KKTC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KKTC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2018 Cuma

RUM BAŞKANLIK SEÇİMLERİ: "Kıbrıs Rum tarafında, Pazar günü Başkanlık seçimi yapılacak."

RUM 
BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

Kıbrıs Rum tarafında, Pazar günü Başkanlık seçimi yapılacak.

Favoriler mevcut başkan Nikos Anastasiadis ve AKEL tarafından desteklenen Stavros Malas.

Seçime dokuz tane aday katılacak. Son yapılan anketlerde Nikos Anastasiadis yüzde 34,2, oy ile birinci sırada, Stavros Malas yüzde 23,1 oy ile ikinci sırada, Nikolaos Papadopulos yüzde 22,6 oy ile üçüncü sırada ELAM Başkanı Hristos Hristuyüzde 4,3 oy iledördüncü sırada ve Yorgos Lillkas3,1oy oranıyla beşinci sırada gözüküyor.

Anastasiadis’in ilk turda tek başına yüzde 50.1 oy alamayacağı ve seçilemeyeceği kesin. Bu nedenle de ikinci tur 4 Şubat’ta yapılacak.

İkinci tura Stavros Malas kalırsa Anastasiadis’in tekrardan seçilme şansı daha yüksek.

Ama ikinci tura Nikolas Papadopulos kalırsa, Anastasiadis’in kaderini sol oylar belirleyeceği için tekrardan seçilmesi tehlikeye girebilir.

Nikolas Papadopulos, Kıbrıs Rum tarafının en zengin iş adamı Anastasios Leventis'in torunu ve EOKA’nın en önde gelen kurmaylarından olan Rumların Beşinci Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos’un da öz oğlu. Nikolas’ın, EOKA’nın kurucusu, tetikçisi, en önde gelen kurmaylarından olan eski İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis’in, annesinin ilk kocası olması nedeni ile iki de yarım kardeşi bulunmakta.

Gerçekte Papadopulos, eski EOKA’cıların, 60 yaş üzeri olanların ve Helen milliyetçilerinin tam desteğini alıyor. Siyasi partilerden başkanı olduğu DİKO ile EDEK, Dayanışma Hareketi ve Ekologlar kendisine yüzde yüz bir destek vermiş durumda. Anastasiadis’in ruhani başkanı olduğu DISI’nin temelini, her ne kadar EOKA B’ciler ve Makarios’u deviren darbeciler oluşturuyorsa da, DIKO’yu da eski toprak EOKA’cılar ve milliyetçiler destekliyor. Bu nedenle de DIKO ile DISI arasında politik görüş ve kuruluş amacı açısından nüans farkı var sadece.

Kıbrıs sorununda çözüme ulaşılabileceğine inananlar Anastasiadis’e yüzde 25, Malas’a yüzde 12 ve Papadopulos’a yüzde 12 güvenmekte. Bu gösterge, Anastasiadis’in kararsızların ve siyasete bulaşmayı pek sevmeyenlerin büyük çoğunluğunun oyunu alacağını göstermekte.

KKTC’nin aksine Kıbrıs Rum tarafında, Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan Rumların, bulundukları ülkede oy kullanmaları mümkün. 11 bin 683 seçmenin bulunduğu yurt dışındaki Rumlar için, aralarında Yunanistan, İngiltere, ABD, İsveç, Fransa, Belçika, Katar, Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın da bulunduğu ülkelerde 38 seçim merkezi kurulacak. Yurt dışında yaşayan Rumların yüzde 90’ı Yunanistan ve İngiltere’de bulunuyor. Yunanistan’da 5 bin 930, İngiltere’de ise 4 bin 117 kişinin oy kullanma hakkı var.

Yunanistan’da yurt dışında yaşayan Rumların ezici çoğunluğunun olmasının nedeni, 1964 yılının Nisan ayında dönemin Cumhurbaşkanı Makarios Rum Milli Muhafız Ordusunu kurarken Bakanlar Kuruluna aldırdığı kararla, Rum Milli Muhafız ordusunda görev yapan rütbesine bakılmaksızın her Yunan vatandaşına otomatik olarak Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşlığının verilmiş olmasıdır. Bu nedenle Kıbrıs’ta doğmamış veya da Kıbrıslı anne ve/veya babadan doğmamış olmalarına rağmen binlerce Yunan vatandaşı günümüzde Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşıdır ve bu seçimlerde Yunanistan’da oylarını kullanacaklardır.

28 Ocak Pazar günü yapılacak Rum Başkalık seçimlerine yüzde 75 civarında bir katılım beklenmekte. Yani her dört kişiden bir tanesi sandığa gitmeyecek….

