmemizin anlamı yoktur; sonrasında ise gereği. Charlottesville sonrası, Başkan Trump’ın sınavı kolaydı, ancak bu sınavdan çaktı. Karşısında Nazizm denilen şeytanlığı kınamak için çok açık bir fırsat belirdi, önce bekledi, sonra kaçamak ifadeler kullandı, sonra prompter’dan bir şeyler okudu, en sonunda iki tarafı bir tuttu. “Her iki tarafta da çok iyi insanlar” olduğunu söyledi.
Charlottesville’de yürüyen Nazi grupları, bir “taraf” olarak değerlendirilemez. Ellerinde tuttukları meşaleler ile Nazi ritüellerini taklit ediyorlar. “Trump! Hail!” ve “Zafer! Hail!” diye attıkları sloganlarda, Almanca olarak hatırladığımız “Hitler! Heil!” ve “Sieg! Heil!” sloganlarını kendilerine uyarlıyorlar. Charlottesville’de Amerikalı Naziler, bir sinagogun önünden geçerken ““Sieg! Heil!” diye haykırdılar.
Alternatif sağın destekçileri “Yahudiler yerimizi almayacak” diye bağırdıklarında, dünya çapında Yahudilerin efendi ırkı boğduğu ve dolayısıyla yeryüzünden köklerinin kazınması gerektiği fikrini yeniden canlandırıyor. “Kan ve toprak” diye bağırdıklarında, ırkların diğer ırkları sonsuza kadar acımasız bir biçimde katledeceği anlamına gelen Nazi sloganını tekrar ediyorlar.
Bu görüşlerin işaret ettiği şey bir “taraf” değil; aksine ABD’nin Anayasasıyla ve yasalarıyla, güçlükle kazanılmış haklar ve sorumluluklarıyla yer alamayacağı bir dünya görüşü.
Hitler ve onun yardımcısı kendilerini stratejik olarak başlangıçta bir “taraf”, diğer “taraf”ın (solun) karşısında sistemin savunucuları olarak sunmuşlardı. Hitler iktidara –(şimdinin aksine) o dönemde dünyada önemli bir güç olan- komünizmi kötüleyerek geldi. İktidara geldiğinde Hitler, tüm muhaliflerini diğer “taraf”a iteledi ve onları ya kamplara gönderdi ya da öldürdü. Almanya Meclisi Reichstag yandığında, Hitler kullandığı söylemde diğer “taraf”ı şiddetle eşleştirmişti. Ayrıca diğer tarafın Alman Cumhuriyeti’ni alaşağı etmek için terör yöntemleri kullandığını –temelsiz olarak- iddia ediyordu.
Reischtag Yangını tarihin en büyük komplolarından biriydi
Avrupa’da iki savaş arası dönemde, siyasetin iki “taraf” ile tanımlandığı anlayışın yükselmesi –insanların kendileri adına düşünebildiği ve sorumlu vatandaşlar olarak siyasi sınavlara göğüs gerebildiği- geniş siyasi merkezi çökertti. Eğer herkes bir “taraf”taysa, kimse bir bütün olarak toplum için sorumluluk alamazdı, bu durumda merkezin ayakta durması da mümkün değildi.
Başkan sınıfta kaldı, ve bu konuda hiçbir başarısızlık masum değildir. Amerikalı Nazilere üç hizmeti oldu ve onlar da Başkan’a bu yüzden teşekkür ettiler: İdeolojilerini normalleştirdi; eylemlerini masumlaştırdı ve bir daha Amerika terörle karşı karşıya geldiğinde de hasımlarını suçlayacağı umudunu onlara verdi.
“The Daily Stormer” (ismini Nazi döneminin azılı Yahudi karşıtı gazetelerinin birinden alan bir web sayfası) Charlottesville olayını Hitler’in gücü elde etmek için erkenden giriştiği “Birahane Darbesi”ne benzetti. Yazarın kastettiği şuydu: Virginia’da olanlar, nihai zaferi müjdeleyen erken başarısızlıklardı. Amerikan Nazileri bir başka Reichstag yangınını düşlüyorlar; başkanın gerçek renklerini ortaya koyacağı ve muhalefetin ezileceği bir terör anı.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde kalan slogan ve olayları unutmak istesek de Amerikalı Naziler tarihi kendi istedikleri biçimde hatırlıyorlar, aynı Başkan Trump gibi. Onun bayıldığı Konfederasyon heykelleri çoğunlukla 20. yüzyılın başlarında dikilmişlerdi, Hitler ABD’yi Jim Crow Yasaları dolayısıyla çok severken ve Sayın Trump’ın babası Klan eyleminde bulunurken tutuklandığında, yani henüz Amerika sınavını geçmemişken. Başkanlığın “Önce Amerika” sloganı alternatif bir Amerika’ya davet; gerçek olabilecek bir Amerika, Nazilerle savaşmamış bir Amerika, dünyada yangın varken eve kapanmış bir Amerika, sınavını geçememiş bir Amerika.
Ülkemizin bu Amerika’ya dönüşmesi ihtimali var. Bu ihtimalin gerçeğe dönüşüp dönüşmemesi bizim elimizde. İşte önümüzde bir sınav, böylece biz de kendimizi tanıyacağız.
(Tercüme: İlker Kocael, 20 Ağustos 2017; http://medyascope.tv/2017/08/20/timothy-snyder-trumpin-caktigi-nazizm-sinavi/)

