Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2017 Cumartesi

ABD, ŞİMDİ NE YAPACAK?!.. Prof. Dr. Tülay Özüerman

ABD, ŞİMDİ NE YAPACAK?!..
Prof. Dr. Tülay Özüerman
Uluslararası toplumu etkileyen ve sistemde değişikliklere yol açan önemli kararların arkasında kişilerin olduğu konusu uluslararası politika öğretisinde önemli bir yer alır. Nitekim; dünyada olumlu-olumsuz büyük dönüşümler, savaşlar, göçler, ödenen bedellerde kişilerin imzası vardır. Trump’ın tartışmalı Kudüs kararını duyguları(mızı) bir kenara iterek bilişsel açıdan ele alırsak; risk analizi ve karar sonrası aşamaları dikkate almadan devlet politikasına ters bir adım at(a)mayacağını da teslim edebiliriz. Kudüs kararı, yeni bir politika tarzından çok, yürürlükteki politikaların bir sonucudur. Önce bunu görmek gerek.
İki kutuplu sistem sonrasında, liberalizmi tırmanışa geçiren “yeni dünya düzeni” yakıştırması, ABD’nin kendisini başat güç ilanıydı aynı zamanda. “Dünya bir düzene mi, düzensizliğe mi sürükleniyor?” 90’lı yılların yakıcı sorusuydu.
“Düzen”den ABD’nin ne anladığı, 2000’li yıllarda dillendirilmekle yetinilmeyip uygulamaya konulan BOP Projesi ile anlaşılmış olmalıydı. Önce BOP, sonra GOKAP diye geliştirilen projeye göre, Orta Doğu’ya sınırlar ve yönetim biçimleri de dahil yeniden biçim verilecekti. “Arap Baharı” diye pazarlanan ayaklanmalar, iç karışıklıklar, savaşlar, çeşitli terör örgütleri aracılığı ile yürütülen eylemler ve dış müdahalelerle Afrika’nın kuzeyi dahil, Ortadoğu ülkelerinin yaşadığı ve hepimizin tanıklığın utancına dahil edildiğimiz trajediye, Trump’ın Kudüs kararı ile oldu-bitti tarzında dayatma eklendi.
“Proje bitti” diyenler yanılıyorlar; tüm hızı ile devam ediyor. Türkiye’yi de Ortadoğu’nun kaderine ilikleyen süreç bu proje içinden okunmalı. Değişecek sınırlar içinde yer alan ülkelerden biri olduğumuz konusunda, en başından bu yana “asıl hedefin Türkiye” olduğunun altını çizerek yazdıklarım dikkatli okurun belleğindedir. “Dolanarak ve dolayarak, Türkiye üzerinden ve Türkiye ile…” diyerek özetlediğim bir strateji ile dahil edildik kaynayan kazanın içine…
Bugün geldiğimiz noktada temel soru; Trump, Kudüs konusunda BM Genel Kurulu’nun kararına uyup geri adım atacak mı? Yanıtını tüm dünya biliyor olmalı. ABD, kararı Trump’a mal etmek yerine, arkasında durarak Birleşmiş Milletler’de karar aleyhinde başlatılan süreci veto etti. Dolayısı ile karar Trump’a ait olmaktan çıktı. ABD, Trump üzerinden dünyaya kafa tutup, tehdit yolu ile dayattığı sonuçta ısrar edeceğini gösterdi. Veto ile kendi kararının arkasında duracağını gösteren ABD’nin, üstü kapalı, dolaylı tehditlerin yerini, açık tehditlere bırakmış olması, dünyanın gidişatı konusunda endişelerimizi çoğaltacak en önemli başlık. Tehditkar, baskıcı, adalet ve hakkaniyet anlayışından uzak, ben yaptım oldu mantığına dayalı yönetim biçimlerini kışkırtarak aşırılaşmaya cesaretlendirici tehlikeli bir adım.
Kurul kararını hiçe saymak; İkinci Dünya Savaşı sonrasının, iktidar karşısında muhalefet edenlerin de güçlendirildiği, baskıcı -tekçi ve çoğunlukçu- iradelerin yerini çoğulcu iradenin temsil edildiği kurullarla dengelendiği kurumlar yerine, kişi odaklı iradelere ön aldırarak otoriter anlayışı güçlendirmek anlamına geliyor.
BM Genel Kurulu’nun kararlarının kesinliği olmayışını; büyük devletlerin kendi güçlerini kurumsal bir yapı içerisinde sağlamlaştırarak güçlü bir organizasyon ile sürdürme iradesine dayalı bir kurumsallaşma diye özetleyebileceğimiz BM’in yapısı ile açıklayabiliriz. En başından güçlülerin ittifakı olarak kurulu ama evrensellik iddiası ile güç kazanmış bir yapı diyebiliriz. Buradan; “Olmalı mı? olmamalı mı?” tartışmasına girmek, ortaya çıkma amacını unutmak demektir. Milletler Cemiyeti’nin savaşları önlemede başarısızlığı neden gösterilerek yerine kurulan BM, ABD’nin “güç bende” başlıklı gösterisi ile son bulmamalı. 193 ülkeden 128’inin tehditlere karşın, sinik davranmak yerine, Trump’ın Kudüs kararına karşı oy kullanarak, “başat güç değilsin” mesajını vermelerini, BM’in gerçek amacında ısrar eden bir dünyanın var olduğunun göstergesi kabul etmek gerekir.
2000’li yıllarda giderek öne çıkan, sonuca dayalı dayatmacı politikaları ile güç gösterisi yaparak önem kazanmaya çalışanlara odaklanmak yerine; üzeri sürekli örtülen direniş öykülerine odaklanarak nedensellik bağı kurulan içerik analizlerine yönelmek için önemli bir adımdır 128 ülkenin ABD’nin Kudüs kararının karşısında durması.
Ne olacak? Yaşayıp göreceğiz. ABD, bu ülkelerden gücü yettiğine yaptırım uygulayarak, resmi kararlarından fiili olarak vazgeçtiklerini göstermek için Kudüs’te elçilik açtırmaya çalışacaktır. Geri adım atmak yerine, yeni ileri adımlar atması beklenen sonuçtur.
ABD’nin geri adım atan bir ülke pozisyonuna düşürülmesine aracılık ederek Trump yerinde kalamaz. Tam tersine, Trump’a karşı olanların bile sahiplendiği büyük Amerika imajını pekiştirme gayretine girecektir. Trump da dahil, hiçbir ABD yöneticisi kökleşmiş imaja ters bir karar alamaz. Herkes yeni stratejisini bu gerçeğe göre kurmalı.
Duygusal bir analiz yapacak olursak, hepimizin Trump’a yüklenmemiz gerekiyor ve genelde yapılan ve yapılması istenen de bu.
Bir adamın çirkin yüzüne bakarak dünyanın çirkinlikleri ile baş edemeyiz.
Gerçekten baş etmek istiyorsak, çirkin yüzün gerisine bakmayı, onu sisteme monte eden aklı sorgulamayı akıl etmeliyiz.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

KİMLER NELERİ TARTIŞIYOR? Araştırmacı-Yazar Av Prof Dr Nurullah AYDIN

KİMLER NELERİ TARTIŞIYOR?...