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
e-mail: ata.atun@atun.com veya ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org
Facebook: AtaAtun1

21 Ekim 2017 Cumartesi

JACK STRAW: KUZEY KIBRIS (KKTC) ULUSLARARASINDA TANINMALIDIR

JACK STRAW: KUZEY KIBRIS (KKTC) ULUSLARARASINDA TANINMALIDIR
İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Jack Straw, İngiliz Independent gazetesinde Ekim ayı başında yayınlanan (çok önemli) bir makalesinde, Kıbrıs'ta Türkler ile Rumlar arasındaki 11’nci uluslararası görüşmenin Rum tarafınca olumsuz sonuçlandığına dikkat çekmiştir: "İki bölgeli ve iki toplumlu bir devlet çatısında Ada’nın birleştirilmesine dönük müzakere edilmiş anlaşma saçmalığına bir son vermenin zamanı geldi. Çözüm, Ada’nın bölünmesi ve kuzeydeki Kıbrıslı Türklerin "KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİNİN" uluslararası olarak tanınmasıdır."  (http://www.independent.co.uk/voices/cyrpus-turkish-greek-cypriots-partition-eu-international-community-should-act-a7976711.html)
İşçi Partisi hükümetinde 2001-2006 yıllarında Dışişleri Bakanlığı yapan Straw, görüşmelerin sonuçsuz kalması durumunda bölünmenin gündeme getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Müzakerelerin açıldığı 2005 yılında Avusturyalıların direnişini kıran Straw, 2013 yılında yayınlanan kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır.

Last Man Standing: Memoirs of a Political Survivor isimli anı kitabının Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye başlıklı bölümde Straw, müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy  gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını  açıklamaktadır.  Bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına bağlamıştır:

“33 müzakere başlığının, 17’si engellenmiş durumda. Hiçbir aday ülkeye böyle davranılmamıştır. Acil sorun Kıbrıs’tır. Bu sorun, Fransa, Almanya ve İngiltere tek ses olursa çözülebilir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Avrupa’nın kendisine sınır çizmesi gerektiğini söylediğinde, coğrafi sınırları kastetmemişti. Öyle olsaydı, Malta veya Güney Kıbrıs’ın alınmaması gerekirdi. Kastettiği dini sınırlardı. Tüm bunda kaybedecek olan AB’dir, Türkiye değil. Türkiye’nin AB’ye duyduğu ihtiyaçtan çok, AB’nin Türkiye’ye şu anda ihtiyacı vardır.” (Straw, 2013: Chapter 18)

TEPAV’ın konuğu olarak 2013 yılında Ankara’ya gelen Straw, ülkesinin adaylığını desteklediği Türkiye’ye, Avrupa Birliği’nin çifte standart uyguladığını düşündüğünü, Türkiye’nin İngiltere örneğindeki gibi AB’nin tüm kurumlarına tümüyle katılımının şart olmayıp Euro Bölgesi dışında kalabileceğini açıklamıştır. 1974 yılında Yunanistan ve darbeci Rumların Kıbrıs'ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Makarios'u devirmesinin ardından Türkiye’nin askeri operasyonu başlattığına vurgu yapan Straw, adada zulme uğrayan Türklerin aynı şeyleri bir daha yaşamamaları için Türk ordusunun sayısının artırıldığına dikkat çekmiştir.

Federal, iki bölgeli, iki toplumlu anayasa oluşturmak için Annan Planı’nı Rumların kabul etmemesine rağmen Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye yapılmasını şöyle eleştirmiştir: "Avrupa Birliği, en büyük stratejik hatalardan birini yaparak, KKTC ile bir anlaşma sağlanıp sağlanmadığına bakılmaksızın 1 Mayıs 2004’te Kıbrıs’ı üyeliğe kabul etti. Tanınmayan ve temsil edilmeyen KKTC dahil, Ada’nın bütününün resmi olarak üyeliğe kabul edilmiş olmasıyla, kuzeyin uğradığı haksızlığa bir de utanç eklenmiş oldu."

(In one of its worst strategic decisions ever, the European Union (sadly, with UK acquiescence) had agreed that Cyprus should join the EU on 1 May 2004, whether agreement had been reached with the Turkish Cypriots or not. The plan was approved overwhelmingly in referenda by the Turkish Cypriots but was rejected by an even bigger margin by the Greek Cypriots. To add insult to injury to the north, it is the whole island which formally has acceded to membership, including the unrecognised and unrepresented TRNC)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da geçmişte aynı tespiti yapmıştı: “Referandum sürecinde de KKTC %65 ile Annan Planı'na 'evet', Güney Kıbrıs Rum Yönetimi %75 ile 'hayır' dedi. KKTC'yi AB'ye almadılar. Güney Kıbrıs'ı aldılar. Böyle bir samimiyet dışı uygulama var.”

Straw yazısında, Dışişleri Bakanlığından arkadaşı olan Devlet Bakanı Baroness Symons'ın sözlerini de hatırlatmaktadır: “Kıbrıslı Türkler mantıken bu başarısızlığın kurbanları olmamaları gerektiğini söyleyebilirler. Çünkü, AB’nin dışında kalanlar onlar. Ancak şu anda kesinlikle ihtiyaç duyulan şey, AB vatandaşı olan halklara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve Kıbrıslı Türklerin, yasalarının ve idari uygulamalarının AB üyeliği için hazırlanmasıdır.”

(The Turkish Cypriots can reasonably ask that they should not be the victims of this setback, and yet it is they who are left in limbo outside the European Union. But what is now needed, surely, is to remove all discrimination against people who are, after all, citizens of the European Union and to prepare the Turkish Cypriots and their legislation and administrative practices for eventual European membership.)

