13 Haziran 2017 Salı

Yorumsuz!.. Ahmet Doğan Şimşek "KURTLAR VE AŞIKLAR & EDEP" Bekir Hazar

Yorumsuz!.. Ahmet Doğan Şimşek
KURTLAR VE AŞIKLAR 
Bekir Hazar
Yeryüzü adeta doymak bilmeyen aç kurtlar alanına dönüştü. Para kavgaları inanılmaz boyutlara ulaştı, dünya dünya olalı böylesini görmedi.
Bir zamanların "Güneşin batmadığı imparatorluğu" olarak gösterilen Birleşik Krallık artık güneşi zor gören ülke haline geldi. 100 yıl öncesinin büyük oyun kurucusu ve fitnecisi Londra artık oyuna geliyor, bombalarla sarsılıyor. 100 yıldır sömüreceği her bölgeye ve ülkeye terör ihraç eden Avrupa artık terörle tanıştı, insanlar sokaklarda korkuyu yaşıyor.
İtalya'da meydanda maç seyredenler, maytap patlayınca korkuyla birbirini eziyor, bomba patladı diye binlerce kişi kaçarken, binbeşyüz kişiyi ezerek hastanelik ediyor. Amerika terör örgütü PKK ile Rakka'ya yürüyor. Rusya "PKK ve DEAŞ, CIA'nın kurduğu masada Rakka konusunda anlaştı.
DEAŞ buradan çekilecek" diyor. Peki DEAŞ nereye gidecek? 30 bini aşkın yabancı teröristi barındıran örgüt bitecek mi? Kesinlikle hayır... İstihbarat örgütleri tarafından korku ve dehşet salma konusunda eğitilen ve kafa kestirilen DEAŞ'ın içinde binlerce Avrupalı, Avustralyalı, Asyalı ve Afrikalı var. Ülkelerine geri dönecekler, her biri uyuyan hücrelerde cellat kesilecek.
Özellikle Avrupa'yı Suriye'den ihraç edilecek terörle korku ve dehşetin hakim olduğu günler bekliyor. Peki bu korku ve dehşet kimin işine yarayacak? Hadi gelin bir dünya turuna çıkalım ve önce Amerika'dan başlayalım. ABD derin devleti tarafından başkanlığa getirilen Trump her ortamda Almanya'yı aşağılıyor, Başbakan Merkel ile adeta dalga geçiyor. Çünkü ABD'nin hedefinde AB lideri Almanya var. Trump "Almanlar bize milyonlarca araba satıyor, bunu kesinlikle durduracağız" diye bas bas bağırıyor. Gümrük vergileri yolda, Almanya milyarlarca dolar kaybedecek. ABD, Almanya'ya yaklaşık 58 milyar euroluk mal satabiliyor. Buna karşılık Almanya'nın ABD'ye ihracatı 107 milyar euroyu buluyor. Trump "1 trilyon doları aşan bütçe açığımı körfez ülkelerinden ve Avrupa'dan tahsil edeceğim" diyor.
Avrupa'da terör korkusunun yanı sıra, bağıra bağıra gelen "Ekonomik darbeler yolda" haberleri Merkel'i seyyaha çevirdi.
Almanya Başbakanı kabus dolu günler paniği ile, Meksika'dan tutun, Hindistan ve aralarında 170 milyar euroluk ticaret hacmi olan Çin devlet başkanının kapısına kadar dayandı. Peşpeşe gelen terör saldırıları ile sarsılan Londra'da Trump şoku yaşanıyor.
İngiltere'de "ABD başkanı ülkemizi ziyaret edecek. Gelsin mi gelmesin mi" şeklinde yapılan anketlerden "Gelmesin" çıktı. Trump "Ziyaretim için anketler bile yapılıyor... Madem iş bu noktada ve istenmiyorum, Londra'ya gelmiyorum" diyerek iki ülke arasındaki gerginliğin işaretlerini veriyor. ABD başkanı, Londra Belediye Başkanı ile dahi ağız dalaşına giriyor. CIA kontrolündeki DEAŞ İran'da Meclis'i basıyor, Humeyni türbesini taratıyor, 12 kişiyi öldürüp Devrim Muhafızlarını "Suudi Arabistan yaptı" gazına getiriyor, intikam yeminleri ettiriyor. 3 gün sonra Suudi Arabistan'ın Şii bölgesinde askeri araç bombalı saldırıya uğruyor, bir binbaşı öldürülüyor. Sınırımızdaki yangın ve fitne ateşi üzerine ise adeta birileri tarafından benzin dökülüyor. Bölgeyi mezhep savaşı ile kan gölüne çevirip cesetler üzerinden rant peşinde koşan doyumsuz AÇ KURTLAR durmak bilmiyor. Trump'ın ziyaretinde "Katar" dolmuşuna getirilen Suudi Arabistan'ı, 2013'te NewYork Times'da yayınlanan ve Pentagon'un kaynak gösterildiği "Beşe bölünme" tehlikesi ve parçalanmış harita bekliyor. Böyle bir ortamda tüm kavgaların ortasında kalan ve sürekli içeriden ve dışarıdan saldırıya uğrayan Türkiye, kenetlenmeye ihtiyaç duyduğu günleri yaşıyor. Ancak ne hikmetse bizim dünyadan bihaber ana muhalefetten birileri çıkıyor, Avrupa'yı Türkiye'ye müdahaleye çağırıyor. Kimi terörist cenazelerinde geziyor, kimi Alman ağzıyla, konuşuyor, kimi Amerikan FETÖ'süne sahip çıkmak için kendini yırtarak aramızda geziyor... İçimizde, dışarıdan pişirilen cümlelerle uluyanlar da kol geziyor. Goldoni boşuna "Kurtla yaşayan, ulumasını öğrenir" demiyor. Aç kurtlar etrafımızda, bölgemizde kol gezerken, içimizden bazıları onlara sevdalanacak kadar bağlanıyor. Mevlana Hazretleri; "Kurdun kuzuyu yemeye niyetlenmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan odur ki; kuzunun kurda gönül bağlayıp, aşık olmasıdır" diyor. Şaşılacak olanlar, kurtlarla oturdukları sofrada kendini konuk zannediyor, yeneceklerini bilmiyor. http://www.takvim.com.tr/yazarlar/bekirhazar/2017/06/13/kurtlar-ve-asiklar
EDEP
Bekir Hazar
Ramazan, kardeşlik, sevgi, birlik, beraberlik, barış ayıdır. Ancak baktığımızda Osmanlı coğrafyasını cetvelle bölenlerin oluşturduğu haritalarda, 100 yılı aşkın süredir yakılan fitne ateşi Ramazan bile dinlemiyor. İslam coğrafyasını parçalayanlar, sömürebilmek için hemen her yerde dışarıya bağlı kukla rejimler oluşturdular. Hal böyle olunca gölgesinden korkan, geceleri öldürüleceğim diye saraylarda uykusuz kalan, KORUMA olarak BATI'yı milyarlarca dolar ödeyerek tutan bir İslam ülkeleri tablosu çıktı.
Türkiye son yıllarda, silaha yılda 18 milyar dolar harcıyordu. Bir Suudi Arabistan 63 milyar dolardan, son Trump ziyaretinden sonra silah alımını 100 milyar dolara çıkardı.
Türkiye mazlumların yanındaydı, savaşlardan, ölümlerden kaçan yetimleri, dulları, bebeleri kucaklıyor, milyarlarca dolarlık ekmeğini paylaşarak dünyanın her yanında cömertliğini gösteriyordu. Buna karşılık Suudi Arabistan, Londra'nın Nişantaşı-Bağdat caddesi olarak gösterilen semti Chelsea'nın tamamını alıyor, lüks markalara, altın kaplama arabalara milyarlarca dolar yatırıyordu. Amerika'da 700 milyar dolar saklıyor, son anlaşma ile 380 milyar doları daha Washington'a gönderiyordu. BATI'ya kesenin ağzını sonuna kadar açarak cömert davrananlar, Trump'ın kızı Ivanka'ya bile 100 milyon dolar hibe edenler İslam dünyasına CİMRİ takılıyordu.
Rejimleri ve yöneticileri zayıftı. Kefenleri ile değil BATI korumasında korkularla yaşayanlar silahlanıyordu. Dünya malını Avrupa ve Amerika bankalarında dolar olarak stoklayanlar, Müslümanların açlıktan öldüğü ülkelerde bile PİNTİ takılıyordu. Halbuki Hz. Ebubekir (R.A.) "Mal cimrilerde, silah korkanlarda, idare de zayıflarda olursa İŞLER BOZULUR" diyordu. O yüzden işleri rast gitmiyor, sürekli bozuluyor, korumasına sığındıkları BATI tarafından fitne ateşiyle sürekli arkadan hançerleniyorlardı.
İslam demek, malını mülkünü, gücünü Allah yolunda harcamak, mazlumların yanında olmak, cömert ve cesur olmak demekti. İslam insanlığa hizmet etmek demekti. Nitekim Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethettiğinde kılınan ilk Cuma namazında okunan hutbe çok ilginçti. Mısırlı Alim okuduğu hutbede Müslümanlara Yavuz Sultan Selim'i "Sahibül Harameyn", yani Mekke ve Medine'nin hakimi olarak tanıtıyordu. Yavuz Sultan Selim müdahale ediyor "Ben hakim değilim. Ben Hadim-ül Harameyn'im" diyordu.
Yani "Hizmetçisiyim" diye uyarıyordu.
Hizmetçi oldukları için de 600 yıllık bir imparatorluğa sahip oldular. Halbuki bugün aynı toprakları elinde bulunduranlar, BATI'nın hizmetçisi olduğu için sürekli bölünme, parçalanma tehdidi ile karşı karşıyalar. Ve yaşamaları, parçalanmadan ayakta kalmaları, Müslümana olan cimrilikleri ve korkularla yaşayan zayıf yönetimleri yüzünden mümkün değil. Sultan Abdülhamid Han, ihanetlerin patlama yaptığı, imparatorluğun en zor günlerini yaşadığı dönemde bile Hicaz demiryolunu yaptırarak Müslümanlara hizmet etmek için çırpındı. Medine'de Mescid-i Nebi'nin yakınlarından geçen trendeki vagonların tekerlerine bile keçe koydurup, "Gürültü yapmasın, Peygamber Efendimizi rahatsız etmesin" diye saygının ve EDEBİN en büyüğünü gösterdi. Bugün İslam dünyasında sadece ve sadece BATI'ya saygı ve edep, birbirlerine hakaret ve iftira hakim olduğu için bellerini doğrultamıyorlar, kaoslardan ve kan gölünden kurtulamıyorlar. Bugün Katar gibi küçücük bir ülke bile TERÖRE hizmet etmekle suçlanıyor.
Halbuki El Kaide ve DEAŞ üyelerinin tamamı bugün Selefi denilen, Suudi Arabistan'daki Vehabilerden çıkıyor. İngiltere "DEAŞ'ın içindeyiz" diyor, Alman'ın bile DEAŞ'ı var, Trump "DEAŞ'ı bizim Obama kurdu" diyor. Suudi Arabistan, Amerikan kongresince 11 Eylül'ün suçlusu ilan ediliyor, 380 milyar dolarlık EDEP VE SAYGI parası gelince, Washington öpüp kokluyor. ABD Suriye'de TERÖR ÖRGÜTÜ PKK'ya KOMUTANLIK YAPIYOR, milyarlarca dolarlık silahı göstere göstere terör örgütüne veriyor, adeta bunu dünyanın gözüne sokuyor. İslam dünyasının milyarlarca dolarla koruma olarak tutup, yönetimlerini teslim ettiği bu ülkelere kimse "TERÖRİST" demiyor, diyemez de... Çünkü Ramazan'da bile birbirine saldıran kuklalar olduğu sürece bu değişmez, birlik beraberlik sağlanamaz.
Türkiye çatışma yaşanmasın, insanlar ölmesin, kan dökülmesin diye Katar'a caydırıcı 5 bin asker gönderiyor, bazıları ortalığı ayağa kaldırıyor. Halbuki Pakistan da 20 bin asker gönderiyor, kimsenin gıkı çıkmıyor. Çünkü, kuklalar ve onları yönetenlerin, "Osmanlı EDEBİ" geri dönecek diye ödleri patlıyor.  http://www.takvim.com.tr/yazarlar/bekirhazar/2017/06/10/edep

