zekeriya tümer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zekeriya tümer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2017 Cuma

RAMAZAN SOHBETLERİ (1) "KUR'AN NEDEN ARAPÇA İNDİRİLMİŞTİR?." (ZUHRUF 2-3. FUSSİLET 44. AYET) İlâhiyatçı - Yazar: Haluk Gümüştabak

KUR'AN NEDEN ARAPÇA İNDİRİLMİŞTİR. 
(ZUHRUF 2-3. FUSSİLET 44. AYET)
Haluk Gümüştabak
Bizler İslam ı yaşarken, gelenek ve beşeri fıkıh inancının o kadar etkisinde kalıyoruz ki, Allah ın ayetlerini bile görmezden gelebiliyoruz. İslam dininde, ruhban sınıfının olmadığını söyleyen Kur’an a inat, bizler kendi ellerimizle yarattığımız ruhban sınıfının, kurallarına göre yaşıyoruz İslam ı. Çünkü bu kişiler Kur’an ile bizlerin aramıza girip, Kur’an gerçeklerini bizlerden gizlediler. 
Allah Kur’an ı elçisine tebliğ görevini verdikten sonra, çok dikkat çekici uyarılarda bulunmuştur. Rad suresin 40. ayetinde “SENİN GÖREVİN SADECE TEBLİĞ ETMEKTİR. HESAP GÖRMEK İSE BİZE AİTTİR.” Der. Daha da dikkat çekici olanı ise,  Müddesir 11. ayetinde Allah elçisine seslenerek bakın ne diyor. “BENİ, YARATTIĞIM KİŞİYLE BAŞ BAŞA BIRAK.” Ne dersiniz, Allah ın bu uyarılarından dersler aldık mı? Yoksa Allah, elçisinin bile kuluyla arasında olamayacağını ve Allah bizzat kuluyla baş başa kalması gerektiğini anlatıyorsa bizlere, acaba bu gerçeği hayatımıza geçirebildik mi, anlayabildik mi, YOKSA ALLAH İLE ARAMIZA, ŞEFAATÇİLER Mİ SOKTUK.
Arapçayı kutsal bir dil ilan edip, Allah böyle bir bilgi vermediği halde, cennet lisanının bile Arapça olduğunu söyleyebildiler. ALLAH IN MESAJLARINI, UYARILARINI ANLADIĞIMIZ DİLDEN OKUMAMIZI ENGELLEDİLER. Kur’an ın başka dillere tam olarak çevrilemeyeceğini, kelimelerin, ayetlerin çok daha farklı anlamalara geldiğini söyleyerek, bu toplumu korkuttular, tedirgin ettiler. Hâlbuki Allah, Kur’an ın neden Arapça indirildiğini açıklamış ve bizleri bilgilendirmişti. Bakın Allah ayetinde, bu konuda bizlere anlatılanları yalanlayarak, ne kadar açık ve akılcı bilgiler veriyor, Kur’an ın neden Arapça indirildiğine dair.
Zuhruf 2–3: Apaçık Kitab’a andolsun ki, İYİCE ANLAYASINIZ DİYE biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık. (Diyanet meali)
Fussilet 44: Eğer biz bu Kur'ân'ı yabancı bir dilde indirseydik, onlar kesinlikle, “Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi. De ki: “O, inananlar için bir yol gösterici ve gönüllerine şifadır. Kâfirlerin kulaklarında ağırlık vardır ve KUR'ÂN ONLARA KAPALIDIR; sanki onlara uzak bir yerden sesleniliyor.” (Bayraktar Bayraklı meali)
Allah ayetinde Kur’an ın, apaçık yani anlaşılan bir kitap olduğunu söylemesine rağmen, bizlere Kur’an ı herkesin anlayamayacağını, her bilginin Kur’an da detaylı olmadığını söylemediler mi? KUR’AN I ANLAYARAK VE DÜŞÜNEREK OKUYAN BİR MÜSLÜMAN ASLA KANDIRILAMAZ, ALDATILAMAZ. Onun için Allah ayetleri önce okuyun ve anlayın, sonrada üzerinde düşünün emrini vermiştir.
Ayetleri anlamadan okutan, siz anlamasanız da okuyun, Allah sevap yazar zihniyetini topluma yerleştiren ruhban anlayışı, bizlerin düşünmesini de engellemişlerdir. Allah bakın Arap toplumuna neden Arapça indirdiğini söylüyor. “İYİCE ANLAYASINIZ DİYE ARAPÇA İNDİRDİK.” Yani Araplara, kendi dillerinden indirdik ki anlasınlar diyor Rabbimiz. Din tacirlerinin tuzağına düşen bizler, bu gerçeklerle buluşamadığımız sürece, Kur’an ı anlamamız da asla mümkün olmayacaktır. Allah anlamını bilmeden, üzerinde düşünmeden okuyacağımız bir bilginin, bizlere fayda sağlayamayacağını çok iyi biliyor. Onun içinde lütfen, özellikle içinde bulunduğumuz bu Ramazan ayı içinde, KUR’AN I MUTLAKA ANLAYARAK VE DÜŞÜNEREK BOLCA OKUYALIM. 
Devamındaki ayet, konuya çok güzel açıklama getiriyor ve bakın ne diyor. EĞER KUR’AN I ARAP TOPLUMUNA, BAŞKA DİLDE GÖNDERMİŞ OLSAYDIK, AYETLER AÇIKLANMASI GEREKMEZ MİYDİ, BİZLERİN ANLAYACAĞI DİLDE GÖNDERMENİZ GEREKMEZ MİYDİ, BİR ARABA YABANCI DİLDE KİTAP MI İNDİRİLİR, DERDİNİZ DİYOR. Çok doğru değil mi? Araplara Türkçe bir Kur’an indirildiğini düşünün, bu durumda ne yapmaları gerekirdi? Tüm toplum şaşırır kalırdı, ALLAH IN TEBLİĞİNİ DE ALAMAZLARDI? Hem Arap peygamber göndereceksin, hem de farklı dilde Kur’an ı indireceksin. Bakın böyle olsa nasıl mantıksız olurdu değil mi?
İSLÂM'A GÖRE:
"DEVLETİN DİNİ ADALETTİR"
ADALETLİ OLMAYAN HÜKÜMETLER
MEŞRU DEĞİLDİR
Eğer mantıksız olduğunu kabul ediyorsanız, bizlerinde anlamadığımız dilden, yani Arapça Kur’an ı okumamızın gerekli olduğunu söyleyemezsiniz. KUR’AN ALLAH IN KULLARINA MESAJIDIR, TEBLİĞİDİR. Bu tebliğin her dile çevrilemeyeceğini, çok farklı anlamlara geleceğini söylemek, Allah a saygısızlıktır, iftiradır. Allah yemin ederek, bu kitabı anlayabilmemiz için kolaylaştırdığını söyleyecek, daha sonrada her dile tam olarak çevrilemeyen bir mesaj, uyarı gönderip, tüm kullarını bundan sorumlu mu tutacak? Lütfen aklımızı başımıza toplayalım, kendimize gelelim. Bunun hesabını veremeyiz. 
Fussilet 44. ayette dikkat ederseniz Kur’an ın KÂFİRLERE kapalı olduğunu, onların anlayamayacağını söylüyor. Peki, burada bahsedilen kâfirler sözünden kimleri anlamalıyız? Yalnız Kur’an ı inkâr edip, İslam ı kabul etmeyenlerimi anlamalıyız. Kesinlikle hayır. Allah Maide 44. Ayetinde Bakın Ne Diyor. ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMETMEYENLER, KÂFİRLERİN TA KENDİLERİDİR.  Araf 37. ayette de, Allah hükmetmediği halde, BUNLARDA ALLAH KATINDANDIR DİYEREK, ALLAH A İFTİRA EDENLERİN, Allah yasakladığı halde, Allah dan başka yardım istedikleri, veli ve şefaatçi edindikleri kişilerin, mahşer günü hani şefaatçileriniz, yardımcılarınız dendiğinde, hiç kimseyi yanlarında bulamayacakları ve BU KİŞİLERİN KAFİR OLDUĞU ÖRNEĞİNİ VERİYOR. Yani ben Müslüman’ım diyen, ama İslam ın, Kur’an ın gereklerini tam olarak yerine getirmeyenler bunlar. İşte böyle kişilere Allah Kur’an ı kapattığını, kulaklarına ağırlıklar bağladığını, gönüllerini mühürlediğini söyler bizlere. Allah cümlemizi bu yanlıştan korusun.
Allah birçok ayetinde, ayetleri bizlerin düşünmesini emrediyorsa, önce ayeti anladığımız dilden okumalıyız ki, daha sonra ayetler üzerinde düşünüp öğütler alabilelim. Bunun tersini söyleyenler, Allah ın gerçeklerinin üstünü örtenlerdir. Bu yanlış düşüncelere uyan insanlar düşünemediği, Kur’an ın sınırlarını aştıkları içinde, KÂFİRLERİN SAFINDA OLMAKTAN, asla kurtulamazlar. 
Kur’an gerçeklerine kulaklarını kapatanlar, gönül gözleriyle asla gerçekleri göremezler. ALLAH BÖYLE İNSANLARA, TEKRAR HATIRLATMAK İSTİYORUM, KUR’AN IN KAPALI OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. Allah cümlemizi, batılın ve hurafenin etkisinde kalmayan, kulakları ve gönlü mühürlenmemiş, gözleri perdelenmemiş kulları arasında olmayı, nasip etsin inşallah.
Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK
***
https://www.facebook.com/Kuranadavet1/?ref=aymt_homepage_panel
http://halukgta.blogcu.com/
http://kuranyolu.blogcu.com/
http://hakyolkuran.com/

5 Eylül 2016 Pazartesi

Rıfat Serdaroğlu: KİRALIK KAFANIN BEDELİ & SANA GÖRE DEMOKRASİ & GERÇEĞİ GÖRELİM ARTIK &İSTER KAPATIR, İSTER EL KOYAR...‏