Straw, Dış İlişkiler Konseyi’nin Kuzey’in karşı karşıya kaldığı sorunları gidermek için başlangıçta gösterdiği çabaların sonuca ulaşmadığını, bunların Kıbrıs Hükümeti (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) tarafından engellendiğini belirterek GKRY’ni eleştirmektedir: "Bu dönemde Kıbrıslı Rumlar da AB’nin örnek bir üyesi olamadılar. 2012 ve 2013’te kısmen Rusya’nın offshore bankacılığının tercih ettiği yerlerden biri olarak bankacılık kriziyle karşı karşıya kaldı. Geçen ay The Guardian gazetesi, Kıbrıs hükümetinin, milyarder Rus oligarklar ve Ukraynalı iş çevrelerine vatandaşlık vererek 2013’ten bu yana 4 milyar Euro topladığını iddia etti."

Straw, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıslı Türkler ile siyasi eşitliği kabul etmediğini belirtmektedir: "Rumlara AB üyeliği, bir uzlaşma karşılığında verilseydi bence anlaşma sağlanmış olurdu. Gerçek şu ki, şimdiye kadar hiçbir Kıbrıslı Rum lider, seçmenlerinin bir anlaşmayı desteklemesini sağlayamadı. Mevcut statüko güney için fazlasıyla rahat."  Kıbrıs’ta köklü bir çözüm için çok önemli bir tespitte de bulunmaktadır: "Bana göre, uluslararası toplumun gerçekleri anlamasının ve Ada’nın bölünmesini tanımasının zamanı geldi. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir anlaşma için bir sonuca varmayan müzakereleri sürdürmek yerine, Ada’nın bölünmüşlüğünün tanınmasıyla iki toplum arasındaki ilişkileri geliştirmek mümkün olabilir.”

(It’s time, in my view, for the international community to acknowledge this reality and recognise the partition of the island. That would be far more likely to improve relations between the two communities than continuing the useless merry-go-round of further negotiations for a settlement that never can be.)

İstanbul’da 14 Eylül’de KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın katıldığı, TOBB ve İktisadi Kalkınma Vakfı tarafından düzenlenen Güncel Gelişmeler Işığında Kıbrıs Görüşmelerinin Geleceği ve Türkiye İçin Çıkarımlar toplantısı TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu: "Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz'de bir refah ve istikrar adası olmasını istiyoruz"  derken, İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Zeytinoğlu da Kıbrıs sorununun Türkiye'nin AB sürecini aksatmak için bir araç olarak kullanıldığını belirtmiştir: "Önümüzdeki ay 12'nci yılını geride bırakacağımız AB katılım müzakerelerinin istenilen hızda ilerleyememesinin temelinde de AB'nin bu stratejik hatası var.”
Bu gelişmelere paralel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Dişişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu KKTC’nin uluslararası alanda tanınması için özerk olabileceğini  açıklamıştır.  Amerika'da Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’ndeki yuvarlak masa toplantısında şunları söylemiştir: "Artık uluslararası tanınma için çalışmaya başlamanın zamanı geldi. Bugüne kadar bundan imtina ettik. Ancak artık KKTC’ye uluslararası tanıma için uğraşabiliriz. Önümüzdeki ikinci bir seçenek ise özerk bir cumhuriyet. Fransa-Monaco ya da İngiltere-Cebelitarık modeli gibi bir yapı. Yani dışişleri ve savunma alanlarındaki yetkilerimizi Türkiye’ye devredip gerisini kendi içimizde yönettiğimiz bir cumhuriyet. Henüz hangi yolu seçeceğimize karar vermedik. Ankara ile birlikte oturup karar vereceğiz.” Kırım’da, Kuzey Irak’da ve Katalonya’da referandumlar yapılırken Kıbrıslı Türkler de kendi gelecekleri hakkında karar vermelidir.

İspanya'daki Katalonya Özerk Yönetimi Başkanı Carles Puigdemont, 4 Ekim’de BBC'ye konuşmuş ve özerk hükümetinin bağımsızlık için bu haftanın sonu veya önümüzdeki haftanın başında harekete geçeceğini söylemiştir. Puigdemont, İspanya'daki merkezi hükümetin duruma müdahale ederek Katalan hükümetinin kontrolünü ele geçirmesi durumunda ne yapacakları sorusuna ise "Bu her şeyi değiştiren bir hata olur" demiştir. Kıbrıs Türkler Annan Planı’na evet derken, Kıbrıslı Rumların hayır oyu kullanmasına rağmen Kıbrıs’ın AB’ye bölünmüş bir devlet olarak üye yapılması, her ortamda gündeme getirilmelidir. Kuzey Kıbrıs’ta AB mevzuatının yürürlükte olmadığı da unutulmamalıdır. AB üyesi bir devlet düşünün ki, kendi mevzuatı üyesi olduğu kuruluşun sınırları içinde geçerli olmasın. Kıbrıs’ta farklı bir tutum izleyen AB, Avrupa’da Yugoslavya’dan yedi, Çekoslovakya’dan iki yeni bağımsız devletin ortaya çıkmasına sesini çıkarmamıştır.