9 Haziran 2017 Cuma

"VAHHABİ, SELEFİ, HAŞHAŞİLER ZİHNİYETİ VE TÜRKİYE & BİLGİ, ALGI, MEDYA, HUKUK" - Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN

VAHHABİ, SELEFİ, HAŞHAŞİLER ZİHNİYETİ VE TÜRKİYE
 Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN
Toplumda din, ahlak, hukuk kuralları altüst edildi. Gerçek din o değil anlayışı ile yüzlerce din anlayışı ve uygulaması ortaya çıktı. Hertürlü ahlaksızlık gerçek ahlak olarak yansıtılıyor. Hukukun üstünlüğü yargı bağımsızlığı anlamını yitirdi. Anayasa evrensel hukuk normları, kanunlar hükümsüz kılındı. Bu çarpık anlayış ile bütün insani ve toplumsal değerler hırpalandı, içi boşaltıldı.
Türkiye; demokrasi oyunuyla; siyasi, ekonomik, kültürel, askeri işgal altındadır.
Koalisyon olan vahhabi, selefi, haşhaşiler ile başlayan süreçte; vicdan sömürüsü, mağdur edebiyatı üzerinden maddi ve manevi bütün değerlerin sömürüsü yapılıyor, değerler altüst ediliyor. 
Din; hiçbir dönem bu dönemde olduğu gibi; hırsızlık, zimmet, yalan, talan ve yolsuzlukla bir arada anılmadı. Dolayısı ile en büyük ahlaki çöküş de bu süreçte yaşanıyor. 
Halk; hala şokta, ayılmak için narkozdan kurtulması gerekir.
Türkiye’nin yüzyıllardır süren aydınlanma süreci tersine dönüştürülüyor. Arap hurafelere dayalı ortaçağ anlayışı, Arap ahlaksızlığı, Arap çok eşliliği; Türkiye’nin inancı, düşüncesi, yaşamı haline getiriliyor. Ülkenin ortaçağ dönemindeki cahiliye yaşamına dönüştürülmesinde;  siyasetçisi, bürokratı, akademisyeni, gazetecisi, gaflet, dalalet ve hıyanet içinde. Kimi suskun, kimi destekçi. Kalemlerini ve çenelerini kullanıyorlar.
ABD-İngiltere-Fransa şer ülkeleri, Türkiye’ye eş başkanlık görevinin gereğini yaptırtıyorlar. Hayali Osmanlı cumhuriyetine odaklatılan siyasi kadrolar, devleti çözerken, milleti ayrıştırıyorlar ancak farkında değiller. Benden sonra tufan diyorlar.
Kim dur diyecek?
Gölge CIA olarak anılan Strafor, CIA adına çeşitli ülkelerden istihbarat toplayan Amerikalı bir düşünce kuruluşuna bilgi veren danışmanlar görevine devam ediyor.
Direnç sistemi kırılan ülkenin; casus hücreleri tehlike olarak algılama kodları değiştiriliyor. Düşman hücreler engelleme ile karşılaşmadan milli dokuyu kemiriyor.
Kredi kartı kıskacındaki geniş halk yığınları her şoklamada esarete bir adım daha yaklaşıyor.
Ülkeye giren kaynağı belirsiz sıcak para iç ve dış politikayı esir alıyor.
Gazilere 236 YTL maaş verilirken, terörist eski milletvekillerine maaş ödeniyor.
Taşeronlaşan şirketler eline teslim edilen köle işçiler ya göçük altında kalıyor, ya baraj suları götürüyor, ya da çadırlarda yanıyor. Göçük altında kalarak ölen işçi için biri kader derken, diğeri güzel öldüler diyor. Nedense bu kader ve güzel ölümler derebeyi çocuklarını bulmuyor, hep garibanı buluyor.
Din; insanları özgür kılmak için geldiği halde, din tacirleri elinde köleleştirme aracına dönüşüyor. Halk köleleşirken, dolar milyonerleri çoğalıyor. Kölelerin olduğu bir ülkenin işleyen evrensel hukuku olmaz.
İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri’nin casusu A. Ryan (1919) : "Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır. Biz gerçek ideali ‘din’miş gibi davranacak,  çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız.” diyordu.
1919 da oynanan oyun 2012 de aynen devam ediyor. Din havucuyla İslam dini esir alınmıştır. Artık din ile “yolsuzluk, haçlıya yardım ve yataklık etmek, tefecilik, sömürü, yalan-dolan, devlet malından nemalanmak, devletin verdiği yetkileri Firavun hükmünde kullanmak” birlikte anılır oldu. Bu ahlaksız anlayış “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere geldim” diyen Peygamberin tebliğ ettiği Kur’an’i Muhammedi İslam’a savaş açmıştır. 
Türkiye; komşu ülke teröristlerine kucak açan ABD İngiliz Fransız istihbaratçılarının cirit attığı ülke haline gelmiştir. Muhalifler Türkiye’de eğitiliyor.
Türkiye, cephe ülke haline getiriliyor.
Milli Devlet düşmanlığı; sistemli bir şekilde sürdürülmektedir. Şoklama yöntemiyle bile saklanamayan İslamcı kimlik kamuflajı altında dönmelerin yuvalandığı organizasyonlar, işbirliği içindedir. Çıkarcı liberali, ateisti paylaşım ortaklarıdır.
İlahi mesajı tersyüz ederek dünyevileşmiş, lüks yaşam biçimini benimsemiş sözde Müslümancılarınmaskeli ve kirli yüzleri, niyetleri ancak aldatılan masum ve saf  Müslümanların uyanışı ile anlaşılır.Allah ile iman ve biat ile aldatma sorgulandıkça uyanış ve diriliş başlar.
Türkiye; batı dünyasının emperyalizminden, doğu dünyasının vicdan sömürüsünden, güney dünyasının din istismarından kurtulursa ancak o zaman aydınlık günlere kavuşur. 
Türk Milleti demeyen soysuzlarla, Türk milliyetçisiyim diyen dönek ve dönmeler ülkeye ihanete devam ediyorlar.  Türk Milleti buna dur diyecektir.
Günün Sözü: Kaplumbağa ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerler.
BİLGİ, ALGI, MEDYA, HUKUK
Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN
İnsanlar; bilginin sınırsız dolaşımı, teknolojinin yaşamla içiçe geçmesi gerçeği ile yaşamaktadır. Hak, hukuk, adalet, düzen, ilişkilerde buna göre değişim geçirmektedir.
Çağdaş suç ve ceza anlayışı; insanlığın acı deneyimleriyle belli ilkelerle tanımlanmıştır.
Evrensel insanlık değerler bütünüyle, hukuk normları oluşturuldu. Böylece din, dil, ırk, renk, cins ayrımı gözetmeksizin herkesin hukuk önünde eşit olduğu gerçeği kabul edildi.
Din’ler, ideolojiler; kendi suç ve ceza anlayışını ileri sürerken, ben ve öteki ayrımcılığı ile hukuku işletmek ister.
Dünya’da; din’ler ve ideolojiler sıcak savaşı durdu. Din’ler ve ideolojiler çatışmasından hukukun evrensel ilkelerine geçişle, din ve mezhep çatışmasını bıraktı. Ama batı emperyalizminin sömürme yöntemleri değişti. Terör örgütleri kurup ülkeleri karıştırmak yolu tercih edildi. Buna en yatkın alan da ne yazık ki İslam ülkeleridir.
İslam dünyası; çatışma, katliam, yıkım, yağma alanı. Bir Müslüman diğerini beğenmiyor. Birinin hak, hukuk, adalet anlayışı diğeri ile uyuşmuyor.
Halk mı ahlaksızlaştı yoksa aklı mı tutuldu? Evet ne oldu? Yoksulluğun, yolsuzluğun, soygunun, talanın ayyuka çıktığı, zenginleşen bir avuç kesimin şatafat içinde yaşadığı yığınların işsiz, gelir düzeyi düşük olmasına rağmen böylesine bir tercih için bir neden olmalı.
Ahlaksızlar, yalancılar, dolandırıcılar, teröristler, katiller, işbirlikçiler, benimseniyor, seviliyor, tercih ediliyor. Peki ama neden?
Medya ilizyonu ile kitleler uyuşturuluyor. İnsan beyninin ürettiği dalgaları tespit etmek suretiyle düşünceler okunabileceğine ve kaydedilebileceğine ilişkin çalışmalar sürüyor.
Böyle bir icat gerçekleştirilmiş olsa ve bu aletten yeteri kadar üretilse, o zaman insanlar arası ilişkiler nasıl olacak, iletişim nasıl kurulacak, devlet işleyişi nasıl olacak sorusu soruluyor.
Bir düşünelim; güç ve yetki sahiplerinin elinin altında böyle aletler olsa ne yaparlardı? Herhalde, daha insan beynindeyken düşünceleri değiştirir veya insan beyninden silerlerdi.
Öyle ya insan düşüncesini okuyabilmek mümkün olursa, insan hafızasını silmek ve yerine birkaç dakika içinde yeni bir hafıza yerleştirmek de ardından gelirdi. Böylece; bu bilimsel kapasiteyi eline geçiren güç, bütün insanları robot gibi kullanabilirdi.
İnsanları robot olarak kullanabilmek için düşüncelerini okumaya veya bilgisayardaki gibi hafızalarını silip yerine başka bilgiler doldurma yeteneğine sahip makinelere gerek de yok. Çünkü günümüzde de tarih bilincini, kimlik bilincini, beynindeki inanç haritasını değiştirdikleri insanları robot olarak kullanabiliyorlar.
İşte bugün; operasyonunu, insanların algılamasını değiştirmekle görevli, bilim adamları, yazarlar, gazeteciler ve televizyoncular yapıyor. Kısacası, devletlere, milletlere hâkim olmak isteyenler, bunu insanları ikna etmek suretiyle ve medya vasıtasıyla başarıyor!
Esasen, insanları medya manyağı, müzik manyağı, spor manyağı haline getirmek, derin güçlerin kullandığı yöntemlerdir.
İnsan; bilinçaltı, gürültü, ritim ve saldırgan sesleri, renk bakımından zenginleştirilmiş hipno-renk etkilerini, bir sanatla karşılaştırma yapılamayacak kadar büyük bir hızla benimser. Bu tahriklerle manevi zekA körelir, bilinçaltı ve tanımayı sağlayan genetik program bozulur.
Toplumun genetiği değişmiş durumdadır. Toplumu bu KABUSTAN kim, nasıl uyandıracak?
Uyuşturulmuş sürü psikolojisine sokulmuş düşünme sorgulama yeteneğini kaybetmiş insan, insan olmak erdemliliğini, gerçekleri, kimin kim olduğunu anlayabilmelidir.
Önce hafızaları tazelemek gerekiyor.
Günün Sözü: Dünyada en zor şey insan olarak kalabilmektir.