Rıfat Serdaroğlu: 
KİRALIK KAFANIN BEDELİ 
​Hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Gerek devlet yönetiminde, gerek siyasette, gerek iş hayatınızda ilişkilerinizi, kurallar ve gelenekler çerçevesinde yani doğal halinde kuramıyorsanız başınıza geleceklere razı olacaksanız. Karşılıklı saygı ile birlikte ekip çalışması yapmak yerine, kafanızı yani onurunuzu, vicdanınızı bir kişiye kiraya veriyorsanız, köleliğe de razı olacaksınız. Sahibiniz, efendiniz sizi ister atar, ister kapının önüne koyar.
17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk-Hırsızlık-Rüşvet olayları açığa çıktığında çok ilginç konuşmalar duymuş, görüntüler izlemiştik!
Eski İçişleri Bakanı Efkan Ala, o zaman Türk Bürokrasisinin tepesinde ve Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın Başbakanlık Müsteşarı ve sırdaşı idi. Doğrulukları, Adli Tıp Kurumu tarafından onaylanmış ses kayıtlarında, Efkan Ala, operasyonu yöneten Polis Müdürüne şöyle bağırıyordu;
“O Savcıyı dinlemeyeceksin. O kimmiş yahu! Şimdi 4-5 adam gönderip, o Savcıyı tutuklatırım. Dinlemeyeceksin onu.” (Ağır Cezalık suç)
“Sıfırlama” olayı sırasında, yani evden araçlarla para taşınması sırasında da, Polis Müdürüne şu kanunsuz emri veriyordu;
“Bilal Erdoğan’ın bulunduğu yere yaklaşan olursa vurun! Size, yaklaşanı vurun diye emir veriyorum…” (Ağır Cezalık bir suç daha)
Sahibinin güvenliği uğruna bilerek ve isteyerek suç işlemiş bu adam şimdi kapının önüne bırakıldı!
Bundan sonra Efkan Ala’ya uyku haram, ona bu dünyada rahat yok!
Bir adım sonra başına ne geleceğini o bilmiyor, sahibinin insafına kalmış…
Erdoğan, adam harcamakta bir tanedir. AKP’yi 4 kişi kurdular, 3’ü ile konuşmadığı gibi adeta kanlı bıçaklı halde. Abdullah Gül-Bülent Arınç- Abdüllatif Şener’in üzerleri de altları da çizildi.
Davutoğlu kurban edildi ve dış politikadaki tüm olumsuzluklar boynuna asıldı!
Efkan Ala kurban edildi ve iç politikadaki tüm suçlar onun boynuna asılacak!
Yeni İçişleri Bakanına gelince, onu Türkiye’de en iyi tanıyanlardan biriyim.
Bu Soylu Süleyman, yakın zamana kadar Fethullah Gülen’in en ateşli savunucularından idi.
“Türkiye’nin meselelerini iyi takip eden insanların Sayın Gülen’e sadece müteşekkir olmaları beklenir. Hem yapılan faaliyetlerle ilgili hem de ülkemizin birliği ve beraberliği ile ilgili ortaya konulmuş olan tablodan dolayı Sayın Gülen’e teşekkür edilmelidir” diyen ağızla,
“FETÖ Türkiye’nin ve milletin düşmanıdır. Bu örgütten tek kişi bile kalmayıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz” diyen Soylu ağız aynıdır.
Bu ağız iki sene arayla, “Erdoğan’ın paçalarından yolsuzluk akıyor” ve “Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır” cümlelerini söyleyebilen ağızdır!
Soylu, kafasını-onurunu-vicdanını ve ruhunu bile Erdoğan’a teslim etmiş!
Erdoğan son süratle duvara doğru koşmaya devam ediyor…
Koşarken de kendisine hizmet etmiş adamlarının cesetlerine basarak koşuyor.
Vali Mutlu, Emniyet Müdürü Çapkın, İçişleri Bakanı Ala! Oh ne ala ne ala…
Hiç kimse unutmasın. Kiralık kafanın bedeli köleliktir…
Rıfat Serdaroğlu
***
Rıfat Serdaroğlu: 
SANA GÖRE DEMOKRASİ 
​Demokrasiyi eğdin, büktün, sana aykırı gelen, kafanın basmadığı “Kuvvetler Ayrılığı” ve “Lâiklik” gibi ilkeleri tıraşladın, Anayasa’yı rafa kaldırdın,
“Hukuk Devletini” yere serdin, sonunda tam da senin “İleri Demokrasi” diye adlandırdığın bir ucubenin içine attın koca Türk Milletini…
15 Temmuz’da darbe girişimi oluyor, 241 kişi ölüyor, binlerce insan yaralanıyor, Türk Devleti dünyaya rezil oluyor!
Darbeci çeteleri Türk Devletinin içine sokan sen, onları terfi ettiren sen, onları darbe yapabilecek güce kavuşturan sen, hedefi “İslam Devleti” olan FETÖ ile menzilimiz aynı diyen sen! Ama Demokrasi kahramanı geçinen yine sen!
Sonra Türk Tarihinin en büyük insan kıyımı başladı. Gerçek suçlular koltuklarında otururken, 100 Binden fazla insan, Yargıç-Savcı-General-Subay-Astsubay- Öğretmen-Doktor-Gazeteci-Yazar-Şarkıcı-Türkücü-Ülkücü- Hastane Temizlik Görevlisi-Belediye İşçisi-Askeri ve Sivil okul öğrencileri hepsi, sorgusuz sualsiz ya işlerinden atıldılar, ya da tutuklandılar.
Fabrikalara-Şirketlere-Alışveriş Merkezlerine-Gazetelere-Televizyonlara-Dergilere- Yayınevlerine ya el konuldu ya da kapatıldılar…
Tutuklanan kişilerle ilgili, Savcılık İddianamesi var mı? Biz bilemiyoruz!
Zaten gizlilik kararı var, şüphelilerin Avukatları dahi dosyaları göremiyorlar!
İnsanların mallarına anında el koyuyorlar, mahkeme kararı var mı?
Yok, ama Olağanüstü hal gereği Kanun Hükmünde Kararnameler var!
Tek başına bu kararnameler yeterli mi?
Peki, bu Kanun Hükmünde Kararnameler, tövbe Allah emri mi!
Bunlar nasıl yürürlüğe girer?
Anayasa ve TBMM İçtüzüğüne göre, kararnameler Resmi Gazetede yayınlandığı gün TBMM’ye gönderilir ve en geç bir ay içinde TBMM’de görüşülür ve kabul edilirse yürürlüğe girer.
15 Temmuzdan bu yana yaklaşık 50 (ELLİ) gün geçti. Şimdiye kadar çıkan ve anında uygulanan kararnamelerden 1 (BİR) tane olsun TBMM de kabul edilen var mı? Yok!
Eee ne oldu Anayasa, TBMM İçtüzüğü? Bunlar süs olsun diye mi var?
Sana göre Demokrasi böyle olur değil mi? Seni uyanık seni!
Bilesin ki 12 Eylül darbesi, senin yaptıklarının yanında şeker-şerbet kaldı.
Tüm bu hukuksuzluklar ile ilgili suçları Davutoğlu ve Efkan Ala’nın üstüne atmakla kurtulamazsın…
Sıra şimdi sizde;
TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu ve Aydın Doğan;
Yıllardır özellikle ikinizi rahatsız edecek yazıları bilerek yazıyorum. İkinizle de ne bir işim oldu ne de bundan sonra olur. Fakat biriniz Anadolu’nun temiz insanlarından oluşan, sayıları 1 Milyon 300 bini bulan bir topluluğun başkanısınız, diğeriniz Türk kamuoyunu etkileyen bir medya grubunun başındasınız. Siz ikiniz biraz olsun dik durabilseydiniz, Anayasa ve Hukuk Devletine sahip çıkabilseydiniz veya sahip çıkmak isteyenlere destek verseydiniz, başımıza bu kadar bela gelmeyecekti.
Sizler bu günleri göremediniz ve görevinizi yapacağınıza, günlük menfaatler ve basit çıkarlarınız uğruna ülkeyi “Federe İslam Devletine” götürecek bir Badem ekibine destek verdiniz, halen de utanmadan vermeye devam ediyorsunuz!
Şunu hiç unutmayın; Ne verirseniz verin, ne kadar yaranmaya çalışırsanız çalışın, Efkan Ala’nın yaptığının kırkta birini yapamazsınız, yapabilir misiniz?
Sizlerin sonu mutlaka Silivri olacak.
Gerekçe mi istiyorsunuz? İşte size gerekçe;
-Gümrük ve Ticaret Bakanı Tüfenkçi, “şimdiye kadar 16 yönetim kurulu üyesi, 17 meclis başkanı 442 meclis üyesi olmak üzere 475 kişi TOBB da ki görevlerinden istifa etmişlerdir, bu %5 e tekabül etmektedir ve çok azdır.
Böyle giderse, biz devreye girer ve gereğini yaparız” diye yüzünüze karşı size fırça attı mı, atmadı mı? Bünyesindeki FETÖ’cuları temizlemeyen ve defalarca Gülen’e gidip elini öpen, TOBB Başkanının tutuklanmasına ve Melih Gökçek-Zafer Çağlayan-Sinan Aygün ile yapılan ortak işler dâhil tüm malvarlığına el konulmasına…
-Şüpheli Aydın Doğan, uzun yıllardır FETÖ nün tüm yayın organlarının dağıtımını yapmaktadır. Bu davranış FETÖ ile işbirliği içinde olunduğunun bariz sonucudur. Aydın Doğan’ın da tutuklanmasına ve tüm malvarlığına el konulmasına…
Hoppala! Git derdini Marko Paşaya anlat! Böyle olur Bademlerin Demokrasisi…
Rıfat Serdaroğlu
***
Rıfat Serdaroğlu: 
GERÇEĞİ GÖRELİM ARTIK
​Amerika ve İsrail, bölgemizdeki 4 devletten (Türkiye-İran-Irak-Suriye) toprak alınarak, ikinci İsrail olarak görev yapacak “Büyük Kürdistan’ın” kurulmasını isterler mi?
-Hem de nasıl? Adeta hamile kadının aşerdiği gibi aşeriyorlar…
Amerika, Türk Politikacı ve askeri-sivil bürokratlarının ödlekliğinden yararlanarak, Temmuz 1991 yılından beri “Çekiç Güç” adı altında, sözüm ona bölgedeki Kürtleri Saddam’ın zulmünden kurtarmak görüntüsüyle, Kürt Devletinin kurulması için çalışıyor. Bu amaçla 5 bin Kürt gencini Amerika’ya götürüp, yıllarca eğittiler ve kurulacak Kürt Devletinin bürokratlarını hazır hale getirdiler.
ABD; defalarca PKK’ya havadan silah ve mühimmat gönderirken yakalandı.
Her seferinde yanıt aynı idi; “Yanlışlık oldu, özür dileriz!”
Etrafı Müslüman Devletlerle çevrili olan İsrail ise, varlığını sürdürebilmek için, Müslüman Ortadoğu’ya bıçak gibi sokulmuş, kendi kontrolünde bir Kürt Devleti kurulması için çok uzun bir zamandır çalışmaktadır. İsrail derin Devleti,
“Eski Ahit’in” Fırat’tan Nil nehrine kadar olan toprakları, kendilerine tanrı tarafından vaat edilmiş topraklar olarak görür ve buralara sahip olmak için gece-gündüz hiç durmadan çalışır. İsrail Devleti için tüm bölgeye sahip olmanın altın anahtarı olarak görülen Kürt Devleti, hem siyasi, hem stratejik, hem de kutsal bir hedeftir…
Dünyada bu gerçeği bilmeyen siyasetçi yoktur.
Peki, Erdoğan bölgemizdeki 22 ülkenin sınırlarını değiştirecek olan projeye, bunları bilmeden mi Eşbaşkan oldu? Türk Devletinin binlerce yıllık hafızasını barındıran Dışişlerinin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst düzey yetkililerinin Erdoğan’ı uyarmamış olacağını düşünen birileri var mı?
Mutlaka uyarmışlardır! Hem sözlü, hem de yazılı olarak…
Sonuç; Erdoğan ve AKP Hükümetleri, bilerek ve isteyerek Türkiye Cumhuriyetinin aleyhine olacak bir projeye ortak olup, destek vermişlerdir. Bunun adı düpedüz “Vatana İhanettir!” Bu suçun işlendiğini gördükleri halde, ilgililer hakkında yasal takibata geçmeyip, Atilla TAŞ’ın peşinden koşanlar da bu suçun ortaklarıdır…
Gelelim, Erdoğan’ın 30 yıllık dostu Fethullah Gülen’e;
Dünyadaki olayları takip eden ve kafası çalışan her siyasetçi net olarak bilir ki, Fethullah Gülen bir CIA projesidir. 174 ülkeye yayılmış FETÖ okullarında çalışan her üç kişiden biri CIA ajanıdır. CIA o ülkelerdeki dinlemelerini, belge-bilgi toplamalarını FETÖ Okulları üzerinden yapar. Ayrıca bu okullar, CIA ajanları için birer saklanma ve kaçış istasyonlarıdır.
Erdoğan ABD projesine Eşbaşkan, Gülen CIA projesi! Bu iki kişi birbirlerini kaç yıldır tanıyıp ilişki içindedirler? En az 30 yıl! AKP’nin iktidar oluşunda, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesindeki Anayasa değişikliğinde, referandumda hep kol kola çalışmışlardır.
Karşılığında da Erdoğan, FETÖ militanlarının Türk Devletinin en önemli kurumlarına yerleşmelerine izin vermiştir. Eğer Erdoğan izin vermeseydi bir tane bile FETÖ’cu devlete giremezdi.
Erdoğan bunu niçin yaptı? Onu da kendi ağzından dinleyelim;
“Menzilimiz yani hedefimiz birdir bizim, onun için yardım ettik. Rabbim ve milletim bizi affetsin!”
Sonuç; Erdoğan ve AKP Hükümetleri, FETÖ’nün, Türk Devletine yerleşmesine, darbe yapacak güce ulaşmasına, ekonomik-siyasi güç kazanmasına bilerek ve isteyerek sebep olmuşlardır.
Bu suçun adı düpedüz “Vatana İhanettir”
Bu suçun işlendiğini, kendilerine sunulan belgelere rağmen hala görmezden gelenler ve hala Atilla Taş’ın peşinden koşanlar da bu suçun ortaklarıdır…
Bilmem anlatabildim mi Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı…
Not; Dış Politikadaki tüm yanlışlar Davutoğlu’nun sırtına yüklenmişti!
İç Politikadaki işlenen suçlar ise Efkan Ala’nın sırtına yüklenecek!
“Tek Adam” yönetiminde böyle olur kendi çocuklarının başını yemek…
Rıfat Serdaroğlu:
**
Rıfat Serdaroğlu: 
İSTER KAPATIR, İSTER EL KOYAR‏
Günlerdir “Sözcü Gazetesinin” kapatılacağı korkusu üzerine haberler okuyoruz.
Bir yıl içinde 39’uncu defa zorunlu tatile çıkarılan Sözcü yazarları bile “Sözcü Susarsa, Türkiye Susar” diye adlandırılan kampanya ile köşe yazıları yazdılar.
Kimse eveleyip-gevelemesin! Erdoğan, isterse Sözcü Gazetesini kapatır, isterse el koyar, isterse Bademin birini Sözcü’ye kayyum atar, isterse batırır!
Kimsenin de gıkı çıkmaz. “Sözcü Susarsa, Türkiye Susar”mış! Bak sen!
Zaten Türkiye 15 senedir ne yapıyor? Türkiye 15 yıldır susmuyor mu?
-İhracatının %80’ini AB ülkelerine yapabilme gücüne erişmiş iş dünyası, Cemaat-Tarikat artığı, Ortaçağ kafalı Bademlerin önünde el pençe divan durmuyor mu?
-Utanmadan adlarını hala “Sivil Toplum Örgütü” olarak kullanan, ama tek işleri Bademlere yaltaklanmak olan sözüm ona STK’lar 15 yıldır susmuyor mu?
-Badem tarafından iğdiş edilmiş, 1 Mayısları bile Vali emriyle düzenleyen sözüm ona sapsarı sendikalar kafalarını kaldırabiliyorlar mı?
-Ülke 15 yıldır adım-adım “Tek Adam Faşizmine” giderken, itiraz eden bir tane bilim insanı, “Sözcü ve birkaç gazete haricinde” “Ne yapıyorsunuz” diyen bir tane gazete kaldı mı?
-Ülke insanının yarısından fazlası boğazına kadar borca batırılırken, “Etmeyin eylemeyin, bu insanları tefeci faizine kurban etmeyin” diyen bir tane
“Devlet Görevlisi” çıktı mı?
-Yasama-Yargı-Yürütme, “Tek Adam” emrine verilirken, yolsuzluklar göğe çıkarken, TBMM de Türk Milletinin hakkını yeterli şekilde savunan bir tane muhalefet partisi var mı?
Ne oldu da, her aykırı olay hakkında demokratik tepkisini dile getirmekten çekinmeyen Türk Milleti, susan-konuşmayan-korkak bir toplum haline geldi?
Bizi toplumsal beyin felcine uğratan etken ne? Niçin böyle olduk?
Sizleri bir an için 2002 yılından öncesine götüreyim. Farzedin ki iktidarda Demirel veya Ecevit var!
Türk Milleti, TÜSİAD-TOBB-TÜRK-İŞ-DİSK-Gazeteler-TV ler-Radyolar-Dış Basın aşağıda yazacağım olaylar o zaman olsa idi nasıl davranırlardı? Susarlar mıydı?
-Demirel’in 4 Bakanının, Reza Zarraf adlı bir üçkağıtçıdan rüşvet aldıkları belgeleriyle-ses ve görüntü kayıtlarıyla ortaya çıksaydı!
Bakan çocukları yatak odalarında para sayma makinaları ve milyonlarca dolar-avro ile yakalansalardı! Banka Genel Müdürünün evinde ayakkabı kutuları içinde milyonlarca dolar-avro para çıksaydı!
Türkiye’de neler olurdu?
Öncelikle Nazmiye Hanım, “Demirel, Demirel neler oluyor? Ya bu işi aydınlat ya da yallah evden dışarı” diye ortalığı inletirdi!
Basın günlerce konuyu manşetlerden indirmez, toplumsal gösteriler-protestolar her gün artarak sürer, STK’lar yolsuzlukları ilanlarla duyururlar, sonucunda TBMM olağanüstü toplanır, Hükümet ya kendiliğinden istifa eder, ya da Gensoru ile düşürülürdü! Bu ülke bir Yahya’yı yıllarca tartışmadı mı?
Aynen böyle olmaz mıydı?
Ya da Ecevit’in Rahşan Hanımla yaptığı şu telefon konuşması, banda alınıp sonra da canlı olarak yayınlansaydı?
-Rahşan Hanım, beni dikkatle dinle! Bizim Bakanları-çocuklarını gözaltına almışlar. Sen şimdi evdeki şeyler var ya, akrabalarını çağır, onları güvenli bir yere naklet!
-Rahşan Hanım, ne yaptınız? Sıfırladınız mı? Ne istersen yap, aman telefonda konuşma!
*Biz şimdi neyle konuşuyoruz Bülent?
-Hadi, hadi kapat şimdi. Çay demle ben geleceğim, öptüm.
*Bana bak Bülent, bu işlerde bir pislik varsa, git çayını mahalle kahvesinde iç, eve de gelme…
Sonunda Hükümet ya istifa eder, ya da Gensoru ile düşürülürdü!
Şimdi herkes kendi payına düşen hisseyi kucağına alsın ve düşünsün;
“Her Millet müstahak olduğu kişiler tarafından yönetilir. O ülkede aydınlar, vatanseverler, demokratlar sustuysa o ülkenin üzerine özgürlük ışığı düşmez. Onlar artık Millet değildirler. Onlar Ya tebaadırlar, ya da ümmettirler.
Her iki halde de köledirler, köle…”
Not;
Eğer Bademler Sözcü’yü kapatmaya kalkarlarsa, ne yapacağız diye parlak fikirleri olanlar lütfen bana yazsınlar. Çarşı Grubunun katkısını ben sağlarım…
Sağlık ve başarı dileklerimle 05 Eylül 2016
Rifat Serdaroğlu