Üstelik bu yeni devletlerin halkları etnik ve dinsel olarak birbirine çok yakındır. Ayrıca bu devletlerde bir tarafın diğerine yönelik soykırım planları da bulunmamaktadır. Oysa Kıbrıs’ta Akritas soykırım planı ile Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin imha edilmesi öngörülmüştür. Akritas, 21 Aralık 1963 tarihinde Tahtakale’de başlatılan Rum saldırılarını organize eden planın adıdır. Çok önemli bir nokta da şudur: Kıbrıs’ta iki farklı ulus, iki ayrı din, iki farklı dil geçerlidir. Ayrıca her iki ulusu temsil eden iki NATO üyesi iki devlet vardır.  Siz hiç duydunuz mu zeytinyağı ile suyun birbirine karıştığını? Çalkalayıp karıştırsanız bile bir süre sonra zeytin yağı üste çıkar. Kıbrıs’ta AB ve Birleşmiş Milletler, zeytin yağı ile suyu birbirine karıştırmak istemektedirler ama bu karışım olmaz.  Nitekim günümüzdeki Sudan, Libya, Irak ve Suriye örnekleri göz ardı edilmemelidir.

KIBRIS GİBİ YAPAY BİR DEVLET DÜNYADA YOKTUR.
Buna rağmen AB, Kıbrıs’ta ayrı etnik, dinsel, kültürel kökenden gelmelerine rağmen Türkler ile Rumlar arasında bütünleşmeyi istemektedir. Fakat AB, Kıbrıs Anayasasında Türkçe resmi dil olmasına rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ikinci resmi dili olan Türkçeyi AB dili olarak kabul etmemektedir. Bu konuyu, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak (Beta Basım, İstanbul, 2013) kitabımda ayrıntılı olarak açıkladım.

Kıbrıs’ın AB üyeliği konusunda görüşüne başvurulan İngiliz hukukçu Maurice H. Mendelson, Kıbrıs’ın AB’ye tam üyelik başvurusunun geçersiz olduğunu açıklamıştır: “Republic of Cyprus, and particularly the Treaty of Guarantee of 1960, the Greek Cypriot Administration in the South can not apply for membership of Cyprus in the European Union under the usurped title of the Republic of Cyprus and can not become a member of any international organization, economic and political union of which both Turkey and Greece are not members.” (Mendelson, 1997)
Güney Kıbrıs Rum Lideri ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin dördüncü Devlet Başkanı Glafkos Klerides’in Cyprus: My Deposition adlı kitap kapağındaki (Clerides, 1989) bölünmüş Kıbrıs haritası ve de Yunanistan’ın Kavala kenti giriş ve çıkışlarındaki aynı harita durduğu sürece, Fransa-Monaco ya da İngiltere-Cebelitarık örneğinden başka bir çözüm, Kıbrıs’a kalıcı bir barış ve huzur getiremez.