Yandaşlar, dönekler, din simsarları, İslamcılar, hırsızlar, talancılar zafer sarhoşluğu içinde. Her türlü ahlaki, dini, hukuki ve insani değerler altüst olmuş durumda.

Türkiye; Hukuk devletini, yargı bağımsızlığını, oligarşik devleti, askeri vesayeti, sivil vesayeti, ABD vesayetini, İngiliz vesayetini, derin devleti, paralel devleti, dinci devleti, imam devletini, hakimi, savcıyı, polisi tartışıyor.
Türkiye; yalanı, yolsuzluğu, hırsızlığı, soygunu, talanı, ayakkabı kutularını tartışıyor.
Türkiye; kasetleri, pazarlıkları, vurgunu, zenginleşenleri tartışıyor.
Türkiye; teröristlere meşruiyet getirilmesini tartışıyor.

Tartışıyor da ne oluyor ki?
Eski tas eski hamam. Yine etkili ve yetkili olanlar; hak, hukuk, anayasa, kanun, din, iman dinlemeden istediğini yapmaya devam ediyor.

Yandaşlık ve yalakalık; siyasetçi, gazeteci akademisyen kimliği haline gelince gerçeklerle yanlışlar karışıyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda insanların kafası karışıyor.

Sirk cambazları, palyaçolar, ilizyonistler, meddahlar sahnede boy gösteriyor, alkışlanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; var olan anayasasına göre anayasal bir devlettir.
Anayasa; devletin kuvvetler ayrılığı ilkesine sahip olduğunu belirtir.
Anayasa’da; Yasama, yürütme ve yargı erklerinin görev yetki ve sorumlulukları ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Yasama organın başı; Anayasa’nın 138’inci maddesi ölmüştür. Mahkemeler bağımsız değildir. Anayasa ayaklar altına alınmıştır, diyor, Hukuk düzeninin kalmadığını ilan ediyor.

Bir ülke meclisi düşünün ki; suçlular meclisine sahip. Dokunulmaz seçkinler zümresi oluşturulmuş. Seçilmişlik adıyla kutsallık, dokunulmazlık ayrıcalıklık yaratılmış. Hertürlü suç işleyeni barındırıyor. Teröristler, kalpazanlar, görevi kötüye kullananlar gibi birçok suç isnadı altında olanlar, yargılananlar, dokunulmazlık zırhı altında mecliste toplum adına topluma zehir kusuyorlar.

Bir ülke anayasa mahkemesi düşünün ki; ideolojik yakınlıklara göre karar veriyor. Siyasilerin emrinde hukukun evrensel kurallarını bir tarafa bırakıyor.
Bir ülke anayasa mahkemesi düşünün ki; Ülkenin çoğunluğu referandumda hayır dedi iç ve dış ortak kanaate rağmen, mühürsüz oy kullanıldığı iddialarına rağmen  evet oylarını yüksek gösteren rakamları açıklıyor.
Türkiye’de demokrasicilik, cumhuriyetçilik oyunu oynanıyor.

Siyasetçilere, bazı bürokratlara, yandaş olana, hukuksal zırh sağlayan, aklatan, paklatan zihniyet;birilerince, cumhuriyet ve demokrasinin yerleşmesi olarak algılanıyor, yorumlanıyor. Gerçekten öyle mi?

Yargı’nın savrulmadan, tarafsızlığı felsefi olarak benimsemesi; hem toplumsal huzur için hem cumhuriyetin daha kucaklayıcı yönde evrimleşmesi için bir zorunluluktur.

Yargı anlayışı; hem bağımsızlığı, hem tarafsızlığı güçlendirecek nitelikte olmalıdır. İktidarın, ve muktedirlerin etkisinde kalmayan, geleneksel tarafsızlığını sürdürecek, bağımsız ve tarafsız bir yargı gerekli ve zorunludur.

Siyasetçilere hakim olan; emir, kesinlik, güç kullanma gibi kavramlardır. Elinde de yetki vardır. Toplumsal hayatın akışkanlığıyla ve çeşitliliğiyle bağdaşmayan ve gerçekten sıkı disiplinli olması gereken matematiksel bürokratik düşünce, hukuk dışarı çıkarsa neler olabileceğinin örneklerini saymaya gerek var mı?

Devletin temel kurumları, yıpranmamalıdır.
Aşırılıklara savrulmamalı, itidal kaybedilmemelidir.
Hukuk düzeni, hukuk kuralları yerine kişi odaklı yönetim, despotizm demektir.
Hukuk devleti olmazsa keyfilikler, baskılar, ayrımcılık, sosyal devlet olmazsa eşitsizlik artar.

Günün Sözü: Hak, adalet, barış, huzur ve güvenlik için tarafsız, adil yargı bir güvencedir.
Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN
21 Ağustos 2017-Pazartesi, ANKARA