21 Haziran 2016 Salı

DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMA GÖREVİ SÜRÜYOR!.. Mehmet Ali Güller

DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMA GÖREVİ SÜRÜYOR!..
Mehmet Ali Güller
Başbakan Binali Yıldırım’ın ilan ettiği “4 cazibe merkezi” hedefi, Erdoğan’ın 2004 yılında açıkladığı “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” görevinin gereğidir!
Zira o görev, Erdoğan’ın en büyük hayali olan başkanlığın da zeminidir! Açalım:
CAZİBE MERKEZİ MASKELİ EYALET MODELİ
Başbakan Binali Yıldırım’ın ilan ettiği 4 cazibe merkezi şunlar: Kars, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Van.
Binali Yıldırım’ın belirttiğine göre örneğin Ağrı, Iğdır ve Ardahan bu “cazibe merkezlerinden” Kars’a bağlanacak. Yani çevre iller, toplamda da Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki tüm iller, bu 4 merkeze bağlanmış olacak!
Açıkça belirtelim: AKP’nin Kars, Diyarbakır, Urfa ve Van’ı “cazibe merkezi” yapıp çevre illeri oraya bağlama projesi, eyalet sistemine geçiş projesidir!
Erdoğanların Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kalkınma Ajansları ve Bütünşehir yasasıyla adım adım adem-i merkeziyetçi bir idari yapılanma kurma gayretlerinin de dördüncü halkasıdır!
Denilebilir ki, ne var bunda, dört şehir kalkındırılacak ve büyük şehirlere göç engellenecek!
Keşke… Pek çok ilimizin kalkınması, Marmara ağırlıklı sanayileşmenin her bölgeye yayılması hepimizin arzusudur. Ama Erdoğanlar için maksat başkadır.
En iyisi ne demek istediğimizi bizzat Erdoğan’ın ağzından açıklayalım:
ERDOĞAN HEP EYALET MODELİ İSTEDİ
Erdoğan daha 1993’te “ileride Türkiye eyalet sistemine geçebilir” dedi. (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993)
Erdoğan bir yıl sonra İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini söyleyerek “İstanbul’a Osmanlı yönetimi” önerdi. (Milliyet, 23 Mayıs 1994)
Erdoğan, 1998’de bir nikâh sırasında Kenan Evren’e de şöyle demişti: “Sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum.” (Kenan Evren de sonraki yıllarda “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diyerek Erdoğan’a destek vermişti. Sabah, 28 Şubat 2007)
Erdoğan’ın bu hedefleri, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyuyordu. Bu uyum, 3 Kasım 2002’de bir turuncu darbeyle AKP iktidarını doğurdu.
Ardından Erdoğan’a hukuki yollar açıldı ve “muhtar bile olamayacak” Erdoğan, önce milletvekili, sonra başbakan oldu. Tabi aynı zamanda da BOP eşbaşkanı!
Ve Erdoğan ABD dönüşü ekranlardan açık açık ilan etti: “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız.” (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)
2005 Diyarbakır Açılımı, 2009 Kürt Açılımı, 2013 İmralı Açılımı hep bu hedefin gereğiydi…
BAŞKANLIK İÇİN EYALET MODELİ ŞART
Peki, Erdoğan neden eyalet modeli istiyordu? Erdoğan “Diyarbakır’ı merkez yapma” görevini açıkladığı programda başkanlık sisteminden bahsedince, Fatih Altaylı “bunun uygulanabilmesi için eyalet sisteminin de olması gerekmiyor mu?” diye sormuştu. Erdoğan’ın yanıtı netti: “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur!”. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)
Yani Erdoğan, hayalini kurduğu başkanlığın üniter yapıda değil, eyalet modelli federatif yapılarda uygulanabileceğini bildiği için, adım adım adem-i merkeziyetçi bir yapı inşa ediyordu.
Sonraki yıllar da zaten böyle oldu…
Burada Açılımlar ve Öcalan’la anlaşmalar, daha doğrusu Washington’un Erdoğan ile Öcalan’ı aynı hedefte birleştirmesi kritik önemdedir. Şöyle:
Örneğin Öcalan 4 Mayıs 2005’te avukatlarına şöyle diyordu: “Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur.”
Peki, Erdoğan hükümeti ne yaptı? 26 Ocak 2006’da Kalkınma Ajansları yasasını çıkardı. Ardından Erdoğan 2010 halk oylaması sonrasında balkondan yaptığı konuşmada “biz ne istiyoruz” diye sordu ve şu yanıtı verdi: “Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz.”
12 Haziran 2011 seçimlerinin ardından da Erdoğan Kalkınma Bakanlığı kurup, Kalkınma ajanslarını genişleterek oraya bağladı! Nasıl mı? 7’si Doğu ve Güneydoğu’yu kapsayan, 25 Kalkınma ajansı şeklinde!
Yani tam da Öcalan’ın açıkladığı gibi!
AÇILIM SÜRMEKTEDİR
Şimdi Erdoğan yeni mevziler kazandığı şu süreçte bu büyük hedefini gerçekleştirmek için yeni hamleler yapmaktadır. İşte “cazibe merkezi” diye maskelenen hamle bunlardan biridir.
Sonbaharda başkanlık hedefli yeni anayasasını getirmeye hazırlanan Erdoğan, başkanlığın uygulanacağı zemini adım adım döşemeye çalışmaktadır. Çünkü kendisinin de ifade ettiği gibi, “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur!”
Üstelik bu hazırlık, PKK’nin Türkiye’de “bir süreliğine” silah bırakacağı ve karşılığında Suriye’de tanınacağı yeni süreç için de ön hazırlıktır.
Zira Açılım Erdoğan’ın belirtiği gibi bitmemiştir, buzdolabındadır. Zaten ABD açısından Açılım gerektiğinde pazarlığı, gerektiğinde çatışmayı içeren iki boyutlu bir süreçtir. Bu özelliği nedeniyle de aslında sürmektedir. Çünkü Açılım Türk ile Kürt’ü ayrıştırmaktır, Suriye’de Kürt koridorudur, Türkiye’de başkanlık-federasyondur. Ve bu hedefler masadayken de, sahadayken de yürürlüktedir!
Mehmet Ali Güller
20 Haziran 2016

23 Mayıs 2016 Pazartesi

DOKUNULAMAZLAR!... "CEMIL CAN" · 23 MAYIS 2016, PAZARTESİ + Dokunulmazlıklarla İlgili Kanun Resmi Gazete'da Yayınlandı..

