ulusal-haber-ulusal-ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulusal-haber-ulusal-ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2018 Pazartesi

Suriye ve “Büyük Ortadoğu Projesi” "Konuralp ERCİLÂSUN" & Milli Düşünce Merkezi

Suriye ve “Büyük Ortadoğu Projesi”
Konuralp ERCİLÂSUN & Milli Düşünce Merkezi

Bugün ABD, artık açık açık Suriye’yi bölme ve oradan Türkiye’yi hedefleme stratejisine geçmiştir. Daha önce de bu stratejisi vardı, bugünün farkı artık görmeyen gözlerce de bu stratejinin görülmüş olmasıdır. Birkaç yıldır türlü siyasi kisve ve örtülü imalardan sonra, artık IŞİD bitse de çekilmeyeceğini ilan etmek ve sözde kuzey ordusu kurmak gibi garip manevralarla ABD yönetimi kartları açık oynamaya başlamıştır. Peki, bugüne nasıl gelindi? Bu yazının amacı biraz hafıza tazelemesi yapmaktır.

Irak Savaşı veya İkinci Körfez Savaşı
Dünya 1991’den itibaren yeni bir süreçten geçmektedir. Bu süreç dünyada yerleşik düzenin bozulduğu ve yenisini oturtmak için hamleler yapıldığı bir karmaşa dönemidir. Bu sürecin ilk on yılında ABD artık dünyanın tek kutuplu olduğunu savunurken, Çin gibi o zamanın bölgesel güçleri çok kutuplu bir dünya olması gerektiğinin propagandasını yapıyorlardı. 2001’den sonra ise ABD, dünyanın tek kutupluluğunu fiilen göstermek istedi ve ilk zamanlarda başarılı da oluyor gibiydi.

2003’te Irak savaşı ve ardından gelen renkli devrimler ise süreci ABD açısından tersine çevirdi. Artık ABD’nin tek kutup olamayacağı anlaşılmıştır. Belki de bunu bir tek anlamayan ülke ABD’nin kendisidir.

Bu kısa küresel çerçeve ışığı altında Irak Savaşı ve sonrası, süreci yeniden hatırlamak gerekmektedir. Bilindiği üzere Birinci Körfez Savaşı’nda ABD, küresel bir ittifak aramış, BM kararlarına dayanmış ve Irak’a karşı uluslararası hukuka uygun bir savaş vermişti. Aynısı ikiz kuleler saldırısı sonrası Afganistan için de gerçekleşti. Ancak bunlardan güç ve cesaret alan ABD yönetimi, İkinci Körfez Savaşı için bu sefer uluslararası meşruiyeti beklemedi. “Kimyasal silahlar” ve benzeri asılsız iddialarla Irak’a girdi. Televizyonlardan seyredilen harekat 20 gün gibi kısa bir sürede Bağdat’a ulaştı ve ABD kısa sürede zaferini ilan etti.

“Büyük Ortadoğu Projesi”
Irak’taki hızlı askerî zaferin rüzgarıyla ABD, bir yıl geçmeden “Büyük Ortadoğu Projesi” adını verdiği projeyi ilan etti. Bu projeyle bölgeye demokrasi ve barış geleceğini iddia eden dönemin ABD Dışişleri Bakanı’na göre bölge halkı umutsuzca ABD’nin onları özgürleştirmesini bekliyordu. Buradaki “bölge halkı”, Iraklılar değil bölgeyi oluşturan ülkelerin halklarıydı. O dönemki ABD yönetimini oluşturanların yazılarını ve sözlerini bugün yeniden okuyunca ya bir hayal dünyasında yaşadıklarını ya da başka bir planı güzel ve alımlı sözlerle sakladıklarını anlamak daha da mümkün [1]. 2006’da ise İtalya’daki NATO toplantısında ortaya çıkan ve bugün meşhur olan bir harita, Türk subaylarının tepkisini çekmiş; ABD her zamanki gibi bu haritanın resmî görüşünü yansıtmadığını söylemişti. Ancak bir yandan da aynı vakitlerde hükümetimiz, Türkiye olarak “Büyük Ortadoğu Projesi”nin eşbaşkanı olmakla övünüyordu.

Proje, Irak’ta başlamıştı ve oradan devam edecekti. Irak savaşından sonraki yeniden yapılanma sürecinde (veya yıkımı katmerlendirme mi demek lazım?) ABD, Saddam’ı devirmekte işbirliği yaptığı Barzani ve Talabani’yi kendine yakın müttefik olarak ödüllendirdi. Birisi Irak’ın cumhurbaşkanı yapılmak suretiyle bölgede ikisinin tekrar bir çekişmeye girmesinin de önüne geçilmiş oluyordu. Böylece kuzey bölgeleri Barzani’ye kalmış ve Barzani de bu şansını iyi kullanarak Talabani’nin nüfuzunu epeyce geriletmişti.

Irak’ın kuzeyi ve oradaki üslenmeler
O sıralar Türk kamuoyunda PJAK adı duyulmaya başlamıştı. Türkiye’de artık terör faaliyetleri neredeyse durmuş, 1990-2000 arasındaki mücadeleyle PKK, büyük ölçüde bertaraf edilmişti. PJAK ise PKK’nın İran kolu olarak biliniyordu ve açıkça ABD tarafından silahlandırılarak İran’a karşı kullanılmaya çalışılıyordu. Dönemin bazı gazeteleri, Barzani bölgesindeki ABD destekli bu yapılanmayı yazıyor ve Irak koalisyonu içerisinde yer almamızın dolaylı olarak bu örgüte destek anlamına gelip gelmediğini sorguluyordu.

Tabii gerek Barzani’nin hakimiyetini sağlamlaştırması için gerek ABD’nin elini kolunu sallayarak hareket edebilmesi için ve gerekse PJAK faaliyetleri için bölgedeki etkili güç olan Türkiye’nin geriletilmesi gerekiyordu. Bu geriletme önce 2003-2005 döneminde Irak’ta gerçekleşti. Askerî geriletme Süleymaniye’de çuval olayıyla, siyasi ve psikolojik geriletme de Kerkük’te tapu kayıtlarının yakılması ve Telafer’in bombalanmasıyla yerine getirildi.

Gerilemenin İç Yansımaları
Dönemin tecrübesiz hükümetinin bunlara karşı sessiz kalması ve diplomaside çok kullanılan bir yöntem olan nota vermekten dahi imtina etmesi Türkiye aleyhinde plan yapanları cesaretlendirdi. Bir yandan PJAK ile İran’ı baskı altına almaya çalışan ABD, diğer yandan Türkiye için farklı yöntemler geliştirmeliydi. PJAK’ın Türkiye’deki ağabeyi olan PKK yöntemi on beş yıl boyunca denenmiş ve başarısız olmuştu, bu sebeple PKK’yı yeniden kullanmak için yeni yollar bulunmalıydı.

Bu süreçte 1980’lerin sonundan itibaren ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından seslendirilen ülkemizde askerî vesayet(!) olduğu ve bunun geriletilmesi gerektiği konusu üzerinden gidilmesine karar verildiği anlaşılıyor. Gerek AB sürecinin etkisi gerekse yine dönemin hükümetinin askeri kendisine rakip görmesi sonucu ABD-AB-hükümet-FETÖ ittifakı oluşarak kumpas süreci başlatıldı. Türkiye aleyhine bir sonuç alınabilmesi için öncelikle temelinde askerlik olan Türk halkının ordusuyla arasının açılması gerekiyordu.

Kumpas sürecinde yeterli derecede ilerlediğini düşünenler bu sefer önce 2009’da sözde açılım başlattılar. Halktan gelen büyük tepki sonucu bu süreçten vazgeçmek zorunda kalan devrin egemenleri, bunu daha sonra denemek üzere süreci unutturmaya çalıştı. Bu arada ordu üzerinde operasyonlara da devam ediliyordu ve 2010 başında ikinci kumpas süreci başladı. Bu ikinci süreçle birlikte Türk ordusundan daha da büyük ölçüde vatansever subaylar tasfiye edildi ve ordudaki birçok rütbe FETÖ’nün eline geçti.

Yeni Bir Dış Gelişme: “Arap Baharı”
İçeride ikinci kumpas bütün hızıyla devam ederken aynı yılın sonunda “Arap Baharı” başladı ve her ne hikmetse artık o tarihe kadar bir miktar tecrübe kazanmış olması gereken hükümetimiz, bütün hızıyla bu hareketin ortasına daldı. Arap ülkelerinde sokaklar karışırken aktif tavır alıyor ve bölge hükümetlerine karşı üst perdeden öğütler veriyordu. NATO’nun Libya’da ne işi var dedikten hemen bir hafta sonra NATO’nun Libya halkına yardım için orada bulunması gerektiğini hepimize izah ediyordu. Özellikle Libya ve Mısır’ın iç mücadelesinde taraf oluyordu.

2011’de ise sözde bahar Suriye’ye sıçradı. Bu sefer diğer Arap ülkelerine olduğundan daha büyük bir hevesle bu işin içine dalındı. Suriye’de yönetimin birkaç hafta içinde çökeceği, Emevi camiinde namaz kılınacağı konuşuluyordu. Peki bu kadar aktif bir şekilde devrilmek istenen Suriye lideri ile daha önceki ilişkimiz neydi?

Aslında Suriye’yle 1998’den itibaren yeni bir süreç başlamıştı. Türkiye’nin baskısıyla Suriye, terör örgütü elebaşını topraklarından çıkarmış ve yavaş yavaş iki ülke birbirine yakınlaşmaya başlamıştı. Bu yakınlaşma yıllar içinde giderek arttı ve 2009’da iki ülke ortak bakanlar kurulu toplama seviyesine dahi geldi. İki ülkenin hükümetleri ve halkı birbirine yaklaştı, sınır bölgeleri canlandı. Bu süreç, sadece bölgede değil, dünyada da örnek bir ilişki olmaya aday bir şekilde ilerliyordu. Sözde bahar işte bu süreci tersine çevirmiş oldu.

Soğuk Savaş’ın Unutulan Söylemleri: İçişlerine Karışmama ve Toprak Bütünlüğü
2003 Irak savaşından sonra özellikle ABD tarafından üç parçalı Irak’tan söz edilmeye başlanmış ve fiilen Irak, iki parçalı bir hâle getirilmişti. Savaşla ülkelerin içişlerine karışmama prensibinden, iki parçayla da toprak bütünlüğü prensibinden dünyanın egemen gücünün vazgeçtiği anlaşılıyordu. Burada da gidişat doğru okunamadı ve hükümetimiz uzun süre Irak’taki merkezkaç kuvvetlerden yana oldu. Hükümet, bu yolla Türkiye’nin Irak’ta söz sahibi olduğunu savunurken, aslında Barzani ülkemizin güneydoğusunda büyük bir etki kazanıyordu.

Bir yanda Irak’ı parçalamaya doğru giden süreç ilerlerken, diğer yanda Suriye’nin içi karışmış, birkaç haftada düşeceği söylenen Suriye yönetimi dirençli çıkmış ve olay iç savaşa dönüşmüştü. Dünyanın belli başlı bütün devletleri Suriye’ye müdahil oldu. Bu aşamada belki de ülkemiz tarafından bütün dünyaya karşı yüksek perdeden seslendirilmesi gereken içişlere karışmama ve toprak bütünlüğü söylemleri unutuldu ve tam tersine hareket edildi.

İkinci Açılım
Diğer yandan Türk halkının kıvamına geldiği düşünülerek 2013’te ikinci açılım süreci başlatıldı. Ordu geriletilmiş, halk orduya karşı soğutulmuş ve yeniden azan terörle korkutulmuş, basın-yayın kuruluşları zapturapt altına alınmıştı. İkinci süreç, böyle bir ortamda ne kadar hayırlı sonuçlara vesile olacağı bombardımanı ile büyük bir hızla başladı ve ilerledi. Bu sefer sessiz gibi görünen ve daha cılız tepkiler veren halkın, esasında süreci benimsemediği ama kendini de ifade edecek yollar bulamadığı 300 aydının imzaladığı “Türk Milletine Çağrı” bildirisi ile belli oldu. Buna rağmen hükümet, muhtemelen dünyanın egemen güçlerinin baskısıyla, açılımı büyük bir hızla ve kararlılıkla devam ettirdi. Sürece karşı çıkanlar ağır hakaretler edilerek savaş istemekle suçlandılar. PKK terör örgütü artık terör eylemi yapmasına gerek kalmadan güneydoğuda büyük bir etkinliğe sahip oldu.