2 Haziran 2017 Cuma

RAMAZAN SOHBETLERİ (1) "KUR'AN NEDEN ARAPÇA İNDİRİLMİŞTİR?." (ZUHRUF 2-3. FUSSİLET 44. AYET) İlâhiyatçı - Yazar: Haluk Gümüştabak

KUR'AN NEDEN ARAPÇA İNDİRİLMİŞTİR. 
(ZUHRUF 2-3. FUSSİLET 44. AYET)
Haluk Gümüştabak
Bizler İslam ı yaşarken, gelenek ve beşeri fıkıh inancının o kadar etkisinde kalıyoruz ki, Allah ın ayetlerini bile görmezden gelebiliyoruz. İslam dininde, ruhban sınıfının olmadığını söyleyen Kur’an a inat, bizler kendi ellerimizle yarattığımız ruhban sınıfının, kurallarına göre yaşıyoruz İslam ı. Çünkü bu kişiler Kur’an ile bizlerin aramıza girip, Kur’an gerçeklerini bizlerden gizlediler. 
Allah Kur’an ı elçisine tebliğ görevini verdikten sonra, çok dikkat çekici uyarılarda bulunmuştur. Rad suresin 40. ayetinde “SENİN GÖREVİN SADECE TEBLİĞ ETMEKTİR. HESAP GÖRMEK İSE BİZE AİTTİR.” Der. Daha da dikkat çekici olanı ise,  Müddesir 11. ayetinde Allah elçisine seslenerek bakın ne diyor. “BENİ, YARATTIĞIM KİŞİYLE BAŞ BAŞA BIRAK.” Ne dersiniz, Allah ın bu uyarılarından dersler aldık mı? Yoksa Allah, elçisinin bile kuluyla arasında olamayacağını ve Allah bizzat kuluyla baş başa kalması gerektiğini anlatıyorsa bizlere, acaba bu gerçeği hayatımıza geçirebildik mi, anlayabildik mi, YOKSA ALLAH İLE ARAMIZA, ŞEFAATÇİLER Mİ SOKTUK.
Arapçayı kutsal bir dil ilan edip, Allah böyle bir bilgi vermediği halde, cennet lisanının bile Arapça olduğunu söyleyebildiler. ALLAH IN MESAJLARINI, UYARILARINI ANLADIĞIMIZ DİLDEN OKUMAMIZI ENGELLEDİLER. Kur’an ın başka dillere tam olarak çevrilemeyeceğini, kelimelerin, ayetlerin çok daha farklı anlamalara geldiğini söyleyerek, bu toplumu korkuttular, tedirgin ettiler. Hâlbuki Allah, Kur’an ın neden Arapça indirildiğini açıklamış ve bizleri bilgilendirmişti. Bakın Allah ayetinde, bu konuda bizlere anlatılanları yalanlayarak, ne kadar açık ve akılcı bilgiler veriyor, Kur’an ın neden Arapça indirildiğine dair.
Zuhruf 2–3: Apaçık Kitab’a andolsun ki, İYİCE ANLAYASINIZ DİYE biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık. (Diyanet meali)
Fussilet 44: Eğer biz bu Kur'ân'ı yabancı bir dilde indirseydik, onlar kesinlikle, “Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi. De ki: “O, inananlar için bir yol gösterici ve gönüllerine şifadır. Kâfirlerin kulaklarında ağırlık vardır ve KUR'ÂN ONLARA KAPALIDIR; sanki onlara uzak bir yerden sesleniliyor.” (Bayraktar Bayraklı meali)
Allah ayetinde Kur’an ın, apaçık yani anlaşılan bir kitap olduğunu söylemesine rağmen, bizlere Kur’an ı herkesin anlayamayacağını, her bilginin Kur’an da detaylı olmadığını söylemediler mi? KUR’AN I ANLAYARAK VE DÜŞÜNEREK OKUYAN BİR MÜSLÜMAN ASLA KANDIRILAMAZ, ALDATILAMAZ. Onun için Allah ayetleri önce okuyun ve anlayın, sonrada üzerinde düşünün emrini vermiştir.
Ayetleri anlamadan okutan, siz anlamasanız da okuyun, Allah sevap yazar zihniyetini topluma yerleştiren ruhban anlayışı, bizlerin düşünmesini de engellemişlerdir. Allah bakın Arap toplumuna neden Arapça indirdiğini söylüyor. “İYİCE ANLAYASINIZ DİYE ARAPÇA İNDİRDİK.” Yani Araplara, kendi dillerinden indirdik ki anlasınlar diyor Rabbimiz. Din tacirlerinin tuzağına düşen bizler, bu gerçeklerle buluşamadığımız sürece, Kur’an ı anlamamız da asla mümkün olmayacaktır. Allah anlamını bilmeden, üzerinde düşünmeden okuyacağımız bir bilginin, bizlere fayda sağlayamayacağını çok iyi biliyor. Onun içinde lütfen, özellikle içinde bulunduğumuz bu Ramazan ayı içinde, KUR’AN I MUTLAKA ANLAYARAK VE DÜŞÜNEREK BOLCA OKUYALIM. 
Devamındaki ayet, konuya çok güzel açıklama getiriyor ve bakın ne diyor. EĞER KUR’AN I ARAP TOPLUMUNA, BAŞKA DİLDE GÖNDERMİŞ OLSAYDIK, AYETLER AÇIKLANMASI GEREKMEZ MİYDİ, BİZLERİN ANLAYACAĞI DİLDE GÖNDERMENİZ GEREKMEZ MİYDİ, BİR ARABA YABANCI DİLDE KİTAP MI İNDİRİLİR, DERDİNİZ DİYOR. Çok doğru değil mi? Araplara Türkçe bir Kur’an indirildiğini düşünün, bu durumda ne yapmaları gerekirdi? Tüm toplum şaşırır kalırdı, ALLAH IN TEBLİĞİNİ DE ALAMAZLARDI? Hem Arap peygamber göndereceksin, hem de farklı dilde Kur’an ı indireceksin. Bakın böyle olsa nasıl mantıksız olurdu değil mi?
İSLÂM'A GÖRE:
"DEVLETİN DİNİ ADALETTİR"
ADALETLİ OLMAYAN HÜKÜMETLER
MEŞRU DEĞİLDİR
Eğer mantıksız olduğunu kabul ediyorsanız, bizlerinde anlamadığımız dilden, yani Arapça Kur’an ı okumamızın gerekli olduğunu söyleyemezsiniz. KUR’AN ALLAH IN KULLARINA MESAJIDIR, TEBLİĞİDİR. Bu tebliğin her dile çevrilemeyeceğini, çok farklı anlamlara geleceğini söylemek, Allah a saygısızlıktır, iftiradır. Allah yemin ederek, bu kitabı anlayabilmemiz için kolaylaştırdığını söyleyecek, daha sonrada her dile tam olarak çevrilemeyen bir mesaj, uyarı gönderip, tüm kullarını bundan sorumlu mu tutacak? Lütfen aklımızı başımıza toplayalım, kendimize gelelim. Bunun hesabını veremeyiz. 
Fussilet 44. ayette dikkat ederseniz Kur’an ın KÂFİRLERE kapalı olduğunu, onların anlayamayacağını söylüyor. Peki, burada bahsedilen kâfirler sözünden kimleri anlamalıyız? Yalnız Kur’an ı inkâr edip, İslam ı kabul etmeyenlerimi anlamalıyız. Kesinlikle hayır. Allah Maide 44. Ayetinde Bakın Ne Diyor. ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMETMEYENLER, KÂFİRLERİN TA KENDİLERİDİR.  Araf 37. ayette de, Allah hükmetmediği halde, BUNLARDA ALLAH KATINDANDIR DİYEREK, ALLAH A İFTİRA EDENLERİN, Allah yasakladığı halde, Allah dan başka yardım istedikleri, veli ve şefaatçi edindikleri kişilerin, mahşer günü hani şefaatçileriniz, yardımcılarınız dendiğinde, hiç kimseyi yanlarında bulamayacakları ve BU KİŞİLERİN KAFİR OLDUĞU ÖRNEĞİNİ VERİYOR. Yani ben Müslüman’ım diyen, ama İslam ın, Kur’an ın gereklerini tam olarak yerine getirmeyenler bunlar. İşte böyle kişilere Allah Kur’an ı kapattığını, kulaklarına ağırlıklar bağladığını, gönüllerini mühürlediğini söyler bizlere. Allah cümlemizi bu yanlıştan korusun.
Allah birçok ayetinde, ayetleri bizlerin düşünmesini emrediyorsa, önce ayeti anladığımız dilden okumalıyız ki, daha sonra ayetler üzerinde düşünüp öğütler alabilelim. Bunun tersini söyleyenler, Allah ın gerçeklerinin üstünü örtenlerdir. Bu yanlış düşüncelere uyan insanlar düşünemediği, Kur’an ın sınırlarını aştıkları içinde, KÂFİRLERİN SAFINDA OLMAKTAN, asla kurtulamazlar. 
Kur’an gerçeklerine kulaklarını kapatanlar, gönül gözleriyle asla gerçekleri göremezler. ALLAH BÖYLE İNSANLARA, TEKRAR HATIRLATMAK İSTİYORUM, KUR’AN IN KAPALI OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. Allah cümlemizi, batılın ve hurafenin etkisinde kalmayan, kulakları ve gönlü mühürlenmemiş, gözleri perdelenmemiş kulları arasında olmayı, nasip etsin inşallah.
Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK
***
https://www.facebook.com/Kuranadavet1/?ref=aymt_homepage_panel
http://halukgta.blogcu.com/
http://kuranyolu.blogcu.com/
http://hakyolkuran.com/

6 Mayıs 2017 Cumartesi

SİLİVRİ MEKTUBU & İSRAİL İZLENİMLERİ!, Nilgün Güresin (Sessiz Çoğunluğun Gazetesi; EKONOMİK DURUM)