DOKUNULAMAZLAR!
Haber manşetten verildi: Dokunulmazlıklar kaldırıldı!
Gerçekte kaldırılan bir şey yok ki...
Meclis'teki PKK'lıları yargılamak için anayasa değişikliği gerekmiyordu.
AKP'nin çoğunluğu, dokunulmazlıkların kaldırılmasına yeterdi!
Oylamada CHP fire verdi.
Verir, sürpriz değildir...
CHP, Y-CHP olunca rotasını kaybetti...
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, çıtayı biraz daha yükseltti.
Yükseltir; “çözüm süreci” (1) ile köpeksiz köy buldu, o günden beri değneksiz dolaşıyor!..
Erdoğan Artvin'e gitti.
Gelir...
***
Şehit cenazesinde Kılıçdaroğlu'na yumurta fırlatıldı.
Dersimli, daha ilk yumurtada bunu yaptıranın kim olduğunu biliyorum dedi.
Siyaseti tekellerinde görenler, bu açıklamayı derhal yorumladılar.
İhale,  Melih Gökçek üzerinde kaldı.
Kılıçdaroğlu susarak, bu suçlamaya da onay verdi.
Doğru da olabilir tabii...
Öyle bile olsa; muhalefet, bütün hukuk dışılıkların ve asayiş olaylarının sorumlusu olarak hükümeti işaret etmek zorundadır.
İktidar alternatifi ancak böyle olunabilir...
Dersimli‘nin  hükümeti hedef almaması, CHP'deki  “düşük profilli” genel başkan meselesini yeniden akla getiriyor!
Yumurtayı attıran Gökçek olsa bile, sorumlusu doğrudan AKP hükümetidir!
Nihai siyasi hedefi: Belediye başkanlığı olan biri, işte böyle hedef küçültür...
***
“Kölelik Yasası” olarak tarif edilen ve işçilerin “kiralanmasına” olanak veren yasa, Meclis'ten geçti... Abdullah Gül'ün veto ettiği yasayı, Erdoğan okumadan onayladı!
Hükümet, “kıdem tazminatı”nın fona devredilmesi konusunda da kararlıdır.
Bakan Soylu, harıl harıl çalışıyor.
Öngörülen düzenleme gerçekleşirse, işçilerin hak kaybı yüzde 55'i bulacakmış...
Emekçilerin örgütlülük durumu, “karşı devrim”in oturması  için “başkanlık” veya “partili cumhurbaşkanlığı” meselesinden çok daha önemlidir...
Nobel ödüllü bilim adamı Prof. Aziz Sancar: “Bana en çok dokunan hediye; İsveç'teki işçi, emekçi kardeşlerimden geldi. Onların bana hediye ettiği kahve takımı ofisimde” diyerek, emeğin önemine vurgu yaptı... (2)
İlginçtir: Türkiye'deki emekçi örgütleri; işçi-memur sendikaları, dernekler ve odalar; Atatürkçü düşünceyi öne çıkaran Sancar'ın dünya çapındaki başarısını hala duymadılar!
Onlar, senede bir gün; 1 Mayıs'ta; Taksim Meydanı'nda, İşçi Bayramı'nı nasıl kutlarız diye, 364 gün eylem  planı yapmakla meşguldür...
Heeey!
Sendika ağaları yeter artık...
Emekçilerin daha fazla dayak yiyecek hali kalmadı!..
Sanki Türkiye'deki “emekçi örgütleri”nin en önemli diğer işi: Emperyalizmin “kara gücü” PKK'yı,  kendi kazıp düştüğü hendekten kurtarmaktır.
Bunun için ha bire bildiri yazıp, kamuoyu ile paylaşıyorlar...
Kim ne derse desin, Türkiye'deki emekçiler örgütsüzdür!
Emekçiler örgütsüz olunca da karşı devrim amacını kolayca gerçekleştiriyor...
***
Y-CHP'nin işi referanduma havale etmeden anayasa değişikliğine “evet” demesi bir bakıma iyi oldu. En azından referandumun önü kesildi...
Aksi halde, “başkanlık” veya “partili cumhurbaşkanlığı” konusu “milletvekili dokunulmazlığı” ile birlikte halkoyuna sunulabilirdi...
Büyük olasılıkla da kabul edilecekti.
Dokunulmazlık konusunda yapılan değişiklikler (3) ise, pratikte bir işe yaramayacaktır!
Zira, aleyhteki düzenlemeler geçmişe yürümeyeceği için PKK'ya yardım ve yataklık yapan milletvekilleri yargılanamayacaklar...
Değişiklikler, gelecekteki milletvekillerini de kapsamıyor.
Mevcut milletvekilleri ve PKK adına sürece katılanlar için zaten özel yasa (4) çıkartılmıştı:
Bu düzenleme nedeniyle “Çözüm Süreci” ndeki faaliyetleri  nedeniyle kimse yargılanamaz!..
Geriye ne kalıyor: İhaleye fesat karıştırmak, hırsızlık, rüşvet, resmi evrakta sahtecilik, kalpazanlık vb gibi adi suçlar...
Bana sorarsanız, asıl dokunulmazlığı olanlar bu suçları işleyenlerdir.
Onlar “dokunulamazlar” olarak bilinirler...
Yakın geçmişte yaşadık ve gördük.
***
Kobra tipi helikopterimiz yerden atılan Rus veya ABD yapımı bir füze ile düşürüldüğü kesinleşti... Bunu da AKP'nin ilklerine ekleyiniz...
İki pilotumuz şehit oldu.
Füzeyi fırlatanın PKK'lı olduğuna kuşku yok!
Terör örgütünün Meclis'teki uzantısı HDP milletvekillerinin terör örgütünü; övme, propagandasını yapma, yardım ve yataklık suçlarından yargılanmalarına başlanacağını sananlar, pek yakında yanıldıklarını görecekler...
İktidarın da onların da arkasında küresel güçler var!
Cemil Can
DİPNOTLAR:
(3) İŞTE DEĞİŞTİRİLEN MADDELER
MADDE 1 - 7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
"GEÇİCİ MADDE 20 - Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet Başsavcılıklarından ve Mahkemelerden, Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz.
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir."
MADDE 2 - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve halkoylamasına sunulması halinde oylanır.
TEKLİFİN ATIFTA BULUNDUĞU 83. MADDE
4. Yasama dokunulmazlığı
MADDE 83. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.
Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.
(4) Dört maddeden ibaret olan bu yasayı, aşağıdaki bağlantıdan lütfen okuyunuz:

5 Ocak 2016 Salı

ÜLKEYİ KARIŞTIRAN BU GİZLİ EL KİMİN? - Cemal ÇALIŞKAN

ÜLKEYİ KARIŞTIRAN BU GİZLİ EL KİMİN?
     Cemal ÇALIŞKAN
            Bu gizli eller, Türklüğe ırkçılık, İslam’a gericilik, ülke bütünlüğünü korumaya faşist damgası vuran içi ve dışı başka olan art niyetli, ajandalarında gizli ideolojiler taşıyan, bunu gerçeğe dönüştürmek için dışarıyla işbirliği yapmaktan kaçınmayanlardır.”
            Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemlidir
            “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemlidir" diyenleri önceki siyasiler ve devlet adamları tanıyor ve biliyordu. Bu sebepten önüne gelen ülke yöneticileriyle gardaşım, dostum diye saflık etmediler. Devamlı teyakkuz oldular. O siyasiler şunu da biliyorlardı, içeride büyük laf eden insanlardan hoşlanıyordu, sonunda cemresini bu millet çekeceği için bu sözleri söylemekten imtina ediyorlardı. Bu iktidar döneminde bu sağduyu unutuldu. Kendi gençliklerinde dillendirdikleri çocukça ideolojik sözleri alenen dillendirmeye devam ettirildiler. Sonunda bu sözler duvara tosladı. İleri gidemediler. Ülkede bu sözler yüzünden bir çıkmaza girdi, kedisini dört duvara kapatıldığı ülke oldu.
            Dâhili ve harici bedhahların işbirliği
             Ne olduysa, dışarının ve içerideki asker düşmanlarıyla işbirliği yaparak askerler, üniversiteler ve yargı organlarını dizayn ettiler. İktidarın yaptıkları yanışları dillendirenler konuşamaz hale getirdiler. Sonra işbirlikçileri kendilerinin yaptıkları hırsızlıklarını ortaya çıkarınca, sağ kollarına da hayat yaşayamaz hale getirdiler. Bu iktidarda devleti tamamen ele geçirdiği andan itibaren o insanlar hakkında olmadık hakaret ve küfürlere alenen bulaştılar. Korkudan kimsenin sesi çıkmaz oldu. Ses çıkaranları birer birer ya hapis attılar, ya da işi olanlara vergi memurları ve yargıdaki temsilcileri eliyle cezalar vererek yok ettiler.
            İktidar ve Selahattin Cami
            İktidar, din adına savaş tehlikesi olan yerlere büyük “Selahattin Cami” yaparak iyi bir şey yaptığı algısı yarattılar. O yerlere Selçuklu mimarisine uygun Mescit yapın diyoruz, bizim devletimizin büyüklüğüne yakışmaz diyorlar. İşte Filistin’de yapılanlar yıkılıyor, diğerleri de yıkılır. İşte Osmanlıdan Balkanlarda yapılan ibadethanelerin perişan halde bulunuyorlar. İbadethanelerinin büyük kubbeli ve minaresi olması şart mı? Müslüman şatafata kaçan gösterişli ibadethane istemesi anlaşılabilir de Devlet adamlarının buna önayak olması yakışık almaz..
            PARASI ÖDENEN GEMİLER
            Birinci Dünya savaşında parası ödenen gemileri “ İngiliz devleti el koymuş, vermemiş paramızı da geri ödenmemişlerdir.  Bu gizli el her halde, tarihi gerçekleri, devletin geçmişini ve dünyayı iyi okumayıp kuvvetlerini tanımadan her şeye maydanoz olan siyasilerdir. Abdülhamit dönemi, padişah ve paşalar dedikoduya çok bayılırlar, bu nedenle adamlarına avuç dolusu para öderler. Osmanlı işte bu dedikoduyla yönetilir. İşte o dönemi çok sevenler iktidarda, günümüzde de aynı şeylerle mi yönetiliyoruz?
            Halkları galeyana getirmek
            Tarihin bir döneminde birlikte olduğumuz halkları galeyana getirmek için devleti bir yana bırakıp kendi ideolojilerine göre, istedikleri ülkeyi ve milleti günümüzdeki sıkıntılara soktular. Yeni bir millet ideolojisi yaratmayı amaç edindiler. Bunu yapabilmeleri için yüzyıllardır tarihin süzgecinden akıp gelen, milleti temsil eden ne varsa medenilik, ilericilik veya laiklik adını kirletip açıkça inkâr ettiler. Bu gizli eller bu değerlere açıkça savaş açtılar. Bu nedenle, toplumu inançlarına, ırklarına ve ideolojilerine göre ayırışıma yaptılar, ayırdıkları toplulukları birbiriyle dövüştürerek bunların üzerinden emellerine erişmek istediler. Şimdi de Bu suçlamaları inkâr eder oldular.  Şeriat devleti kuracaklar. En büyük silahları da bu millete Atatürk'ü dinsiz olduğunu ilan ederek arasını açmışlardır.
            Hintlileri destekleyenleri Yahudiler olduğu
            Hintleri destekleyenler Yahudiler olduğu sonradan ortaya çıktığı. İkinci dünya harbinden sonra, sahneye mazlum rolünü oynayarak Fillisinde devletlerini kurmuşlar, mazlum değil zalim oldukları görülmüştür. Bulundukları yere sadece kan ve gözyaşı getirmişlerdir. Almanya'yı nasıl görülmez eller ikinci dünya savaşına sürüklemişse, Türkiye’nin bugünkü getirildiği nokta da bu gizli ellerdir.  
            Bugünkü iktidar da Yahudiler gibi, mazlum oyunu oynayarak gelmediler mi? Sonra ne yaptılar?  
Amerika ikinci dünya savaşından sonra ülkeye girmiş bir daha da çıkmamıştır. Lozan anlaşmasını da onaylamamıştır. Ne zaman Türkiye düzlüğe çıkmaya başlasa, Amerikan ve uşakları ülkemizi bir çatışmaya götürmüşlerdir. Ortadoğu Eş başkanlığı da onlardan birisidir.  AKP rakiplerini alt etmek için Amerika’nın oyuncağı olmuştur.  Şunu kabul etmek zorundayız. Ulusalcısı, İslamcısı, Milliyetçisi de bu el tarafından yönetilme tehlikesi her zaman vardır. Bu gizli eller, kar gibi Güneşe görünüp kayboluyor.  Yıllardır boğuşmalarla, bu ülke çok şey kaybetmiştir. Barışa, çalışmaya ve şüphelerden kurtulmaya, birbirimizle didişmeye vakit yok. Milli güçler kenetlenmeye mecburdur.