Suriye İç Savaşı
Türkiye’de eylemsiz bir şekilde isteklerini elde etmeye başlayan PKK, bütün gücünü Suriye iç savaşına kaydırdı ve orada PYD adındaki örgütünü kurdu. Suriye iç savaşında IŞİD terör örgütü çıkmış, uyguladığı vahşi yöntemlerle Avrupa ve ABD’nin Suriye’ye daha çok müdahil olmasına zemin hazırlamıştı. IŞİD’in yabancı savaşçıları ise zaten bu örgütün bu müdahaleyi hazırlamak için kurulduğunun bir sembolüydü. Hükümetimiz burada da süreci zamanında ve doğru okuyamadı. Suriye yakınlaşmasıyla açılmış olan sınır, Suriye yönetimine karşı konumlanmamızla kapatılması gerekirken; sanki eskisi gibi sınırsız, açık olmaya devam etti. Bir yandan iç savaşın dehşetinden kaçan Suriyeliler ülkemize kayıtsız bir şekilde giriyorlar; diğer yandan Avrupa ve ABD uyruklu yabancı savaşçılar Suriye’ye geçiyorlardı. Sınırın sanki Almanya-Avusturya sınırıymış gibi açık olması her iki yöne geçişin kontrol edilememesi sonucuna yol açıyordu ve bu durum birkaç yıl boyu devam etti.

IŞİD vahşeti, Irak’a da taşarak devam ederken kuzeyde çok küçük bir bölgeden başlayan PKK’nın Suriye kolu PYD, adım adım yeni topraklar ele geçirerek burada etnik temizlik yapmaya başladı. PKK Suriye’de savaşla ilerlerken Türkiye’de barış ve açılım söylemleri ile saha ve zemin kazanıyordu. Böylece açılım süreci, PKK’nın bütün gücüyle Suriye Savaşı’na yüklenmesine imkan tanıyan bir altyapı oluşturuyordu.

Türkiye’ye Etkiler
Topraklarını genişleten iki terör örgütü, sadece Suriye’de karşı karşıya gelmediler; hem aralarındaki savaşı Türkiye’ye taşıdılar hem de Türkiye’ye karşı terör hareketlerini başlattılar. Bu görüntü, Batı’dan yönetilen her iki terör örgütünün Suriye’deki oyunu Türkiye’de de uygulamaya çalıştığının göstergesiydi. Ülkemizde yoğunlaşan terör hareketleri ve ardarda patlayan bombalar 2015’te yoğunlaştı ve 2016’da artık ülkeyi Suriyeleştireceği düşünülen 15 Temmuz darbe girişimi oldu. Görüldüğü gibi 2003’ten beri bütün olaylar adım adım gelişti ve bugünlere gelindi.

2013-2015 arası ağırlığını Türk halkına karşı “İmralı”dan ve HDP’den yana koymuş olan hükümet, 2015’ten itibaren önce içeride yeniden terörle mücadeleye başladı. İki yıl içerisinde terör örgütü silah atmadan büyük bir zemin kazandığı için bu seferki mücadele çok zorlu bir süreç oldu ve çok şehit verildi.

Darbe girişiminden sonra ise hükümet, ikinci adımı dışarıda temizliğe doğru attı ve Fırat Kalkanı Harekatı’nı başlattı. Böylece Suriye’nin kuzeyinde oluşmakta olan terör koridorunu engellemeye yönelik bir adım atılmış oldu. Fırat Kalkanı, hem askerî hem de diplomatik bir başarıydı. Bu başarıyla başlayan süreç, düşe kalka da olsa ilerlerken bir yandan da turnusol kağıdı oldu. O güne kadar imalar yoluyla PYD-YPG’yi destekleyen ABD, bu harekatla birlikte söylemini giderek daha açık etti ve bugünlere, sözde ordu kurmalara kadar gelindi.

Günümüzde Durum ve Aklın Yolu
Hükümet, Rusya ve İran ile birlikte Suriye’de inisiyatif alırken iç savaşın da bir ölçüde durağanlaşmasında pay sahibi oldu. Ancak hem Rusya’nın hem de İran’ın, tıpkı ABD gibi kendilerine göre planları var ve bu planların Türkiye’nin çıkarlarıyla tam örtüşmediği de bir gerçek. Bugün ABD karşımızda konuşlanmayı, Rusya ve İran ise yakınımızda yer almayı seçti. Ancak Rusya da ABD’ye göre daha geri plandaki söylemlerle de olsa PYD-YPG yapılanmasına Afrin üzerinden destek vermeye devam ediyor.

“Büyük Ortadoğu Projesi” ilk ortaya çıktığı yıllarda Irak ve İran’ı açıkça, Suriye’yi örtülü olarak ve Türkiye’yi gören gözler için belli olacak bir şekilde hedef almıştı. Irak’ta süreç sekteye uğradı ve merkezkaç kuvvetler zayıfladı. Suriye’de süreç durakladı ancak henüz Irak’taki duruma gelinemedi.

Gelinen bu noktada unutulan diplomatik söylemler tekrar hatırlanmalı ve hatırlatılmalıdır. Hükümetimiz, ara sıra toprak bütünlüğü açıklamaları yapsa da bunlar yeteri kadar sık ve gür değildir. En son 30.000 kişilik ordu meselesinde Rusya toprak bütünlüğü vurgusu, Suriye hain vurgusu, Türkiye ise teröre destek olunmaması gerektiği vurgusu yapmıştır. Üç vurgu da doğrudur ancak Türkiye açısından bunlardan diplomatik anlamda en etkili olabilecek olan terörle mücadelenin yanında toprak bütünlüğü vurgusunu daha güçlü bir ses ile ifade etmektir.

[1] Bugün için çok hayalci kaçan söz konusu görüşler için Rice’ın bakanlık sırasındaki basın toplantısına veya bakan olmadan önce yazdığı yazısına bakılabilir.

26 Ocak 2018 Cuma

RUM BAŞKANLIK SEÇİMLERİ: "Kıbrıs Rum tarafında, Pazar günü Başkanlık seçimi yapılacak."

RUM 
BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

Kıbrıs Rum tarafında, Pazar günü Başkanlık seçimi yapılacak.

Favoriler mevcut başkan Nikos Anastasiadis ve AKEL tarafından desteklenen Stavros Malas.

Seçime dokuz tane aday katılacak. Son yapılan anketlerde Nikos Anastasiadis yüzde 34,2, oy ile birinci sırada, Stavros Malas yüzde 23,1 oy ile ikinci sırada, Nikolaos Papadopulos yüzde 22,6 oy ile üçüncü sırada ELAM Başkanı Hristos Hristuyüzde 4,3 oy iledördüncü sırada ve Yorgos Lillkas3,1oy oranıyla beşinci sırada gözüküyor.

Anastasiadis’in ilk turda tek başına yüzde 50.1 oy alamayacağı ve seçilemeyeceği kesin. Bu nedenle de ikinci tur 4 Şubat’ta yapılacak.

İkinci tura Stavros Malas kalırsa Anastasiadis’in tekrardan seçilme şansı daha yüksek.

Ama ikinci tura Nikolas Papadopulos kalırsa, Anastasiadis’in kaderini sol oylar belirleyeceği için tekrardan seçilmesi tehlikeye girebilir.

Nikolas Papadopulos, Kıbrıs Rum tarafının en zengin iş adamı Anastasios Leventis'in torunu ve EOKA’nın en önde gelen kurmaylarından olan Rumların Beşinci Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos’un da öz oğlu. Nikolas’ın, EOKA’nın kurucusu, tetikçisi, en önde gelen kurmaylarından olan eski İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis’in, annesinin ilk kocası olması nedeni ile iki de yarım kardeşi bulunmakta.

Gerçekte Papadopulos, eski EOKA’cıların, 60 yaş üzeri olanların ve Helen milliyetçilerinin tam desteğini alıyor. Siyasi partilerden başkanı olduğu DİKO ile EDEK, Dayanışma Hareketi ve Ekologlar kendisine yüzde yüz bir destek vermiş durumda. Anastasiadis’in ruhani başkanı olduğu DISI’nin temelini, her ne kadar EOKA B’ciler ve Makarios’u deviren darbeciler oluşturuyorsa da, DIKO’yu da eski toprak EOKA’cılar ve milliyetçiler destekliyor. Bu nedenle de DIKO ile DISI arasında politik görüş ve kuruluş amacı açısından nüans farkı var sadece.

Kıbrıs sorununda çözüme ulaşılabileceğine inananlar Anastasiadis’e yüzde 25, Malas’a yüzde 12 ve Papadopulos’a yüzde 12 güvenmekte. Bu gösterge, Anastasiadis’in kararsızların ve siyasete bulaşmayı pek sevmeyenlerin büyük çoğunluğunun oyunu alacağını göstermekte.

KKTC’nin aksine Kıbrıs Rum tarafında, Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan Rumların, bulundukları ülkede oy kullanmaları mümkün. 11 bin 683 seçmenin bulunduğu yurt dışındaki Rumlar için, aralarında Yunanistan, İngiltere, ABD, İsveç, Fransa, Belçika, Katar, Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın da bulunduğu ülkelerde 38 seçim merkezi kurulacak. Yurt dışında yaşayan Rumların yüzde 90’ı Yunanistan ve İngiltere’de bulunuyor. Yunanistan’da 5 bin 930, İngiltere’de ise 4 bin 117 kişinin oy kullanma hakkı var.

Yunanistan’da yurt dışında yaşayan Rumların ezici çoğunluğunun olmasının nedeni, 1964 yılının Nisan ayında dönemin Cumhurbaşkanı Makarios Rum Milli Muhafız Ordusunu kurarken Bakanlar Kuruluna aldırdığı kararla, Rum Milli Muhafız ordusunda görev yapan rütbesine bakılmaksızın her Yunan vatandaşına otomatik olarak Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşlığının verilmiş olmasıdır. Bu nedenle Kıbrıs’ta doğmamış veya da Kıbrıslı anne ve/veya babadan doğmamış olmalarına rağmen binlerce Yunan vatandaşı günümüzde Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşıdır ve bu seçimlerde Yunanistan’da oylarını kullanacaklardır.

28 Ocak Pazar günü yapılacak Rum Başkalık seçimlerine yüzde 75 civarında bir katılım beklenmekte. Yani her dört kişiden bir tanesi sandığa gitmeyecek….

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
e-mail: ata.atun@atun.com veya ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org
Facebook: AtaAtun1

10 Ocak 2018 Çarşamba

"Yağmur Yağmasın Duası" FİLOZOF TORLAKON

*** Yağmur Yağmasın Duası *** 
Filozof TORLAKON
2017 Yılı ülkemiz için son 44 yılın en kurağı olmuş; 2018 için de kaygılanmaktayız. Kuzey Amerika’nın bazı bölgeleri son 130 yılın en soğuk günleriyle donarken, ılıman günler geçiren Alaska’ya birkaç yıldır hiç kar yağmamış. Avustralya ise son 79 yılın en kavurucu günlerini yaşamakta olup 47 dereceyi aşan sıcaklarla haşlanan yarasalar topluca ölmekteymiş…

Güney komşumuz Suriye’deyse durum bir başka içler acısı; kışta kıyamette yerinden yurdundan olan garipler “Kar da yağmur da yağmasın” diye dua ediyorlarmış… En başından beri yanlış politikalarla perişanlığın batağına düşürdük onları; İsrail’in isteyip de yapamadığını yaptık. Hem ekonomiden hem huzurdan ve hem de insanımızdan kaybettik, kaybetmeye de devam ediyoruz. Şimdi bizler kuraklığın pençesine doğru ilerlerken kar-yağmur yağsın diye dua ediyoruz; onlar ise, yağmasın diye… Bu durum bir babanın öyküsünü getirdi aklıma:

İki kızı olan bir baba, gelin gönderir onları; birini aşağı, diğerini de yukarı köye… Aradan birkaç hafta geçtikten sonra hanımı seslenir; “Ya adam! Kızları gönderdin de hiç arayıp sormadın halları nicedir diye! Hele bi git gör huzurları yerinde midir nedir!”
Aşağı köye giden baba kızına sorar “mutlu musun” diye. Kızı da, eşinin kerpiç işleriyle uğraştığını ve işlerinin yolunda gitmesi için de “yağmur yağmasın” diye dua edip durduğunu söyler.
Daha sonra yukarı köye yönelen baba, oradaki kızına da aynı soruyu sorar. O da, eşinin ırgatlık yaptığını ve ürünün bereketli olması için “yağmur yağsın” diye dua edip durduğunu anlatır.
Evine dönüp gelen adam hanımına der ki; Bizim kızların işi Allah’a kalmış hanım; biri yağmur yağsın diye dua ediyor, diğeri de yağmasın diye…
“İbretli nasip; yaptığınız duaya kulak misafiri olan duası makbûl bir delinin âmin demesidir.” (Torlakon)
 
Dün, (11 OCAK 2018) 18:46 
Gesendet: Donnerstag, 11. Januar 2018 um 08:55 Uhr
Von: "ENTÜRK ALPERHAN TORLAKON" <filozoftorlakon@gmail.com>
An: "ismet aydemir" <dr.aydemir@web.de>
Betreff: Re: *** Yağmur Yağmasın Duası ***

6 Ocak 2018 Cumartesi

İRAN "HALK HAREKETİ Mİ, YOKSA KIŞKIRTMA MI?" TÜRKER ERTÜRK

HALK HAREKETİ Mİ, YOKSA KIŞKIRTMA MI?
İran’da, 28 Aralık 2017’de Meşhed kentinde başlayan, hızla diğer kentlere yayılan, yeni yılın ilk günlerinde de devam eden ve kontrolden çıkacakmış gibi gözüken halk hareketleri, dün itibarıyla sönümledi. Burada ilk akla gelen soru; halk hareketlerinin kendiliğinden mi, yoksa dışarıdan bir kışkırtma ile mi başladığıdır.