30 Mart 2017 Perşembe

"RUMLARIN KOMPLEKSİNE BAKIN" - Prof. Dr. ATA ATUN & "RUMLARDAN BİR DERS DAHA" - Yurdagül ATUN

RUMLARIN KOMPLEKSİNE BAKIN 
Prof. Dr. ATA ATUN
Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulidis dün bir açıklama yaptı. Bir çok medya kuruluşunun sürpriz olarak nitelemesine rağmen bana göre sürpriz olmayan bir açıklamaydı bu.
RUM BAKAN DİYOR Kİ;
1960 yılında kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında yanlışlar yapıldı ve Türklere hak etmedikleri haklar verildi. Azınlık statüsündeki Kıbrıslı Türklere, çoğunluk olan Rumlarla eşit haklar verildi. Artık böyle bir uygulama olamaz. Türklere vatandaşlık hakları vereceğiz, hepsi o kadar. Türkiye’nin garantörlüğü ve Fiili garantisi de kaldırılacak ve bir daha da olmayacak(mış.)
KASULİDİS’İN YEDİĞİ NANEYE BAKIN SİZ.
Sanki kendisi ve Rumlar, bizler Kıbrıslı Türklere hak vermek yetkisinde, bunu kendi istedikleri kadar verecekler ve akıllarınca da bize lütufta bulunacaklar! Öyle zannediyor Kasulidis. “Aç tavuk kendini arpa ambarında sanırmış” atasözümüze çok da uygun bu kendini bilmezin, kim olduğunun ve karşısındakilerin de kim olduklarının farkında olmadan söyledikleri.
Zaten Avrupa Birliğine giriş nedenleri de, asırlardır yaptıkları gibi arkalarına Birliği alıp Türkiye’ye baskı yapmak, aynen Girit’te 120 yıl evvel oynadıkları oyunu sahneye koyarak önce Türk askerinin adadan çekilmesini sağlamak, sonra da Kıbrıslı Türkleri adadan silip atmak.
Rum Temsilciler Meclisi eski başkanı Yannakis Omiru’nun dünkü açıklamasını da Kıbrıs konusu ile ilgilenen herkes okumalı. T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği üyesi bazı devletlere ve Avrupa Birliği yetkililerine karşı takındığı dik duruşunu kendince  yorumlayan Omiru’nun söyledikleri ibretlik.
Omiru diyor ki “Artık Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan’ın bu zamana kadar Türkiye’nin AB’ye üyeliğine verdikleri destekten vazgeçmeleri ve Türkiye-AB üyelik diyaloğunun sonlandırılması tezini ortaya koyup desteklemelerinin vakti gelmiştir.”
Eski Rum meclisi başkanı Omiru da, aynen Rum Dışişleri bakanı gibi bir hayal ve megalomanisi içinde. Sanki bugüne değin Türkiye’nin AB’ye girmesi için elden geleni yapmışlar da, şimdi artık yapmayalım diyor. Sanki AB-Türkiye katılım müzakerelerinde yer alan 35 adet başlığının altı tanesine veto koyan kendileri değil. Her fırsatta KKTC’de bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadan gitmesi, Türkiye’nin garantörlüğü ve fiili garantisinin  kaldırılması için elden geleni yapmış olan da kendileri değil!
Aklıma en çarpıcı örnek olarak 1974 Mutlu Barış Harekatı sonrasında Cenevre’de başlayan barış görüşmeleri geldi. Görüşmelerin ikinci günü Rum Cumhurbaşkanı Vekili ve Rum Meclisi Başkanı Glafkos Klerides, Rum Milli Muhafız Ordusunun ağrı bir yenilgi alması ve adanın kuzeyindeki toprakların neredeyse yüzde 37’si Türklerin kontrolü altına girmesinden sonra masaya, 1972 yılında Makarios’un “Türklere hiçbir hak vermem, hatta Babutsa Mahallesinin Muhtarlığını bile vermem” diyerek reddettiği anlaşma planını koymuş, rahmetlik Cumhurbaşkanımız Rauf R. Denktaş’a da “Gel bu plan üzerinde anlaşalım” demişti, bizleri aptal zannederek...
Ne vakit Türkiye’ye baş kaldırmaya çalışsalar, ne vakit Kıbrıslı Türklerin haklarını yemeğe yeltenseler ve ne vakit ellerindeki ile yetinmeyip fazlasını isteseler, her seferinde de bir şeyler kaybediyorlar, aynen Annan Planı Referandumunda olduğu gibi. O gün “Evet” deselerdi, bu gün ada Rum hakimiyeti altında ve büyük bir olasılıkla da Türklerin nüfusu 50 binlerin altına düşmüş olacaktı. Şükür ki demediler…
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com & http://www.ataatun.org, Facebook: AtaAtun1 // http://www.twitter.com/ataatun
RUMLARDAN (ADA GREK'LERİNDEN)
BİR DERS DAHA
Yurdagül ATUN
AKEL'den dün iki basın açıklaması geldi. Kıbrıslılar bilir ama bilmeyenler için açıklayayım; AKEL, Rum siyasi parti. Bu parti, birçok Rum kuruluşu gibi sık sık Türkçe haberler gönderiyor. Tüm basın kuruluşlarının e mail adresi olsa gerek ki, hepimiz alıyoruz haberleri. Yayınlanır, yayınlanmaz, o basın kuruluşunun bileceği bir şey ama burada, AKEL’in nezdinde Rumlara imrenmemek mümkün değil.
E maille ilgili iki şey söyleyeceğim. Birincisi can yakan bir özeleştiri; Biz, -bizim partilerimiz- Rum haber sitelerine Türkçe basın açıklaması gönderiyor muyuz? Göndermiyorsak neden göndermiyoruz? Hadi akıl etmedik diyelim; Onlardan neden öğrenmiyoruz? Kıbrıslı Türklerin 1955-1974 arasında yaşadıklarını, gettolara hapsedilmelerini, ekonomik baskılara maruz bırakılmalarını, toplu katliamlara uğramalarını, diri diri toprağa gömülmelerini, yakılan yıkılan köylerimizi, Anavatan gelsin, bizi bu acılardan kurtarsın diye bekleştiğimizi, 1974’te Türkiye’nin, mecburiyetten adaya geldiğini anlatamadığımız için Avrupa, ABD ve diğerleri üzerimize çullanırken, hala daha öğrenemedik lobiciliği.
“Adamların genlerinde var” diyeceksiniz, doğrudur ama öğrenilen şeyler de var hayatta. Yazık ki biz görsek de öğrenemiyoruz. Millet olarak hafızamızın vahim durumda oluşu da, Rumlara inanmaya adanmışlara inanılmaz bir koz veriyor.