10 Aralık 2015 Perşembe

ŞİMDİ OKUMAK, İNCELEMEK VE DEĞERLENDİRMEK GEREK!...ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ DÖNEMİNDE HÜKÛMET MUHALEFET İLİŞKİSİ

ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ DÖNEMİNDE HÜKÛMET MUHALEFET İLİŞKİSİ
Doç. Dr. Yaşar ÖZÜÇETİN
Bilindiği gibi Türkiye’nin iç politikası, 1839 Tanzimat Fermanı’yla beraber Batı’daki gelişmelerden yoğun bir şekilde etkilenmeye başlamıştır. Bu etki, Cumhuriyet döneminde de kendini göstermiştir. Nitekim II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da ortaya çıkan yeni oluşum, Türkiye’nin 1945’ten sonraki iç politikasının şekillenmesinde belirleyici rol oynamıştır. Dünyadaki otoriter sistemlere son veren Birleşmiş Milletler Anayasası, dünya ile entegrasyonu amaçlayan Türkiye için de tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş için zemin hazırlamıştır. Türkiye’deki idareciler, İsmet İnönü’nün 1945’teki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’ndaki nutkundan[1] da anlaşılacağı gibi bu geçişin zaruretini hissetmeye başlamıştır.
Diğer taraftan dünyadaki gelişmeler ve bu gelişmelerin Türkiye üzerindeki etkileri muhaliflere, mevcut tek parti sistemine karşı kullanabilecekleri itibarî ve hukukî deliller sağlamış, onların muhalefetlerini açığa vurmalarını ve halkın desteğini aramalarına zemin hazırlamıştır.[2] Böylece muhalefet, tek partili rejimi eleştirme imkanına sahip olmuştur. Tek partili sistem, CHP içerisinde, Menderes, Bayar, Koraltan, Köprülü gibi muhalif bir grup tarafından eleştirilmeye başlanmıştır.[3] Tek parti sisteminin savunucuları ise bu eleştirilere karşı koyarak sistemin devam etmesi gerektiği yönünde görüş beyan etmeye devam etmişlerdir.[4] Tek partili sistem karşıtı görüşlerin gelişmesi, muhalefetin partilileşme sürecini başlatmıştır. Nihayet, muhalefet partisi DP’nin kuruluşuna zemin hazırlayan ve "dörtlü takrir” olarak bilinen bir önerge 7 Haziran 1945’te CHP Meclis Yüksek Başkanlığı’na sunulmuştur.[5]
Bu takrir, 12 Haziran 1945 tarihli oturumda okunmuş ve reddedilmiştir.[6] Hadiselerin zorlamasıyla CHP’nin iktidarını sarsmayacak sınırlı bir demokratikleşmeye izin vermek niyetinde olan İnönü, muhalefetin partilileşmesine fırsat vermek amacıyla önergenin reddedilmesinde etkili olmuştur.[7] Bu reddedilişten sonra DP’nin kuruluşunu hazırlayan olaylar birbiri ardınca meydana gelmiş; 17 Eylül 1945’te Celal Bayar CHP’den istifa ederken, 21 Eylül’de de Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü ihraç edilmiştir. 30 Eylül 1945 tarihinde milletvekilliğinden de istifa eden Bayar, 2 Aralık 1945’de yeni bir parti kuracağını açıklamıştır.[8] Nihayet 7 Ocak 1945 tarihinde Bayar, Koraltan, Menderes, Köprülü’nün önderliğinde DP kurulmuştur.[9]
DP’nin kurulmasından 7 ay sonra 21 Temmuz 1946 tarihinde seçime gidilmiştir. Bu seçimde şehirlerde DP, kırsal kesimde ise CHP başarılı olmuş, 450 milletvekilliğinden 395’ini CHP, 64’ünü DP ve 6’sını bağımsızlar kazanmıştır. Muhalefet bu seçimlerde hile yapıldığını iddia etmiştir. İnönü daha sonra bu iddianın özellikle İstanbul için doğru olduğunu, Ahmet Faik Barutçu’ya söylemiştir.[10]
Bu seçimden sonra CHP içerisinde çok partili anlayışa karşı, tek partici anlayışın savunuculuğunu yapan grubun lideri Recep Peker, İnönü tarafından Başbakan tayin edilmiş ve 07.08.1946 tarihinde hükümeti kurmuştur. Demokratikleşme sürecindeki bir ülkede, mizacı ve dünya görüşü itibarıyla belki de en son başbakan olabilecek bir kişiliğe sahip olan Peker’in esasen İnönü’nün politik taktiği gereği Başbakan atanmış olduğu düşünülebilir. İnönü bu uygulamasıyla, parti içinde güçlenen Peker, Ökmen, İncedayı hizbine hükûmet kurdurmak suretiyle, bir taraftan çok partili hayata geçiş sürecinde CHP’yi müşkül durumda bırakabilecek parti içi muhalefeti pasifize etmek, bir taraftan da bu grubun uygulayacağı politikalar ile DP’yi yıpratmak istemiştir. Başka bir ifadeyle sınırlı bir demokrasiden yana olan İnönü, kendisinin uygulamak istediği ancak uyguladığı takdirde kamuoyu nezdinde yıpranacağını düşündüğü politikayı bu gruba uygulatarak kendi ismininin yıpranmasını engellemeye çalışmıştır.
Hükûmet ile Demokrat Parti arasındaki ilişkiler, DP’nin kuruluşu ile başlayan problemlerin bir uzantısıdır. Nitekim daha Peker Hükümeti kurulmadan önce oluşan politik hava, Hükûmet-DP ilişkilerinin bir diyalog ve uzlaşma havasından çok, bir çatışma havasında gelişeceğinin işaretini veriyordu. Nitekim hükümetin kuruluş safhasında ortaya çıkan, DP’den de hükümete bakan alınacağı, Recep Peker’in muhalefete karşı sert bir siyâset takip edeceği gibi spekülatif haberler,[11] daha hükûmet faaliyete geçmeden siyasî havayı gerginleştirmişti.
Olaylar bir bütünlük içerisinde ele alınıp değerlendirildiğinde, siyasî havadaki bu gerginliğin DP açısından istenilen bir durum olduğunu düşünmek mümkündür.[12] Nitekim seçimlerde hile yapıldığına dair iddialarını hükûmetin kuruluşundan sonra da sürdüren DP’li yöneticiler, sadece bir hak arama düşüncesinde olmayıp siyâsette bir belirginsizlik meydana getirerek, hükûmetin spekülasyona açık önlemler almasına zemin oluşturmak niyetindeydiler. Böylece, CHP’yi demokratik havaya ters bir uygulama içine sokarak, zaten CHP’den soğumuş bulunan halkı kendi saflarına çekmeyi hesap etmektedirler. Başbakan Peker ise, bir taktik uygulamadan çok, düşüncesinin gereği olarak otoriter önlemlere başvurarak, muhalefeti sindirme eğilimi içine girmiş ve bu uygulamasıyla DP’nin istediği ortamı kendisi yaratmıştır. Bu nedenle daha ilk günden itibaren Hükûmet-DP ilişkisi bu ortamın gerektirdiği biçimde şekillenmiştir.
Hükûmet programının okunması sırasında, DP’li yöneticilerin, programı tetkik etmek için süre istemesine karşılık, hükûmetin bu konuda olumsuz tavır takınması, uzlaşmaz ilişkinin ilk kıvılcımını oluşturmuştur.[13]Bundan sonra Başbakan Peker, muhalefeti pasivize etme politikasının gereği olarak, belediye seçimlerini öne alma girişiminde bulunmuştur. DP’li yöneticiler bu girişime, partinin teşkilâtlanmasını henüz tamamlamadığı gerekçesiyle karşı çıkmış ve seçimlerin normal zamanı olan Eylül ayında yapılmasını istemişlerdir.[14] Diğer taraftan 1946 seçimlerinden önce kanunlarda demokratik oluşumu kolaylaştırıcı bir düzenleme yapılmasına rağmen, polis vazife ve selahiyet kanununa dokunulmak istenmemesi, muhalefeti rahatsız etmiştir. Muhâlefete göre, bu kanunun bilhassa 18. maddesi[15] polisin tek taraflı olması halinde hükûmete karşı muhalefeti imkânsız hale getirecek özellik taşımaktadır.[16]
Demokrat Partili yöneticiler, her fırsatta hükûmetin muhalefete baskı uyguladığını öne sürmüşler,[17] siyasî yapı içinde yer bulma ve bir güç olma isteklerini dahi bu eleştirel yaklaşımla elde etmeye çalışmışlardır. Sistemin gereği olarak kabul edilebilecek taleplerini dahi, sistem bunu gerektiriyor gerekçesiyle değil, hükûmet bizi ezmek istiyor gerekçesiyle sunmuşlardır. Böylece hükûmetin demokrasiye aykırı uygulamalarına bir de DP’nin demokrasinin erdemlerini basit politik taktik vasıtası olarak kullanan üslubu eklenmiştir. Bunun sonucu olarak siyaset tıkanmış ve DP tarafından sunulan; seçimlere gizli oy usulünün getirilmesi, partilere göre renkli kâğıt kullanılması, sandık başlarında partili görevlilerin bulunması ve her sandıktaki seçim neticelerinin orada açıklanması gibi istekleri ihtiva eden gayet makul teklifler;
Reylerin okullarda ve kapalı hücrelerde gizli olarak kullanılmasına imkân yoktur. Çünkü memleketimizin her köyü henüz bir okul binasına kavuşmamıştır.
Rey pusulalarını renkli olarak hazırlamak da bir çok karışıklıklara, güçlüklere yol açacaktır.
Parti temsilcilerinin rey tasniflerine iştirâk ettirilmesi ve tutanaklara bunlar tarafından imza atılması keyfiyeti de, seçim işlerini karıştıracaktır. Çünkü parti temsilcilerine böyle bir hak tanınırsa, aynı hakkı bağımsız adayların temsilcilerine de tanımak gerekecek, bu takdirde tasnif heyetleri akla gelmez sabotaj hareketleri ile karşılaşabileceklerdir.
Her sandıktaki seçim neticesinin orada ilân edilmesi gereksizdir. Tasnif heyetini teşkil eden üyeler neticeyi bildiğine göre bunu ayrıca ilân etmekte bir sakınca yoktur[18] gibi basit gerekçelerle hükümet tarafından reddedilmiştir.