Bilinmesi gereken ilk şey; hiçbir halk hareketi veya toplumsal olay durup dururken veya arkasında hiçbir neden yokken başlamaz ve başlatılamaz. Bu, İran’da da böyle oldu. İktidara yönelik protestoların arkasında; geniş halk kitleleri arasındaki memnuniyetsizlik, ağır ekonomik sıkıntı, yoksulluk, yaygın işsizlik, ağır baskı ortamının bulunması ve özgürlüklerin kullanılamaması vardı.

Tetiklenebilir, Kışkırtılabilir, Yönlendirilebilir

Toplumsal memnuniyetsizlik, eğer arkasındaki nedenler ortadan kaldırılmaz ise zaman içinde kızgınlığa ve gerilime neden olur ve bir yerde patlar. Aynen depremleri meydana getiren fay hatlarındaki gerilimin artması ve kopması gibi! Toplumsal gerilimler; toplumsal patlamaya neden olmak için dışarıdan tetiklenebilir, kışkırtılabilir ve belirlenen hedefe yönelik olarak yönlendirilebilir.

İran’da da dışarıdan kışkırtma ve yönlendirme vardı! İşin arkasında Suudi Arabistan ve İsrail’in olduğu neredeyse kesin gibi! Zaten, en yetkili ağızlarından İran’daki olaylardan dolayı duydukları memnuniyetlerini ifade ettiler. ABD’nin tutumu ise çok açıktı! Daha geçen ay Başkan Trump tarafından açıklanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde İran’ın terör destekçisi bir ülke olduğu ilan edilmiş, dünya ve bölge barışı için tehdit olduğu söylenmişti.

Gerekirse Askeri Müdahale

İran’da rejim değişikliği isteniyordu! Nedeni ise; bölgesinde hegemonyaya direniyor olması, emperyalist projelerin realizasyonuna Suriye’de olduğu gibi taş koyuyor olması ve kendisine biçilen elbiseyi giymek istemiyor olmasıydı. Daha da önemlisi İran, İsrail tarafından yaşamsal tehdit olarak değerlendiriliyordu!

Bir ülkede dışarıdan rejim değişikliği yapabilmek için ya ülkeyi işgal edeceksiniz Irak gibi ya da o ülkenin hassasiyetlerini kaşıyarak ve kışkırtarak, yönlendirilen halk hareketleri, Renkli Devrimler ve Arap Baharı gibi yöntemlerle hedefe ulaşacaksınız. Gerekirse de oluşan bu kargaşayı ve elverişli zemini kullanarak,Libya’daki gibi dışarıdan askeri müdahalede bulunacaksınız.

Hassasiyetler Neler Olabilir?

İran’da rejim değişikliğine yönelik kaşınabilecek önemli hassasiyetler;
Ambargolar ve İran’ın Suriye ve Yemen gibi yerlerde sürdürdüğü savaşların finansmanı nedeniyle ekonomik durumunun kötü olması ve bunun halk kitleleri üzerinde meydana getirdiği memnuniyetsizlik,
Yaklaşık 80 milyon olan İran nüfusunun yarısına yakınının Türk olması ve ayrıca geçmişte kısa bir dönem de olsa devlet kuran Kürtlerin varlığı,
Rejimin demokratik olmaması, baskıcı olması ve özgürlüklerin kısıtlı olmasıdır.

Duygularla Değil, Akıl ve Bilgiyle!

Evet, İran bu hassasiyetler üzerinden kaşınmaya, kaos yaratılmaya, uluslararası kamuoyu önünde köşeye sıkıştırılmaya çalışılmakta, Suriye ve Yemen başta olmak üzere bölgeden elini eteğini çekmeye zorlanmaktadır.

Biz bu değerlendirmeyi Molla Rejimini savunmak ve meşrulaştırmak adına değil, ülkemizin güvenliğini ve bekasını savunmak adına yapıyoruz. Tabii ki biliyoruz İran’daki rejimin çağdaş ve demokratik olmadığını ve Türkiye’deki laik düzene ve Atatürk’e zamanında düşmanlık ettiklerini. Ama dış politika duygularla, rövanşlarla değil; akılla, bilgiyle yapılır.

Duygular Aklın Çok Gerisinde Olmak Zorunda

Aynı şeyi Mart 2011’de, Suriye’de emperyalizmin vekalet savaşı başlatıldığında da söylemiştik. “Suriye’de istikrarın bozulmasının Türkiye’deki istikrarı bozacağını, Suriye’nin bölünmesinin Türkiye’nin bölünmesi demek olduğunu” da yazdık ve anlattık. Ayrıca; “Türkiye’nin Suriye’de yanlış işler yaptığını, vekalet savaşının ateşine odun taşıdığını ve kendi mezarını kazdığını” ifade ettik.

Bu değerlendirmeleri Beşar Esad’ı savunmak ve meşrulaştırmak adına değil, ülkemizin güvenliğini ve bekasını korumak adına yapmıştık. Şimdi haklı olduğumuz görüldü! Tabii ki biliyorduk Beşar’ın babasıHafız Esad’ın Türkiye’ye yaptığı düşmanlıkları ve PKK’ya verdiği desteği. Ama dış politika yaparken, duygular aklın en az 10 adım gerisinde olur.

Dört Misli Daha Fazla Etkilenir

Eğer bugün İran hızla istikrarsızlaşır ve iç savaş çıkarsa; Türkiye bundan Suriye’den etkilendiğinden en az dört misli daha fazla etkilenir. En az 20 milyon sığınmacı ülkemize gelir. Suriye parçalanır ve dolayısıyla ülkemiz de!

Büyük Ortadoğu Projesi adım adım ilerliyor. Akıllı olmak demek; emperyalist adımlar size gelmeden tedbir alabilmek demektir. Savunmayı ülkenizden uzakta kurabilmek demektir. İran ve Rusya, bu nedenleSuriye’de savaşıyor. Suriyeli Arapların kara kaşına, kara gözüne aşık olduklarından değil.

Sorun Duygularınıza Esir Düşüp Düşmeyeceğiniz!

Emperyalizm; İran’da Azerbaycan Türkü veya Kürt, Türkiye’de Kürt ve/veya Alevi, Suriye’de Türk, Kürt,Sünni, Rusya’da ve Çin’de Müslüman veya Türk’tür. Gerçekte; Türk, Kürt, Arap, Müslüman, Sünni, Şii veyaAlevi, hatta Hristiyan bile umurunda değildir emperyalizmin. Hedefine ulaşmak için bunları birbirine karşı kullanır. Şimdi sorun sizin duygularınıza esir düşüp, emperyalizm tarafından kullanılıp kullanılamayacağınızdır.

İrlandalı tarihçi Dr. Pat Walsh tarafından kaleme alınan The Armenian Insurrection and the Great War(Ermeni İsyanı ve Büyük Savaş) kitabını okumanızı ve çocuklarınıza bırakabilmek açısından kütüphanenizde bulundurmanızı mutlaka tavsiye ediyorum. Yurt dışında yaşayan ve görev yapan akademisyenlerimiz, öğrencilerimiz, diplomatlarımız ve askerlerimiz mutlaka bu kitaba sahip olmalı.Almanya merkezli Manzara Verlag Yayınevi tarafından çıkarılan kitabın önsözünü Tennessee Teknoloji Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Michael M. Gunter yazmış olup, kitap Dr. Pat Walsh tarafındanTürkiye’de “Ermeni Soykırımı” iddiaları konusunda çalışmaları ile bilinen ve “Tek Kişilik Ordu” olarak ünlenen dostum, ağabeyim ve büyüğüm Şükrü Server Aya’ya ithaf edilmiştir.

Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı - Yazar

Türker Ertürk <erturkturker@gmail.com>

25 Aralık 2017 Pazartesi

Bütün savaşları bitirecek Ahir Zaman Savaşı ve Kudüs "AMERİKA BÜLTENİ" Cemal TUNÇDEMİR, 24 Aralık 2017-Pazar