21 Ağustos 2017 Pazartesi

KİMLER NELERİ TARTIŞIYOR? Araştırmacı-Yazar Av Prof Dr Nurullah AYDIN

KİMLER NELERİ TARTIŞIYOR?...

Yandaşlar, dönekler, din simsarları, İslamcılar, hırsızlar, talancılar zafer sarhoşluğu içinde. Her türlü ahlaki, dini, hukuki ve insani değerler altüst olmuş durumda.

Türkiye; Hukuk devletini, yargı bağımsızlığını, oligarşik devleti, askeri vesayeti, sivil vesayeti, ABD vesayetini, İngiliz vesayetini, derin devleti, paralel devleti, dinci devleti, imam devletini, hakimi, savcıyı, polisi tartışıyor.
Türkiye; yalanı, yolsuzluğu, hırsızlığı, soygunu, talanı, ayakkabı kutularını tartışıyor.
Türkiye; kasetleri, pazarlıkları, vurgunu, zenginleşenleri tartışıyor.
Türkiye; teröristlere meşruiyet getirilmesini tartışıyor.

Tartışıyor da ne oluyor ki?
Eski tas eski hamam. Yine etkili ve yetkili olanlar; hak, hukuk, anayasa, kanun, din, iman dinlemeden istediğini yapmaya devam ediyor.

Yandaşlık ve yalakalık; siyasetçi, gazeteci akademisyen kimliği haline gelince gerçeklerle yanlışlar karışıyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda insanların kafası karışıyor.

Sirk cambazları, palyaçolar, ilizyonistler, meddahlar sahnede boy gösteriyor, alkışlanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; var olan anayasasına göre anayasal bir devlettir.
Anayasa; devletin kuvvetler ayrılığı ilkesine sahip olduğunu belirtir.
Anayasa’da; Yasama, yürütme ve yargı erklerinin görev yetki ve sorumlulukları ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Yasama organın başı; Anayasa’nın 138’inci maddesi ölmüştür. Mahkemeler bağımsız değildir. Anayasa ayaklar altına alınmıştır, diyor, Hukuk düzeninin kalmadığını ilan ediyor.

Bir ülke meclisi düşünün ki; suçlular meclisine sahip. Dokunulmaz seçkinler zümresi oluşturulmuş. Seçilmişlik adıyla kutsallık, dokunulmazlık ayrıcalıklık yaratılmış. Hertürlü suç işleyeni barındırıyor. Teröristler, kalpazanlar, görevi kötüye kullananlar gibi birçok suç isnadı altında olanlar, yargılananlar, dokunulmazlık zırhı altında mecliste toplum adına topluma zehir kusuyorlar.

Bir ülke anayasa mahkemesi düşünün ki; ideolojik yakınlıklara göre karar veriyor. Siyasilerin emrinde hukukun evrensel kurallarını bir tarafa bırakıyor.
Bir ülke anayasa mahkemesi düşünün ki; Ülkenin çoğunluğu referandumda hayır dedi iç ve dış ortak kanaate rağmen, mühürsüz oy kullanıldığı iddialarına rağmen  evet oylarını yüksek gösteren rakamları açıklıyor.
Türkiye’de demokrasicilik, cumhuriyetçilik oyunu oynanıyor.