Hükûmetin kuruluşundan itibaren var olan çatışma ortamı her iki tarafın politikalarını gün geçtikçe daha da sertleştirirken, hükûmet bütün kontrolü elinde tutabilmek için; milletlerarası gerginliği bahane ederek İstanbul, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Çanakkale ve Kocaeli’deki sıkıyönetimin altı ay uzatılmasını istemiştir. DP Afyon Milletvekili Sadık Aldoğan, hükûmetin gazeteleri kapatmak ve halkın mitinglerine engel olmak için sıkıyönetimi uzatmak istediğini öne sürmüştür. Yine DP milletvekillerinden Refik Koraltan, dünyanın silah bıraktığı bir ortamda sıkıyönetime gerek olmadığını, ihtiyaç hâlinde sıkıyönetim ilân edilebileceğini belirtip, böyle bir uygulamanın kendilerine karşı baskı vâsıtası olarak düşünüldüğünü ifade ederek sıkı yönetim ilanına karşı çıkmıştır. Buna karşı hükûmet, sıkıyönetimi uzatma sebeplerinin muhalefetin iddia ettiği gibi gazete kapamak, mitingleri engellemek olmadığını zaten kanunsuz eylemlere engel olmak için yasaların yeterli olduğunu açıklamıştır.[19] DP’lilerin itirazlarına rağmen söz konusu şehirlerde 23.11.1940’tan beri devam eden sıkıyönetim 1946 yılı Aralık ayından itibaren altı ay daha uzatılmıştır. Bundan hemen sonra 6 Ocak 1947’de bütün sendikalar ile muhalif olarak görülen altı gazete ve dergi, sınıf mücadelesi fikrini savunmak suretiyle suç işledikleri gerekçesiyle sıkıyönetim tarafından, muhalefeti haklı çıkarır bir şekilde süresiz olarak kapatılmıştır.[20]
Hükûmet, bu uygulamalarının, 1945’ten beri oluşmaya başlayan demokratikleşme süreciyle çatıştığının farkındadır. Bu nedenle otoriter uygulamalarını demokratik bir kılıf içerisinde sunmak çabası içerisine girerek, demokrasiyi uygulamalarına göre yorumlamaya çalışmıştır. Peker’in 18.12.1946         tarihinde verdiği demeç, bu gayretin iyi bir örneği olup, onun, otoriter tavrını meşrûlaştırmaya çalıştığının bir göstergesidir. Peker bu demecinde şunları söylemektedir: "Biz bu Meclis’te demokrasi hakiki bir şekilde gelişsin, açılsın diye va’z işi kardeş muamelesini, iyi muameleyi vazife diye yapıyoruz. Yaptıkları hareket nev’inden demokrasinin memlekete getireceği aksülamel ne olur arkadaşlar? Bu anarşi arasında ne doğar? Ya bir sınıf diktatoryası yahut eli sopalı aşağılık insanların sefil şahsî hakimiyetlerini ifade eden diktatörler. Biz bundan münezzehiz arkadaşlar. Biz yaşadıkça, önümüzde insanlığın ışığı ve elimizde kanun vasıtası, bu memlekette bu felaket olmayacaktır. Biz yalnız, sade günümüzün hürriyetini, mesut hayatını temin etmekle yetinen bedbaht hodgâmlar değiliz. Üç beş, on nesil sonra bizler göçeceğiz. Evlatlarımızın, torunlarımızın torunlarının ve bütün istikbale açılacak gelişecek olan Türk milletinin hür insanlık şartları içinde yaşamasını sağlayacak bir hürriyeti ve bunu veren bir demokrasi ruhunu yukarıda hakim kılmak istiyoruz. Şuursuz, tahrikçi, anarşi getiren bir yolun arkasında bulunan aksülameli feci zümre veya şahıs hakimiyeti gizlenir.”[21]
Başbakan Peker, bu düşüncesini uygulamalarına yansıtırken, DP yöneticileri, otoriter uygulamaların devamını sağlayacak bir muhalefet yapmayı sürdürmüşlerdir. Nitekim bütçe görüşmelerinde Peker ile Menderes arasında geçen tartışma ve akabinde meydana gelen gelişmeler, bunun bir uzantısı şeklinde cereyan etmiştir. Peker, bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı bir konuşmaya, Menderes tarafından verilen cevaba karşılık olarak ona hakaret edercesine sert bir reaksiyon göstermiştir. Bunun üzerine DP’liler Meclisi terk etmişlerdir. Akabinde de Peker, DP’lileri demokrasinin işleyişini engelleyen, herşeyi söyleyen fakat söylenenleri hazmedemeyen tahrik edici muhalefet yapmakla suçlamıştır.[22]
DP’lilerin Büyük Millet Meclisi’ni terk ederken süre belirtmemiş olmaları ve bir iki gün meclise gelmemeleri iktidarı rahatsız etmiştir. 18 Aralık’ta eski Başbakan Saraçoğlu, Bayar ve Menderes’le görüşüp arabuluculuk yapmak isteyerek, DP’lilerin tekrar meclise gelmelerini sağlamaya çalışmıştır. Ancak Bayar; "Recep Peker’in başbakan olarak beş aydan beri takip ettiği politikasıyla uyuşmamıza imkân yoktur.” karşılığıyla bu girişimi sonuçsuz bırakmıştır.
Basın, arabulucuğa rağmen DP’lilerin meclise dönmediklerini görünce DP’lilerin meclisten tamamen çekildiğini ve "sine-i millete avdet ettiğini” yazmaya başlamıştır.[23] Bunun üzerine 20 Aralık’ta İnönü devreye girerek, Bayar ve Köprülü ile görüşüp olayları yatıştırmaya çalışmış, fakat yine "Peker ile demokrasi yapılmaz” şeklinde; meclise dönüp dönmüyeceklerini kesin açıklık getirmeyen bir açıklama yaparak, köşkten ayrılmışlardır. İki gün sonra İnönü, tekrar Bayar ve Köprülü ile görüşmüştür. Bayar’ın ifadesiyle bu ikinci görüşme de DP’lileri tatmin etmemiştir. DP’de meclise dönmemek eğilimi devam ederken, Adnan Menderes’in meclise dönülmesi gerektiği yönündeki ısrarları üzerine 28 Aralık 1946’da bu parti milletvekilleri meclise geri dönmüşlerdir.[24] Buna rağmen her geçen gün hükûmetle muhalefet arasındaki uzlaşmaz tutum artarak devam etmiştir.
Bütün bu olayların gerginliği devam ederken 7 Ocak 1947’de DP ilk büyük kongresini toplamıştır. Kongre Celal Bayar’ın uzun bir nutkuyla açıldı. Bayar, bu nutkunda, yine eski taleplerini tekrarlayarak hükûmetten seçim kanununu değiştirmesini, Cumhurbaşkanı’nın aynı zamanda bir siyasî partinin başkanı olarak kalmamasını, Anayasa’ya aykırı anti demokratik kanunların kaldırılmasını istemiş, idarî mekanizmanın DP üzerinde baskı uyguladığını, bundan vazgeçilmesi gerektiğini ısrarla belirtmiştir.
Bu kongrenin Hükûmet-DP ilişkilerini etkileyecek en önemli faâliyeti "Ana Davalar Komisyonu” tarafından hazırlanıp kongre tarafından kabul edilen "Hürriyet Mîsakı” adı verilen rapordur. Bu raporda Türkiye’de demokrasinin yerleşmesi için üç temel şartın yerine getirilmesi öngörülmektedir:
Anti demokratik ve anayasaya aykırı kanunları kaldırılmalıdır.
Seçimlerin devlet memurları tarafından değil, hukukî merciler tarafından denetlenmelidir.
Cumhurbaşkanlığı mevkii parti başkanlığından ayrılmalıdır.[25]
Ayrca bu şartlar hükûmet tarafından yerine getirilmezse, Genel İdâre Kurulu kararıyla DP’nin meclisi terkedip mücadeleyi millete götürmesi kararı da alınmıştır.[26]
Kongrenin kabul ettiği bu rapor, CHP’nin tepkisine, Hükûmet ile DP arasındaki ilişkilerin daha da gerginleşmesine neden olmuştur. Bu gerginlik öyle rahatsız bir edici noktaya gelmiştir ki sonuçta biri DP’li diğeri CHP’li iki iş adamı olan DP’li Üzeyir Avunduk ile CHP’li Vehbi Koç’un devreye girmesine sebebiyet vermiştir. Bunlar, bir uzlaşma ortamı oluşturabilmek amacıyla DP Genel İdâre Kurulu üyesi Emin Sazak ve Başbakan Yardımcısı Mümtaz Ökmen ile birlikte, Peker ve Bayar’ın tekrar görüşmesini sağlanmışlar,[27]ancak bu görüşmeden de bir sonuç alınamamıştır.[28]
20.1.1947’de yapılan İdâreciler Kongresi’nde, hükûmet, idarî ve adlî memurları doğrudan kendi kontrolü altına alma eğilimi göstermiştir. Fuat Köprülü Vatan’da yazdığı makalede; hükûmetin bu kongre ile devlet memurlarını ve adliye kurumunu doğrudan hükûmetin kontrolü altına sokmayı hedeflediğini öne sürmüş ve bu girişimin demokrasinin gelişimini engelleyecek bir hareket olduğunu belirtmiştir. Köprülü ayrıca bu projeye adliye ve diğer bazı vekâletlerin itiraz ettiğini söyleyerek bundan duyduğu memnuniyeti de dile getirmiştir.[29]
1947 Şubatı’nın ilk haftasında yapılan muhtar seçimleri hükûmet-muhalefet gerginliğini daha da arttıran önemli bir olay olmuştur.[30] Bayar ve Menderes seçimleri DP’nin büyük bir ekseriyetle kazanma ihtimali çok yüksek iken, yapılan idarî baskı yüzünden kaybettiklerini ileri sürmüşlerdir.[31] Peker, muhalefetin bu iddiasına; "Muhtar seçimlerinde zor kullanıldığı veya baskı yapıldığı hakkındaki sözler her kim tarafından söylenirse söylensin bunlar hakikate uymayan iddialardır. Bu sözler vazife sahipleri hakkında bir iftira olmaktan başka hür insanlar olarak oy kullanan vatandaşlar aleyhinde de bir saygısızlıktır. Seçimlerde her zaman her yerde vâki olan sürtüşmeler mikyası dışında hiçbir yolsuzluk yoktur. Vatandaş vicdanının ve kanaâtinin masunluğu aleyhindeki bu iddiaları, bunları temin ile mükellef olan mesul hükümetin başında bir adam sıfatıyla reddederim”[32] sözleriyle cevap vermiştir.
Muhâlefetin bu meselede tavrını belirleyen esas nokta, seçimlerin, kendileri tarafından kaybedilmiş olmasından çok, demokratik usüllere göre yapılmadığı inancıdır.[33] Muhâlefetin bu inancından kaynaklanan itirazları, F. Rıfkı Atay tarafından tahrikçilik olarak nitelendirilmiştir.[34]
Muhtar seçimleri, siyasî hayatta yeni bir belirsizlik meydana getirmiştir. Bu seçimlerle tartışılan seçim uygulamasına yapılan eleştiriler, DP’nin "Hürriyet Mîsakı” olarak adlandırılan bağlayıcı kararları içinde değerlendirildiğinde; Nisan ayında yapılacak milletvekili ara seçimlerinde DP’nin tavrının ne olacağı, seçimlere katılıp katılmayacağı sorularını akla getiriyordu. Bu kararlar mucibince, seçimlere katılmaması çok büyük bir ihtimaldi. Nitekim CHP bunu hissettiğinden, DP’nin seçimlere katılması için bu seçimlerin dürüst yapılacağı vaadinde bulunmak zorunda kalmıştır.[35]
Bütün bu gelişmeler devam ederken beklenilen olmuş, Bayar, Kuşadası ve Bodrum’da yapılan toplantılarda büyük bir ihtimalle seçimlere girmeyeceklerini açıklamıştır.[36] Görüldüğü gibi bu açıklamada bir kesinlik yoktur. Bunun sebebi de DP’nin sunduğu seçim tasarısının henüz cevaplandırılmamış olmasıdır. Bu yüzden konu ile ilgili kesin karar, İzmir’de yapılacak Genel İdare Kurulu toplantısına tehir edilmiştir.