Bütün savaşları bitirecek Ahir Zaman Savaşı (‘Armageddon & Crusade’) ve Kudüs
CEMAL TUNÇDEMİR
24 Aralık 2017-Pazar
Herkeste tarihin en önemli savaşında savaşacak olmanın gururlandırıcı heyecanı var. Sonuçta yaklaşık 2000 yıldır ikinci gelişi beklenen Mesih’in gelmesine neden olacak savaş bu. Gençler hatta orta yaşta erkekler gönüllü ordulara yazılıyor. Kiliselerde halka kıyamet savaşının vaktinin geldiği, İsa’nın dönmek üzere olduğu anlatılıyor. Askeri propaganda posterlerinin arka fonlarında Aziz George, Aziz Michael, melekler ve Hz İsa yer alıyor.
Gazete haberlerinde, konuşmalarda ise hep o iki kelime var; ‘Armageddon’ ve ‘Crusade’.
Armageddon, yani kıyamet savaşı, Kitab-ı Mukaddes’teki ‘Vahiy’ bölümünde geçen bir kavram. İncili literal okuyan bazı Hristiyanların inanışına göre Mesih yer yüzüne şahsen geri gelecek ve onun liderliğinde iyilerle kötüler arasında kıyamet savaşı yaşanacak. İbranice ‘Har-Megiddo’ adlandırmasından Eski Yunancaya geçti. ‘Har’ tepelik, dağlık yer demek. Megiddo ise İslam’daki ‘mahşer yeri’ gibi bir adlandırma aslında. İsrail’de hayfanın 30 kilometre kadar güneydoğusunda bu isimde bir yer var. Araplar ‘El Mutesellim’ diyor buraya. ‘Har-Megiddo’, Megiddo Dağı demek.
‘Crusade’ ise, Orta Çağ Latincesindeki ‘cruciare (haç damgası vurmak)’ fiilinden geliyor. Orta Çağda Haçlı Seferleri için bu tabir kullanıldı. Biz Türkçede karşılık olarak sadece ‘Haçlı Seferi’ anlamında kullanıyoruz ama 1700’lü yıllardan beri Batı dillerinde ‘her hangi bir kötülükle mücadele‘ anlamında da kullanılıyor.
Yalnız, Avrupalı Hristiyanlara tarihin dönüm noktasında rol alma heyecanı yaşatan, Hz Mesih’in inmesine neden olacak bu ahir zaman savaşı, Hristiyan olmayanlara karşı değil. Yazının başında aktardığım tablo, 1914’in hemen başındaki İngiliz ve Amerikan medya ve kamuoyu atmosferine ait. Alman ve İngiliz kamuoyu, ‘’bütün savaşların anası’’ olacağını iddia ettikleri bu savaşa, yani Birinci Dünya Savaşına işte böylesi bir kutsal anlam yüklüyordu. Bu ‘ahir zaman savaşı‘nda Deccalın ve şeytanın ordusunu ise diğer bir Hristiyan toplum, Almanlar oluşturuyordu.
Londra Piskoposu A.F. Winnington-Ingram, başlayacak savaşı, ‘’Bu tarihin en büyük Haçlı Seferidir. İnkar edemeyiz bu kutsal savaşımızın hedefi Almanları yok etmektir’’ diye konuşacaktı. Guardian gazetesine konuşurken, ‘Eğer bana İngiliz halkına ne yapmasını tavsiye edersiniz, bir cümlede söyleyebilir misiniz’ diye sorarsanız, cevabım, ‘ÜLKEYİ BU EN KUTSAL SAVAŞ İÇİN HAREKETE GEÇİRİN’ olur’’ şeklinde son cümlesini daha vurgulu söylediği bir beyanat verecekti.
Amerikan askerlerinin tek gazetesi Stars and Stripes’ın birinci sayfasında yayınlanan bir karikatürde, Alman Kayzeri ve oğlu, çarmıhtaki Hz İsa’nın önünden geçerken, veliaht Prens, babasına, ‘’Baba bak, Müttefik ordusundan birini daha hallettik’’ diyordu. Karikatürün iddiası şuydu; Almanlar o kadar sapkın bir millet ki Hz İsa’yı ikinci kez çarmıha gerecek kadar… Bu karikatür, askerlerdeki, ‘’Amerika Hristiyanlığın hak davasını temsil ediyor, Almanya şeytanın davasını’’ inancını pekiştiriyordu.
John Strange adlı milliyetçi politikacı, Milwaukee Journal gazetesine, ‘’Okyanusun öte yanında Alman düşmanlarımız var ama bu tarafta içimizde de Alman düşman çok. İçimizdekiler çok daha hain, çok daha sinsi’’ diye konuşuyordu. Iowa Valisi William Harding, eyalette kamusal alanda veya telefonlarda Almanca konuşulmasını yasaklıyordu. Wisconsin’de Almanca kitaplar toplu halde yakılırken, Boston’da orkestralarda Beethoven’in eserlerinin çalınması bile yasaklanıyordu. ABD genelinde Alman kökenli yiyecek veya yer isimleri Anglo Sakson isimlerle değiştiriliyordu. Tarihçi David M. Kennedy, ‘’Over Here’’ adlı kitabında o günlerdeki Alman karşıtı histerinin çarpıcı bir örneğini şu şekilde aktarıyor:
‘’St Louis yakınlarında milliyetçi çeteler Robert Prager adlı bir genci yakalamış sokaklarda çıplak şekilde üzerine sardığı Amerikan bayrağıyla süründürüyordu. Gencin tek suçu ise Almanya’da doğmuş olmaktı. Prager nihayetinde yaklaşık 500 vatanseverin öfke tezahüratları arasına linç edilerek öldürüldü. Çetenin liderleri bundan dolayı yargılandıkları mahkemeye üzerine Amerikan bayrağının renkleri olan kurdelalar takarak geldiler. Savunma bu çetenin vatan sevgisini ve kahramanlığını övdü. Jürinin, çeteyi aklayan kararı alması sadece 25 dakika sürdü’’.
Almanlar, ‘Hristiyan aleminin düşmanı’, ‘barbar bir güruh’ olarak lanse ediliyordu. Din adamları, İncil’de Almanları işaret eden çok sayıda ifade bulup çıkarıyordu.
Kendini Kıyamet Savaşı gibi binlerce yıldır beklenen bir savaşın kahramanı gören yoksul ve cahil yığınlar şereflendirildikleri bu tarihi görevin gereği için cephelere koştular. 1914 – 1918 arasındaki ‘Ahir Zaman Savaşı’ bittiğinde, 20 milyon ölü vardı ama Hz İsa dönmemişti. Bu büyük utancın yükü sadece Anglikan Kilisesinin üzerine çökmedi. ‘Din’ topyekün sorumlu tutuldu. Birinci Dünya Savaşının bitmesi ile birlikte İngiltere’de dindarlıkta keskin bir düşüş yaşandı. Kiliseye devam oranı hızla azalmaya başlandı. Ta ki 20 yıl sonra İkinci Dünya Savaşında yine benzer iddialarla ortaya çıkana kadar. İkinci Dünya Savaşı en hakiki kıyamet savaşıydı. Hz İsa bu kez kesin dönecekti. Dönmedi. Sonra Soğuk Savaş başladı. Bu kez Deccal’in ordusunu Almanlar değil, komünistler oluşturuyordu. Ancak bir kez daha hayal kırıklığı yaşandı. 1991’den beri ise İncil’i literal yorumlayan bazı aşırı dinci Hristiyan çevreler için Deccal’in ordusunu Müslümanlar oluşturuyor.
İşte Trump’ın yakın çevresindeki bazı danışmanların da üyesi olduğu bu zihniyet dünyası, Trump’ın Kudüs’ü tanıma kararını, bunun tetikleyeceği kaotik bir savaşın Hz İsa’nın gelmesine neden olacak Armageddon’u başlatacağına çok inandıkları için hararetle destekliyorlar. Kudüs’ün güvenliği ve huzuru umurlarında bile değil. Hem sadece Müslümanları değil Yahudileri de sevmiyorlar. Zaten, Virginia Tech Üniversitesinde dini söylemli şiddet ve apokaliptik düşünce üzerine çalışan teolog Matthew Gabriele’in de dikkat çektiği gibi, bu fanatik Hristiyanlar sadece Kudüs’teki karışıklığın Hz İsa’nın ikinci gelişine neden olacak kaosu tetikleyeceğine inanmakla kalmıyorlar, ‘’buradaki Yahudilerin de ya Hristiyanlığı kabul edeceklerine veya sonsuza kadar lanetleneceklerine de inanıyorlar’’.
Kudüs’ün üzerine çok titrediklerini ve deli gibi sevdiklerini iddia eden üç dinin fanatiklerinin, Kudüs üzerinde, sonuçta Kudüs’ü tamamen yok edecek bir savaşa bu derece hevesli olmaları da ilginç. Hepsi Namık Kemal romanlarındaki kahramanlara benziyorlar; İcap ederse üzerine oturup kendileriyle beraber havaya uçurmaya çok hazırlar.
Tabii ki bu ‘kıyamet savaşçılığı’ veya ‘İsa’nın İkinci Gelişi’ bekleyişi Birinci Dünya savaşı ile başlamadı. Antik Yunan ve Roma tarihçisi Charles Freeman, ilk Hristiyanların Hz İsa’nın kendi ömür süreleri içinde geri geleceğine çok inandıklarını, ve yıllar geçtikçe dönmemesine de çok şaşırdıklarını aktarıyor. Orijinal Haçlı Seferleri de elbette ki ‘ahir zaman savaşı’, ‘en büyük savaş’ iddialarıyla yapıldı.
ABD’nin ilk Anglo Sakson yerleşimcileri olan Püritenler, Anglikan Kilisesi ve Anglikan din adamlarını ‘Deccalın askerleri’ olarak nitelemişti. Protestan Püritenlerin gözünde sonraki dönemlerde, Papa ve kardinalleri, Türkler, Kral 1. Charles, Canterbury Piskoposu William Laud ve hatta Oliver Cromwell değişik zamanlarda ayrı ayrı ‘Deccalın kendisi veya askerleri’ statüsüne yükseldi. İngiliz İç Savaşında, bütün taraflar artık kıyametin geldiğini, bunun ahirzaman savaşı olduğuna ve karşı tarafın Deccal’i temsil ettiğine inanıyordu. Amerikan Kuzey-Güney savaşında her iki taraf da birbirine karşı ‘ahir zaman savaşı’ terminolojisini kullanıyordu. Amerikan politikası, aday olduğu seçimi, politik bir yarışın ötesinde Deccaliyete karşı apokaliptik bir savaş olarak sunan çok sayıda politika kurnazla dolu.
Müslüman ulusların tarihi de ‘en hakiki Mehdi’ veya ‘en hakiki halife’lik iddiası etrafında sayısız iç savaşla, karışıklıkla doludur. Bunun doğal sonucu olarak da aynı tarihin içinde yığınla ‘Deccal ve Deccal ordusu’ da var. Anadolu’da bazı Müslüman gruplar için bir zamanlar Deccalin ordusunu Avrupalı Haçlılar oluşturuyordu. Sonra Ruslar, derken Ermeniler ve bir dönem de Rumlar oluşturdu. 1967 savaşından beri ise Deccal’in ordusuna en popüler aday Yahudiler.
Modern İslami terör örgütleri ve IŞİD’in felsefesi ve psikolojisi konusunda uzman William McCants, IŞİD liderlerinin, ‘’Suriye ve Irak’taki savaşı, Ahirzaman’da beklenen kıyamet savaşı gibi sunan ve herkesi Mehdi’nin halifeliği yeniden kuracak savaşına katılmaya davet eden’’retoriklerine dikkatimizi çekiyor.
Yine bugünlerde Suudilerin İranlılara, İranlıların Suudilere yönelik propagandasında Birinci Dünya Savaşında İngilizlerin Almanlara, Almanların İngilizlere yönelik savaşlarına dini kutsallık yükleme propagandasının aynını görmek mümkün. Ortadoğu’da bir şii camiine, Lazkiye’de bir Alevi pazarına beline bağladığı bombayla dalan intihar bombacısı da, Halep’te veya Yemen’de sivil kadın çocuk ayrımı yapmadan herkesin üzerine varil bombalarını zafer çığlıklarıyla, tekbirlerle bırakan askeri pilotlar da, kutsal bir savaşın askeri olmanın meşrulaştırıcı yüksek haklılığıyla bu vahşetlere imza atıyor.
Bir zamanlar milliyetçi Pakistanlılar için Hindular Deccaliyeti temsile en yakın toplumdu. 1971 Pakistan – Bangladeş savaşında, Pakistanlı din adamları, kendileri gibi sünni ve Müslüman olmasına rağmen Bangladeşlilerin ‘Hindu’ olduğunu dolayısıyla karılarının kızlarının ‘helal’ olduğu fetvası vererek, Pakistan ordusunun ve onun desteklediği Cemaati İslami militanlarının yüzbinlerce Bangladeşli kadına tecavüz etmesine zemin hazırladı. Binlerce tecavüz bebeği, intihar eden binlerce Bangladeşli kadınla tarihin en karanlık savaş suçları tablolarından birini oluşturdu.
Kendini Hristiyanlığın biricik umudu gören Sırp milliyetçileri benzeri bir vahşeti, Yugoslavya iç savaşı sırasında Hristiyan Hırvatlara ve Müslüman Boşnaklara karşı sergiledi. Lübnan İç Savaşında, Şii Emel, Hizbullah, Sünni Filistinliler hep kendilerini dinin ve kültürün ahirzamandaki son kalesi gibi görmenin meşrulaştırıcı haklılığıyla, diğer gruplara karşı fırsat ve güç bulduklarında acımasızca şiddet uyguladılar.
Trump’ın Kudüs kararı, en azından şimdilik, bazı aşırı Hristiyan çevrelerin umdukları kadar büyük bir kaosa yol açmış görünmüyor. Ama, hem Batıda, hem de Ortadoğuda, cehaletten beslenen duyguları ve içgüdüleri, aklının ve bilgisinin çok önünde yığınla ‘kıyamet savaşçısı’ politikacıyı, gazeteciyi, din adamını ve fanatiği, hasretle bekledikleri kaosun gelmekte olduğu konusunda umutlandırdığı da bir gerçek.
Apokaliptik retoriği kitleler için çok çekici yapan şey, onu aynı zamanda çok tehlikeli de yapan şey; Özellikle de değişim zamanlarında bir tür epistemolojik kriz yaşayan yığınlar için sürecin karmaşıklığını son derece tehlikeli bir ‘biz mutlak iyiler – o mutlak kötülere karşı’ basitliğine indirgiyor. Bunun yanı sıra, yığınları, yaşadıkları kalitesiz yaşamın ve olumsuzlukların sorumluluğundan kurtarıyor. Hayatın, bu gezegende başka köken ve inançlardan insanların da yaşıyor olmasından kaynaklanan karmaşıklığının, düşünme ve özgürlüğün varoluşsal yükünü de üzerlerinden alıyor.
Tarih boyunca bütün kötülükler, zulümler, kitlesel katliamlar, kolektif suçlamalar, soykırımlar bu basitleştirici zihniyet ve retorikle meşrulaştırıldı.
Her savaş, mutlaka bir sonrakinin tohumunu eker. Bütün savaşları bitirecek bir savaş olamaz. Türümüzün bütün tarihi bunun tanığıdır.
[[KAYNAK: http://amerikabulteni.com/2017/12/24/butun-savaslari-bitirecek-ahir-zaman-savasi-ve-kudus/? utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+amerikabulteni+%28Amerika+Bulteni%29]]