Siyasetçilere, bazı bürokratlara, yandaş olana, hukuksal zırh sağlayan, aklatan, paklatan zihniyet;birilerince, cumhuriyet ve demokrasinin yerleşmesi olarak algılanıyor, yorumlanıyor. Gerçekten öyle mi?

Yargı’nın savrulmadan, tarafsızlığı felsefi olarak benimsemesi; hem toplumsal huzur için hem cumhuriyetin daha kucaklayıcı yönde evrimleşmesi için bir zorunluluktur.

Yargı anlayışı; hem bağımsızlığı, hem tarafsızlığı güçlendirecek nitelikte olmalıdır. İktidarın, ve muktedirlerin etkisinde kalmayan, geleneksel tarafsızlığını sürdürecek, bağımsız ve tarafsız bir yargı gerekli ve zorunludur.

Siyasetçilere hakim olan; emir, kesinlik, güç kullanma gibi kavramlardır. Elinde de yetki vardır. Toplumsal hayatın akışkanlığıyla ve çeşitliliğiyle bağdaşmayan ve gerçekten sıkı disiplinli olması gereken matematiksel bürokratik düşünce, hukuk dışarı çıkarsa neler olabileceğinin örneklerini saymaya gerek var mı?

Devletin temel kurumları, yıpranmamalıdır.
Aşırılıklara savrulmamalı, itidal kaybedilmemelidir.
Hukuk düzeni, hukuk kuralları yerine kişi odaklı yönetim, despotizm demektir.
Hukuk devleti olmazsa keyfilikler, baskılar, ayrımcılık, sosyal devlet olmazsa eşitsizlik artar.

Günün Sözü: Hak, adalet, barış, huzur ve güvenlik için tarafsız, adil yargı bir güvencedir.
Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN
21 Ağustos 2017-Pazartesi, ANKARA

4 Ağustos 2017 Cuma

Türk Milletini Kahir Ekseriyetine Düşman Bir Güruh Var Bu Memlekette: 1. GDO İLE ZEHİRLENEN BİR MİLLET Batuhan ÇOLAK, & 2. GAMZE BAL: HALKA (İHRAÇTAN İADE) ZEHİRLİ (GDO'LU, HORMONLU, HASTALIKLI VE MİKROPLU) ÜRÜN YEDİRİYORLAR. STOKLAR BİTİNCEYE KADAR ZEHİR TÜKETMEYE DEVAM