13 Haziran 2017 Salı

Yorumsuz!.. Ahmet Doğan Şimşek "KURTLAR VE AŞIKLAR & EDEP" Bekir Hazar

Yorumsuz!.. Ahmet Doğan Şimşek
KURTLAR VE AŞIKLAR 
Bekir Hazar
Yeryüzü adeta doymak bilmeyen aç kurtlar alanına dönüştü. Para kavgaları inanılmaz boyutlara ulaştı, dünya dünya olalı böylesini görmedi.
Bir zamanların "Güneşin batmadığı imparatorluğu" olarak gösterilen Birleşik Krallık artık güneşi zor gören ülke haline geldi. 100 yıl öncesinin büyük oyun kurucusu ve fitnecisi Londra artık oyuna geliyor, bombalarla sarsılıyor. 100 yıldır sömüreceği her bölgeye ve ülkeye terör ihraç eden Avrupa artık terörle tanıştı, insanlar sokaklarda korkuyu yaşıyor.
İtalya'da meydanda maç seyredenler, maytap patlayınca korkuyla birbirini eziyor, bomba patladı diye binlerce kişi kaçarken, binbeşyüz kişiyi ezerek hastanelik ediyor. Amerika terör örgütü PKK ile Rakka'ya yürüyor. Rusya "PKK ve DEAŞ, CIA'nın kurduğu masada Rakka konusunda anlaştı.
DEAŞ buradan çekilecek" diyor. Peki DEAŞ nereye gidecek? 30 bini aşkın yabancı teröristi barındıran örgüt bitecek mi? Kesinlikle hayır... İstihbarat örgütleri tarafından korku ve dehşet salma konusunda eğitilen ve kafa kestirilen DEAŞ'ın içinde binlerce Avrupalı, Avustralyalı, Asyalı ve Afrikalı var. Ülkelerine geri dönecekler, her biri uyuyan hücrelerde cellat kesilecek.
Özellikle Avrupa'yı Suriye'den ihraç edilecek terörle korku ve dehşetin hakim olduğu günler bekliyor. Peki bu korku ve dehşet kimin işine yarayacak? Hadi gelin bir dünya turuna çıkalım ve önce Amerika'dan başlayalım. ABD derin devleti tarafından başkanlığa getirilen Trump her ortamda Almanya'yı aşağılıyor, Başbakan Merkel ile adeta dalga geçiyor. Çünkü ABD'nin hedefinde AB lideri Almanya var. Trump "Almanlar bize milyonlarca araba satıyor, bunu kesinlikle durduracağız" diye bas bas bağırıyor. Gümrük vergileri yolda, Almanya milyarlarca dolar kaybedecek. ABD, Almanya'ya yaklaşık 58 milyar euroluk mal satabiliyor. Buna karşılık Almanya'nın ABD'ye ihracatı 107 milyar euroyu buluyor. Trump "1 trilyon doları aşan bütçe açığımı körfez ülkelerinden ve Avrupa'dan tahsil edeceğim" diyor.
Avrupa'da terör korkusunun yanı sıra, bağıra bağıra gelen "Ekonomik darbeler yolda" haberleri Merkel'i seyyaha çevirdi.
Almanya Başbakanı kabus dolu günler paniği ile, Meksika'dan tutun, Hindistan ve aralarında 170 milyar euroluk ticaret hacmi olan Çin devlet başkanının kapısına kadar dayandı. Peşpeşe gelen terör saldırıları ile sarsılan Londra'da Trump şoku yaşanıyor.
İngiltere'de "ABD başkanı ülkemizi ziyaret edecek. Gelsin mi gelmesin mi" şeklinde yapılan anketlerden "Gelmesin" çıktı. Trump "Ziyaretim için anketler bile yapılıyor... Madem iş bu noktada ve istenmiyorum, Londra'ya gelmiyorum" diyerek iki ülke arasındaki gerginliğin işaretlerini veriyor. ABD başkanı, Londra Belediye Başkanı ile dahi ağız dalaşına giriyor. CIA kontrolündeki DEAŞ İran'da Meclis'i basıyor, Humeyni türbesini taratıyor, 12 kişiyi öldürüp Devrim Muhafızlarını "Suudi Arabistan yaptı" gazına getiriyor, intikam yeminleri ettiriyor. 3 gün sonra Suudi Arabistan'ın Şii bölgesinde askeri araç bombalı saldırıya uğruyor, bir binbaşı öldürülüyor. Sınırımızdaki yangın ve fitne ateşi üzerine ise adeta birileri tarafından benzin dökülüyor. Bölgeyi mezhep savaşı ile kan gölüne çevirip cesetler üzerinden rant peşinde koşan doyumsuz AÇ KURTLAR durmak bilmiyor. Trump'ın ziyaretinde "Katar" dolmuşuna getirilen Suudi Arabistan'ı, 2013'te NewYork Times'da yayınlanan ve Pentagon'un kaynak gösterildiği "Beşe bölünme" tehlikesi ve parçalanmış harita bekliyor. Böyle bir ortamda tüm kavgaların ortasında kalan ve sürekli içeriden ve dışarıdan saldırıya uğrayan Türkiye, kenetlenmeye ihtiyaç duyduğu günleri yaşıyor. Ancak ne hikmetse bizim dünyadan bihaber ana muhalefetten birileri çıkıyor, Avrupa'yı Türkiye'ye müdahaleye çağırıyor. Kimi terörist cenazelerinde geziyor, kimi Alman ağzıyla, konuşuyor, kimi Amerikan FETÖ'süne sahip çıkmak için kendini yırtarak aramızda geziyor... İçimizde, dışarıdan pişirilen cümlelerle uluyanlar da kol geziyor. Goldoni boşuna "Kurtla yaşayan, ulumasını öğrenir" demiyor. Aç kurtlar etrafımızda, bölgemizde kol gezerken, içimizden bazıları onlara sevdalanacak kadar bağlanıyor. Mevlana Hazretleri; "Kurdun kuzuyu yemeye niyetlenmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan odur ki; kuzunun kurda gönül bağlayıp, aşık olmasıdır" diyor. Şaşılacak olanlar, kurtlarla oturdukları sofrada kendini konuk zannediyor, yeneceklerini bilmiyor. http://www.takvim.com.tr/yazarlar/bekirhazar/2017/06/13/kurtlar-ve-asiklar