23 Aralık 2017 Cumartesi

ABD, ŞİMDİ NE YAPACAK?!.. Prof. Dr. Tülay Özüerman

ABD, ŞİMDİ NE YAPACAK?!..
Prof. Dr. Tülay Özüerman
Uluslararası toplumu etkileyen ve sistemde değişikliklere yol açan önemli kararların arkasında kişilerin olduğu konusu uluslararası politika öğretisinde önemli bir yer alır. Nitekim; dünyada olumlu-olumsuz büyük dönüşümler, savaşlar, göçler, ödenen bedellerde kişilerin imzası vardır. Trump’ın tartışmalı Kudüs kararını duyguları(mızı) bir kenara iterek bilişsel açıdan ele alırsak; risk analizi ve karar sonrası aşamaları dikkate almadan devlet politikasına ters bir adım at(a)mayacağını da teslim edebiliriz. Kudüs kararı, yeni bir politika tarzından çok, yürürlükteki politikaların bir sonucudur. Önce bunu görmek gerek.
İki kutuplu sistem sonrasında, liberalizmi tırmanışa geçiren “yeni dünya düzeni” yakıştırması, ABD’nin kendisini başat güç ilanıydı aynı zamanda. “Dünya bir düzene mi, düzensizliğe mi sürükleniyor?” 90’lı yılların yakıcı sorusuydu.
“Düzen”den ABD’nin ne anladığı, 2000’li yıllarda dillendirilmekle yetinilmeyip uygulamaya konulan BOP Projesi ile anlaşılmış olmalıydı. Önce BOP, sonra GOKAP diye geliştirilen projeye göre, Orta Doğu’ya sınırlar ve yönetim biçimleri de dahil yeniden biçim verilecekti. “Arap Baharı” diye pazarlanan ayaklanmalar, iç karışıklıklar, savaşlar, çeşitli terör örgütleri aracılığı ile yürütülen eylemler ve dış müdahalelerle Afrika’nın kuzeyi dahil, Ortadoğu ülkelerinin yaşadığı ve hepimizin tanıklığın utancına dahil edildiğimiz trajediye, Trump’ın Kudüs kararı ile oldu-bitti tarzında dayatma eklendi.
“Proje bitti” diyenler yanılıyorlar; tüm hızı ile devam ediyor. Türkiye’yi de Ortadoğu’nun kaderine ilikleyen süreç bu proje içinden okunmalı. Değişecek sınırlar içinde yer alan ülkelerden biri olduğumuz konusunda, en başından bu yana “asıl hedefin Türkiye” olduğunun altını çizerek yazdıklarım dikkatli okurun belleğindedir. “Dolanarak ve dolayarak, Türkiye üzerinden ve Türkiye ile…” diyerek özetlediğim bir strateji ile dahil edildik kaynayan kazanın içine…
Bugün geldiğimiz noktada temel soru; Trump, Kudüs konusunda BM Genel Kurulu’nun kararına uyup geri adım atacak mı? Yanıtını tüm dünya biliyor olmalı. ABD, kararı Trump’a mal etmek yerine, arkasında durarak Birleşmiş Milletler’de karar aleyhinde başlatılan süreci veto etti. Dolayısı ile karar Trump’a ait olmaktan çıktı. ABD, Trump üzerinden dünyaya kafa tutup, tehdit yolu ile dayattığı sonuçta ısrar edeceğini gösterdi. Veto ile kendi kararının arkasında duracağını gösteren ABD’nin, üstü kapalı, dolaylı tehditlerin yerini, açık tehditlere bırakmış olması, dünyanın gidişatı konusunda endişelerimizi çoğaltacak en önemli başlık. Tehditkar, baskıcı, adalet ve hakkaniyet anlayışından uzak, ben yaptım oldu mantığına dayalı yönetim biçimlerini kışkırtarak aşırılaşmaya cesaretlendirici tehlikeli bir adım.
Kurul kararını hiçe saymak; İkinci Dünya Savaşı sonrasının, iktidar karşısında muhalefet edenlerin de güçlendirildiği, baskıcı -tekçi ve çoğunlukçu- iradelerin yerini çoğulcu iradenin temsil edildiği kurullarla dengelendiği kurumlar yerine, kişi odaklı iradelere ön aldırarak otoriter anlayışı güçlendirmek anlamına geliyor.
BM Genel Kurulu’nun kararlarının kesinliği olmayışını; büyük devletlerin kendi güçlerini kurumsal bir yapı içerisinde sağlamlaştırarak güçlü bir organizasyon ile sürdürme iradesine dayalı bir kurumsallaşma diye özetleyebileceğimiz BM’in yapısı ile açıklayabiliriz. En başından güçlülerin ittifakı olarak kurulu ama evrensellik iddiası ile güç kazanmış bir yapı diyebiliriz. Buradan; “Olmalı mı? olmamalı mı?” tartışmasına girmek, ortaya çıkma amacını unutmak demektir. Milletler Cemiyeti’nin savaşları önlemede başarısızlığı neden gösterilerek yerine kurulan BM, ABD’nin “güç bende” başlıklı gösterisi ile son bulmamalı. 193 ülkeden 128’inin tehditlere karşın, sinik davranmak yerine, Trump’ın Kudüs kararına karşı oy kullanarak, “başat güç değilsin” mesajını vermelerini, BM’in gerçek amacında ısrar eden bir dünyanın var olduğunun göstergesi kabul etmek gerekir.
2000’li yıllarda giderek öne çıkan, sonuca dayalı dayatmacı politikaları ile güç gösterisi yaparak önem kazanmaya çalışanlara odaklanmak yerine; üzeri sürekli örtülen direniş öykülerine odaklanarak nedensellik bağı kurulan içerik analizlerine yönelmek için önemli bir adımdır 128 ülkenin ABD’nin Kudüs kararının karşısında durması.
Ne olacak? Yaşayıp göreceğiz. ABD, bu ülkelerden gücü yettiğine yaptırım uygulayarak, resmi kararlarından fiili olarak vazgeçtiklerini göstermek için Kudüs’te elçilik açtırmaya çalışacaktır. Geri adım atmak yerine, yeni ileri adımlar atması beklenen sonuçtur.
ABD’nin geri adım atan bir ülke pozisyonuna düşürülmesine aracılık ederek Trump yerinde kalamaz. Tam tersine, Trump’a karşı olanların bile sahiplendiği büyük Amerika imajını pekiştirme gayretine girecektir. Trump da dahil, hiçbir ABD yöneticisi kökleşmiş imaja ters bir karar alamaz. Herkes yeni stratejisini bu gerçeğe göre kurmalı.
Duygusal bir analiz yapacak olursak, hepimizin Trump’a yüklenmemiz gerekiyor ve genelde yapılan ve yapılması istenen de bu.
Bir adamın çirkin yüzüne bakarak dünyanın çirkinlikleri ile baş edemeyiz.
Gerçekten baş etmek istiyorsak, çirkin yüzün gerisine bakmayı, onu sisteme monte eden aklı sorgulamayı akıl etmeliyiz.

16 Aralık 2017 Cumartesi

NATO'da görevli bir vatansever kriptolu mesaj gönderdi. 'Erbakan yüzünü doğuya döndü, engel olmalıyız' diyordu. Bu mesajı Abdullah Gül, Erbakan'dan sakladı