GDO İLE (HAİNCE, ALÇAKÇA VE KALLEŞÇE) ZEHİRLENEN BİR MİLLET
Batuhan ÇOLAK
Bir toplumun; gelişmesini, kalkınmasını engellemek istiyorsanız, o toplumun düşünme yetisini ortadan kaldırmanız gerekir. Düşünme yetisinin yitirilmesi sürecinde çok sayıda etmen vardır. Bunların başında sağlıksız beslenme gelir.
Düzgün beslenemeyen, fiziki aktiviteleri sınırlı, genetik bozukluklar taşıyan toplum, fikri anlamda gelişemez, bilgi üretemez hale gelir.
Bilginin dünyaya hükmettiği, bilgi üreten toplumların "ileri medeniyet" seviyesine ulaştığı günümüz şartlarında, bu gereklilikleri yerine getiremeyen milletler; sömürülmeye, kaderlerini başka ülkelerin inisiyatiflerine bırakmaya meyilli hale gelir, sistematik sağlık sorunları yaşarlar. Bu gibi ülkelerin en büyük gider kapısını da sağlık harcamaları oluşturur.
Erdoğan Bayraktar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yaptığı günlerde "Bizden mucit çıkmaz, biz ara eleman ülkesiyiz" sözleriyle Türkiye'ye bakış açısını ortaya koyuyordu. Bayraktar'a göre Türkiye'nin bilgi üreten, mucit çıkaran bir ülke olması imkansızdı. Bunun için "ara eleman ülkesi" olmalıydık! Bayraktar'ın gafı aslında gerçeğin ta kendisiydi. Bayraktar zihniyetindeki yöneticilerin eliyle, Türkiye birçok alanda geriye giden bir toplum pozisyonuna geçti.
(İNSANLIK DÜŞMANI KÂFİRLERİN BİR KISMI GÖKTEN "TANKER UÇAKLARLA 'CHEMTRAILS' ZEHİR YAĞDIRIYOR; DAHA HAİN, ALÇAK, ZALİM VE KALLEŞ BİR DİĞER KISMI DA "GDO'LU, HORMONLU VE ZEHİRLİ GIDALARLA" BU ÖLÜM ABLUKASINI YER'DEN TAMAMLIYORLAR) 
Türkiye, PISA'nın geçtiğimiz yıl yayınladığı eğitim raporunda birçok üçüncü dünya ülkesinin gerisine düşmüş, 2006'daki seviyesinden daha da kötü bir noktaya gelmişti. Eğitimdeki bu tablo; sanat, edebiyat, spor, mimari gibi alanlarda da etkisini gösterdi ve göstermeye devam ediyor.
Ecdadının tarihiyle övünen Türkler, giderek uluslararası yarıştan kopmaya, birçok alanda geri kalmaya başladı. Övündüğümüz tek alan, yeşili ortadan kaldırarak diktiğimiz çirkin binalar oldu... O binalarda kullanılan malzemelerin çoğunu da yurt dışından ithal ettik.
Birbiriyle ilinti olan bu süreçlerin fiziki anlamdaki en temel sebebi beslenme problemi! Çünkü Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı ve gündeme getirilmeyen en büyük sorunu; "*doğal beslenme"* den tamamen uzaklaşmış olması. Bir dönem tereyağını kötüleyip, dışarıda günlerce kalsa bile bozulmayan margarinleri sofralara sokanlar şimdi de farklı yöntemlerle bu çalışmalarını sürdürüyor.
Bu kapsamda Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) kullanımı neredeyse her yere yayıldı. Pirinç, arpa, buğday gibi temel tarımsal ürünlerimizi bile dışarıdan alır hale geldik. İthal ettiğimiz bu ürünlerin neredeyse tamamı GDO'lu!