DP cephesinde bu gelişmeler olurken, en önemli özelliklerinden biri, önemsediği siyasî nutuklarını, kendi partisine en çok muhalif zannedilen merkezlerde vermeyi tercih etmesi[37] olan Başbakan Peker de faaliyetlerini aynı bölgede yoğunlaştırmış ve 31 Mart akşamı İzmir’e gitmiştir. 1 Nisan’da İzmir Halk Evi’nde bir konuşma yapmıştır.[38] Bu konuşmasında DP’nin seçimlere katılmadığı takdirde suç işlemiş sayılacağını belirtmiştir.[39] Kısa bir süre sonra Kuşadası’nda bulunan Bayar da İzmir’e gelmiş ve kalabalık bir partili kitle tarafından karşılanmıştır. Böylece İzmir’de bir politik düello başlamıştır. Bayar ve arkadaşları İzmir’e geldiğinde onları karşılamaya gelen kalabalığı, polis ve jandarmanın havaya ateş açarak dağıtmaya çalışması önemli huzursuzluklar yaratmıştır.[40] Yaşanan bu gerginliklerin ardından yapılan DP Genel İdare Kurul toplantısında, hükümetin bu gibi baskıcı uyugulamalardan hiçbir şekilde vazgeçmiyeceği gerekçesiyle, seçimlere kesinlikle girmeme kararı alınmıştır.[41]
Peker ise DP’li yöneticilerin bu tavırlarını ucuz kahramanlık olarak niteleyerek, Türkiye’de iddia edildiği gibi istibdada dayalı bir rejim olmuş olsaydı, DP’lilerin bu tavırları sergilemelerinin mümkün olamayacağını ileri sürmüştür. Ayrıca bu partinin vehme dayalı politikalarının demokrasinin gelişimine engel olabileceğini belirtmiştir. Böylece üstü kapalı olarak muhalefete "Eğer mevcut tavırlarınızdan vazgeçmezseniz daha sert bir uygulamayla karşılaşabilirsiniz” mesajını vermiştir.[42]
Bu karşılıklı itham ve siyasî tehdit düellosu devam ederken DP’li Halil Menteş, Cumhurbaşkanı’na bir açık mektup yazarak memleket idâresinin iki partiye nöbetleşe olarak yaptırılmasını tavsiye etmiştir. Peker bu girişime sert bir şekilde tepki göstererek, İnönü’nün böyle bir yetkisinin olmadığını ve azınlık partisinin kuracağı hükûmetin yirmi dört saat bile çalışamayacağını söylemiştir.[43]
Basının siyasî yapıyı değerlendirmesi de partilerinkinden farklı değildir. Muhâlefet yanlısı Ahmet Emin Yalman, Peker’in meseleleri görmemezlikten gelerek ortamı yumuşatmaktan uzak uzlaşmaz tavrı ile siyasî havayı gerginleştirdiğini söylerken,[44] iktidar yanlısı Atay; "Bir muhalefet, kendi iddialarını kanunlaştırmak ve yürütmek için iktidarı arar ve onun için haklı olarak savaşır. Bizim muhalefet, kendi iddiaları iktidar partisi tarafından kabul edilmedikçe halkı kışkırtmaktan başka bir savaşma usûlü takip etmiyeceğini apaçık ilân etmişti”[45] sözleriyle, muhalefeti siyasî havayı gerginleştirmekle itham etmiştir.
Siyasî ortamdaki gerginlik her geçen gün artarken, 15 CHP milletvekili, DP ileri gelenlerinin tutumları hakkında Peker hükûmetinden izahât istemişlerdir. Bu girişim DP’li yöneticileri rahatsız etmiş ve bu defa onlar, Üzeyir Avunduk aracılığıyla hükûmetle diyalog kurma gayreti içine girmişlerdir. Avunduk, Mümtaz Ökmen vasıtasıyla Recep Peker’e, Bayar’ın kendisiyle görüşme isteğini bildirmiş ve iki lider 9 Mayıs 1947’de Ankara’da bir araya gelmişlerdir.[46] Bu görüşmede Peker ile Bayar arasında şu konuşma geçmiştir:
- Bayar: DP mevcut hükûmetin husumetine maruz değil midir?
- Peker: Hayır.
- Bayar: Hükûmet Cihazı DP’ye karşı bîtaraf düşünüyor mu?
- Peker: Şüpheniz mi var?
- Bayar: Şu halde DP mensuplarının, ayrı siyasî akidelere bağlı bulananların istisnaî muâmeleye tâbi tutulmayacaklarına yani eşit haklara sahip olduklarına, seyyanen muâmele görmelerine dair bir tamim neşreder misiniz?
- Peker: Hayır.[47]
Bu görüşmeler neticesinde oluşması beklenilen yumuşama gerçekleşmemiş, Peker, görüşmeden sonra bir araya geldiği İnönü’ye, Bayar’ın siyasî taktik içinde olduğunu söyleyerek; "Adamın hiç insafı yok. Hiç! Bütün arzuları bizi oyuna getirmek” sözleriyle tepkisini dile getirmiştir.[48]
Bu arada, 28.05.1947’de hükûmet İstanbul, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Çanakkale ve Kocaeli’de devam etmekte olan sıkıyönetimin "savaş halinin devam ettiği” gerekçesiyle tekrar uzatılmasını teklif etti.[49] Bu teklif, sıkıyönetimi uzatmak isteyen hükûmetin aslında basını ve muhalefeti susturmak niyetinde olduğu gerekçesiyle DP’liler tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin en serti yine Afyon Milletvekili Sadık Aldoğan’dan gelmiştir. Aldoğan, Meclis’te bu amaçla yaptığı konuşmasından dolayı, iç tüzük 189. maddesi hükümleri gereğince 15 gün Meclis’ten uzaklaştırılmıştır.[50]
Başbakan Peker ise bu iddiaları reddederek sıkıyönetimi askerî amaçlarla ve dış politikanın icabı olarak uzatmak istediklerini ileri sürmüştür. Ancak söylediklerinin aksine dış politika gerekçeleriyle ilan edilen sıkıyönetim ile iç politikada hükûmet merkezli güç oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir.[51]
Bayar ile Peker’in görüşmeleri ve sıkıyönetim ilanı ile ilgili tartışmaların ardından Haziran ayının 7, 17 ve 26. günlerinde, ileride anlatacağızımız Bayar ve İnönü görüşmeleri olmuştur. Bayar, bu görüşmelerin hemen akabinde Sivas’a gitmiş ve burada parti kongresinde muhalefetin şikâyet ve isteklerini sıralamıştır:
"Halk evleri, kültür müesseseleridir. Tıpkı selefi Türk Ocakları gibi... Türk Ocaklarında da siyâsetle iştigâl memnû idi. Halk evleri genel kültür müessesesi olarak kalmalı her vatandaş, oradan istifade hakkına mâlik olmalıdır. Yahut da muhtelif siyasî teşekküller zaman zaman buradan istifade edebilmelidir.
Radyo, halkın parasıyla kurulmuştur. Tek taraflı kullanılmaması icab eder. Halbuki zaman zaman, yalnız bir tarafın menfaatine çalışmakta, bazen DP aleyhine yazılan makaleler de okunmaktadır.
Biz Ankara’da bütün memleketi görüyoruz. Sivas’ta diğer yerlere nazaran daha az tazyik yapılmıştır. Daha az olduğunu söylemekle bunu mâzur görüyorum sanmayın. Bugünkü valinizin ne düşündüğünü ve ne yaptığını bilmiyorum. Birşey biliyorum ki, o da eski valiniz, DP’nin kuruluşunda fena bir rol oynamıştır.
-Ben, bir çok yerlerde baskın delillerini gördüm. Tazyik görmüş vatandaşlarla konuştum. Farzediniz ki, bir casusluk şebekesi vardır. Bence Cumhuriyet zabıtası olduğu halde neden sıkıyönetim gibi anormal vâsıtalara mürâcaat ediliyor? Maneviyât üzerinde baskı yapmak için mi?”[52]
Bayar’ın bu konuşması çatışmayı daha da şiddetlendirmiştir. Peker, bu konuşmaya cevap olarak verdiği beyânatta Bayar’dan baskıların delillendirilmesini istemiştir.[53] Bayar, buna cevap vermek üzere, baskı yapıldığına dair belgeleri gazetelere göndermiş ancak bu belgeler sıkıyönetimce neşri yasak olan hususlara taalluk ettiği için yayınlanmamıştır.[54]
Bütün bu tartışmalarda, demogoji ön plândadır. İcra mevkiinde olan Peker Hükümeti, kendi anlayışına göre icrâatını ortaya koyarken, muhalefet mevkiindeki DP’nin, hükümete yönelttiği eliştirileri belli bir sisteme göre yapmadığını görüyoruz. Yani muhalefet partisinde sadece bir itiraz ediş ve demokrasi isteyişi vardır. Fakat itirazların sonucunda, mevcuda karşı alternatif sunuşları yoktur. Bu nedenle de siyasî tıkanıklık meydana gelmiştir. Bu siyasî tıkanıklığa sebep olan hatalar Yunus Nadi tarafından şu şekilde tasnif edilmiştir:
"DP’nin hataları:
İktidar arayışını, belli bir alternatif sistem sunma anlayışı içerisinde değil, CHP’ye yönelik, tepki ve bu tepkinin yarattığı heyecan psikolojisinden faydalanma şekline göre belirlemiştir.
İktidar yolunda, basit ve demogojik oyunlara başvurmuştur. İktidar olmayı değil, kurtarıcılık misyonuna talip olmuşlardır.
CHP’nin hataları:
Halk Partisi, uzun mâzisine rağmen, Avrupaî mânâsyıla bir türlü siyasî parti olamamış, sosyal ve ekonomik sahâlarda temel prensiplerini kurup onlar üzerinde şaşmaz bir yol tutamamıştır.
Halka, demokrasiyi kendilerinin lutfettiği ve gerekirse geri alabileceklerini imâ eden seçkinci tavır sergilemiştir.
İktidarlarının gücünü, kabul gören sisteminden değil jandarmadan almayı tercih etmiştir.
DP’yi bir müvâzaa partisi gibi görerek, iktidarı kendileri için değişmez bir mevki olarak kabul etmiştir.[55]
Hükûmet-Muhâlefet arasındaki gerginlik, Batı Anadolu’daki karşılıklı polemik sonucunda bir hayli artmıştır. Bu gerginliğin farkında olan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, hâdiseleri kontrol altına alabilmek ve havayı yumuşatmak için 7 Haziran’da Bayar’ı köşke davet ederek görüşmüştür. Bu görüşmede Bayar, 9 Mayıs’ta Peker ile yaptığı görüşmede öne sürdüğü baskı iddialarını tekrarlamıştır. Görüşmeden sonra İnönü muhalefetin şikâyetlerini Peker’e iletmiş ancak Peker, bu iddiaların asılsız olduğunu belirtmiştir.
Bunun üzerine İnönü iki tarafı bir araya getirmeyi düşünmüş, 14 Haziran’da hükûmet ve muhalefet ileri gelenleri yeniden bir araya gelmişlerdir. İnönü’nün ifadesine göre bu görüşmede her iki tarafın tutumunda hiçbir değişiklik yoktur. Hâlâ muhalefet baskı yapıldığını iddia ederken, hükûmet baskı olmadığı noktasında ısrarlıdır.
17 Haziran’da İnönü tekrar Bayar’ı kabul etmiş, bu kabulde muhalefet yine baskı iddialarını tekrarlamıştır. Daha sonra İnönü’nün Peker ile yaptığı iki görüşmede de Peker, bu iddiaların asılsız olduğunda ısrar etmiştir.[56]