ABDULLAH GÜL’ÜN NECMETTİN ERBAKAN’DAN GİZLEDİĞİ “KRİPTO” BELGE
KİTAP VE RÖPORTAJ: 
METE GÜNDOĞAN
NATO'da görevli bir vatansever kriptolu mesaj gönderdi. 'Erbakan yüzünü doğuya döndü, engel olmalıyız' diyordu. Bu mesajı Abdullah Gül, Erbakan'dan sakladı
Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın başbakanlığı döneminde başdanışmanı olan öğretim üyesi Mete Gündoğan, Batı'nın Saadet Partisi'ne yönelik bölünme operasyonu ve AKP'nin kuruluşu dönemine ilişkin Aydınlık Kitap'a önemli açıklamalarda bulundu.
TÜBİTAK ve Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumlarda da görev yapmış olan Gündoğan, kaleme aldığı yeni kitabı “Narkoz”da dönemin daha önce bilinmeyen ayrıntılara yer verdi. Erbakan'a yönelik operasyonda Abdullah Gül'ün de yer aldığını açıklayan Gündoğan, Adnan Türkkan'ın o döneme ilişkin sorulara şöyle yanıt verdi:
Operasyonun ilk işareti neydi sizce?
Bizim için ilk işaret, Financial Times gibi dergiler ve gazetelerin muhabiri kılığında bazı tip insanlar gelmesiydi. Bizim düşüncelerimizi öğrenmeye çalıştılar. Arada “bunu yaptırmazlar size” dediler. Ama en önemli işaret, NATO'da çalışan kuvvetle muhtemel bir Müslüman, vatanını seven birinden mesaj geldi. Bunu çözmeye çalışıyoruz. Mesajın fotokopisini getirdi. Biri Hollanda'dan koymuş zarfa göndermiş. Bize bu kadar mesaj bile yetti. Mesajda diyor ki, “Erbakan yüzünü doğuya çevirerek, Amerikan menfaatlerine aykırı bir birlik ve beraberlik oluşturmaya çalışıyor. Buna engel olamazsak çok daha büyük sıkıntılarla karşılaşırız. Buna bir an önce engel olunması gerekiyor”. Hem Çiller'in partisine ayrı çalışın hem askere ayrı hem de Erbakan’a ayrı çalışın diye talimatlar vardı. Bunu sadece Türkiye'deki misyonlarına değil, Moskova, Tahran, Atina Büyükelçiliği’ni de yollamışlardı. Alır almaz bundan hemen Erbakan’ın haberi olması lazım dedim. Bana, 'Sayın Bakan üzerinde çalışıyor bunun gerçekliğini araştırıyoruz' denildi. Ben hemen 'gerçektir' dedim.
Siz birebir aktarmadınız mı?
Ben sayın Bakan ilgilendiği için aktarma ihtiyacı hissetmedim. Ama bir müddet sonra konuşurken sayın Erbakan'ın haberi vardır diye “Bakın bu mesajda olduğu gibi gelişiyor her şey” dedim. O zaman Erbakan “ne mesajı” dedi. “Kripto bir mesaj var, size getirmişti filanca bakan” diyerek hemen mesajın kopyasını getirdim. Hazırlamıştım.
Kitapta geçmiyor ama hangi bakan acaba?
Onu söylemediğim gibi basına yaygın olarak henüz söylemeyeyim müsaade ederseniz. Ama tahmin ediyor herkes.
Dışişleri Bakanlığı yapan bir isim diyebilir miyiz?
Diyebilirsiniz. Yani tahmin ediyor herkes. Ben kitapta öyle tercih ettim öyle devam edeyim.
Ben kendi yargımı, fikrimi söyleyeyim. Anladığım kadarıyla Erbakan'a karşı Batı kaynaklı kripto bir mesaj geliyor ve Abdullah Gül ilgilendiğini bu kriptolu mesajı Erbakan'a aktarmıyor.
Erbakan’ın bana söylediği “Ben bu mesajı ilk defa görüyorum” oldu.
İşte röportajın tamamı:
Öncelikle emeğinize sağlık. Gerçekten özel bir kitap olmuş. Çok bilinmeyen konuları aktarmışsınız. Ben önce kitabın isminden başlamak isterim, neden Narkoz ismini kullanmayı tercih ettiniz?
Bir şeyi iki türlü saklarsınız. Saklayacak olduğunuz şeyi gizlersiniz, örtünün altına gizlersiniz. İkincisi o şeye bakacak olanların anlayışlarını değiştirirsiniz. Diyelim ki bir kitabı saklamak istiyorsunuz, bu kitabın arkasını çevirerek adını saklayabilirsiniz ya da buraya bakacak olanlara kitap denileceği zaman, başka bir şey algılatırsınız. Bir müddet sonra, o kişiye 'masada kitap var mı' sorusunu sorduğunuzda o kişi yok der. Kitap olduğunu bilmez, neden o kişi narkozlanmıştır. Farklı kimyasallar verip, onun paradigmasını her şeyini değiştirmişlerdir. Başka bir şey arıyordur, narkozlanmak böyle bir şey.
Kitabınızda sadece Erbakan dönemi anlatılıyor alsaydı, şahsi görüşüm bu kadar ilgi çekmeyebilirdi. Siz Erbakan dönemindeki D8, milli para, dolar imparatorluğuna karşı tavır alma sürecini anlatıp Erdoğan'ın iktidara getiriliş sürecini anlatıyorsunuz. En çarpıcı bilgilerin olduğu bölüm D8'le başlayan bölüm. Neydi bu D8 projesi?
Bizim Türkiye'nin konuşlandığı bölge Ortadoğu'dur. Bu coğrafyanın bünyesinde gelişmekte olan, çoğunlukla halkları Müslüman olan ülkeler var, buna Rusya'yı da dahil edin. Milli Görüş'ün öteden beri düşündüğü bir İslam Birliği var ama bunu hemen kuramazsınız. Ne yapacaksınız? Diyelim ki nüfusu 50 milyondan fazla olan bu ülkeleri topladığınızda 8 tane ülkenin nüfusu 800 milyon insana yaklaşıyor. Bunlar bir araya geldiğinde Ortadoğu’da merkez oluşturulmuş oluyor. Bunlar arasında politik ve ekonomik bir platform oluşturalım. Kendi milli paralarımızı kullanalım. Bu paraların kendi aramızdaki değişimine biz karar verelim. Bu platform güçlenince, sonrasında buna gönüllü olan ülkeleri de katalım. Diğer ülkeler kısmında Brezilya, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerden bahsediyorduk. O sıralarda, yanlış hatırlamıyorsam Brezilya ve Meksika'dan diplomatlar, “Biz de buna katılırız” diyerek Sayın Erbakan'la özel olarak görüşmüşlerdi ve ben de yanlarındaydım. İkinci aşama olarak D8'den, D60'ı kuralım. D60'a giderken, D160'a gitsin, yani dünyada yeni bir düzen kuralım istedik. Batı’nın temelini oluşturduğu Birleşmiş Milletler'in bölüşümü, ilişkileri adaletli değil. Bir avuç ülkeye menfaat sağlamak için kurulmuş bir organizasyona dönüştü. Biz bunu kabul edemeyiz, dedik.
Yani sadece İslam Devletleri değil, Batı dışındaki mazlum milletler de buna dahil mi?
D8 Müslüman çekirdekten oluşuyor, D60 ise bölgede barış isteyen mazlum milletlerden oluşuyor. Mesela biz yüz yıllardır bu bölgede barış içerisinde yaşamış, bölgenin çocuklarıyız. Zaman zaman elbette ki savaş ettik. Ama neden yeniden bu bölgeyi barış havzasına çevirmeyelim. Bunun için yeni bir çalışma yapmamız lazım. D8, D60 ve D160 da yeni bir dünya düzeni oluşturmayı amaçlayan bir adımdı.
Erbakan iktidara geldiğinde, ilk yurtdışı ziyaretine İran'la başlıyor, Pakistan ve diğer ülkelere devam ediyor. Siz bu görüşmelere katıldınız, bu görüşmeleri de kitabınızda aktarıyorsunuz. Bu görüşmeler yapılırken Erbakan'ın özellikle vurguladığı şeyler nelerdi?
Erbakan şunu vurguluyordu: Bu Sovyet bloğu çökünce, bir anda dünya siyasetinde bir boşluk oluştu. Daha önce Sovyet bloğu varken bir denge vardı ve bu barışa hizmet ediyordu. Bu boşluk oluştuğunda Müslümanlar ne yapacak? Eğer biz bir araya gelmezsek, Batı tek başına dünyaya hakim olacak. Batı tek başına geldiği zaman da ideolojisi gereği zulmedecek. Bütün dünyayı kendisine köleleştirecek. Onlar zulümlerini yaygınlaştırmadan önce biz bir araya gelelim, dedik. Bunun zaman alacağını biliyorduk ama en azından ekonomik olarak birlik olalım dedik. Bir araya gelirsek yaklaşık 1 milyar nüfusluk bir güç oluşacaktı. Ve biz bazı ürünlerimizi rekabet etmeden, birbirimize satabilecektik. Doğal kaynaklarımız farklı, kabiliyetlerimiz farklı D8 içerisine Malezyayı'da almıştık, Malezya'nın nüfusu 50 milyonu geçkin değildir ama teknolojisi çok iyiydi. Bu teknolojiden de istifade edebiliriz ve kendimiz de birçok şeyi öğretebiliriz. Mesela bunu İran'da Rafsancani'ye söylediği zaman, “Bizim altına imzamızı atacağımız bir projedir ancak Amerika ve Batı aleyhimize olumsuz propaganda yapacaktır. Siz öne geçerseniz, bunu gerçekleştirebiliriz. Biz arkanızdayız, her türlü şeye imza atarız. Ama biz öne çıkarsak zaten ambargoyla karşı karşıyayız, Şia faktörü var, bunları kullanırlar. Siz daha gitmeden menfi propagandası gider” dedi.
Batı tarafından, aynı zamanda Türkiye ile İran'ı sürekli karşı karşıya getirecek açıklamalar yapılıyordu.
Tabi Erbakan İran'a gitmesin diye gazetelerden ve devlet yetkililerinden “Sakın İran'a gitme” gibi mesajlar geliyordu. Diplomatlar da özel olarak gelip “önce oraya gidilmez, Batı’ya gidilir, konuşulur” deniyordu. Erbakan da “Ne münasebet bunlar kendi coğrafyamızın çocukları, biz oralara gideriz” cevabını veriyordu. O söylemese bile kendi aramızda konuşurken diyordu ki “Tamam biz ABD'ye, Avrupa'ya gideriz ama bu birliği sağlayarak gittiğimiz zaman, masaya oturduğumuzda bizi blok olarak görecekti. Ama tek başına gittiğini zaman Batı istediğini yaptırıyordu.
Kitabınızdan anladığımız kadarıyla Erbakan sadece devlet yetkilileriyle görüşmüyor, mesela Pakistan'a gittiğiniz zaman Milli Görüş'e paralel çizgideki muhalif olan kişilerle de görüşüyor. Erbakan, onlara da kendilerine destekte bulunmalarını istiyor.
Esas olan ülkelerin ana politik çizgileridir, yüzlerce yıllık çizgilerdir. Küçük şeylere kafayı takıp da asıl büyük çizgiyi kaybetmemek lazım. Mesela Milli Görüş geleneksel olarak İhvan-ı Müslim'in hareketi ve cemaat-İslami hareketiyle iyi geçinir. Oraya gittiğimizde Gazi Hüseyin Ahmed muhalifti. İktidarda olan Pakistan Halk Partisi'ydi. Bütün millet, Benazir Butto ile nasıl olacak diyordu. Erbakan da gidip dünya şartlarını ve bölgelerin birlikte hareket etmesi, ekonomik platform oluşturması gerektiğini anlattığı zaman Butto hayran kaldı ve “Biz böyle bir şey arıyoruz” dedi. Butto, birkaç cümlesiyle yerel politikasını anlatmak istedi, Erbakan hiç umursamadı. Neticede Butto da geçici, Erbakan da geçici. Esas devletlerin uzun süreli politikalarıdır. Butto çok zeki bir kadındı, onu hemen anladı.Bunun üzerine Hoca “Müsade ederseniz ben Hüseyin Ahmed'le de görüşmek istiyorum” dedi. Muhalif lider sokağa döküldüğü zaman kan, gövdeyi götürüyor, güvenlik güçleri çok sert müdahale ediyordu. Erbakan bunu isteyince, Butto irkildi ve “Ne demek tabi ki de görüşebilirsiniz” dedi. Erbakan da kendisine bu proje kapsamında Hüseyin Ahmed'in Butto'ya destek vermesini söyleyeceğini ifade etti. Butto da çok mutlu oldu, yanındaki dış işleri sekreteri de çok mutlu oldu. Gazi Hüseyin Ahmed'e de bunun memleket meselesi olduğunu, siyasetin ayrı olduğunu ve bu konuda Butto'nun teşvik edilmesi gerektiğini söyledi. Hüseyin Ahmed de bu projeyi kabul etti.
Mısır, Libya ve Nijerya'ya gidiliyor, sonrasında 15 Haziran 1997'de D8 resmen kuruluyor.
Evet D8 resmen kuruluyor. Sağdan sola bakarsak Malezya Başbakanı Mahatir, Pakistan Başbakanı Navaz Şerif, Mısır Başbakanı Kemal Ganzuri ve Endonezya Devlet Başkanı Suharto, Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, İran Cumhurbaşkanı Haşim Rafsancani ve Bangladeş Başkanı Şeyh Hasina'ydı. Tam bu imzalar atılacağı sırada Nijerya Devlet Başkanı'nı meşgul edecek iş savaş başladı. Toplantıya devrim komitesi başkanı General Haladou'yu gönderdiler. Bir başka ilginç olay da Cumhurbaşkanı'nın Benazir Butto'yu görevden almasıdır. Butto, "Bangladeş ve Nijerya'ya gitmenize gerek yok, ben onları arayacağım, onlar bu projeye imza atarlar" demişti.
Süreci anlatırken aslında biraz Erbakan'ın vurgularını da söylediniz. Küresel imparatorluğun dışına çıkmak gibi. Bunlara D8'in liderleri diyorsunuz. Ne oldu sonra bu liderlere?
Hemen sonrasında, Uzakdoğu'da 1998 krizi çıktı. O krizde Mahatir görevden gitti. Buna imza atan Nijarya Devlet Başkanı Haladu yatağında ölü bulundu. Yani öldürüldüğüne inanılıyor. Şeyh Hasina iktidardan gitti. Benazir Butto ve daha sonra Şerif iktidardan gitti. Uzakdoğu krizinin büyük dalgasıyla iktidarını kaybetti Soharto. Bir tek Mısır'da Hüsnü Mübarek kaldı. Daha sonra Hüsnü Mübarek'in de defterini dürdüler. Ne zamanki Mübarek çıkıp “Ben Süveyş kanalına paralel kanal kazacağım” dedi. Mübarek “ben de bir kanal kazacağım’ dediği zaman hemen İhvan’ın Londra'daki unsurları seslerini daha yüksek gür çıkmaya başladı. Bir operasyonla İhvana ile Mübarek'i hallettirdiler. Sonra da İhvan'ı hallettirdiler.
Bütün bunlar yaşanırken Batı’dan IMF, AB ve Amerika'dan nasıl tepkiler geliyordu Erbakan ve D8'e karşı?
Bu süreçte Erbakan’a karşı bir duruş vardı. 15 Haziran'da D8 kuruldu, 18 Haziran'da Erbakan istifa ettirildi. Ayrılacağını Tansu Çiller çok net şekilde ifade etmiştir. Çünkü Çiller'in partisini parçalanmıştı zaten. G20, D8'lerden sonra oluşturuldu. D8'deki çoğu ülkeyi G20'ye aldılar. Daha önce G7 vardı. G7 artı 1, sonra G20'ye çıkardılar. O G20 içine Türkiye'yi de aldılar. Bunları kendi başlarına G60 falan kurabilirler, o halde biz G7'yi, G20'ye çıkaralım bunları da içine koyalım bizim aldığımız kararları bunlarla alıyormuş gibi yapalım, dediler. Küresel kapital hala bu tiyatroya devam ediyor.
Özellikle Erbakan ile ilgili şöyle diyorsunuz “Erbakan ne yaptı da iktidarın daha üçüncü ayında ABD kendisine karşı şiddetli tavır aldı. Devirmek için planlar yapmaya başladı”. ABD’nin en çok rahatsız olduğu konu neydi?