2010 yılında Biyogüvenlik Kanunu çıkarıldı. Amacı GDO'lu ürün kullanımlarının denetlenebilmesi, zararlı ürünlerin tespit edilebilmesiydi. Kanunla birlikte Biyogüvenlik Kurulu oluşturuldu. Kurulun amacı da, GDO'nun kullanılmasıyla ilgili talepte bulunanlara gerekli incelemeleri yaptıktan sonra onay veya ret vermek.
Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği, GDO'lu dört soya ve mısır çeşidinin hayvan yemlerinde kullanılabilmesi için Biyogüvenlik Kurulu'na başvurdu. Kurul, MON87708, BPS-CV127-9, MON87705 kodlu soya çeşitleri ile MON87460 kodlu mısır çeşidinin hayvanların yemlerinde kullanılmasına onay verdi. Kararın Resmi Gazete'de yayınlanması ile birlikte GDO'lu hayvan yemi ithalatının da önü açılmış oldu.
Türkiye gibi tarım ve hayvancılık açısından bu kadar değerli olan bir ülke neden dışarıdan GDO'lu yem ithal etme gereksinimi duydu?
Kurul, dünya üzerinde bile tartışmalı olan bu ürünlerin hayvan yemlerinde kullanılmasına hangi gerekçelerle onay verdi?
Bu sorular uzar gider...
Ancak tablonun daha iyi anlaşılabilmesi için "MON87705" kodlu GDO'lu soyanın hangi ülkelerde kullanıldığına bakalım. Kolombiya, Meksika, Yeni Zelanda, Vietnam! Şimdi bu ülkelere Türkiye de eklendi.
Bundan sonra sofralarımıza girecek beyaz etler, GDO'lu yemlerle beslenen hayvanlardan oluşacak.
Anlaşılan o ki; zeytinlik arazilerini talan etmede başarılı olamayanlar, sağlığımızı bozmak için farklı yöntemler deniyorlar.
Amaç; Az düşünen, kavrama ve yorumlama yetenekleri kısıtlı, sağlık problemleriyle boğuşan bir toplum oluşturabilmek...
Bu uğurda yapılan çalışmaların sonuçlarını görmek istiyorsanız; hastanelere gitmenizi öneririm. Oraya gittiğinizde gelen vakaların büyük çoğunluğunun; sindirim, bağışıklık, enfeksiyon gibi doğrudan beslenme problemleriyle alakalı olduğunu göreceksiniz.
Batuhan ÇOLAK, 3 Ağustos 2017
***
GAMZE BAL: "STOKLAR BİTİNCEYE KADAR ZEHİR TÜKETMEYE DEVAM!.."
Klorpirifos zehiri içeren bitki koruma ürünü kullanımını 80 bin tona çıkaran Türkiye’nin ihraç ettiği gıda ürünleri iade edilirken; iç piyasada satılarak sofralara taşınıyor. (29 Temmuz 2017)
ZEHİRLİ MADDE KALINTILARI NEDENİYLE İHRAÇTAN “İADE EDİLEN” GIDA ÜRÜNLERİ İÇ PİYASAYA!.. (DOMUZ YAPMAZ BUNLARIN YAPTIĞINI)
En korunaklı üretimin gerçekleştiği gıda ürünleri olarak belirtilen ihracat ürünlerinin zehirli madde kalıntıları sebebiyle Türkiye’ye iade edilmesi, dikkatleri iç piyasada tüketilen gıdalara çekti. Geçen yıllarda çiçek tripsi ve domates güvesi gibi zararlılar nedeniyle geri gönderilen gıda ürünleri, bu yıl en çok klorpirifos zehri nedeniyle iade ediliyor. Buna göre Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne (AB) ihraç ettiği gıda ürünlerinde 2013 ve 2014’te klorpirifos kalıntısı bulunmazken; 2017’de bu oran üst seviyelere çıktı. Zehrin AB’de 2015’in Ocak ayında yasaklanmasının ardından Türkiye’de de 31 Mayıs 2016’ya kadar piyasadan toplanıp, satışının yasaklanmasına karar verilmişti. Zehrin imalatı ve ithalatı durdu ancak, mevcut stoklar bitinceye kadar kullanılmaya devam ediliyor. Bu, iç piyasada tüketilen domates, biber, patlıcan, elma, armut, şeftali ve üzüm aracılığıyla zehrin yurttaşın sofrasına taşınması demek.