EDEP
Bekir Hazar
Ramazan, kardeşlik, sevgi, birlik, beraberlik, barış ayıdır. Ancak baktığımızda Osmanlı coğrafyasını cetvelle bölenlerin oluşturduğu haritalarda, 100 yılı aşkın süredir yakılan fitne ateşi Ramazan bile dinlemiyor. İslam coğrafyasını parçalayanlar, sömürebilmek için hemen her yerde dışarıya bağlı kukla rejimler oluşturdular. Hal böyle olunca gölgesinden korkan, geceleri öldürüleceğim diye saraylarda uykusuz kalan, KORUMA olarak BATI'yı milyarlarca dolar ödeyerek tutan bir İslam ülkeleri tablosu çıktı.
Türkiye son yıllarda, silaha yılda 18 milyar dolar harcıyordu. Bir Suudi Arabistan 63 milyar dolardan, son Trump ziyaretinden sonra silah alımını 100 milyar dolara çıkardı.
Türkiye mazlumların yanındaydı, savaşlardan, ölümlerden kaçan yetimleri, dulları, bebeleri kucaklıyor, milyarlarca dolarlık ekmeğini paylaşarak dünyanın her yanında cömertliğini gösteriyordu. Buna karşılık Suudi Arabistan, Londra'nın Nişantaşı-Bağdat caddesi olarak gösterilen semti Chelsea'nın tamamını alıyor, lüks markalara, altın kaplama arabalara milyarlarca dolar yatırıyordu. Amerika'da 700 milyar dolar saklıyor, son anlaşma ile 380 milyar doları daha Washington'a gönderiyordu. BATI'ya kesenin ağzını sonuna kadar açarak cömert davrananlar, Trump'ın kızı Ivanka'ya bile 100 milyon dolar hibe edenler İslam dünyasına CİMRİ takılıyordu.
Rejimleri ve yöneticileri zayıftı. Kefenleri ile değil BATI korumasında korkularla yaşayanlar silahlanıyordu. Dünya malını Avrupa ve Amerika bankalarında dolar olarak stoklayanlar, Müslümanların açlıktan öldüğü ülkelerde bile PİNTİ takılıyordu. Halbuki Hz. Ebubekir (R.A.) "Mal cimrilerde, silah korkanlarda, idare de zayıflarda olursa İŞLER BOZULUR" diyordu. O yüzden işleri rast gitmiyor, sürekli bozuluyor, korumasına sığındıkları BATI tarafından fitne ateşiyle sürekli arkadan hançerleniyorlardı.
İslam demek, malını mülkünü, gücünü Allah yolunda harcamak, mazlumların yanında olmak, cömert ve cesur olmak demekti. İslam insanlığa hizmet etmek demekti. Nitekim Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethettiğinde kılınan ilk Cuma namazında okunan hutbe çok ilginçti. Mısırlı Alim okuduğu hutbede Müslümanlara Yavuz Sultan Selim'i "Sahibül Harameyn", yani Mekke ve Medine'nin hakimi olarak tanıtıyordu. Yavuz Sultan Selim müdahale ediyor "Ben hakim değilim. Ben Hadim-ül Harameyn'im" diyordu.
Yani "Hizmetçisiyim" diye uyarıyordu.
Hizmetçi oldukları için de 600 yıllık bir imparatorluğa sahip oldular. Halbuki bugün aynı toprakları elinde bulunduranlar, BATI'nın hizmetçisi olduğu için sürekli bölünme, parçalanma tehdidi ile karşı karşıyalar. Ve yaşamaları, parçalanmadan ayakta kalmaları, Müslümana olan cimrilikleri ve korkularla yaşayan zayıf yönetimleri yüzünden mümkün değil. Sultan Abdülhamid Han, ihanetlerin patlama yaptığı, imparatorluğun en zor günlerini yaşadığı dönemde bile Hicaz demiryolunu yaptırarak Müslümanlara hizmet etmek için çırpındı. Medine'de Mescid-i Nebi'nin yakınlarından geçen trendeki vagonların tekerlerine bile keçe koydurup, "Gürültü yapmasın, Peygamber Efendimizi rahatsız etmesin" diye saygının ve EDEBİN en büyüğünü gösterdi. Bugün İslam dünyasında sadece ve sadece BATI'ya saygı ve edep, birbirlerine hakaret ve iftira hakim olduğu için bellerini doğrultamıyorlar, kaoslardan ve kan gölünden kurtulamıyorlar. Bugün Katar gibi küçücük bir ülke bile TERÖRE hizmet etmekle suçlanıyor.
Halbuki El Kaide ve DEAŞ üyelerinin tamamı bugün Selefi denilen, Suudi Arabistan'daki Vehabilerden çıkıyor. İngiltere "DEAŞ'ın içindeyiz" diyor, Alman'ın bile DEAŞ'ı var, Trump "DEAŞ'ı bizim Obama kurdu" diyor. Suudi Arabistan, Amerikan kongresince 11 Eylül'ün suçlusu ilan ediliyor, 380 milyar dolarlık EDEP VE SAYGI parası gelince, Washington öpüp kokluyor. ABD Suriye'de TERÖR ÖRGÜTÜ PKK'ya KOMUTANLIK YAPIYOR, milyarlarca dolarlık silahı göstere göstere terör örgütüne veriyor, adeta bunu dünyanın gözüne sokuyor. İslam dünyasının milyarlarca dolarla koruma olarak tutup, yönetimlerini teslim ettiği bu ülkelere kimse "TERÖRİST" demiyor, diyemez de... Çünkü Ramazan'da bile birbirine saldıran kuklalar olduğu sürece bu değişmez, birlik beraberlik sağlanamaz.
Türkiye çatışma yaşanmasın, insanlar ölmesin, kan dökülmesin diye Katar'a caydırıcı 5 bin asker gönderiyor, bazıları ortalığı ayağa kaldırıyor. Halbuki Pakistan da 20 bin asker gönderiyor, kimsenin gıkı çıkmıyor. Çünkü, kuklalar ve onları yönetenlerin, "Osmanlı EDEBİ" geri dönecek diye ödleri patlıyor.  http://www.takvim.com.tr/yazarlar/bekirhazar/2017/06/10/edep