BM temsilcisi geliyor, AB Komiseri geliyor, müstemleke müfettişleri geliyor... Gelenin gidenin hesabı yok ama nedense ipe sapa gelmez haberler, ‘komşunun kızı demiş ki’ türünden tevatürlerle bunlar maniple ediliyor. Tahriklere varan yayınlarla da Rumları haklı addedip gidiyor. Biz ise sanal bir savaşın kurşun askerleri olarak içimizi rahatlatma adına kendi aramızda kalem oynatıyoruz, nutuk atıyoruz, politika yapıyoruz. Ki, birileri kalkıp Rum tezine çanak tutarsa, bir başkası anavatanımıza hakaret ettiği halde güllerle, barış güvercinleriyle karşılanırsa, dünyanın Rumlara destek vermesinde yadırganacak bir şey yok. Yadırganması gereken, bizim sergilediğimiz aymazlık.
İkincisi basın açıklamasının içeriğiyle ilgili. İçerikte Türkiye'nin NAVTEX yayınlaması eleştiriliyor ve "Türkiye ile Kıbrıs arasındaki münhasır ekonomik bölgenin belirlenmesi gerektiği, bunun da adadaki mevcut durum nedeniyle sadece Kıbrıs sorununun çözümünden sonra ve BM’nin deniz hukuku anlaşmasının maddeleri temelinde çözülebileceği" savunuluyor. 
Aptal yerine koymaya devam yani. Şimdi sormak lazım; adadaki mevcut durum çözülmeden sen niye kafana göre imza atıyorsun? Fellik fellik gezip, çıkmamış doğalgazı pazarlamaya, sorunlu bir bölgeye insanları çekmeye çalışıyorsun? Sen yaparken iyi de, Türkiye yapınca mı kötü? Haritayı önüne bir koy, sahil şeridini hesap et. KKTC Türkiye arasındaki bölge de benim, Güney de benim diyemezsin kafana göre. Ha dersen ki biz gazla ilgili adımları çözümden sonra atalım, o olur. Yoksa sana mübah, Türkiye'ye günah! Ne ala memleket ama…
“KIBRISLI TÜRKLERE 60 CUMHURİYETİNDE FAZLA HAK VERİLDİ
Alithia gazetesinde, Panayotis Çangaris imzasıyla yayınlanan “neden korkuyorlar ve garanti istiyorlar” başlıklı yazı, Rumların, Kıbrıslı Türklere bakışını, azınlık olarak gördüklerini açık ve net olarak anlatıyor. 1960 Anayasası’nın Kıbrıs Türklere normal demokratik koşullarda sahip olamayacakları imtiyaz ve yetkiler verdiğini savunan Çangaris,  “Mustafa Akıncı ve Kıbrıslı Türklerin, istisna olarak verilen hiçbir imtiyaz ve yetkinin sonsuza dek süremeyeceğini anlamaları gerekecektir” diyor.
Sonuna kadar okumanızı rica edeceğim yazıda özetle şu ifadeler yer alıyor: “Geçmişte ne oldu? Ayrıntılara girmeyeceğiz ve öz-esas (Kasım 1963) üzerinde duracağız: Devleti aksak çalışan bir devlet yapan anayasanın Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının yeniden düzenlenmesi çabasıydı (tarihte ‘Makarios’un 13 Maddesi’ olarak biliniyor.)
Öz; bir toplumun -Helen- anayasanın yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünmesi, diğer toplumun ise -Türk- önerilen düzenlemeyle 1960 Anayasası’nın verdiği imtiyazlarını ve yetkilerini kaybedeceğini ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kendisini azınlık olarak karşılayacak bir devlete dönüşeceğini düşünmesinden dolayı yeniden düzenleme gerekmediğini onaylamasıdır. (Şayet Türk toplumu bunu, çatışmaların provokasyona başlaması için bahane olarak yorumluyorduysa da çok az önemi var). İki noktanın önemi var:
1.1960 Anayasası’nın Türkleri azınlık olarak değil, Kıbrıs’ın Helenleri ile eşit toplum olarak karşılaması ve anayasamızın Türk toplumuna hem o zamanki hem bugünkü demokratik mantığın gerektirdiklerinin ötesinde çok güçlü anayasal yetkiler vermesidir.
2.Türk garantileri vasıtasıyla Kıbrıs’ın Türk toplumunun, Kıbrıs’ın Helen toplumunun hiçbir zaman demokratik mantığı uygulamaya kalkışmayacağına (kalkışsa bile önlem için emniyet sübabı olduğuna) dair korunmuş ve güvende hissetmesidir. ‘Kader’ er ya da geç gelecekti ve bunu biliyorlardı.
*İlk hüküm, Kıbrıs Türklerinin gerçekten, 1960 Anayasası’nın kendilerine normal demokratik koşullarda sahip olamayacakları imtiyaz ve yetkiler verdiğini bildikleridir.
*İkinci hüküm ise sana fazla gelen ayrıcalık ve yetkiler elde ettiğini bildiğin ve aynı zamanda bunları sürdürmeyi istediğin zaman, bu imtiyaz ve yetkilerin gelecekte hiçbir zaman kaybolmayacağına dair bir ‘koruma kalkanı’ talep etmen mantıklıdır.
*Üçüncü hüküm, ‘Gelecekte neden kaybetsinler’ sorusunun yanıtıdır. Yanıt ise; demokratik bir yönetim şeklinin normal gelişmesinin bir grup insana ırkçı imtiyaz ve yetkilerin verilmesi değil, ırk, din ve etnik kökeninden bağımsız olarak tüm insanların eşit imtiyaz ve yetkilerden yararlanması olduğudur. Yukarıdaki üç hükmü hem Kıbrıs Türkleri hem de Ankara biliyordu. Ve bunları bilmelerinden dolayı ‘demokratik mantıktan’ bağımsız olarak Türk garantilerinin sonsuza dek imtiyaz ve yetkiler sağlayacağını düşünüyorlar.
Söz konusu olan tam olarak budur. Mustafa Akıncı ve Kıbrıslı Türklerin, istisna olarak verilen hiçbir imtiyaz ve yetkinin sonsuza dek süremeyeceğini anlamaları gerekecektir.”
Rumların, dörde bir oranlamasının, dört özgürlüğün rahatlığıyla adaya yayılacak olmasının sakıncalarını, Kıbrıslı Türkleri ayrıcalıklı azınlık olarak gördüklerini dile getirenleri “barış düşmanı” olarak nitelendirenlere yukarıdaki yazıyı iki kez okumalarını tavsiye ediyorum. Bilsinler ki bu adada kan, gözyaşı istemediğimiz içindir tüm çabamız. Dili, dini, kültürü, ağladıkları-güldükleri günleri/bayramları ayrı iki toplumu zoraki biraraya getirmek için uğraşıyor, adadaki huzuru kıskanan savaş simsarları. >>Yurdagül ATUN<<
***
Anastasiadis: “Kıbrıslı Hellenizm” ...
Yazar: Prof. Dr. ATA ATUN | Tarih: 31/03/2017 | Saat: 13:07