‘İMHA EDİLMELİ’
‘Tarımsal ürünlerin üretiminde böcekleri öldürmek için kullanılan pestisit’ olarak nitelendirilen klorpirifos zehrinin, stoklarda en az yıl sonuna kadar bitmeyeceğinin uyarısını yapan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Özden Güngör, "Bu ürünlerin imha edilmesi gerekir. İç piyasada satışa sunulması sunulması anne karnındaki bebeği bile zehirler"dedi.
SATIŞ SÜRÜYOR
7’sini ihraç eden Türkiye’de en fazla domates, biber ve asma yaprağında klorpirifos aktif maddesi görülüyor. Zehrin bayi satışlarına, toplatılma kararı olmasına rağmen devam ediliyor. Bu da, iç piyasada tüketilen gıda ürünlerinin zehir içermesi tartışmasını beraberinde getiriyor.
İHRACATI DÜŞÜRÜYOR
2016’da 18 milyon 694 bin ton meyve; 28 milyon 629 bin ton yas sebze üretimi gerçekleştiren Türkiye, bitki koruma ürün kullanımını artırdı; bu sayı ilaç firmalarının ithalatı da göz önüne alındığında 80 bin tona çıktı. Avrupa, Rusya ve Ortadoğu’ya yapılan ihracatın son 2-3 yılda ciddi derecede düştüğünü ifade eden Güngör, kullanılan tarımsal ilaçların da bu düşüşte etkili olduğunu söylüyor. Buna göre, ilaç kalıntısı ve klorpirifos içeren bitki koruma ürün kullanımını , en çok ihracatın yapıldığı AB ülkelerinde hızlı alarm sistemiyle farkedilip iade ediliyor.
DENETİM EKSİK
Klorpirifos içeren bitki koruma ürünlerinin Türkiye’de kullanımının devam etmesinin, fiyatının ucuz ve kullanım alanının geniş olması sebebiyle insan, canlı ve çevre sağlığını olumsuz etkilemeye devam edeceğini belirten Güngör, kalıntı sorunlarının yaşanacağını dile getirdi. Türkiye’de en çok kullanılan ilaçların Glifosat ve klorpirifos aktif maddesi olduğunu anlatan Güngör, "Ülkemizde bu ilaçların kullanımını denetleyecek mekanizmalar eksik. Bu sebeple böyle sorunlar yaşanıyor" dedi.
SAĞLIĞI BOZAN ‘PAZAR ‘
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, her yıl 3 milyon kişi zirai ilaç zehirlenmesine maruz kalıyor. Her yıl en az 20 bin tarım işçisi de zirai ilaç uygulaması sebebiyle ölüyor. Bu ilaçların kullanımının tüketicilerde yarattığı hastalık ve ölüm vakalarının sayısal olarak tespitinin mümkün olmadığını belirten Özden Güngör, gıdalardaki kalıntıların vücutta biriktiğini söyledi.
SATIŞ TUTARI 600 MİLYON AVRO
Zirai ilaçların yüzde 30’u Akdeniz Bölgesi, yüzde 17’si İç Anadolu Bölgesi, yüzde 19’u Marmara Bölgesi, yüzde 18’i Ege Bölgesi ve yüzde 12’si Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde kullanılıyor. Türkiye’de tüketilen pestisitin yıllık satış tutarı ise 600 milyon Avro’yu geçiyor.
ALINTI & BAĞLANTISI: 