SİLİVRİ MEKTUBU
Nilgün Güresin
80’li yıllarda yoğun bir iş haftasının  bitiminde şehirden uçarcasına kaçıp, gittiğim Silivri’ye neler olmuş böyle? Beton yığınlarının arasına sıkıştırılmış bir kasaba olmuş Silivri.  “İstanbul nasıl değiştiyse, Silivri’de öylesine kimlik değiştirdi işte” diyebilirsiniz. Ama benim aklımda ve kalbimde yer etmiş olan Silivri’nin denizindeki sularda, kendimi adeta atarcasına bıraktığım billur bir hafiflik, masmavi bir renk, kumsalında ise binlerce deniz kabuğu, istiridye ve benimle yarış eden balıklar vardı.  Evimiz de sanki bu tarife uygun olsun diye seçilmiş gibi Semizkumlar bölgesindeydi. İstanbul sıcaktan kavrulurken, insanı serinleten o esinti ile kendinizi cennette sanırdınız. Geceleri hafif, hafif yaprak hışırtılarını   duyarak uykuya dalmanın tadına doyum olmazdı.  
Etiler’den sabah 7.5, 8 gibi yola çıkılır; 1 gidiş, 1 gelişli E5’e girilir; Topkapı, Florya, Kumburgaz, Küçükçekmece, Büyükçekmece, Silivri ve Semizkumlar’a  2 saatte varılırdı. Bu yolculuğun benim için en keyifli yönü Büyükçekmece’den hemen sonra ana yolun tam sağından itibaren başlayan, iki taraflı o uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlalarının olağanüstü görüntüsüydü. Gözlerime ilaç olurdu o sapsarı tarlalar. Ünlü Hollandalı ressam Van Gogh buralara gelmiş ve eşsiz manzaradan esinlenmiş olmalı diye düşünürdüm.  Semizkumlar E 5’in sahilindeydi ve ev sayısı ise bilemediniz 20-25 kadardı.
Ay çiçeklerinin İngilizce adı olan Sun Flower bana her zaman daha anlamlı gelmiştir. Van Gogh’a ilham olan bu müthiş bitki yüzünü daima güneşe döner; aya baktığını ben hiç görmedim. Bu dingin, sakin, huzurlu ve mutlu küçük sahil kasabasında gündüz ayçiçekleri ile sohbetler yapılırken, geceleri de avaz, avaz şakıyan ağustos böcekleri ve kurbağalarla danslar edilirdi. Ninni gibi gelirdi ağustos böceklerinin sesleri.
***
Hey gidi Silivri hey…
Şimdiki kuşaklar seni bambaşka tanıyorlar. Hapishaneler kasabası mı desem; şikeler yurdu mu? İmajın ve algının her şeyi yönettiği bu devirde senin adın cezaevleri ve mahkemelerle anılır oldu. Deniz kurudu. Balıklar öldü. İstiridye kabukları kırıldı, bozuldu. Ayçiçekleri önce boyunlarını büktüler, sonra da soldular. Hüzün, huzurun yerini aldı.
Aslında nasıl insanların ruhları varsa, binaların da, mekanların da ruhları olduğuna inanırım. Hani bir yere gittiğinizde kendinizi rahat hissederken, bir başka yerde huzurunuz kaçar ya. Kötü   enerji sizi sardı gibi gelir. Kıpır, kıpır olur, bir türlü yerinizde oturamazsınız. Yurt dışında ve özellikle Paris’te yaşarken sık, sık sokakları arşınlardım.  Çok eski bir   şehirdir Paris. Orada hemen her binanın bir öyküsü vardır; binanın dışında da yazar hatta. Örneğin,  “Bu bina 1881’de şu önemli toplantıya sahne olmuş; şu kişiler, şu antlaşmayı bu binada imzalamışlardır” gibi.  Tarihe sahne olmuş bu mekanlar böylece asla ölmez ve öldürülemez. Gelecek kuşaklara miras olarak bırakılır. Bu binaları yıkmak kimsenin aklına da gelmez. Binaların içine ve oradan da avluya girer, tarihsel enerjiyi hafızama kaydederdim. Yüzyıllardır ayakta kalabilmiş, öyküsü demode olmamış, olmadığına inanılmış bu mimari anlayışının benim ülkemde de olmasını dilerdim. Geleneksel olduğu için değil; bazı insani değerleri korumak ve daima hayatımızda kalabilmelerini sağlamak için.
25-30 yılda, kısacık bir zaman dilimi sonrasında Silivri artık benim gençliğimin Silivri’si değil.  Oraları tanımıyorum bile. Halbuki yazları koşarak gittiğim o huzurlu sahil kasabasını unutmamayı ve hayatıma anlam katmış tarihlerin benden bir, bir koparılıp alınmamasını isterdim.
Bugün ne yazık ki İstanbul’un Kadıköy semti de aynı alınyazısını yaşıyor. 14-20 katlı beton binalar rant uğruna daracık sokaklara dikiliyor. İstanbul’u çok sevdiğini söyleyenlere hatırlatmak isterim: Silivri’yi unutmayın.
***
İSRAİL İZLENİMLERİ!
Nilgün Güresin
Ocak ayının büyük bir bölümünü İsrail’de geçirdim. Turist olarak ikinci gidişimdi İsrail’e. İlki 2007 yılındaydı. Paris’ten İstanbul’a yeni kesin dönüş yapmıştım. Bir taraftan, 20 yıl sonra doğduğum kente yeniden dönmüş olmanın sevinci ve heyecanını yaşarken diğer taraftan kendimi artık Avrupalı hissediyordum. Benimsediğim batı      değerlerini, yaşam tarzını, kadın eşitliğini, düşünce ve basın özgürlüğünü sembolize eden Avrupalı bakış açısı ile çevremi gözlemliyor,  değerlendiriyordum. Ve neyse ki artık 2007’lerde bizim havalimanlarında da bellerinde kalaşnikoflu askerler cirit atmıyordu; İstanbul bir ölçüde de olsa sivilleşmiş, kafalar demokratikleşmişti. Şimdilerde olduğu gibi kimse kimsenin yaşam tarzına, kıyafetine henüz sataşmıyor, sosyal baskı uygulanmıyordu. 
Dolayısıyla 2007’de Tel Aviv havalimanına indiğimde en çok dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden husus her adım başında dikilmiş silahlı askerlerdi. Yurtdışından gelen her yolcuyu-ne milletten olursa olsun- sorguya çekiyorlar ve valizler didik, didik aranıyordu. Güvenlik adına bile olsa batılı bir Türk olarak yadırgamıştım.
***                                  
İsrail 10 senede çok değişmiş. 2017’nin  İsrail’i olgunlaşmış, kendine güveni daha bir artmış. Sokaklar dingin, insanlar güler yüzlü, yaşantıları mütevazi ve mutlu. Bizde olduğu gibi caddelerde birbiriyle yarış eden bol miktarda en son model özel cip, Mercedes, BMW görgüsüzlüğüne rastlamıyorsunuz; ancak taksilerin tümü Mercedes, pırıl, pırıl tertemiz ve bakımlı. Şoförleri de öyle; hemen hepsi İngilizce biliyor. Restoran tuvaletleri de keza, tertemiz. İsrail kendisine her an yönelebilecek terör tehlikesinin farkında  olmasına rağmen en azından Tel Aviv havalimanı ve sokakları sivilleşmiş. Bir Orta Doğu ülkesi olmasına rağmen halkı batılılaşmış. Askerleri sadece Kudüs’te görmek mümkün. Özellikle büyük şehirlerimizde ve bazı turistik bölgelerimizde de gördüğümüz zengin-yoksul farkı İsrail’de pek yok. Turizmin önemini kavrayan İsrail kapılarını önyargısız her ülkeye açmış. Hem Tel Aviv ve hem de Kudüs’teki müzeler, restoranlar, kafeler her milletten insan dolu. Ören yerlerinde,  Mescid-i Aksa, Ağlama Duvarı ve Holokost Müzesi’nin önünde uzun kuyruklar var; Müslüman’ı, Hiristiyan’ı, Yahudisi kuyrukta. İnsanlık adına hoş bir manzara. Bugün din adına yapılan kavga, gürültü, kışkırtma ile alay edercesine. Tel Aviv’in hemen güneyinde bulunan ve Osmanlı’nın izlerini taşıyan sahil köyü Yafa, Arap restoranları, sokak satıcıları, antikacılar ile cıvıl, cıvıl. Arap usulü humus, nohut köftesi felafel ve bizim Ege otlarına benzeyen meze tabaklarına doyum olmuyor. Yine İsrail’in Yahudisi ve Arabı bir arada, çoluk, çocuk yemekte.  Bu sahneler bizim medyada niçin yer     bulmaz acaba?
Ben İsrail’de hiçbir zorluk çekmedim, bilakis Türk olduğumu duyan İsrailliler  telefonlarına sarılıp bana Antalya’da,   Marmaris’te çekilmiş tatil fotoğraflarını gösterdiler. Ah şu politikacılar olmasaydı diye düşündüm. Halkları kışkırtan da, önyargıları körükleyenler de, bizleri birbirimize düşman edenler de hep siyasetçiler. Tabii halklar da akıllarını başlarına alsınlar ve bu kışkırtmalara pas vermesinler, değil mi?
Olurda Tel Aviv’e yolunuz düşerse Sanat Müzesi’nde çok önemli bir Empresyonist Ressamlar koleksiyonu var. Neredeyse Paris’teki Monet Müzesi ile rekabet edecek kadar zengin. Nazilerden, Kanada’ya, Amerika’ya kaçarken bazı değerli mallarını da yanlarında götürebilen Doğu Avrupa Yahudileri bağışlamış tüm resimleri. Hatta Müzenin kurulmasına öncülük ederek tüm varlığını müzeye bağışlayan aile de Kanadalı.
***
İsrail ile ilgili yazacak çok konu var. Çölün, çöl kumunun üzerine okaliptüs ağaçlarını, portakal ve gül bahçelerini nasıl diktiklerini, beslediklerini ve yaşattıklarını yazmaya 2 sayfa yetmez. Dolayısıyla her şeyi yoktan var etmek için inanılmaz bir toplumsal ruh ile gece, gündüz çalışmış – ve hala da aynı tempoda çalışan - insanların ülkesinde doğa mucizesi ve ileri teknoloji olmaz da ne olur? Yoktan var ettikleri ülkeyi canları pahasına savunmalarını beklemek ise ancak doğaldır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

FİLOZOFİ KÜRSÜSÜ: “ÖLÜME FELSEFİ BAKIŞLAR” Bedri Rahmi EYÜPOĞLU, Nihat BEHRAM, İ. Hamit Hancı - Gönderen: Ali Aslan Dumanol

FİLOZOFİ KÜRSÜSÜ: 
“ÖLÜME FELSEFİ BAKIŞLAR”
Bedri Rahmi EYÜPOĞLU, Nihat BEHRAM, İ. Hamit Hancı
Gönderen: Ali Aslan Dumanol (stratejik danışmanlık & Strategic Consultancy)
 
KORKMA  
Dün sabah işe giderken
Ölümü gürdüm ölümü
Ansızın kesti yolumu
Usulca tuttu kolumu
Korkma dedi   
Bedri Rahmi EYÜPOĞLU                         

ÖLÜMDEN BAHSETMEK İÇİN ÖNCE HAYATI BİLMEK LAZIM.
Dünyada hayatın 3,8 ile 4,5 milyar yıl önce başladığı sanılmaktadır. İlk yaşam belirtileri tek hücreliler 680 milyon yıl, ilk omurgalı 450 milyon, ilk insansa 14 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır.