Anastasiadis: “Kıbrıslı Hellenizm”  
Anastasiadis, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile 23 Mart günü yaptığı görüşmeden sonra bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın satır aralarında kullandığı kelimeler ibretlik. Bizim içimizde kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslı” diye tanıtanlara hayal içinde olduklarının dersini veriyor Anastasiadis.
Görüşmeden sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Anastasiadis, Guterres ile Eide arasında farklı bir yaklaşım saptayıp saptamadığı sorusu üzerine yaptığı açıklama içinde yer alan bir paragraf aynı aşağıdaki gibi, kelimesi kelimesine:
Farklı bir yaklaşım olduğunu sanmıyorum. Bu ne herhangi bir arabulucu ne de Avrupa Birliği’nin meselesidir. Nüfusun demografik oluşumunu değiştirebilecek ya da “Kıbrıs’ın Helenizm”ini tehlikeye atacak bir isteğin uygulanması “Kıbrıslı Helenizm”i için bir tehlike teşkil ediyorsa, hiçbir üçüncü şahsın bunun kabul edilmesi ve uzlaşıya varılması konusunda dayatma uygulayamaz.
Kıbrıs’ın Hellenizm”i ve “Kıbrıslı Helenizm” tanımları, bizim aramızdaki kendini “Türkçe konuşan Kıbrıslı” diye tanımlayan kesimler için ders niteliğinde bir tanımlama. Anastasiadis’in ağzından daha bugüne değin “Rumca konuşan Kıbrıslı” veya da “Rumca konuşan Kıbrıslılar” gibi bir laf duymadım. “Biz Heleniz”den başka bir tanımlama da duymadım. Rumlarda Kıbrıslılık olgusu yok, sadece ve sadece “Helen” ırkından olmak olgusu var. Bu inanışlarının kökeni de Bizans dönemine dayandırılmakta. Kendilerini “Bizans’ın torunları” olarak has be has “Helen” addetmekte Rum adadaşlarımız.   
Kıbrıs’ın Hellenizm”i ve “Kıbrıslı Helenizm” tanımları da Kıbrıs adasının Helen dünyasının bir parçası olması ve aynı ülküyü taşıması, diğeri de Kıbrıslı Rumların akıllarındaki ve ruhlarındaki Helen ırkından olmak duygusu ve ülküsüdür. Agona’ları da, yani “en büyük hedefleri” de adadaki Türklerle mücadele edip adayı Yunanistan’a bağlamaktır. Bu düşünce ve idealleri içinde, Kıbrıslı Türklere” ve de kendilerinin Türk olmadıklarını vurgulamak için “Türkçe konuşan Kıbrıslı” diye kendilerini tanıtan kişilere yer yoktur. Olsa olsa, bu kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslı” diye tanıtan ve ırklarının ne olduğu belirsiz kişilere verecekleri hak sadece vatandaşlık hakları olabilir aynen Rum kesiminde yaşayan Maronitler’e, Ermeniler’e ve Venedik döneminden kalan Katolikleri tanımlamak için kullandıkları Latinler’e verdikleri haklar kadar. Zaten 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında “Maronitler, Ermeniler ve Latinler “Azınlık” olarak tanımlanmasalardı 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Temsilciler Meclisinde (Parlamento) birer adet, konuşma hakkı olan ama oy kullanma hakkı olmayan sandalyeye de sahip olamazlardı. 1960’dan günümüze kadar çoktan asimile olup Rumlaşırlardı.
Lüzinyan, Venedik ve Osmanlı devrini anlatan tarih kitaplarında, batılı tarihçilerin kitaplarında ve Milat sonrasında çeşitli asırlar içinde adamıza gelip, her yeri dolaşarak gözlemlerini anı notlarına döken 167 Avrupalı gezginin notlarında da kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” diye tanıtan ve soyu sopu belli olmayan bu güruha, bu ırka veya da bir millete ait en ufak bir not yok. Nereden çıktı bu “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” tanımlaması, soyları sopları nereye dayanıyor pek de anlamış değilim, son 2 bin yıllık Kıbrıs tarihini tüm detayları ile neredeyse ezbere bilmeme rağmen.    
Rumlar için varsa da yoksa da kendi “Helen” ırkları, “Kıbrıs’ın Hellenizm”i ve “Kıbrıslı Helenizm”leri. Bu tanımlamaların içinde ne Katolik Maronitlere, ne Katolik Latinlereve ne de yarı Ortodoks olarak tanımlanabilecek Gregoryen Ermenilere ait tek bir yer yoktur. “Türkçe konuşan Kıbrıslılar”a ise hiçbir yer yoktur, zaten olamaz da Helen ırkından olmadıkları için.
Anastasiadis’in açıklamasındaki bir diğer önemli yer de ilgili paragrafın son cümlesi. “Kıbrıs’ın Helenizm”ini tehlikeye atacak bir isteğin uygulanması “Kıbrıslı Helenizm”i için bir tehlike teşkil ediyorsa, hiçbir üçüncü şahsın bunun kabul edilmesi ve uzlaşıya varılması konusunda dayatma uygulayamaz.” Özetle Anastasiadis bu son cümle ile, hiçbir kimse bizi ve Kıbrıs adasını “Helen” olmaktan çıkaramaz, herhangi bir dayatma da yapamaz diyor. Yaparsa “giyeriz çizmeleri, takarız silahları ve Agona’mızı başlatırız”ın mesajını veriyor.  
Kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” diye tanıtan, Türklükten imtina eden, ne oldukları belirsiz kişilerin kulaklarına küpe olsun Anastasiadis’in bu sözleri.             
Prof. Dr. Ata ATUN
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org 
Facebook: AtaAtun1
http://www.twitter.com/ataatun