14 Nisan 2017 Cuma

"10 yıl sonra kıtanın ne durumda olacağı üzerine bir ütopya", Dünyanın en saygın tarihçilerinden ""Niall Ferguson"" yazdı...

Dünyanın en saygın tarihçilerinden Niall Ferguson, Amerikan Wall Street Journal gazetesi için Avrupa’nın yaşadığı mali krizden yola çıkarak "10 yıl sonra kıtanın ne durumda olacağı üzerine bir ütopya" kaleme aldı…
Niall Ferguson
Ferguson’un yazısı şöyle:
YENİ MERKEZ VİYANA
2021’in Avrupa’sına hoşgeldiniz. İspanya ve Fransa da dahil yaklaşık 10 hükümetin kafa derisini yüzen 2010-2011 büyük krizinden beri on yıl akıp geçti. Bazı şeyler aynı kaldı, ancak çok fazla şey değişti. Euro hala tedavülde, ancak banknotlar artık nadiren görülüyor. Brüksel, Avrupa’nın politik idare merkezi olmaktan çıktı. Viyana büyük bir başarı oldu.
GÜNEY HİZMETÇİ GİBİ
Avrupa Birleşik Devletleri’nin (Euro Bölgesi artık böyle biliniyor) çevre ülkeleri için hayat hala kolay olmaktan çok uzakta. Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya’da işsizlik yüzde 20’yi aştı.  Ancak 2012’de yeni mali federalizm sisteminin yaratılması kuzey Avrupa merkezinden fonların sağlam akışını sağladı. Daha önce Doğu Almanya’da olduğu gibi, Güney Avrupalılar bu takasa alıştı. Bölgenin nüfusunun beşte biri yüzde 65’in üzerinde ve beşte biri işsizken, insanlar hayattaki güzel şeylerin de tadını çıkarmaya zaman buluyor. Hepsi güneşli güneyde ikinci evlerine sahip olan Almanların hizmetçisi olarak çalışıyor.
İNGİLTERE AB’DEN ÇIKTI
Şimdi İngiltere Başbakanı olarak dördüncü dönemine başlayan David Cameron, kendi partisindeki Avrupa-şüphelilerinin baskısına gönülsüzce teslim olarak AB üyeliğini referanduma götürme riskini aldığı için şanslı yıldızlarına teşekkür ediyor. Kavgacı Londra tabloidlerinin kışkırttığı halk, ayrılmak için yüzde 59’a yüzde 41 oy kullandı. Brüksel’in bürokrasisinden kurtulan İngiltere, şimdi Çinli yabancı doğrudan yatırımının Avrupa’daki en sevdiği yer. Zengin Çinliler Chelsea’deki apartmanların bayılıyor, görkemli İskoçya av malikanelerinden bahsetmeye bile gerek yok.
‘EURO’NUN LANETİ
2021 yılındaki Avrupa Birleşik Devletleri, 2011’de çöken Avrupa Birliği’nden oldukça farklı. George Papandreou ve Silvio Berlusconi, ‘euronun laneti’ denilebilecek bu şeyin kurbanı olan ilk Avrupa liderleri değildiler. 2011 yılında mali korku euro bölgesinde yayılırken Hollanda, Slovakya, Belçika, İrlanda, Finlandiya, Portekiz ve Slovenya’da hükümetler düşmüştü.
İSRAİL VE İRAN SAVAŞTA
2011’de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun parlak bir demokrasi çağına girdiğine inanalar vardı. 2012’de yaşanan olaylar sadece Avrupa’yı değil, tüm dünyayı sarstı. İsrail’in İran’ın nükleer santrallerine olan saldırısı Arap Baharı’nın barut fıçısına bir kibrit attı. İran, Gazze ve Lübnan’daki müttefikleri aracılığıya karşı saldırıya geçti. İsrail’in hareketini veto etmeyi başaramayan ABD, bir kez daha arka planda kaldı, en alt düzeyde yardım önerdi ve sonuçsuz bir çaba ile Hürmüz Boğazı’nı açık tutmaya çalıştı. Amerika savaş gemisinin tüm mürettebatı İran Devrim Muhafızları tarafından esir alınınca Başkan Barack Obama’nın yeniden seçilme şansı buharlaştı.
TÜRKİYE ARTIK LAİK DEĞİL
Türkiye anı yakalayarak İran’ın tarafını tuttu, aynı zamanda Atatürk’ün Türk devletinin İslam’dan ayırışını geri çevirdi. Seçim zaferi ile cesaretlenen Müslüman Kardeşler Mısır’da gücün dizginlerini yeniden eline aldı, İsrail ile olan barış anlaşmasını geri çevirdi. Ürdün Kralı’nın aynısını yapmaktan başka şansı kalmadı. Suudiler yürekten bir şekilde nükleer bir İran’dan kaçınmış olmayı dileseler de İsrail’i destekler gibi gözükmediler.
İSRAİL YAPAYALNIZ KALIYOR
İsrail tam olarak yalnızlaştı. ABD’de Başkan Mitt Romney, federal hükümetin bilançosunu yeniden yapılandırmaya odaklanmıştı. Avrupa Birleşik Devletleri’nin Almanların özellikle korktuğu bir senaryoyu engellemek için müdahale etmesinin tam zamanıydı: İsrail’in çaresizce nükleer silahlara başvurması. Avrupa Birleşik Devletleri’nin Ringstrasse’deki yeni şık Dışişleri Bakanlığı’nda konuşan Avrupa Başkanı Karl von Habsburg El Cezire’ye şöyle açıkladı: ‘Önce, yeni bir petrol fiyarı yükselişinin sevgili euromuza etkisi konusunda endişelendik. Ancak en sevdiğimiz tatil bölgelerine radyoaktif madde yağması hepsinin önüne geçti.’
NİALL FERGUSON KİMDİR?
Niall Ferguson, Harvard Üniversitesi’nde tarih profesörü. Aynı zamanda Stanford Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Ekonomi ve tarih alanlarında 9 kitabı bulunan Ferguson, beş önemli belgesel çekti. Bunların arasında 2009’da En İyi Belgesel dalında Emmy ödülü alan ‘Paranın Yükselişi’ de bulunuyor. 2004 yılında Time dergisi Ferguson’u dünyanın en etkili 100 isminin arasına almıştı.