Amin Maalouf’a göre; “Yaratılıştan bu yana geçip giden binlerce yıl olmasaydı, yaşadığımız dakikaların hiçbirini yaşayamazdık ve atalarımızın ardından gelenlerin rastlantıları, vaatleri, kutsal birliktelikleri ya da günahları olmasaydı kalp atışlarımızdan hiçbiri olmazdı”. Ve Gaarder'in dediği gibi, “hayatta oluşumuz tek ve çok uzun bir rastlantılar zinciri. Bu zinciri geriye doğru ta bölünüp çoğalan ilk canlı hücreye kadar izleyebilirsiniz. Benim zincirimin üç dört milyar yıllık süre boyunca herhangi bir anda kesintiye uğramamış olma ihtimali, gözümüzde canlandıramayacağımız kadar küçük. Ama ben aradan sıyrılmışım işte. Karşınızda duruyorum. Ve bu gezegende sizinle birlikte yaşamamı sağlayan şansın akıl almaz bir şey olduğunu biliyorum. Dünyadaki en küçük kurtçuklann bile ne kadar şanslı olduklarını düşünüyorum. Ya şanssız olanlar. Yok ki olanlar. Hiç doğmadılar. Yaşam, sadece kazanan numaraların görebildiği muazzam bir piyango. İnsan nasıl bu gezegendeki yaşam karşısında gözlerini yumar ya da onu olağan sayabilir. Nedense dünya bir alışkanlık haline gelmiştir birçoğu için. Hâlbuki küçük çocuklar gördükleri şeylerden öyle etkilenirler ki gözlerine inanamazlar. Oysa yetişkinler için gerçeklik olağan bir şey olmuştur. Bu dünyanın kavranılmaz bir mucize olduğunu fark etmek önemli olan. Bunun farkına varmak, işte bu bir doğum günüdür. Zaten bir kez doğmak yetmez insana”.

Sokrat; Yaşam ve dünya hakkında daha fazla bir şey bilmediğini düşünerek acı çekmiştir. Sokrat ile diğerleri arasındaki fark, ötekilerin ondan daha fazla bir şey bilmedikleri halde, o azıcık bilgileriyle gayet memnun yaşayabilmeleriydi.

Milattan önceki çağlarda küpün içine gömerlermiş ölüleri. Biz buna bu gün “Hoker tipi gömülme” diyoruz. Küp rahim şeklindeymiş ve ölüm anne rahmine dönüş kabul edilmekteymiş.

Ölüm nedir sorusuna, kısaca yaşamın sona ermesidir diye cevap vermek mümkündür.

Aslında düşünmediğimiz düşünmek istemediğimiz bir gerçekliktir öIüm. İtalyan şair ve filozofu Dante “La Divina Commedia”sında “yaşayanlara, yaşamın ölüme doğru bir koşu olduğunu öğret” der.

Acaba bize ne zaman “ölü” derler ya da ne zaman ölü sayılırız. İnsanların doğal olarak ölebildikleri ve ölümün ne olduğunu açıkça bildiklerinden emin olabildikleri günler artık geride kalmıştır. Bize ölümün ne olduğunu söylemesini tıptan bekliyoruz; çünkü giderek daha çoğumuz hastanelerde ölüyoruz.

Ölüm tanımı tarihsel süreçte değişikliklere uğramıştır. Ölümün tanımının sorgulanmasına neden olan iki temel gelişmeden birincisi, organ aktarımı; ikincisi ise, insanın yaşamsal işlevlerini yapay olarak sürdüren yaşam destek sistemlerinin ve bu sistemlerin etkinliğini artırarak destek veren farmakolojik maddelerin geIişmesidir.

Geleneksel olarak ölümün ortaya çıktığı zaman hep beIli bir an olarak ele alınmıştır. Bu bakış açısı bazı durumlarda örneğin hukuk açısından doğru gözükebilir. Çünkü hukuk açısından ölüm için kesin bir zamana başka bir deyişle bir “an” a ihtiyaç vardır.

Oysa ölümün olduğu an kavramı göreIi bir kavramdır. Hukukçular, filozoflar, biyologlar, din ve tıp adamları için farklı anlamları vardır.

Biyolojik açıdan olaya yaklaştığımızda ölümün bir anda oluşmadığı ve vücutta belli aşamalarda meydana geldiğini görürüz. Gerçekte parça parça ölmekteyiz.

Ölüm anı, ancak yaşayan kişide geri dönüşümsüz olarak canlılık aktivasyonunun kaybolduğu kabul edilen olarak tanımlanabilir. Solunum ve dolaşım durması sonucu beyin ölümünün gerçekleşmesine somatik ya da fizyolojik ölüm denilmektedir. Bu aşamada vücut dokularının büyük çoğunluğu canlılığını halen korumakta, oksijensizliğe dayanma sürelerine göre yavaş yavaş canlılıklarını yitirmektedirler. Hücre düzeyindeki ölüme ise, hücre ölümü (biyolojik ölüm) denmektedir. Somatik ölüm ve hücresel ölüm arasındaki sürede hücreler canlı oldukları için organ nakli yapılabilmektedir.

Ölüm basit ve kolay anlaşılır bir olay değildir. Anlaşılabilmesi için anlamaya çalışmak gerekir.

Paulo Coelho: Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım isimli kitabında ölümün var olmadığını; yaşamın, biz doğmadan önce var olduğunu, biz bu dünyadan ayıldıktan sonra da varolmayı sürdüreceğini ileri sürer.

Ölüm sonrası vücutta geç dönemde de bazı fiziksel değişiklikler oluşmaktadır. Öncelikle ceset soğumaktadır. Ölümden hemen sonra izlenen birincil kas gevşemesini takiben tüm kaslarda bir sertleşme olmaktadır. Ortalama 3-6 saatte oluşan ölü katılığı yaklaşık 36 saatte kokuşmanın başlaması ile çözülmektedir.

Özel bir durum ölü sıkışmasıdır (Kadeverik Spazm): Moleküler ölüm sırasında aktif kas gevşemesi meydana gelmeyip kasın ölüm anında kasılı kalmasıdır. Daha çok bazı ihtiyarlarda, savaşta ve bazı boğuşmalı ölümlerde görülmekte, kişi öldüğü pozisyonda kalmaktadır.

Ölü lekeleri: Kan dolaşımı durduktan sonra, yer çekimi etkisiyle kan cesedin alt bölümlerine doğru birikmeye başlar. Deride önceleri küçük noktacıklar şeklinde başlar, giderek yayılarak tüm cildi kaplar. Basıya uğrayan bölümlerdeki kılcal damarlar kanla dolamayacağından bu bölümlerde ölü Iekesi gelişmez. Ölü Lekeleri genellikle koyu mor renktedir.

Kokuşma-Çürüme: Ölüm sonrası cesetteki bakterilerin salgıladıklan enzimler ve diğer enzimlerin etkisiyle dokuların gazlar, sıvılar ve tuzlara dönüşmesidir. 15 -20°C' de açık havada optimal koşullarda kokuşma 36-48 saat içinde başlamaktadır. Bu durum sıcak havalarda 24, daha serin havalarda 72 saat olabilmektedir. Kokuşma; ilk renk değişikliği genellikle karın bölgesi sağ alt yanında (ilioçekal bölgede) el ayası büyüklüğünde yeşil görünümle başlamaktadır. Bu bağırsaklarda üreyen bakterilerin açığa sülfürle meydana gelen sülfhemoglobin nedeniyledir. Suda boğulma, güneş çarpması, menenjit, elle, iple boğma ve asılarda ise genellikle çürüme baş bölgesinden başlar. Daha sonra tüm cilt yeşil mavi, daha sonra da giderek yeşil siyaha bir renk alır. Organların erimesi ve mikroorganizmaların üremesi dokularda bir taraftan kıvam değişikliklerine neden olurken diğer tarafları kokuşma gazlarının meydana gelmesine neden olmaktadır. Sonuçta gaz bülleri ve kötü koku oluşmaktadır. Açığa çıkan gaz, sindirim sisteminde bağırsakların şişmesine ve bu nedenle cesedin karın bölgesinin şiş görünümüne neden olmakta, diğer taraftan da bu gazlar mideye doğru basınç yaparak içeriğini daha yukarılara doğru itmektedir. Aynı gaz basıncı nedeniyle bağırsaklarda var olan gaita anüsten dışarı atılmaktadır. Cildin gazlar nedeniyle şişmesi kişinin normal yüz fiziğini değiştirmekte, bir süre sonra gözleri şiş burnu hafif kalkık ve dudakları şiş, dili dudakları arasından dışarı çıkmış zenci yüzü görünümünde bir yüz meydana gelmektedir.

Hint Mitolojisinde Garuda, Tanrı Vishnu'yu taşıyan, kuşların kralıdır. Garuda'nın maskesi denilen büstünde, kuşun gagasının çürümüş insan vücudundaki dil ve dudaklara benzer şekilde çıkıntı yaptığı görülmektedir. Bu, ölümden sonra başka bir yaşam olduğuna inanılan Budist inanışı ile ilişkilidir. 

“Shokowa” veya “Yama” büstü ise 1251’de yapılan Enohji Tapınağı'nda (Ka-makura, Japonya) bulunmakta ve ulusal hazine olarak gösterilmektedir. Yama, Yunan Mitolojisi’ndeki ölüm tanrısı Hades'in yargısı olarak bilinir ve bir Çin yargıcı gibi değerlendirilmiştir. Çin'den gelen Budizm ile Japonlarca tanınmıştır. Yama hakkında Hindistan'daki eski dilde yazılmış öykülerde Yama vakur görünüşlü ve cildi soluk mavi ya da yeşil olarak tanımlanır. Bu idolun rengi, ölüm sonrası değişiklikler sonucu yeşil görünen ölü vücutla benzerlik göstermektedir, gözlerde benzer şekilde ileri fırlamıştır.

Ciltte değişik büyüklükte içlerinde kokuşma gazları bulunan büller ortaya çıkmaktadır.

Gaz basıncının etkisiyle 2-3 haftada karın patlamaktadır. Bu gürültülü bir olaydır. Hatta sessiz ortamlarda mezarda meydana gelen bu patlamanın sesinin dışarıdan duyulduğu belirtilmektedir. Karın patlayınca karın ve göğüs çöker. Tüm organlar çamur kıvamı alır. Giderek kaslarda erimeye başlar. Yaklaşık 5 yılda ceset tamamen iskelet kalır.