1 Ağustos 2017 Salı

İsrail-doğumlu bilim adamının yaptığı son genetik araştırmasına göre Filistin’i işgal eden bugünkü İsrailliler, Orta Doğu’dan değil Hazarların soyundan geliyor.

DR. ERAN ELHAİK: "DÜNYA'DA YAHUDİ DİYE BİR IRK ARTIK YOK!.."
İsrail-doğumlu bilim adamının yaptığı son genetik araştırmaya göre: Filistin’i işgal eden bugünkü İsrailliler, Orta Doğu’dan değil Hazarların (Hazar Türklerinin) soyundan geliyor.
TIMETURK / Oğuz Eser
İsrail devletinin kurulmasının en temel argümanlarından biri olan “Yahudi vatanı” efsanesi yıkıldı. “Özel Yahudi geni” diye bir şeyin bulunmadığı tartışmaya yer bırakmadan ispatlandı.
Haaretz’deki haberde Ofer Aderet’e konuşan İsrail-doğumlu Yahudi bilim insanı Dr. Eran Elhaik, bugün dünyada yaşayan Yahudilerin “ortak bir genetik kökene sahip olmadıklarını” ve bugünkü İsraillilerin kökenin “çoğunlukla Hazar olduğunu” belirtti.
ABD’nin en saygın üniversitelerinden John Hopkins’ten genetik alanında çalışan 32 yaşındaki Dr. Eran Elhaik’in “Avrupa Yahudilerinin Soyunun Kayıp Halkası: Rhineland ve Hazar Hipotezlerinin Karşılaştırılması” çalışması Oxford Üniversitesi Yayınları’nca yayınlandı.
Elhaik’in çalışması İsrail’i kuran Avrupa Yahudilerinin kökeninin Hazarlar olduğunu akademik olarak ispatladı. Karadeniz’den Hazar Denizi’ne büyük bir imparatorluk kuran Hazarlar, 8’nci yüzyılda Yahudiliği kabul etmişlerdi. Hazarlar, Türk, İran, Slavlar ve Kafkas ırkından insanları barındırıyordu.
Bu çalışmanın öncesinde Yahudilerin atalarının kadim Yahudiye Krallığı’ndan geldikleri kabul ediliyordu. Bu krallığın sakinleri “binlerce yıllık sürgünün sonunda vatanlarına yani İsrail’e döndükleri” iddia ediliyordu. Ancak Elhaik’in çalışması Yahudilerin, Yahudiliği kabul etmiş Akdeniz Bölgesi’nde yaşayan çeşitli kavimlerden geldiğini ortaya koydu. Yani “Yahudiye’den sürgün hikayesi, Yahudilerin birçok ülkedeki sürgün hayatı ve vatanlarına dönme arzuları” efsaneden başka bir şey değil.
Elhaik, “Araştırmam Yahudilerin diğer uluslardan genetik olarak farklı olduğunu kabul eden 40 yıllık iddiaları reddediyor” diyor. Elhaik’in çalışması diğer araştırmalarda yayınlanan kapsamlı bir genetik datayı kullanıyor. Bu alanda yapılan diğer araştırmaların yöntemlerini izleyen araştırma, Hazarların genetik haritası için genetik olarak ilişkili Gürcüleri, Ermenileri ve Kafkasya halklarına bakmış. Elhaik, “Aynı genetik çorbadan ortaya çıktılar” diyor.
Yahudi genetikçi bu çorba içerisinden Avrupa Yahudiliğinin Hazar unsuru adı verdiği kısmı ayırabilmiş. Bu unsurun, Merkez ve Doğu Avrupa’nın yani bugünkü İsrail halkının genlerinde yüzde 30 ila 38 oranında baskın olduğunu ortaya çıkarmış.
Haaretz’in “Avrupa Yahudiliğinin genetiğinin diğer unsurları nedir” sorusuna şu cevabı veriyor: “Genelde Batı Avrupa kökenli. Bunun kökleri Roma İmparatorluğu ve Orta Doğu yani Mezopotamya.”
Bu kısım o kadar az ki istatistik olarak Yahudileri, Yahudiye Krallığı’na bilimsel olarak bağlayamıyor. Elhaik’in çalışmasına göre bugünkü İsrail Yahudileri, Hz. Musa zamanındaki Yahudilerden çok İranlılarla genetik olarak daha fazla akraba. Bir başka deyişle İsrailler, Hz. Yakub'un neslinden ziyade Hazarlardan geliyor.
Elhaik’in çalışması geçen yaz Dr. Harry Ostrer’in “Yahudilerin Tarihi” adlı araştırmasında “Yahudilerin ortak bir gene sahip olduğunu ve bu ortak unsurun Hazarlar değil Orta Doğu kökenli olduğunu” iddia etmişti. Ostrer Yahudilerin Hazarlardan çok Filistinliler, Bedeviler ve Dürzülerle genetik olarak daha yakın olduğunu iddia etmişti. Ostrer’in çalışması işgal altındaki Filistin’in “Yahudilerin vatanı olduğu” efsanesine delil gösteriliyordu.
Ostrer ve benzer çalışmaları “deneysel bir temeli yok, kendisiyle çelişiyor ve sonuçları ikna etmekten uzak” olarak niteleyen Dr. Elhaik, “Sonuçları araştırmaya başlamadan yazılmış. Önce oku atmışlar sonra da hedefi okun etrafına çizmişler” diyor.
“Özel Yahudi genine inanmayan” Dr. Elhaik şunları ekliyor: “kadim Yahudilerin mirasçıları olarak bulmayı bekleyeceğimiz Orta Doğu genetik unsuruna (bugünkü) Yahudiler sahip değil.”
Haaretz, araştırmayla ilgili görüş almak için sayısız tarihçi ve genetikçiye ulaşmış. Tarihçiler “genetik alanında deneyimleri olmadığı”  gerekçesiyle ve genetikçiler de “diğer nedenlerden” ötürü yorum yapmayı reddetmiş.
Bir tek yorum yapmayı kabul eden Tel Aviv Üniversitesi’nden “Yahudi Halkının İcadı” adlı kitabın yazarı tarihçi Shlomo Sand olmuş. Sand, “Benim gibi bir karacahil için genetik her zaman, niceliksel bulgularla uğraşan ve sonuçları reddedilemez olan bir bilim olmuştur” diyor.
Sand bir ironiye de dikkat çekiyor: “Eskiden Yahudileri bir ırk olarak tanımlayanlar Antisemit olarak kötülenirdi. Bugün onları hazırlıksız şekilde bir ırk olarak tanımlamaya kalkanlara Antisemit deniyor”.  
Bugün küresel İsrail hasbarasıyla Yahudilere “Yahudi’siniz” demek neredeyse antisemit ile eş anlamlı hale getirildi. Bu araştırmadan sonra Yahudilere “Yahudi değil Hazarsınız” demenin antisemit diye yaftalanmasına rastlamak hiç de şaşırtıcı olmayacak.