7 Aralık 2016 Çarşamba

SİZ HİÇ İŞİD TARAFTARI GÖRDÜNÜZ MÜ?, Kazım Balaban / Viyana

SİZ HİÇ İŞİD TARAFTARI GÖRDÜNÜZ MÜ?
Kazım Balaban / Viyana
Siz hiç Şeytan gördünüz mü?
Şeytan ile karşılıklı konuşup, tartıştınız mı? Peki hiç İŞİD’li gördünüz mü? Hiç merak ettiniz mi bunlar nasıl yaratıklar diye? Ben gördüm. Hem insan, hem de müslüman kılığında gördüm bu yaratığı. Üstelik Avrupa’da..... Viyana’da ki İŞİD’li böyle ise Irak’ta, Suriye’de olan İşid’lilerin nasıl insanlar olabileceğini bir düşünün.
***
Birkaç gün önce verdiğim bir ilan için biri aradı. Adresi verdim ve eve geldi. Geldiğinde sorduğu ilk sorusu ‘’Sen Müslüman mısın?’’ oldu.
Cevaben ‘’Evet ama bu seni niye ilgilendiriyor?’’ dedim.
‘’Müslüman, müslümandan sorumludur’’ dedi.
Anladım ki bu zihniyete göre özel hayat, kişisel tercihler diye bir durum söz konusu değilmiş ve bir müslüman başka müslümandan da sorumlu olduğuna göre özel hayatımıza hiç tanımadığımız insanların dahil olabileceğini böylece öğrenmiş olduk.
Adam Bangladeş’li imiş. Resmen İŞİD’li olduğuna dair bir delil yok ama bütün davranış biçimleri onlarla örtüşüyor. 
Gazetelerde, TV’lerde gördüğümüz tipik İŞİD giyimli, ve aynı kafadan, aynı görüşten olduğu her halinden belli olan kirli sakallı adamla aramızda şu sohbet geçti.
Nerelisin? Sorusuna ‘’Türkiye’’ deyince çok sevindi. ‘’Türkiye’deki müslümanlar bizim kardeşimiz. Erdoğan büyük adam’’ dedi.
Ben de ‘’Evet, Erdoğan büyük adam. Boyu çok uzun. 185 cm falan vardır’’ dedim.
Adam’ın Türkiye hakkında olumlu düşüncelere sahip olmasına sevindim ama Erdoğan’ı çok sevmesine de şaşırdım doğrusu. Demek ki Erdoğan oralarda kendini sevdirecek birşeyler başarmış olmalı.
Bana ters ters bakarak ‘’Sen ne biçim müslümansın? Evinde hem resim var, hem de resimli ve boyalı süs eşyaları var’’ dedi.
Sabırla dinliyorum ve ‘’Bunun ne zararı var? ‘’ diyorum.
‘’Hz. Muhammed resim ve süslü eşyalar kullanmayı haram etti. Hadis var’’ dedi. Böylece bu ilkel insanların resime, heykele, sanata niye düşman olduklarını anlıyorum. Sanata düşmanlık konusunda Hadis varmış.
Adama, ‘’İslamı iyi bildiğimi, bu konuda kitaplar yazdığmı, İslam’ın onun söylediği gibi ilkel ve barbar bir din olmadığını, tersine Hz. Muhammed’in amcası Hz. Hamza’nın 625 yılında Uhud’da şehit edildiğini, Hz. Muhammed’in 630 başlarında Mekke’yi feth ettiğinde bunun intikamını almadığını ve eski düşmanlarının hepsini ‘’İslam olmaları halinde’’ af edeceğini bildirdiğini ve herkesi AF ettiğini, İslam’ın bir barış dini olduğunu’’ söyledim. 
‘’O Peygamberdir. O’nun  AF  edici özelliği vardır. Biz öyle değiliz’’ dedi.
Böylece ‘’Biz Ehli Sünnet’iz. Peygamberin sünnetine uyarız’’ diyenlerin Peygamberin en güzel davranışları ile aralarına kocaman bir sınır koyduklarını, İslam’ın Barış dini olduğunu neden red ettiklerini böylece öğrenmiş olduk.
‘’Biz Şeriat kurallarına uyarız. Mesela Hırsız’ın kolunu keseriz (El ile işaret ederek, kesilmesi gereken yeri  tarif ediyor)’’ dedi. Şeriat geldiğinde hırsızlık suçu işleyenlerin mahkeme olmadan ve/ya hafifletici nedenler görülmeden kesilecek ellerin nereden kesileceğini de böylece öğrenmiş olduk.
‘’İslam’da Zina eden Recm edilir’’ diyor. Böylece açılan kuyulara beline kadar sokulup taşlanarak öldürülme olaylarının sadece Afganistan veya Pakistan’a ait olmadığını, imkân oluşursa Avrupa metropollerinin orta yerlerinde bu işler için bir RECM PARKLARI oluşturulacağını ve aynı taşlama işleminin burada da yapılacağını, Recm edilecek kişiye atılacak taşların da Tıpkı Mekke /Arafat’da Şeytan Taşlama alanında görüldüğü gibi Recm Parkı etrafındaki dükkanlarda para ile satılacağını anlamış olduk.
Gerçi başında Tayyip Erdoğan’ın bulunduuğu AKP Hükümeti AB İlerleme Raporları doğrultusunda 2004 yılında Türkiye’de ZİNA İşlemeyi, Cezai Yaptırım gerektiren SUÇ olmaktan çıkarmıştı ama olsun yerli ve yabancı İslamcılar için bu pek fark etmezdi. Bazı suçlara yaklaşımın adamına göre olduğunu, bazı suçlardan İslamcıların MUAF tutulduğunu böylece anlamış olduk.
 Adam konuşmasında ‘’Adam öldüren KATL edilir’’ diyor. Mevcut yasalarda insan öldürme vakaları tek tek incelenerek bu suçun hangi şartlar altında işlendiği sorgulanmakta, suçun oluş sebepleri bazen indirim veya beraatla sonuçlanabilmektedir. Ama bu dinciler (dikkat edin dindarlar değil, dinci) açısından pek fark etmez. İdam cezasının dünyada çok geniş coğrafyada yasaklanmasına rağmen Şeriat geldiğinde Suriye ve Irak’ta görmeye alışık olduğumuz görüntülerin Türkiye ve  Avrupa’da da uygulanabileceğini anlamış olduk.
Böylece Şeriat geldiğinde Mahkemelerin ortadan kaldırılacağını, Ayaküstü yapılacak olan bir yargılamada kararın Şeriata göre orada her kim yetkili ise O’nun (genellikle Şeyh veya Emir) tarafından verileceğini, bu mahkemede Savcı ve Avukat’ın bulunmayacağını da öğrenmiş olduk.
Adam o kadar fanatik ki beni hiç dinlemiyor ve sürekli Kuran, Hadis, Emir, deyip duruyor. Sıkıştığı yerde uydurma bir Hadis söylüyor ve sizi dinsizlikle itham ediyor. Adamla diyalog, konuşma, görüş alış veriş imkanı kesinlikle yok. İlkel Fanatik dincilerle konuşmanın hiç bir fayda sağlamadığını, bunların beyinlerinin tamamen yıkandığını böylece anlamış olduk.
Adama her ne kadar İslam’ı iyi bildiğimi, evimde Kuran olduğunu, içeriğini bildiğimi söylüyorsam da bir faydası olmuyor. Adam Arapça bilip bilmediğimi soruyor. Bilmediğimi ama Kuran’ın Türkçeye tefsir edildiğini ve böylece anladığımı söylüyorum.
Adam Kuran’ın başka dilde okunması ve yazılmasının haram olduğunu, ancak Arapça okunacağını, başka dile çeviren ve okuyanların dinden çıktıklarını söylüyor. En az 30 İslam Bilgininin Kuran’ı Türkçeye çevirdiklerini, bunlara ilaveten Diyanet İşleri Başkanlığının da bir Heyet nezaretinde Kuran’ı hem Türkçeye çevirdiğini, hem de notalı okunuş şekli dahil internete koyduğunu ve çevirmeli, karşılaştırmalı, kıyaslamalarla vatandaşa sunmasının haram olduğunu, Şeriat geldiğinde bu çevirileri yapan din bilginlerinin hesap vermekten kurtulamayacağını böylece anlamış olduk.
Bu tartışmalar içinde benim Şia olup olmadğımı soruyor. Alevi olduğumu söyleyince Viyana’da bulunan bir Alevi derneğinin adresini belirterek ‘’Orada olan Alevilerin içki ve tütün içtiklerini ve kadınlarla konuştuğunu ve bunun haram olduğunu’’ söylüyor. 
Tütün ve İçki’den ziyade Erkeklerin kadınlarla konuşmasının haram olduğunu, ve Güney Asya ülkelerinde kadınların neden Burka giydiklerini böylece daha iyi anlamış olduk.
Bir an için daldım. Karşımda gerçek bir İŞİD’ci vardı. Kirli sakalı, iğrenç suratı, paslı dişleri ile karşımda sırıtan ve ‘’Bunlar haram, şunlar haram’’ diyen birisi ile konuşuyorum. Adamda duygu yok. Akıl, müzakere, tarih, vicdan yok. O insan kılığında bir Robot.  Ve bu adam güya bize Cennet’in yolunu gösteriyor. Bu adamlar bize önder olacaklar.
Düşündüm. Eğer bir Şeytan’ı tasvir edecek olsam göstereceğim örnek her halde bu tür adamlardan olurdu.  Bunların İnsana, İslama ve geleceğe ne kadar zarar verdiğini düşündüm.
Sonra Atatürk ve devrimlerini düşündüm. O’nun ne kadar önemli devlet adamı ve asker olduğunu bir defa daha idrak ettim. Türkiye’nin Atatürk’ün kıymetini bilmediğini, devrimlerini fazla anlamadığı sonucuna vardım. Allah şu an bizi koruyor ve bu tür adamlar bizi yönetmiyor. Ama Atatürk’ün elde kalan son miras kırıntılarına sahip çıkmazsak çocuklarımıza İŞİD dolu bir dünya bırakacağımızdan emin olabiliriz.
Bu bir hikaye değil yaşadığım bir olay. Siz hiç bir İŞİD’ci gördünüz mü? Görmek istemiyorsanız nerede olursanız olun gelin hep beraber çocuklarımıza yaşanılır bir dünya bırakalım. Kazım Balaban / Viyana