Bazı özel durumlarda kokuşma gerçekleşemez. Sabunlaşmada; Nemli ortamlara gömülen ya da sıvı ortamda kalan cesetlerde deri altı yağ dokusundan zengin bölgelerde yağlar enzimlerin etkisiyle suda erimeyen Ca ve Mg sabunları meydana getirdiği saptanmıştır. Sabunlaşmaya uğrayan vücut bölgesi yapısal özelliklerini yıllarca korur. Mumyalaşma' da; ölümden sonra dokular ve organlar su kaybederek kurumaktadır. Çöl kumu gibi sıcak ve kuru zeminlere gömülen ya da benzeri ortamda bırakılan cesetlerde meydana gelir. Bir kez meydana geldikten sonra da yıllarca bu özellik kaybolmaz. Mumyalaşma meydana gelen cesetlerde kimlik saptamada yararlı ipuçları alınabilir.

Tarih boyunca ölüm hep merak konusu olmuş ve hakkında çok şeyler söylenmiştir. Gılgamış Destanı'nda Utnapiştim, Kızgın ölümün insanı sinsi sinsi hep arkadan izlediğini, ölümün biçiminin çizilemediğini söyler. Roma'da ölenlere Agate Tuke “uğurlar olsun” denildiği anlatılır.

Tarihte ilk kez otopsi yaparak ölüm sonrasını araştırmak isteyenler Morti Docentus Vivi, yani “ölüler yaşayanlara öğretir'' sözcüğünden destek almışlardır.

Aslında insanlar gerçek olarak ölümde eşittir. Bir acem şiiri şöyle der: “Ölüm adildir. Aynı haşmetle vurur şahı fakiri”.

Gılgamış Destanı'nda Utnapiştim, Gılgamış'e 4000 yıl önce şunları söyler:

Yoksullarla soylu, kaderin isteğine yaklaştıkça
Bir örnek olurlar değil mi?

Büyük filozof Sokrat, idama mahkûm edildiği zaman, ölüm hakkında şöyle konuşur: Ey hâkimler, beni ölümle korkutamazsınız. Çünkü ölüm söylendiği gibi derin ve sürekli bir uykuysa bu uykunun bir geceliğine bile hasret nice hükümdar vardır. Yok, eğer ölüm ebedi bir hayata geçiş, bir uyanış ise benden evvel giden sevgili dostlarımla buluşacağım için çok mutluyum. Her iki halde de ben kazançlı çıkacağım.

Romalılar için ölüm pek korkulan bir kavramdı. Özellikle yoksul kişiler, gerektiği gibi gömülmeyenlerin yalnızlık içinde ve mutsuz bir ruh olarak sonsuza dek acılar çekeceğine inanırlar ve ölümden fazlasıyla korkarlardı. Yaşamı süresince her Romalı, ruhunu böyle bir sondan kurtarmak için, para biriktirirdi. Zengin Romalılar kendilerine anıt hazırlatırlardı. Oysa köleler ve yoksullar ihmal edilirler, genellikle bir fıçının içinde toplu mezarlara gömülürlerdi. Cesetler, kent dışında açılan büyük çukurlara hiçbir tören yapılmadan doldurulurdu. Böylesi bir dehşetten kurtulmak isteyenler her türlü özveride bulunmayı göze alırlardı. Bu bakımdan, yeterince zengin olmayan Romalılar için tek çare, gerektiği gibi gömülmek için para biriktirmek ve bir Gömü Kolejine üye olmaktı.

Roma yasalarını içeren 12 broz tablette yer alan bir maddede; Deorum manium iura sancta sunto “Ölülerin hakları kutsaldır” denilmektedir.

Zerdüştlükte ise ölü gömme geleneği yoktur. Birçok kötülüklere bulaşan insan cesedinin toprağı kirletmesinden kaçınılır. Bu yüzden ölüler kutsal sayılan akbabaların yememesi için “Sükûn Tepesi” denen yüksek dağ doruklarına bırakılır.

Kasım ayında ölüm oranı çok yüksek olduğundan İtalya'da 2 Kasım ÖIüler Günü olarak saptanmıştır.

Yunan Mitolojisinde ölüm ülkesi'nin adı dite' dir.
Esnasında insanlığın kabul edemediği bir olgudur ölüm.
Yunus'a “Onlar ki çoktur malları
Gör nice oldu halleri
Sonucu bir gömlek giymiş
Onunda yok yenleri” dedirtendir.
Âşık Veysel’ce “Var mıdır dünyaya gelip de kalan
Muradu maksudu hepisi yalan
Gülüp baştanbaşa muradın alan
Ölümü dünyada hakikat gördüm” diye anlatılan hakikattir.

Sabahattin Eyüboğlu ise şöyle demektedir: “İnsan, ölüm üstünde durmadan yaşamının tadına varamaz. Yalnız ölümün ne olduğunu bilen, yaşamanın nasıl olduğunu da bilir''.

Büyük İskender’in Mezar Taşı’nda “Bir zamanlar dünyayı sığmazdı, şimdi şu küçük mezarda yatıyor” yazılıdır.

Amerika kıtasında Siyu Yerlileri savaşa giderken “Ölmek için güzel bir gün” derlerdi.

Anadolu’da ölüme ilişkin birçok gelenek ve inanışlar vardır. Bazı bölgelerde Baykuş ötmesi, köpek uluması, ayna kırılması ölümü düşündürür. Bir mahalle evden ölü çıktığında o mahalledeki su dolu kaplar “Azrail parmağını batırmıştır ya da bıçağını yıkamıştır'' diye dökülür. Cenaze geçerken “üstüne ölüm uykusu çökmesin” diye uyuyanlar uyandırılır. Ölü evinden çıkan “ölümün ağırlığı taşa geçsin” diye taşa oturur. Mezara toprak atanlar ard arda ölümler olmasın diye kazma küreği elden ele vermeyip toprağa koyarak başkasına iletirler. Bazı yörelerde ölünün ardından kırk gün yas tutulur, kara yazma bağlanır.

Bilindiği gibi, Anadolu folklor kültüründe ‘Lokman Hekim’in önemli bir yeri vardır. Söylenceye göre bulduğu ölümsüzlük otunu suya düşürdüğünde kendisi de ölmüştür. “Sayrılığı sağaltan çiçekler / Dile gelirmiş /Lokman Hekim / Çıkınca kırlara... / Çukurova'da bulmuş / Ölümsüzlük otunu / Giz olmuş / Ceyhan Köprüsü'nden / Düşürünce sulara...”.

Yalancı Ölüm denilen bir durumda; Kalp ve solunum işlevleri geçici olarak durmakta ya da ileri derecede yavaşlamaktadır. İşlevler fark edilemeyecek kadar zayıf olduğundan kişi ölü zannedilmektedir.

Afşar Timuçin; “Zamansız ölüm yoktur, erken ölüm vardır” der. “Ölüm ölümdür, şu ya da bu biçimde oluşu pek bir şey değiştirmez. Yaşamı savunmak gerekir, ancak ölmeyi bilmek de bir şeydir. Bazen ölüm bizi yakalar, bazen biz ölümü yakalarız elimizle.  ...Her şey insana ölümü düşüründürebilir, olumsuz şeyler kadar olumlu şeyler de.”

İnsani korkulardan biridir ölüm korkusu. Düşünmediğimiz, Can Yücel'in dediği gibi “ölümü unutarak” yaşadığımız doğru. Bize ölümü hatırlatmak ise sevdiklerimize, akrabalarımıza düşüyor genellikle. Bir yakınının ölümü yakıp yıkıyor insanı.

Ölüm olayına pek çok kişinin ilgisiz kalması, hatta inkâra sapması kendi şuur altlarındaki ölüm korkusundan ileri gelmektedir. Freud bu korkuya ''Tha-natos'' adını vermektedir.

Ölüm, doğumdan farklı bir şeydir, yok oluştur ve kabul etmesi zor bir olgudur. İnsana ölümün sevimsiz yüzünü çok erken fark etmiş, doğada bunu gözlemlemiştir. Son ana kadar hayatiyeti olan vücudun birdenbire cansızlaşması ve daha kötüsü bozulup, yok oluşunu insanoğlu dehşetle izlemiştir. Bu son o kadar korkutucu olmuştur ki, insan çabasını ölümsüzlüğü elde etmeğe yöneltmiştir. Babil’lilerin ulusal destanında Gılgamış, ölümsüzlüğü elde etmek için yeraltından ölümsüzlük otunu çıkarır. Ancak bir fırsatını bulan yılan bunu yer. Yılanın çok yaşayan hayvan olması bundandır. Ayrıca bu nedenle yılan: suyun, yaşamın ve sağlığın tanrısı olan Ningişzida’nın da simgesidir. Eski Yunanlılarda yılanı tıbbi bitkilerin özlerini bilen bir cadı gibi düşünmüşler, onu tıpta bir sembol olarak kullanmışlardır. Ortaçağ Avrupası’nda yılana özel yılan figürlü paralar basılmıştır. Bunların arka yüzünde “Yılana bakan yaşayacaktır” cümlesi yazılıdır. Yılan, özelIikle zehirli yılan ölüm sembolüdür. Ancak ölümün zıddı olan hayatı hatırlatmaktadır. Dolayısıyla hayat ve sağlığı sembolize etmek için kullanılan bir motif kimliği kazanmaktadır.

George Thomson ''Ölülerin yılanlarda cisimlenmesi, insanlığın ortak kalıtı olan bir inançtır. Yılan deri değiştirerek yeniden canlılık kazanır ve böylece ölümsüzlüğün ve yeniden doğma gücünün bir simgesi olup çıkar” der.

La Bruyere’e göre, İnsanların ölüme mahkûm olmaları ve hayatı sevmeleri doktorları hep hatırı sayılır kişiler yapacaktır.

İnsanoğlu varoluşundan beri ölümsüzlüğün sırlarını aramış ve aramaktadır. Bir çok hastalıklara çare aranması ya da DNA şifrelerine dışarıdan müdahalelerle yaşam süresinin uzatılmaya çalışılması, biyolojik açıdan bir ölümsüz arayışının sonucudur. Esasında ölüm sayesinde biyosfer, genişlemeyen bir gezegende kendine yer bulabilmektedir. Biyolojik evrim de ancak ölümle sağlanabilmektedir.

Çeşitli mitolojilerde ölüm-yaşam döngüsü ele alınarak ölümsüzlüğe olan özlem simgeleştirilmiştir. Ana tanrıça İştar'ın (Babil'lilerin Venüsü) sevgilisi Temmuz yazın ölen bitkilerle cehenneme gider, bütün ülkede onun için yas yapılır. İştar 2 ay sonra onu cehennemden çıkarıp yeryüzüne getirir. Bu döngü her sene gerçekleşir. Yunan mitolojisinde, kızı Persephone, ölülerin yer altı tanrısı Hades tarafından kaçırılan bereket tanrıçası Demeter dünyaya küser ve kıtlık başlar. Araya Zeus girer ve Persephone’nin yılın yarısında annesinin, yarısında kocasının yanında kalması kararlaştırılır. Annesinin yanına döndüğü bahar aylarında bolluk bereket ve şenlikler olur. Mısır mitolojisinde de Tanrı Set'in öldürdüğü kardeşi Osiris, eşi İsis tarafından canlandırılır.