Yazar Notu: Bu yazı başka bir yerde yayınlanmaktadır.(KKTC Diyalog Gazetesi)

28 Şubat 2014 Cuma

HÜSEYİN LÂPTALI, KKTC, "GÖLGE ETMESİNLER; BAŞKA İHSAN İSTEMEZ…"

Kıbrıs Mektubu 1105
GÖLGE ETMESİNLER; 
BAŞKA İHSAN İSTEMEZ…
Libya’da, Yemen’de, Ortadoğu’da, Balkanlarda ve de Çanakkale’de savaş üstüne savaş yaşayan, Anadolu İhtilali (İstiklal Savaşı) ile iyice yorgun ve bitkin düşen Türk Ulusunun bütün dikkati Türkiye Cumhuriyeti’ni güçlendirilme yönünde idi.
Lozan Antlaşması ile İngilizler Kıbrıs’ın mutlak sahibi olunca, Doğu Akdeniz’de denge kurulmuş sanılıyordu. Ancak bu denge Kıbrıslı Türklerin varlığının, milli kimliğinin ve milli kültürlerinin korunmasına bağlıydı. Bu zorunluluktan dolayı ada Türkleri sahipsiz ve ilgisiz bırakılmamalıydı. Yüce Atatürk’ün düşünceleri böyleydi.
Üstelik, 1800’lerin başından beri genişlemesini sürdüren Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması yönünde Ada’da Türklere ve İngiliz idaresine karşı katliamlar, isyanlar dahil her türlü eyleme başvuruyorlardı. Esasında artık Türklerin iki düşmanı vardı. Rumlar ve İngilizler…  
Ada’nın stratejik öneminden dolayı İngilizler, Rum isteklerine karşı çıkıyor, gerektiğinde Türkleri ileri sürerek Ada nüfusunun yalnız Rumlardan oluşmadığını hatırlatıyorlardı. Bu durumda Türkler Rumların affedilmez hedefi haline geldi.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1930’lu yıllarda Antalya Bölgesinde konusu; “muhtemel bir düşman kuvvetinin bölgeyi işgal ettiği” varsayımına dayanan tatbikatında Atatürk’ün subaylara söylediği şu sözler çok anlamlıdır.             
““Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu Ada bizim için çok önemlidir.”
Şimdilerde değişen ne var ki?
Ada’da meydana gelen 1931 Rum isyanlarından sonra Ankara’ya gelen ve kurulacak olan mukavemet hareketi için yardım isteyen bir Kıbrıs Türk heyetine Atatürk’ün o günlerin zor ekonomik koşulları altında büyük destek ve maddi yardımda bulunması, Kıbrıs’a verdiği bu anlamlı düşüncenin önemli göstergesidir. 
Kıbrıs’ın Türkiye Cumhuriyeti için büyük stratejik önemi, Yüce Atatürk tarafından göz önünde bulundurulmuştur.
Bu bakımdan Atatürk döneminde o günlerin tüm imkansızlıklarına, maddi sorunlarına ve ulaşım zorluklarına karşın geliştirilen kültürel ve sportif ilişkilerle Kıbrıs Türkleri arasında milli bilinç güçlü tutulmuştur. Bu güçlü destek “Bir gün Türkiye gelecek bizi kurtaracak” umut gücüne güç katıyordu.  
Kıbrıslı Türk gençlerinin eğitimi için özel burslar verilmiş, Türk basınına dahi örtülü ödenekten destek sağlanmıştır. Onca önemli dünya ülkesi öncelik taşırken, yeni Türkiye’nin o yokluk ve fakirlik günlerinde, Kıbrıs’ta derhal konsolosluk açılmıştır. Sonra ne oldu?
1 Nisan 1955’de kurulan ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakından başka maksadı olmayan EOKA tedhiş örgütünün yemini “Önce İngilizler Ada’dan sürülecek, sonra Türkler temizlenecek” şeklinde idi.
Bu tarihten 1974 Mutlu Barış Harekatına kadar Kıbrıs Türk’ünün Vahşi Batı desteğindeki Rum Yunan ikilisi ile kan ve göz yaşı arasında şehitler vere vere boğuşması bizlere, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) teslim etmiştir.
Ey Kıbrıs Türk İstikbalinin evladı, sakın ha!..
Müzmin Kıbrıs Meselesini çözdüm diyebilmek için, sürdürülen Kıbrıs Müzakerelerini dikkate alma… Memleketine sahip çık… Erdoğan hükümeti düştüğü bataklıktan önce kendini kurtarsın. Sana, şehit, kan ve gözyaşı ile teslim edilen KKTC senin evindir. Gölge etmesinler, başka ihsan istemez…  
Hoşça kalınız. 27 Şubat 2014,
Hüseyin LAPTALI,