4 Temmuz 2015 Cumartesi

TÜRKLERİN ve TÜRKİYE’NİN GÖZYAŞLARI; Mustafa Mete İSLÂMOĞLU

TÜRKLERİN ve TÜRKİYE’NİN GÖZYAŞLARI
Mustafa Mete İSLÂMOĞLU
8 Haziran ruleti dönmeye başladığından beri dünyanın en azılı  Türk ve Türkiye düşmanları mevzilendiler! Nişanlar alındı, gez, göz, arpacık ayarları tamam. Hedef tam 12 ve sinsi bekleyiş gece gündüz devam ediyor. Doğru yolda doğru niyetle yürümeyi düşünenlerin ince ayarları verildi.
Ve... puşt gillerin talimatı bekleniyoooo... 8728. km olan uzaktan gelecek net talimatların diğer mesafesi ise sıfır” yani, ALOOOO) bütün dengeler değişecek!
Kürt Ayaklanması beklenmedik bir başlangıca hazır onlara komut imralıdaki bir villa sakininden gelecek. Yani TÜRKİYE’NİN GÖZYAŞLARI didelerinin dolmasını beklemekte.
Büyük Türkiyenin hayal edilen Yolunu Suikastler ve İhanetler kesecek. Rulet büyük oyuncuların Elinde dönmeye devam ediyor gibi gözüksede ipin ucu puitun elinde...Ortadoğu'da tarihi değiştirmek için yola çıkanlar, ülkeleri bölmeye, liderleri değiştirmeye ve en önemlisi iç savaşlara hız vermeye başladı... 22 devletin sınırları ve medeniyetleri ile değişime uğrayacağını söyleyen puşt gillerin dışişleri bakanı, Türkiye'yi bekleyen tehlikeyi haber verdi.
Ve sonunda, beklenen gün yaklaşt!!!
SORUYORUM?
SİZ BUNDAN NE ANLADINIZ?
İstanbul'da ele geçirilen roketler, Kuzey Irak'tan sınırlarımıza sokulan on bin adet G-Luck marka tabanca, sokak aralarında yapılan küçük çaplı gösteriler... Kimlik tartışmaları, mafya çatışmaları ve yabancı askeri heyetlerin Ankara ziyaretleri tek bir gerçeği işaret ediyor:
Türkiye'de iç savaş bağıra bağıra "geliyorum" derken, sınırlarımızın güvenliği tehlikeye düşmüş durumda. "Bu ülkede herkes Türkiyeli!." diyen dönemin başbakanına, "Ne Türkiyesi, bizim Kürdistanımız'a ne oldu!" naraları atanlarla kolkola girdiklerini unutamadım. KÜRDİSTANIMIZ ne olacak diyenlerle kan bağınız var. Akrabasınız.kadm dostunuz onlar bunu nasıl inkar edeceksiniz?
Herkes gerçeği yazmalı; gerçek, akıllara kazınmalıdır. KALEM-İ YARADAN Hz. ALLAH’dır. Kalem yaz diyor, ben yazmam diyemem... sivri dilli falanda değilim. Belki dünyanın en yumuşak dilli insanı benim hiç kimseye sövmem, hakaret etmem adeta bir balkon çocuğuyum. Gel gelelim ki; görmek istemediğimiz vahşi manzara ise adım adım Kürdistan'a giden gerçekleri gözlerimize soka soka bize göstermektedir. Müslüman çocuklar katledilirken Müslümanım diyenlerin sesizliği  “dilsiz şeytanlık değil de nedir?
Tüm inananların eşit sorumluluğu olan berberkşk ve huzurlu yaşamdan sizler bihabermisiniz?, Allah'ın (cc) ayetinde belirttiği gibi, "... Kim cehd ederse (çaba gösterirse), kendi nefsi için cehd etmiş olur..." (Ankebut Suresi, 6). Bir başka ayette ise Allah iman edenlerin bu sorumluluğunu şu şekilde belirtmiştir: "... Yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?.." (Hud Suresi, 116) Yeryüzünde bozgunculuğu önlemek, tüm vicdan sahibi insanların ortak sorumluluğudur.
Siz hangi faziletin peşinde koşuyorsunuz?
SORUYORUM?
“AL TAKKE VER KÜLAH” sizin damarlarınızda kan olarakmı dolaşıyor? Doğu Türkistan topraklarında Müslümanlar, komünist Çin yönetiminin işgali altında yaşamaktadırlar. Urumçi Üniversitesi'nin duvarında yer alan ve İngiliz The Independent gazetesinin deyimiyle "katıksız ırkçı düşünce ile zehirlenmiş bir zihniyetin göstergesi" olan bir yazı, Çinlilerin Uygur Türkleri'ne bakış açısını yansıtmaktadır:
Çin, Doğu Türkistan'da Müslümanların attığı her adımı kontrol etmektedir. Yollarda kurulmuş olan askeri denetim noktalarında tüm araçlar tek tek durdurulup içleri aranırken erkekler hakarete uğrayıp tartaklanmakta, Müslüman kadınlar ise tacize uğramaktadır.
Bu şerefsizlikler Türkiye’de yıllardır hatta 35 yıldır yaşanmakta. Puşt’un soyubozuk dölleri, ta ordan idare ettikleri, ettirdikleri vatan düşmanlarına aynı uygulamaları yaptırmıyorlar mı? Bunlara sesiniz çıkamadıda koltuk paylaşma kaygasına nasıl düşebildiniz?
İşte bunlar “TÜRKİYENİN GÖZYAŞLARI” değil de nedir?
Müslümanlar keyfi olarak tutuklanıp çalışma kamplarına gönderilmekte, asılsız suçlamalarla idam edilmekte, zaman zaman da toplu olarak katledilmektedirler. Bunun yanı sıra, namazlarını gizli kılmak zorunda kalmakta, oruç tutmalarına izin verilmemekte, dini eğitim almaları engellenmektedir.
Müslüman nüfusun sayısının artmasını engellemek için uygulanan metod ise insanlık dışıdır: kadınlara zorla kürtaj yapılmakta, birden fazla çocuğa sahip olanların çocukları ellerinden alınmaktadır.