Birçok felsefi görüş, ölümsüzlüğü insanlığa bir takım eserler verebilmek olarak görmektedir. Adlarını ölümsüzleştirenler tüm çabalarını ve gelecek kuşakları mutlu etmeğe, onlara daha insancıl bir dünya sağlamaya sarf etmektedirler. “Hayat da masal gibidir; ne kadar uzun olduğu değil ne kadar iyi olduğu önemlidir” der Seneca. Thomas Campbell ise şöyle demektedir: Geride bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektedir. Barış Manço'ya göre; “İnsanın adı en son ne zaman anılırsa o zaman ölmüş olur”. Goethe bu konuya “Faydasız hayat bir erken ölümdür” sözleriyle katkıda bulunmaktadır. Eski Mısır dininde Maat doğruluğun ve adaletin tanrıça’sıdır. Güneş Tanrısı Ra'nın kızı ve bilgelik Tanrısı Tot'un karısıdır. Ölüm Tanrısı Osiris'in ölüleri yargılama töreninde, ölen kişinin yüreğinin, bir kafesinde Maat'ın (ya da onu simgeleyen devekuşu tüyünün) bulunduğu terazide tartılarak sınandığına inanılırdı.

Eski Mısır geleneklerine göre ölüden bahsetmek onu yaşatmak demektir. Mumyalanmış olarak gömülen bir bilgenin mezarında ziyaretçilere şöyle hitap edilir: “Yeryüzünde olan ve şu kabrin yanından geçen siz yaşayanlar, yaşamı seven ve ölümden nefret eden sizler, adımı telaffuz edin ki yaşayayım, bu sözleri benim için okyun”

“Nasıl öldüğümüz, kim olduğumuzu gösterir. Hayatı ölüm tanımlar... Ölümlerimiz hayatlarımızı aydınlatır. Ölümlerimiz anlamdan yoksunsa, hayatlarımız da yoksun demektir. Her birimiz aradığı ölümü ölür, kendi için hazırladığı ölümü'' der Octavio Paz.

Albert Einstein olaya farklı bir boyuttan yaklaşmış ve “Barış gibi inandığımız bir dava uğruna ölmek, savaş gibi inanmadığımız bir şey uğruna acı çekmekten daha iyi değil midir?” sorusunu sormuştur.

Ünlü Rus ozanı Yesenin 1925'de bileklerini kesti ve kendi kanıyla şu dizeleri yazdı “ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada, ama yaşamak da yeni bir şey değildir.

Ölüm yaşamının bir parçasıdır. Yaşamdan soyutlanamaz, yaşamın içindedir. Yaşıyorsak öleceğiz de. Ancak, Aziz Nesin'in dediği gibi ölümü hak etmek, Iazımdır.

Sokrat, masum olduğu halde ölümü kabullendiği için üzülen bir dostuna, şöyle der: Yoksa suçlu olarak mı ölmemi isterdin benim.

İlhan Selçuk, ölen dostunu anarken “Utangaç sevdalılar gibi hiçbir zaman çıplak gerçeğiyle dile getiremediğimiz ölüm, tüm yaşamda kafamızın içinde, bilincimizin gizeminde, dilimizin ucundadır. Oysa insan, ölümünü de hayatında yaşamalı!.. Ölüm, yaşamın kapsamına alınırsa güzelleşir, benimsenir, özümsenir... İnsan sapına dek özgürleşmeli... Aşkta da... Ölümde de.'' demekte.

İnsan hayatı için hiçbir umut yokmudur. Hayatın bir anlamı yok mudur? Vardır, diye yanıtlar Heidegger: Mutlak ölüm gerçeği vardır ve bu gerçek, bu hayatta yaşanacak en değerli şeyin tek ilham kaynağı ve bu gerçeğe erişmenin yüce güdülenimi olmuştur ve hala da böyledir.

Birçok insan için bu önerme tamamen çelişkilidir. Hepimizin özlemini duyduğumuz şey unutuş iken, hayatın bu anlamı nasıl olabilir? Durum buysa, insan başkalarının ihtiyaçlarına nasıl ilgi gösterebilir. Nasıl kendini feda edebilir ya da nasıl “ahlaklı” olmaya çalışabilir. Tennyson'un dediği gibi, şayet “ölüm her şeyin sonu ise” yiyebildiğimiz kadar yiyelim, içelim keyfimize bakalım, zira ne dürüstlük ne adalet, ne de yetenek ve fırsat eşitliği vardır. Russel'ın dediği gibi,  “insan dehasının gündüz görülen bütün parlaklığı güneş sisteminin büyük ölümünde yok olmaya mahkûm” ise, deha olmuş olmamış ne fark eder? Eğer insan ırkının bütün yaratıcı ve entelektüel yaratımları eninde sonunda varlıklarını tümden yitirecekse çabalamak niye? Eğer “geriye kalan sükûnetse”, önceki şamataların ne anlamı var?

Heidegger bize yukarıda özetlediğimiz tutumun tersi bir ölüm tezi sunar. O ölümü ve ölümün kaçınılmazlığı yüzünden zihinlerimizdeki endişeyi bütün yaptıklarımızın asli güdüleyici unsuru olarak görüyordu. Ona göre “endişe olmadan yaratıcılık olmaz” “Bizi bir şey yapma gayretine sokan tek şey, var olma süremizin kısa olduğu bilgisidir. Bu bilinç yoksa varoluşumuz sonu gelmez bir erteleme süreci olurdu. Eğer bundan kuşku duyarsanız, kendinize şu soruyu sorun. İlelebet yaşayacağımız ve ölüm diye bir şeyin olmadığı gibi kesin bir bilgiye sahip olsaydık, kendimiz herhangi bir şey yaratmak için zorlar mıydık? Düşünün ki sizin ve benim önümüzde uzanan sonsuz bir hayat var. Bu makaleyi yazar mıydım şimdi? Siz onu okuma zahmetine katlanır mıydınız? Belli ki önümüzde bir sonsuzluk olduğu sürece, böylesi uğraşları yarına, gelecek yıla ya da bir milyon yıl sonrasına erteleriz. O zaman bilinen atasözünü yeniden şöyle yazabilirdik (Yarına bırakabileceğin bir işi asla bu gün yapma).

Edebiyat elimizde oldukça hiçbir şeyin önemi kalmayacaktır''.

“Her türden eylemimize, fikrimize ve ilişkimize aciliyet duygusu ve anIam veren şey, yalnızca mutlak ölüm gerçeği ve hayatın görece kısalığıdır. Eğer hayat ilelebet devam edecek olsaydı, ne yaratım ne gelişme olurdu. Everest çıkılmadan kalacak ve bitmeyen Senfoniye hiç başlanmayacaktı.”

Heidegger'in uyarısına göre birlikte yaşamamız geren trajedi; ölüm tek tek her insanın gerçeği iken hiç kimsenin kendi ölümünü yaşamayacak olmasıdır. Bu deneyimi göçüp giden değil başkaları paylaşacaktır. Ölen artık yoktur. Ölümün getirdiği acı, ölünü değil yaşayanın acısıdır.

Herkesin bildiği fakat hiç kimsenin yaşamadığı bir olay şekIinde tanımlanan ölüm için bir ozan şöyle der “ölmek değildir ömrümüzün en feci işi, müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi''.

Ölüm seni yanıltmasın
Usanma hayata yaraşan sesi aramaktan
Her kuşun palazladığı bir yuva vardır
Her dal güneşin ve rüzgârın avuçlarında
Kendi hevesince boyanır
Çünkü yaşaması gerekiyor bir şeylerin
Bir şeylerin, bir şeylerin senin olan
Nihat Behram

KAYNAK:
0I-  Jostein Gaarder İskambil Kâğıtlarının Esrarı
02-  0rhan HançerIioğlu: Felsefe Sözlüğü Remzi Kitabevi
03-   Orhan Hançerlioğlu: Toplumbilim Sözlüğü Remzi Kitabevi
04-  N.Yasemin Oğuz Ölüm, nesin sen? (Bilim ve Ütopya) Mayıs 1997, pp. 18-19
05-  Oğuz Polat. Ölüm nedir? Bilim Ütopya Mayıs 1997 pp.20-21
06-  Ölüm. 1. Basamakta Adli Tıp Uzmanları Derneği -Türk Tabipleri Birliği
07 - Paulo Coelho: Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım
08-  Amin Maalouf: Tanios Kayası çeviren: Esin Talu Çelikkan
09-  Christian Jacq. Ramses
10-  Tom Holland: Çölde Uyuyan Sır.
11-  Gılgamış Destanı. Cumhuriyet Kitapları. Çev. Muzaffer Ramazanoğlu
12-  Afşar Timuçin. Kaan'ın bıraktığı. Papirüs Yayınları
13-  Ali Haydar Bayat. Tıp ve Eczacılık Sembolü Yılan. İzmir Eczası Odası Bülteni Mart 1983.
14-  Çağatay Üstün. Tıp sembolünde bir başyapıt yılan
15-  Christian Jacq. Çöl Yasası
16-  Büyük Larousse Ansiklopedi
17-  Eren Akçiçek. ERENCE, İzmir. 1999
18-  İlhan Selçuk. Cumhuriyet Haziran 2000
19-  T. Watanabe. Adli Tıp Atlası.
20-  R.Bilington Felsefeyi Yaşamak (Ahlak Düşüncesine Giriş) (LivingPhilosophy: An introduction to Moral Thought 1995)
21-  Paulİne Gedge. Pramitlerin Kızı. (Child of The Morning)
***
İ. Hamit Hancı

22 Nisan 2017 Cumartesi

Korkusuz gazetesi yazarı Can Ataklı: “Tayyip Bey ve 2019’da yapılacak seçimler”