Erbakan’dan en çok rahatsız oldukları konu, bağımsız ve faizsiz milli bir para sistemi oluşturacağım demesiydi. En çok rahatsız oldukları konu buydu. Mesela bunu propaganda olarak İslam falan diye söylüyorlar. Ama Amerika en şeriatçı diye geçinen Suudi Arabistan'la da çalışır rahatsız olmadan. Demek ki Müslümanlıkla alakalı değil, ama öyle anlatıldı. En çok rahatsız oldukları konu mevcut küresel kapital finans sisteminin dışına çıkacağını baştan söylemesiydi. Erbakan’ın baştan koyduğu bir duruşu vardı. O duruşu acaba iktidara geldiğinde yumuşatır mı diye baktılar. Ama tam tersine, D8 kurma yolunda iki tane adım atıyor. Hemen gördüler daha ikinci ayın sonunda operasyon başladı.
Operasyonun ilk işareti neydi sizce?
Bizim için ilk işaret, Financial Times gibi dergiler ve gazetelerin muhabiri kılığında bazı tip insanlar gelmesiydi. Bizim düşüncelerimizi öğrenmeye çalıştılar. Arada “bunu yaptırmazlar size” dediler. Ama en önemli işaret, NATO'da çalışan kuvvetle muhtemel bir Müslüman, vatanını seven birinden mesaj geldi. Bunu çözmeye çalışıyoruz. Mesajın fotokopisini getirdi. Biri Hollanda'dan koymuş zarfa göndermiş. Bize bu kadar mesaj bile yetti. Mesajda diyor ki, “Erbakan yüzünü doğuya çevirerek, Amerikan menfaatlerine aykırı bir birlik ve beraberlik oluşturmaya çalışıyor. Buna engel olamazsak çok daha büyük sıkıntılarla karşılaşırız. Buna bir an önce engel olunması gerekiyor”. Hem Çiller'in partisine ayrı çalışın hem askere ayrı hem de Erbakan’a ayrı çalışın diye talimatlar vardı. Bunu sadece Türkiye'deki misyonlarına değil, Moskova, Tahran, Atina Büyükelçiliği’ni de yollamışlardı. Alır almaz bundan hemen Erbakan’ın haberi olması lazım dedim. Bana, sayın Bakan üzerinde çalışıyor bunun gerçekliğini araştırıyoruz, denildi. Ben hemen gerçektir dedim.
Siz birebir aktarmadınız mı?
Ben sayın Bakan ilgilendiği için aktarma ihtiyacı hissetmedim. Ama bir müddet sonra konuşurken sayın Erbakan'ın haberi vardır diye “Bakın bu mesajda olduğu gibi gelişiyor her şey” dedim. O zaman Erbakan “ne mesajı” dedi. “Kripto bir mesaj var, size getirmişti filanca bakan” diyerek hemen mesajın kopyasını getirdim. Hazırlamıştım.
Kitapta geçmiyor ama hangi bakan acaba?
Onu söylemediğim gibi basına yaygın olarak henüz söylemeyeyim müsaade ederseniz. Ama tahmin ediyor herkes.
Dışişleri Bakanlığı yapan bir isim diyebilir miyiz?
Diyebilirsiniz. Yani tahmin ediyor herkes. Ben kitapta öyle tercih ettim öyle devam edeyim.
Ben kendi yargımı, fikrimi söyleyeyim. Anladığım kadarıyla Erbakan'a karşı Batı kaynaklı kripto bir mesaj geliyor ve Abdullah Gül ilgilendiğini bu kriptolu mesajı Erbakan'a aktarmıyor.
Erbakan’ın bana söylediği “Ben bu mesajı ilk defa görüyorum” oldu.
Tam bu olaylar yaşanırken, 20 Ekim 1996 tarihli Aydınlık gazetesinin bir manşeti var. Erbakan bir kaç aydır iktidarda Eski CIA yöneticilerinden Abramowitz'in bir ziyareti var Tayyip Erdoğan'a ve diyor ki “Siz İstanbul'u yönetip yıldızını parlattığınıza göre Türkiye'yi de parlatabilirsiniz”. Bunu da Aydınlık gazetesi “Erbakan'ın yerine Erdoğan'ı hazırlıyor” manşeti ile duyuruyor. Bu manşet çıktığında Erbakan bir şey dedi mi?
Biz bunları biliyorduk. Erbakan da olaya şöyle bakıyordu “bunlara yanaşacaklar, kandırmaya çalışacaklar. Bizim bir davamız var. Biz bu davada hem onlarla mücadele edeceğiz. Hem de mesafe alacağız”. Bize ulaşan kriptoda, aynı zamanda Refah Partisi içinde çalışın, diye başka mesajlar da bulunuyordu. Biz sayın Erdoğan’ın ABD Konsolosluğu ile olan görüşmelerini biliyorduk ve takip ediyorduk ama çok büyük bir değişim beklemiyorduk kendisinden.
Şöyle bir eleştiri de var. Erbakan bunları gördü. O dönem Doğu Perinçek' Cumhuriyet gazetesindeki röportajında “Amerika, Tayyip Erdoğan'ı başbakan Abdullah Gül'ü dışişleri bakanı yapmayı planlıyor” diyor. Acaba müdahale mi edilmedi?.
Sayın Erbakan, Erdoğan'ın büyükşehir belediye başkanı olmasını istemedi. Ama teşkilatlar ve çevreden gelen baskılarla ayrıca kendisinin de yapmış olduğu baskılarla belediye başkanı oldu.
94 yılından öncede böyle bir yönelim mi seziyordunuz?
Bazı hevesleri etrafta konuşulup söyleniyordu. Bunlardan biri Korkut Özal'dır. Onu parlatmak için üzerinde çalışıyordu. Erdoğan'ın fikirlerini ben de biliyordum. Londra’da iken kendisin ağırladım evimde özel görüşmelerimiz olmuştu. Bazı şeyleri açıkça söylemişti. Bazı konularda kendisiyle uyuşmadığımızı ilettim. Esas olan nedir? Yanınızdaki insanları ıslah etmek. Mutlaka devşirmeye çalışacaklar ama siz onları kulvarınızda tutacaksınız. Adeta bir savaş veriyorsunuz. Tabi ki düşman senin en yanındaki adamın aklını çelmeye çalışacak siz de onu yanınızda tutmaya çalışacaksınız. Erbakan’ın yaklaşımı böyleydi.
Kongrede Erbakan'ın karşısında Abdullah Gül aday olmuştu. Dikkat çeken bir ifade var kitapta “Abdullah Gül'ün üç maddesi vardı: 1)ABD'ye karşı hiçbir şey yapılamaz, 2) her taşın altında ABD parmağı aramak yanlış, 3) IMF'siz ekonomi olamaz”. Zaten siz kitapta, Erdoğan Erbakan'ın başına gelenlerden ders çıkarttı, diyorsunuz. 2002 ile birlikte Erdoğan Milli Görüş gömleğini çıkartım ben BOP başkanıyım dedi. Batı ile bu kadar iş birliğini düşünebiliyor muydunuz?
Bu kadar hamleler yapabileceğini, bu kadar Milli Görüş’ten çıkmasını beklemiyorduk. Gün geçtikçe baktık ki bir yanlış diğerini getirdi. Derin bir şeye battılar. BOP eş başkanlığı, ondan sonra Türkiye’de Kemal Derviş - Fisher restorasyonunu biz uygulayacağız dediler. Sonuçta ülke ekonomisi yüzde yüz küresel finansa eklemlenmiş oldu.
Ne var ki Erdoğan, her gittiği yolda gördüğü yanlışlıklardan ders alarak döne döne, öyle bir yere geldi. Adeta sayın Erbakan'ın en başından göstermiş olduğu o duruşa, yaptığı yanlışlar bir tarafa, ülke açısından baktığımızda benzer bir noktada geldi. Tam Erbakan'ın düşündüğünü düşünüyor diyemem. Ama şunu gördü, Batı iki yüzlüdür, ABD finans sistemi Türkiye'yi soyup soğana çevirmeye çalışıyor. Mesela, piyasada faizler yüzde 1'in altına düşmüşken, ben niye yüzde 15 ödüyorum? Halbuki yüzde 15 ödesin diye, Erdoğan iktidara getirildi ve uzun dönem iktidarda kaldı. Yani senin iktidarda olmanın esbab-ı mucidesi budur. Bunu sorgulamaya başlayınca küresel finans ve kapital sistem de onun kalemini kırdı. Bunu nerden anlıyoruz, Fransız siyaset bilimcisi Defarges, Erdoğan'ı yere göre sığdıramayan profesör, Erdoğan “Dünya 5'ten büyüktür” dediğinde, Batı liderlerine serzenişte bulunan bir adam döndü dedi ki: "Senin kalemin kırıldı, seni nitelikli bir suikastla öldürürler”. Bunun okunması gerekiyor, bu mesajdır. Kalemin kırılmasının sebebi de küresel finans, kapital sistemin sorgulanmaya başlanmasıdır. “Ben pişman oldum, ne istiyorsanız vereceğim” desen bundan sonra küresel sistem asla güvenmez. O sorgulamayı yaptın mı geri dönemezsin. Onların zihninde Erdoğan kurtulması gereken bir adamdır.
Yine kitapta Erbakan'ın Erdoğan'la şöyle bir iddiası var: “Erdoğan'ın iktidarı ne kadar uzun sürerse bunlar kendi aralarında çarpışacaktır. Erdoğan BOP görevini verenleri sorgulayacak ve hangi tarafta olacağının tercihini yapacaktır”. Sizce Erdoğan tercihini yaptı mı?
Henüz net bir tercih yapmadı. Tamam ayakları Asya’ya gidiyor ama gözü hala Batı’da. Şangay İşbirliği'ne gitsin diye demiyorum, fakat Rusya, İran ve Suriye'yle iyi geçinmekte; Mısır'la karşılıklı, iyi niyet ilişkiler başladı. Yas ilan edildi, bunları görebiliyoruz. Fakat gözü hala Batı’da. Trump başka, ötekiler başka der gibi. Şunu anlaması gerekiyor, Trump da, Pentagon da, CIA de bunların hepsi aynı mahallenin çocukları. Bunlar birbirini ısırmaz. Sana iyi polis, kötü polis oynayabilirler. Bunu anlaması lazım. Erdoğan bu adımları da zamanla atabilir. Henüz tamamen bu kulvara girdiğini düşünmüyorum ama ayakları bu kulvarda yürüyor. Batı bizi ittiriyor o tarafa, PYD'ye silah verip, PKK'yı destekliyor. Bu bölgede Türkiye'nin hassasiyetini yok sanıyor, terör örgütünün adının harfini değiştirerek aklımızla alay ediyor. Affedersiniz ama siz 100 yıllık bir ülkesiniz, biz 1000 yıllık bir ülkeyiz. Sen kimsin bizle dalga geçer gibi böyle tiyatrolar yapıyorsun?
Geçtiğimiz Ekim ayında D8 zirvesi İstanbul'da toplandı ve Erdoğan açılışta "Aramızdaki ticarette milli para birimlerimizi kullanırsak, D8'de devrim yaparız. Dolar ve Euro baskısında ekonomiyi eritmeye gerek yok. Milli ve yerli parayla ticaret yaparsak ülkelerimiz kazanır" dedi.
Benim sürekli yazdığım şeylerle bu cümle bire bir aynıdır. Sayın Erbakan, D8 için bunları söylüyordu. Bu konuda Erdoğan adım atabilir mi?
Bundan sonra ne olabilir?
Halk olarak Türkiye her türlü senaryoya hazırdır. 15 Temmuz'da da gördük ki bize karada ölüm yok. Erdoğan, hızlı hareket edebilen bir insan çok çabuk ve taktikle hareket edebiliyor. Fakat arkasındaki kitleler çok hızlı hareket edemez. Bu zamana kadar gitmiş olduğu ekibi değiştirmesi ya da takviye etmesi gerekiyor. Siz kapitalist sistemin yetiştirmiş olduğu "narkozlu" ekonomik sistemle, yeni bir ekonomik yön açamazsınız. Bunlar sonunda dönüp gelecek ve tekrar Küresel Finans Kapital'den kopmayalım diyecek. Çünkü adamlar başka seçenek bilmiyor, bu adamlardan kurtulması lazım. Ben bu adamları atsın demiyorum, yanına farklı düşünen insanların da gelmesini, onları dinlemesi lazım. Ben dinlemediğini düşünüyorum. Biz biliriz, çok şey gördük diye düşünüyor, sen atlatabilirsin ama ülke atlatamayabilir. Ülkenin atlatabilmesi için D8'in bölgesel para birimi oluşturması lazım. Mesela Rusya, İran, Irak, Suriye bunun yanında olur diyor. Sen Türkiye olarak adım atacaksın ve bir takas bank kuruyorsun. Takas bank ölçü olarak ne kullanacak? Bunların bildiği şey dolardır, dönecek ve kendini oraya hazırlayacaktır. Bitti, geçmiş olsun. Adım atamamışsın demektir bu. Danışmanları ise çok dağınık. Birbirlerini yiyorlar. Allah aşkına adamlar Twitter'dan birbirlerine yazıyorlar. Böyle komedi olur mu ya? Türkiye'ye dışarıdan saldırı var diyorlar, peki siz ne yapıyorsunuz?
Suriye konusunda maalesef 2010'dan itibaren uzun yıllar Batı cephesinde yer aldı. Şu an gelinen noktayı nasıl görüyorsunuz? Hala Suriye ile bir temas kurulmadı mı?
Şu an gelinen noktayı olumlu görüyorum. Sayın Erdoğan, Esad ile görüşsün. Buna çok büyük tepkiler gösterecektir bazı arkadaşlar ama siz ülkeyi derleyip toparlayacaksanız, bunu da oradaki yönetimle yapabilirsiniz. Düne kadar bu adamla tatil yapan kardeşim Esad diyen de ben değildim. Yani o kadar da gidilmemesi gerekiyordu. Bir tarafta tefrit öbür tarafta ifrat yani. Sen görüşmek istemiyorsan başbakanını görüştür. Ortadoğu’da barış hemen, bizim elimizin altında. Bir şeyleri aşmamız gerekecek.
Milli Görüş askerle karşı karşıya gelmişti ama Ergenekon, Balyoz döneminde Milli Görüş liderlerinden kumpasları gören ve açıklayanlar oldu. Tertibi yapanların Batı ile iş bilirliği yaptığını aktarıyorsunuz. 15 Temmuzla ilgili “Ergenekon ve Fetöcüler beraber hareket etti” diye bir ifade kullanmışsınız kitapta. Buna katılmadığımı belirtmeliyim. Şunu söyleyelim ki 15 Temmuz gecesi Balyoz ve Ergenekon’da görevine son verilenler dahi o gece Fetö'ye karşı elde silah mücadele etti.
Katılmaya bilirsiniz. Hepsi böyledir demiyorum. Fetöcü ekip tek başına böyle bir şeye cesaret edemezdi. Mutlaka oralardan teşvik gördü, biz de arkanızdayız gibi. Biz ekibin yapısını biliyoruz. Onlar böyle hareket edemezlerdi. Tabi Amerika da arkasında. Yoktur diyemeyiz. İşin çetesi Amerika'da gücünüz yetiyorsa manifestoyu çekin.
Zarrab'ın tanık olduğu davayı nasıl görüyorsunuz?
Zarrab ne yaptı? Amerika neyi sorguluyor? Amerika diyor ki, bu bölgede Amerikan para kredi sistemi dışında alışveriş yapamazsınız. Biz altını ölçek olarak koyup ticaret yapalım, takas yapalım diyen bir ekibiz. Amerika bunu yargılıyor. Yargılayamaz. Orada yargılanan Türkiye'nin komşu kardeş ülkesiyle yapmış olduğu ticaretin şeklini yargılıyor. Mutlaka diyor “bana haracınızı vererek yapacaktınız”. Kendi bankacılık sistemi üzerinden. Maalesef bununla birlikte herkesin nefret ettiği bu rüşvet olayları dönmüş. Kimse bunu savunamaz. Bu çok aşağılık bir şey. Bunlar yargılansın. Bunları ne diye Amerika yargılayacak, Türk yargısı yargılasın. Ama tutup da Amerika'nın Atilla davası diye Türkiye'nin ticaret şeklini yargılamasına eyvallah dememek gerekiyor. Biz Amerika'nın vilayeti miyiz ki.. .60-70 yıl önce kurulmuş bir kuruluş ben bu topraklarda yıllarca birlikte olduğum kardeşlerimle yapacağım ticarette ister altın, takas, ister ortak milli paramızı kullanırım. Göğsümüzü kabartarak bunu diyemiyoruz. Neden? Önünü adam kayırma, iltimas vs. koyuyorlar. Evet çok pis kokuyor. Burnumuzu kapatacağız ve diyeceğiz ki “sen Türkiye'yi komşusuyla doların dışında bir para birimi üzerinden ticaret yaptı diye yargılayamazsın...” Bunu dememiz lazım.
Çok teşekkür ederim.
(ALINTI: AYDINLIK, 15.12.2017)