Tüm bu zulüm ve işkencelere karşı Doğu Türkistan halkının, haklarını savunma veya kendilerini koruma imkanı yoktur. Ancak dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar, ihtiyaç içindeki bu savunmasız insanlara birçok şekilde yardımda bulunabilirler. Doğu Türkistan halkının yaşadığı zulmü dünya kamuoyunun ve uluslararası kuruluşların dikkatine sunacak her türlü girişim, bu konuda yapılacak en ufak bir katkı bile önemli bir hizmet olacaktır.
Yapılabilecek en büyük yardım ise hiç şüphesiz, tüm bu zulmün gerçek kaynağı olan dinsizliği fikren çürütmek, bunun yerine hakkı ve güzel ahlakı hakim kılmak için fikri bir mücadele yürütmektir. Bu şekilde yalnızca Doğu Türkistan'daki Müslümanlara değil, dünyanın dört bir yanında haksız yere öldürülen, "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için yurtlarından sürülen, inançları uğrunda işkenceye uğrayan insanlara yardımcı olabilmek mümkündür.
BİR KEZ DAHA HATIRLAYALIM!
Tüm inananların eşit sorumluluğa sahip olduğu bu konuda, Allah'ın ayetinde belirttiği gibi, "... Kim cehd ederse (çaba gösterirse), kendi nefsi için cehd etmiş olur..." (Ankebut Suresi, 6). Bir başka ayette ise Allah iman edenlerin bu sorumluluğunu şu şekilde belirtmiştir: "... Yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?.." (Hud Suresi, 116) Yeryüzünde bozgunculuğu önlemek, tüm vicdan sahibi insanların ortak sorumluluğudur. Sizler bozdunculara fırsat vermek için adeta yarışıyorsunuz!
Maddenin ezeli ve ebedi olduğunu savunan, Allah'ın varlığını inkar eden, her türlü manevi ve ahlaki değeri reddeden komünist ideoloji bugüne kadar farklı ülkelerde ve farklı toplumlarda hayata geçirilmiştir. Ancak bu ideolojinin her türlü pratik uygulaması insanlar için büyük bir zulme dönüşmüştür. Bunun nedeni, komünist ideolojinin hayata ve insana olan bakış açısıdır. İşte komünist ideolojinin dünya görüşü ve komünizmin yaşandığı toplumlar ALLAH DÜŞMANLARIDIR.
Allah’ adını zikredenlerinde Allah yoluna ihanet ettiklerini bizler milletçe biliyoruz. Bazıları varki onlarda aynı kefenin adamcıkları. Bunlara Müslümanca sesiniz neden çıkmıyor?
HÜLASA...
Söz konusu birliğin beraberlik anlayışı, bir toplumun diğerine, bir kültürün ötekine, bir grubun başkasına üstün gelmesine dayalı değil, hepsinin bir diğeri ile eşit olduğu hoşgörü, sevgi ve dostluğa dayalı dayanışma ruhu ile olması mümkündür.
Türk dünyasının , sevgi, kardeşlik, şefkat, hoşgörü, dayanışma ve muhabbet temeli üstüne kurulmadıkça yaşandığı bölgeye ekonomik refahı, demokratik yaşamı, adaleti getirmesi mmkün değildir.
2015 genel seçimleri sonrası utanarak seyrettiğim yemin merasiminde HDP” lilerin istemeyerek yemin ettiklerini hiç gündeme getiren  olmadı.  Yazılı yemin (güya) okunurken hımmm dilim söylesin ammaaa biz yapacaklarımızı biliyoruz  işareti verdiler.  Sizler çok akıllı geçiniyorsunuz bunun neden farkında değildiniz? Hepsinin farkındasınız ama sesiniz çıkamadı. Çünkü 8728 km. Uzaktan öyle emir gelmişti.
Türkiyede birlik ve beraberlik anlayışı, bir toplumun diğerine, bir kültürün ötekine, bir grubun başkasına üstün gelmesine dayalı değil, hepsinin bir diğeri ile eşit olduğu hoşgörü, sevgi ve dostluğa dayalı dayanışma ruhu ile olması mümkündür.
Türk dünyasının , sevgi, kardeşlik, şefkat, hoşgörü, dayanışma ve muhabbet temeli üstüne kurulmadıkça yaşandığı bölgeye ekonomik refahı, demokratik yaşamı, adaleti getirmesini hayal edenler yanılgıdadır.. Günümüz toplum hayatına hakim olan birbirinden farklı görüşler, yorumlar ve modeller arasında mutabakat sağlanamamış olması, insanların birlikte hareket etmelerine engel olmaktadır. Bu birlikteliğin beraberlik çağrısı, etnik kökene, ekonomik koşullara ya da coğrafi duruma göre yapılmayacak; ırk, dil ve kültürel özelliklerden kaynaklanabilecek her türlü husumet bu birliğin kardeşlik çatısı altında, ortadan kaldırılacaktır. Söz konusu birliğin beraberlik anlayışı, bir toplumun diğerine, bir kültürün ötekine, bir grubun başkasına üstün gelmesine dayalı değil, hepsinin bir diğeri ile eşit olduğu hoşgörü, sevgi ve dostluğa dayalı dayanışma ruhu ile olacaktır.
EĞER;  İngilizlerin, Türk ve Türkiye düşmanı “W.PUŞT” un çocukları ABD nin ve onun uşağı İsrail'in oyunlarına gelilinirse Türkiye’de iç savaşın çıkması an meselesidir. “BENİM KÜRDİSTANIM NE OLACAK?” diyenlerle, rulet bütün hızıyla dönmeye devam ediyor. Aldanan, aldatılan, uyutulan ve kullanılan yine millet oldu... söylenenleri tümü yalan, hepsi aldtmaca, ve katıksız makam kapmaca oyunlarıdır..
04-Temmuz-2015, Alanya