Korkusuz gazetesi yazarı Can Ataklı bugünkü köşesinde "AKP'nin tepe noktalarını çok iyi tanıyan" dediği bir "haber kaynağının" görüşlerine yer verdi.
Yılmaz ARSLAN <y.arslan57@gmail.com>
Korkusuz gazetesi yazarı Can Ataklı bugünkü köşesinde “AKP’nin tepe noktalarını çok iyi tanıyan” dediği bir “haber kaynağının” görüşlerine yer verdi.
Ataklı’nın aktardığına göre “Tayyip Bey’i şu anda 2019’da yapılacak seçimler çok endişelendiriyor.”
Ataklı’nın yazısını ilgili bölümü şöyle:
Referandum bitti ama hesabının kapanması çok zor. Gözler Yüksek Seçim Kurulu’nda. Onun gözü ise sarayda.
Bu köşede dün sizlere referandumdan çıkan sonucun sarayda endişe ile izlendiğini ve Erdoğan’ın yakın çevresinin “bu durumda 2019’daki seçimleri kazanamayız ki” korkusuna kapıldıklarını AKP’nin tepe noktalarını çok iyi tanıyan bir haber kaynağımın ağzından anlatmıştım.
Aynı kaynağım dünkü Halk Tv yayınımdan sonra tekrar aradı. “Yazın bugün en çok okunanlar listesinin başında” dedikten sonra “Asıl bomba başka” diye söze girdi.
“Asıl bomba” dediğine göre önemli herhalde.
Anlatmaya başladı, “Tayyip Bey’in morali çok bozuk. Kalabalıklar önünde yine esip gürlemesine haçlılardan falan bahsetmesine aldırma. Tayyip Bey’i şu anda 2019’da yapılacak seçimler çok endişelendiriyor. Hele önüne konan bir senaryo var ki, dehşet bir şey, çok korkunç.”
Tabii dinliyorum ama merakla “nedir o senaryo?” diye araya girdim.
“Bak” dedi “eğer bu referandumda yüzde 55 ve üstü evet çıkmış olsa Erdoğan çok rahatlayacaktı, oysa şimdi o seçimi kaybetme riski var. Asıl önemli olan ise kaybetmesi halinde ne olacağı” diye devam etti ve ardından da şunları söyledi;
“Şimdi senaryoya bakalım. 2019’da AKP cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan’ı gösterecek. Diğer partiler de muhtemelen aday bulacaklardır, bu kez çatı aday falan gibi bir saçmalık olacağını sanmıyorum. Ancak her şey ikinci tura göre ayarlanacak. Muhalefet fazla aday gösterse bile asıl amaçları Erdoğan’ı ilk turda seçtirmemek olacak.”
Araya girip sordum “Erdoğan ilk turda seçilemez mi?” Haber kaynağım “Bana göre çok zor, çünkü zaten şu andaki fark çok az, buna bir de iki yılın sıkıntılı dönemini eklersen, yüzde 1’lik bir azalma bile Erdoğan’ın ilk turu geçememesine yol açar” cevabını verdikten sonra şunları söyledi;
“İlk turda Erdoğan seçilemeyebilir ama AKP Meclis’e birinci parti olarak girer, hatta salt çoğunluğu bile alabilir. Cumhurbaşkanlığı seçimine ise Erdoğan’la birlikte ikinci aday girecek. İşte plan burada işleyecek. Erdoğan’ın ikinci turdaki rakibi diğer bütün muhalefetle oturup bir tür koalisyon pazarlığı yapacak. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar dışarıdan atanacağı için destek verecek her siyasi harekete, gücüne göre bakanlıklar dağıtılacak. Böylece Erdoğan’ın seçilmesi halinde hiçbir şekilde varlık gösteremeyecek olan muhalif siyasetler bu sistemle iktidara gelecekler.”
Burada kendimi tutamadım “Erdoğan için gerçekten korkunç bir şey bu” dedim.
Ankaralı haber kaynağım devam etti; “Dur asıl korkunç olana geliyorum. Şimdi duruma bak, muhalefetin adayı kazanıyor, AKP Meclis’te çoğunluk sağlamış ama yeni sistem gereği yürütmeye asla karışamıyor, denetleyemiyor, yargılanmasını sağlayamıyor. En önemlisi Erdoğan bir anda siyasetin dışında kalıyor. Dokunulmazlığı kalkıyor. Bu durumda yeni Cumhurbaşkanı yargıya tamamen hakim olacağı için hemen harekete geçiyor ve Erdoğan’ın yargılanmasını istiyor. Erdoğan bir anda kendini yargı önünde buluyor ve artık güneş yüzü göremeyeceği bir cezaya çarptırılıyor. Bunu önleyebilecek bir şey var mı. Yok. Böylelikle Erdoğan tek hakim olmak isterken kendi kazdığı
kuyuya düşüyor. Bu senaryo Erdoğan’ı korkutmasın da kimi korkutsun?”
Haber kaynağıma “bunlar spekülasyon mu yoksa sarayda ciddi ciddi konuşuluyor mu?” diye sordum. Çok bozuldu “ben sana ne zaman spekülasyon aktardım, bunlar aynen yaşanıyor sarayda şu anda” dedi.
***
RTE artık seni iyi günler beklemiyor ve bu durumuna inan çok sevinen olacak
Erdoğan'ın en büyük korkusunu yazdı http://www.haberinyeri.net/siyaset/erdogan-in-en-buyuk-korkusunu-yazdi-h410.html35 dakika önce,  Twitter for Android //-----2,5 milyon mühürsüz zarfı geçerli sayan YSK, 2014'te AKP'nin talebiyle 1 sandık için seçimi iptal etmişti!… Seçim kanunu 98.madde: Mühürsüz zarflar geçersizdir.

14 Nisan 2017 Cuma

"10 yıl sonra kıtanın ne durumda olacağı üzerine bir ütopya", Dünyanın en saygın tarihçilerinden ""Niall Ferguson"" yazdı...

Dünyanın en saygın tarihçilerinden Niall Ferguson, Amerikan Wall Street Journal gazetesi için Avrupa’nın yaşadığı mali krizden yola çıkarak "10 yıl sonra kıtanın ne durumda olacağı üzerine bir ütopya" kaleme aldı…
Niall Ferguson
Ferguson’un yazısı şöyle:
YENİ MERKEZ VİYANA
2021’in Avrupa’sına hoşgeldiniz. İspanya ve Fransa da dahil yaklaşık 10 hükümetin kafa derisini yüzen 2010-2011 büyük krizinden beri on yıl akıp geçti. Bazı şeyler aynı kaldı, ancak çok fazla şey değişti. Euro hala tedavülde, ancak banknotlar artık nadiren görülüyor. Brüksel, Avrupa’nın politik idare merkezi olmaktan çıktı. Viyana büyük bir başarı oldu.
GÜNEY HİZMETÇİ GİBİ
Avrupa Birleşik Devletleri’nin (Euro Bölgesi artık böyle biliniyor) çevre ülkeleri için hayat hala kolay olmaktan çok uzakta. Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya’da işsizlik yüzde 20’yi aştı.  Ancak 2012’de yeni mali federalizm sisteminin yaratılması kuzey Avrupa merkezinden fonların sağlam akışını sağladı. Daha önce Doğu Almanya’da olduğu gibi, Güney Avrupalılar bu takasa alıştı. Bölgenin nüfusunun beşte biri yüzde 65’in üzerinde ve beşte biri işsizken, insanlar hayattaki güzel şeylerin de tadını çıkarmaya zaman buluyor. Hepsi güneşli güneyde ikinci evlerine sahip olan Almanların hizmetçisi olarak çalışıyor.
İNGİLTERE AB’DEN ÇIKTI
Şimdi İngiltere Başbakanı olarak dördüncü dönemine başlayan David Cameron, kendi partisindeki Avrupa-şüphelilerinin baskısına gönülsüzce teslim olarak AB üyeliğini referanduma götürme riskini aldığı için şanslı yıldızlarına teşekkür ediyor. Kavgacı Londra tabloidlerinin kışkırttığı halk, ayrılmak için yüzde 59’a yüzde 41 oy kullandı. Brüksel’in bürokrasisinden kurtulan İngiltere, şimdi Çinli yabancı doğrudan yatırımının Avrupa’daki en sevdiği yer. Zengin Çinliler Chelsea’deki apartmanların bayılıyor, görkemli İskoçya av malikanelerinden bahsetmeye bile gerek yok.
‘EURO’NUN LANETİ
2021 yılındaki Avrupa Birleşik Devletleri, 2011’de çöken Avrupa Birliği’nden oldukça farklı. George Papandreou ve Silvio Berlusconi, ‘euronun laneti’ denilebilecek bu şeyin kurbanı olan ilk Avrupa liderleri değildiler. 2011 yılında mali korku euro bölgesinde yayılırken Hollanda, Slovakya, Belçika, İrlanda, Finlandiya, Portekiz ve Slovenya’da hükümetler düşmüştü.
İSRAİL VE İRAN SAVAŞTA
2011’de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun parlak bir demokrasi çağına girdiğine inanalar vardı. 2012’de yaşanan olaylar sadece Avrupa’yı değil, tüm dünyayı sarstı. İsrail’in İran’ın nükleer santrallerine olan saldırısı Arap Baharı’nın barut fıçısına bir kibrit attı. İran, Gazze ve Lübnan’daki müttefikleri aracılığıya karşı saldırıya geçti. İsrail’in hareketini veto etmeyi başaramayan ABD, bir kez daha arka planda kaldı, en alt düzeyde yardım önerdi ve sonuçsuz bir çaba ile Hürmüz Boğazı’nı açık tutmaya çalıştı. Amerika savaş gemisinin tüm mürettebatı İran Devrim Muhafızları tarafından esir alınınca Başkan Barack Obama’nın yeniden seçilme şansı buharlaştı.
TÜRKİYE ARTIK LAİK DEĞİL
Türkiye anı yakalayarak İran’ın tarafını tuttu, aynı zamanda Atatürk’ün Türk devletinin İslam’dan ayırışını geri çevirdi. Seçim zaferi ile cesaretlenen Müslüman Kardeşler Mısır’da gücün dizginlerini yeniden eline aldı, İsrail ile olan barış anlaşmasını geri çevirdi. Ürdün Kralı’nın aynısını yapmaktan başka şansı kalmadı. Suudiler yürekten bir şekilde nükleer bir İran’dan kaçınmış olmayı dileseler de İsrail’i destekler gibi gözükmediler.
İSRAİL YAPAYALNIZ KALIYOR
İsrail tam olarak yalnızlaştı. ABD’de Başkan Mitt Romney, federal hükümetin bilançosunu yeniden yapılandırmaya odaklanmıştı. Avrupa Birleşik Devletleri’nin Almanların özellikle korktuğu bir senaryoyu engellemek için müdahale etmesinin tam zamanıydı: İsrail’in çaresizce nükleer silahlara başvurması. Avrupa Birleşik Devletleri’nin Ringstrasse’deki yeni şık Dışişleri Bakanlığı’nda konuşan Avrupa Başkanı Karl von Habsburg El Cezire’ye şöyle açıkladı: ‘Önce, yeni bir petrol fiyarı yükselişinin sevgili euromuza etkisi konusunda endişelendik. Ancak en sevdiğimiz tatil bölgelerine radyoaktif madde yağması hepsinin önüne geçti.’
NİALL FERGUSON KİMDİR?
Niall Ferguson, Harvard Üniversitesi’nde tarih profesörü. Aynı zamanda Stanford Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Ekonomi ve tarih alanlarında 9 kitabı bulunan Ferguson, beş önemli belgesel çekti. Bunların arasında 2009’da En İyi Belgesel dalında Emmy ödülü alan ‘Paranın Yükselişi’ de bulunuyor. 2004 yılında Time dergisi Ferguson’u dünyanın en etkili 100 isminin arasına almıştı.