22 Kasım 2017 Çarşamba

KAİNATIN İLAHİ KUDRET SIRLARINI TETKİK VE TEFEKKÜR "KÂİNATTAKİ HER ŞEY İNSANA HİZMET İÇİN YARATILMIŞTIR"

İNSAN, KÂİNAT VE KÂİNATIN İLAHİ KUDRET SIRLARINI TETKİK VE TEFEKKÜR
Eserlerinizde sıkça kullandığınız “ilâhî kudret akışları” ifâdesiyle kastettiğiniz mânâyı biraz açar mısınız?
İnsan, mahlûkâtın (yatılmışların) en mükerremi (mükemmeli ve ahsen-i takvim üzere en şereflisi) olarak yaratılmış ve ilâhî imtihan îcâbı (kendini yetiştirsin, geliştirsin, geleceğe hazırlansın ve tekâmül etsin  diye) dünyaya gönderilmiştir. 
Bu hikmetin farkında olarak yaşayabilmesi ve güzel bir kullukla Rabbine dönebilmesi için de ona, Peygamberler ve Kitaplar ihsân edilmiştir. Ayrıca içinde yaşadığı kâinat da Cenâb-ı Hakk’ın esmâ tecellîlerinden ibâret olduğu için; eserden müessire, sanattan sanatkâra intikal vesîlesiyle ayrı bir Hakk’a vuslat yolu kılınmıştır.
Hiç şüphesiz kâinatta mikrodan makroya kadar her varlık, Yüce Rabbimizin sonsuz kudret ve azametini hatırlatmaktadır. Her zerre, diri bir kalbe sahip insan için ilâhî kudret tecellîlerini aksettiren bir ayna mesâbesindedir. Bizim, “ilâhî kudret akışları” sözünden maksadımız da, Rabbimizin kâinat aynasında sergilediği; varlığını, birliğini, kudret ve azametini telkin eden bütün tecellîlerdir.
Meselâ her an kader çizgileriyle bambaşka bir güzelliğe bürünen, üzerimizde muhteşem bir billur avize gibi asılı duran yıldızlar…
İlâhî program çerçevesinde hareket ederek iklimleri oluşturan ve yeryüzüne âdeta hayat bahşeden güneşle gökyüzü ne muazzam bir kudret tecellîsidir. Öyle ki güneş, dünyaya mesâfesi bakımından, mevcut hâlinden biraz daha uzak veya yakın olsaydı, bu dünyâda hayat imkânı bulunmazdı.
Yine her canlının rızkı için sayısız ilâhî sofraların kurulduğu ve hâlen de kurulmakta olduğu şu yeryüzü, ne muhteşem bir ilâhî sanat hârikasıdır!
Bir düşünecek olursak; dünyanın dörtte üçü su ile kaplıdır. Dörtte birinin büyük bir kısmı da bitki yetiştirmeye elverişli olmayan kayalıklar veya çöllerden oluşmaktadır. Geriye kalan çok az bir kısmı topraktır. Ancak o ne yüce bir kudrettir ki, bu toprağı sonsuz bir istihâle ile, yâni değişim ve dönüşümle bütün canlıları doyuracak gıdâların kaynağı kılmıştır. Ve aynı topraktan lezzeti, kokusu, rengi ve âhengiyle birbirinden farklı sayısız meyve ve sebzeler yetişmektedir.
GÖREBİLENLER İÇİN KÂİNAT BİR HARİKALAR SERGİSİDİR
Yine kendilerini seyredenlerin gözlerini dinlendirirken, gönüllerine huzur veren binbir türlü renkte olan çiçeklere bir bakın… Hiç düşündünüz mü, onlar bu renkleri kara topraktan nasıl elde ederler? Aynen bunun gibi şu âlemde sayıya gelmeyen daha nice incelikler, güzellikler, kudret akışları, sanat hârikaları var…
Görebilen bir kalp için kâinat, bir hârikalar sergisidir. Zira bütün güzellikler, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlinin güzelliğinden sızan bir akistir. Onun için, şu kâinâtı ibret nazarıyla seyre çıkan gözler ve gönüller, dâimâ hayret nazarıyla geri dönerler!
Hele yeryüzünde kurak yerlere düştüğü andan itibaren toprağı yeşerten su, bambaşka bir iksîr-i ilâhî ve bambaşka bir hayat menbaıdır, canlılıktır, diriliştir…
Suyun mâcerâsını bir düşünelim. Yağmur bulutuyla toprağa düşen su, bazen münbit bir arazide canlıların neşv ü nemâ bulmasına vesîle olurken, bazen de kayalık bir arazide veya çölde heder olup gitmektedir. Buna mukabil bazen de toprağın üstünde neticesi görünmese bile, yer altında birikerek bir kaynak suyu hâline gelmektedir.
Toprağın üstünde kalan su ise, insanlara hizmet etmekte, onların yemeğinde, içeceğinde, temizliğinde ve türlü ihtiyaçlarının giderilmesinde kullanılmakta ve bazen bu yüzden kirlenmektedir. Fakat o kirli su, güneşin harâretiyle gökyüzüne doğru tebahhur etmekte (buharlaşmakta), temizlendikten sonra bulut bulut kümelenip tekrar yeryüzüne rahmet olarak yağmaktadır.
Yine canlıların programlı bir teselsül ile dünyaya getirilmeleri, ilâhî nizam ve takdîrin hârika tecellîlerinden biridir. Meselâ, kıyâmete kadar dünyaya gelecek olan bütün filler aynı anda yeryüzüne gelmiş olsaydı, bütün yeryüzü filler tarafından doldurulur, böylece diğer canlıların hayatiyetleri mümkün olmazdı.
İNSAN, İLAHİ KUDRETİN KÂİNATA KOYDUĞU NİZAMA İTİMAD EDER
Nefes alıp verirken ciğerlerimize doldurduğumuz havayı düşünelim: En ileri teknoloji ile îmâl edilmiş bir uçağa bindiğimiz zaman bile; “Şayet yüksek irtifâdayken basınç düşerse otomatik olarak önünüze gelecek olan oksijen maskelerini takın!” diye anons edilir.
Hâlbuki hiç kimse; “Acaba yarın havadaki oksijen miktarı yüzde 21’den yüzde 25’e çıkar mı, yahut yüzde 18’e düşer mi, kendime bir oksijen tüpü alsam mı?” diye bir endişe geçirmemektedir. Çünkü inanan-inanmayan herkes, ilâhî kudretin kâinata koymuş olduğu nizam ve kâidelere îtimad hâlinde hayatını sürdürmektedir.
Bütün bu kudret tecellîleri arasında insanın ise çok ayrı bir yeri vardır. Nitekim insan, kudret-i ilâhiyyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî sanatın zirvesini teşkîl eder.
İNSAN NASIL YARATILDI?
O, bir damla sudan, gözle dahî görülemeyecek kadar küçücük bir spermden, müstesnâ bir sûrette yaratılmıştır. Nitekim âyet-i kerîmede insanın yaratılışı şöyle ifâde edilmektedir:
“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et hâline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (el-Mü’minûn, 12-14)
Öte yandan insana ikrâm edilen göz, kulak, el, ayak gibi maddî; söz, şuur, vicdan gibi mânevî techîzât, onu ilâhî hakîkate mazhar kılmak için verilmiş yüce ihsanlardır. Göz, âfâkî hakîkat parıltılarını görmek; kulak, ilâhî irşad seslerini duymak; el, hayırlara mecrâ olmak; ayak, hasenâta ve hizmete seferber olmak; söz, gönle tercümân olmak ve ilâhî kelimeleri okuyup kalbin zikrullâh ile itmi’nâna ermesini sağlamak; şuur, dış âlemdeki kudret akışlarını kavramak; vicdân, iç âlemdeki kudsî parıltıları idrâk edebilmek için verilmiştir.
KÂİNATTAKİ HER ŞEY İNSANA HİZMET İÇİN YARATILMIŞTIR
Âyet-i kerîmede beyân edildiği üzere kâinattaki her şey insana âmâde kılınmıştır. Öyle ki, nice varlık, kendisi için ürettiklerini daima ihtiyaçlarından fazla üretir. Bunun sebebi, başkalarının, bilhassa da insanoğlunun ihtiyacını gidermektir. Bunda akıl ve gönül sahipleri için ne büyük hikmetler vardır. Meselâ: Bal arısının ömrü ortalama kırk beş gündür. Bu kısa süreyi o, kendine ve nesline bal üretmekle geçirir. Üstelik ihtiyacından daha fazlasını üretir ve onda büyük istifade payı insanoğluna düşer.
Yine bir inek, yavrusunun ihtiyaç duyduğu sütü, fazla fazla üreterek insanoğlunun istifadesine sunar. Aynı şekilde bir elma ağacındaki elmaların içinde bulunan çekirdeklerden bir tanesi bile, onun neslini devam ettirmeye muktedir iken, her yıl o ağacın dallarını yere eğecek kadar meyve yetişmektedir. Kâinattaki buna benzer sayısız misal, hep insana ders alması için sunulmuş ibretlerdir. Ve bu ibretler, aslında insanı her an Cenâb-ı Hakk’ı tefekküre dâvet etmektedir. Fakat çoğunlukla insanoğlu; ya gafleti sebebiyle, ya da sürekli göre göre artık bakar-kör olduğu için, bu fevkalâdeliklerin farkında olmamaktadır. Neticede nice sonsuz ibret ve hikmet tecellîleri, âdeta kayaların üstüne düşen yağmur damlaları gibi akıllara ve dimağlara nüfuz etmeksizin gafil gözlerin önünden akıp gitmektedir.
HAK DOSTLARININ KÂİNATI TEFEKKÜR İFADELERİ
Hâlbuki gören gözler için her yaprak, her çiçek ve her meyve, âdeta bir kitap gibidir. Nitekim Şeyh Sâdî-i Şîrâzî şöyle buyurur:
“İdrak sahipleri için ağaçlardaki her bir yaprak, mârifetullâh (yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilme) husûsunda mufassal bir kitaptır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar tek bir yaprak bile değildir.”
Yine bir Hak dostu şöyle buyurmuştur:
“Bu âlem; Âkiller (akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatın eşsiz güzelliklerini ibretle temâşâ ); ahmaklar içinse yemek ve şehvetten ibârettir.”
Şâir Ziya Paşa da, nice ilâhî kudret akışları ve azamet tecellîlerinin, insan idrâkinin çok çok ötesinde olduğunu ve onları lâyıkıyla kavrayabilme hususunda insan aklının büyük bir acziyet içinde bulunduğunu mısrâlarında ne güzel ifade etmektedir:
İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez.
Yaratılış hikmetini idrâk edemeyen, maddî ve mânevî yapısının inceliklerinden gâfil kalan bir insanın; nezih bir hayat sürmesi ve kâinattaki kudret akışlarını müşâhede edebilmesi ise imkânsızdır.
Rabbimiz, kâinatta sergilediği ilâhî kudret ve azamet tecellîlerine karşı kalplerimize tefekkür ve duygu derinliği ihsân eylesin.
Âmîn…
KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, 40 Soru 40 Cevap, Erkam Yayınları, 2011