Havayı yumuşatmak amacıyla yapılan bu girişimler istenilen neticeyi vermemiş hatta tartışmayı daha da şiddetlendirmiştir. Bu görüşmelerden hemen sonra Bayar’ın partisinin Sivas Kongresi’ndeki nutku siyasî havanın daha da gerginleşmesine sebep olmuştur. Bayar bu nutkunda, 9 Mayıs’ta Peker’le yaptığı konuşmayı mesnet göstererek hükümeti, vatandaşlara karşı eşit davranmayı kabul etmiyormuş gibi göstermiştir. Daha önce bahsettiğimiz bu görüşmedeki diyaloğa bakıldığında görülecektir ki Bayar, Peker’den ısrarla baskı yapılmaması yönünde tamim yayınlamasını istemektedir. Böyle bir tamim, hükûmetin, daha önce baskı yapıldığını kabul etmesi demek olacağından Peker, bu isteği kesinlikle reddetmiştir.[57] Ancak bu reddediş hükümeti, Bayar’ın komplosundan kurtaramamış, bu defa da bu talep, masum bir istekmiş gibi gösterilerek böyle masum bir isteği yerine getirmeyen hükûmeti, baskı yapmamaya söz vermiyor gibi göstererek tarafsız olmamakla suçlamıştır.[58] Görülüyor ki bu istek, her halukarda DP lehine bir sonuç elde etmek için kurnazca hazırlanmış bir plândır. Yine Bayar Sivas konuşmasında; 17 Haziran görüşmelerinde, İnönü’nün, hükümetin baskı yaptığını kabul ettiği mesajını vermiştir.[59] Bayar’ın Sivas konuşmasının diğer önemli bir yanı da cumhurbaşkanlığı nüfûzunun, iktidar lehine kullanılabilirliğini ortadan kaldırmaya çalışmasıdır.[60]
Başbakan Peker, Bayar’ın Sivas konuşmasındaki baskı iddialarını reddederek sert bir dille eleştirmiş ve muhalefeti bozgunculukla itham ettmiştir.[61] Bayar ise yine, baskı iddiaları içeren bir demeçle Peker’e cevap verince,[62] Peker de muhalefeti, hükûmet darbesi yapmayı plânlamakla suçlamıştır.[63]
Bütün bu karşılıklı tartışmalar arasında Nihat Erim, muhalefetin hükümete yönelttiği suçlamaların muhatabının hükûmet değil, meclis olduğunu ileri sürerek, tartışmayı hükûmet-muhalefet tartışması olmaktan çıkarıp, meclis çatısı altına çekmek isteyen bir makale yazmıştır. Erim bu makalesinde şunları söylemektedir: "Bay Bayar, başbakanı maziye bağlılıkla itham etmektedir. Halbuki Sivas nutkunda geçmişteki tartışma ve geçimsizliklerden bahsetme yolunu kendisi tutmuştur. ‘Terör yani dehşet saçan kabineden’ bahsedilmektedir. Bu memlekette millet meclisi varken kabine dehşet saçamaz. Eğer dehşet saçtırıyorsa onu meclisin kanunları saçtırıyor demektir. Muhâlefet lideri, bazı kanunları sayarak, bunların kabulü ile ‘teröre’ yol açıldığını söylemektedir. Eğer bu tenkit ise hükûmete değil, meclise tevcih edilmiş oluyor. Çünkü bizim bildiğimize göre, kanunları hükûmet değil, meclis yapar. Hükûmetin vazifesi onları tatbik etmektir”.[64]
İki tarafın değişmeyen tutumu İnönü’nün yeni bir müdâhalesine zemin hazırladı ve onun tarafından "12 Temmuz Beyannâmesi” olarak bilinen meşhur beyannâme yayınlandı. İnönü’nün hâdiseler hakkındaki görüşlerini ve yapılması gerekenleri ihtiva eden bu beyanâtta şunlar söylenmekte idi: ". Siyasî havayı yumuşatan bir iyilik olmak üzere, dertleri bilenlerin, kendiliklerinden, karşı tarafa teskin edici tedbirler alacakları ümidi uyanmıştır. Bunun dışında olarak, durum muhalefet partisi liderinin ‘fiilî bir netice beklemek’ şeklinde ifade ettiği hükümde görülür. Yani bir başka türlü söylenirse, vaziyet karşılıklı iddialar bakımından düğüm halini muhâfaza etmiştir.
Şimdi ben, bu düğümü çözmeye çalışacağım. İki tarafın şikâyet ve müdâfaalarının delillerini tafsil etmekte fayda görüyorum. Zaten bunlar umumî efkârca da kâfi derecede bilinmektedir. Gördüm ki, taraflardan hangisinin haksız yahut hangisinin daha evvel karşısındakini kırmağa başladığını aramakta da fayda yoktur.
Ben, idare mekanizmasının baskı yaptığını hükûmet reisinin kabul etmemesini, böyle bir hareketi tasvip etmeyeceğini katiyetle beyan eylemesini, bir teminat ifadesi olarak aldım ve bunu Bay Bayar’a söyledim. Ben, muhalefet liderinin kanun dışı maksatlar ve metodlar isnadını reddetmesini, muhalif parti çalışması içinde kalmak esasını gözönünde tutulduğuna ve tutulacağına dair tatmin edici bir teminât alarak kabul ettim ve Başbakana bunu söyledim.
Her iki tarafla uzun konuşmadan çıkardığım bu neticelere inanmak istiyorum ve inanıyorum. Bizi bu inanışa getiren bugünkü durumu, memlekette siyasî partilerin çalışıp gelişebileceğine kat’i mühim merhale sayıyorum. Şimdiye kadar memlekette geçen iktidar ve muhalefet tecrübesinin muvaffak olmamasını, bir seneden beri geçirdiğimiz tecrübelere, onların dayanamamış ve bugünkü siyasî durumu elde edememiş olmalarında görüyorum. Benim kanaatimce bir buçuk seneden beri geçirdiğim tecrübeler ağır ve ümit kırıcı olmuştur; ama gelecek için her türlü ümitleri haklı çıkaracak bir muvaffakiyet de temin edilmiştir.
Bu durumu muhâfaza etmek ve onun gelişmesini sağlamak, iktidar ve muhalefet partilerinin vazifeleri olmak lâzım gelir. Gelecek için tedbirler, benim kabul ettiğim gibi, şu noktadan hareket etmekle bulunabilir. Benim bu son dinlediğim karşılıklı şikâyetler içinde mübâlağa payı ne olursa olsun, hakikat payı da vardır. İhtilâlci bir teşekkül değil, bir kanunî siyasî partinin metodları ile çalışan muhalif partinin, iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lâzımdır. Bu zeminde ben, devlet reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı müsâvi derecede vazifeli görürüm.
İdare mekanizması, yani valilerimiz ve mahiyetleri, bir seneden beri çok ağır tecrübe geçirmişlerdir. Öyle zamanlar oldu ki, memlekette hükûmetin mevcut olup olmadığı bile şüphe idi. Sorumlu hükûmetin huzur ve asâyiş vazifesi münâkaşa götürmez. Fakat, meşrû ve kanunî siyasî partilere karşı tarafsız, eşit muâmele mecburiyeti, siyasî hayat emniyetinin temel şartıdır. Bu arada, siyasî partilere mensup olan veya görünen hususî maksat sahiplerinin şirretliklerine pervâsız olarak tesirsiz bırakmak hususunda partilerin dikkat göstermeleri icap eder.
Siyasî partilerin hangisi iş başına gelirse gelsin, onlar, idare mekanizmasında çalışanların haklarına, itibarlarına karşı adaletli bir zihniyette olacaklarına inandıracaklardır.
Zannediyorum ki, hükûmet reisi ile muhalefet lideri arasındaki son tartışmada, iki tarafı sebât ettikleri noktadan ayırmak gayretine düşmeksizin, her iki tarafın bekledikleri şeyleri söylemiş ve temin etmiş oluyorum.
Vatandaşlarıma, hükûmete ve iktidar partisi ile muhalefet partisi arasında görüşme ve araya girme sahâlarını olduğu gibi anlatmış olduğumu ümit ederim. Varmak istediğim netice, başlıca iki parti arasında temel şartın, yani emniyetin yerleşmesidir. Bu emniyet, bir bakımdan memleketin emniyeti mânâsını taşıdığı için, benim gözümde çok ehemmiyetlidir. Muhâlefet, teminât işinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır.
İktidar, muhalefetin kanun haklarından başka bir şey düşünmediğinde müsterih bulunacaktır. Büyük vatandaş kitlesi ise, iktidar, bu partinin veya öte partinin elinde bulunması ihtimalini vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir. Bu neticeye varmak için karşılaştığım güçlükler, çok zaman yalnız ruhî mahiyette olan âmillerdir.
Bu güçlükleri yenmek için siyasî hayatımızı idare eden, iktidarda ve muhalefetteki liderlerin samimi yardımlarını isterim.
Bu beyanâtımı, neşrinden önce, başbakan ile muhalefet lideri görmüşlerdir”.[65] İnönü her ne kadar, bu beyannâmeyi, iki parti arasındaki uzlaşmayı sağlamak amacıyla yayınladığını belirtmişse de beyanât, muhalefetin şikâyetlerinin doğruluğunu hükûmetin muhalefete karşı baskı uyguladığını kabul eden bir mantığı ihtiva etmektedir.
Bu beyannâme, muhtevâsı kadar, yayınlayanın kimliği bakımından da önemlidir. Beyannâmenin yayınlanması ile DP bir anlamda hedefine ulaşmış oluyordu. İnönü bu girişiminde, hükûmet ile aynı siyasî teşkilâta mensup birisi olarak değil, bir hakem gibi tavır koymuş hatta tercihini muhalefetten yana kullanmıştır. Böylece, hükûmet icraatıyla, CHP teşkilâtının siyasî bakışının ayrışmaya başladığının işaretleri görülmüştür. Bu da DP’nin istediği sonuçtur.
Siyasî havadaki gerginliği yumuşatmak için yayınlanan 12 Temmuz beyannâmesi, istenilen yumuşamayı getirmediği gibi beyannâmenin yorumlanmasından kaynaklanan yeni gerginliklere sebep olmuştur. Nihat Erim’in beyannâme yayınlandığı gün yazdığı, İnönü’nün partiler üstü bir otorite olarak hâdiselere el koyduğunu imâ eden makalesi,[66] hükûmette huzursuzluk meydana getirmiştir. Bu nedenle Peker, İnönü’nün böyle bir yetkisinin olmadığını ihtivâ eden bir demeç vermiştir.[67] Böylece, beyannâmeyle birlikte siyasî yapıda bir otorite tartışması zuhûr etmiştir. İnönü, bu beyannâme ile otorite merkezi olmaya çalışırken,[68] hükûmet böyle bir oluşumu engelleme gayreti içerisine girmiş ve beyannâmeyi meşrû otoritenin belirlediği hükümler olarak değil, sorumsuz bir devlet başkanının tavsiye bâbında yayınladığı temenniler olarak nitelendirmiştir.[69] CHP’nin içinde hükûmete karşı oluşan muhalefet ise İnönü’nün bu beyanâtı, çok partili hayatın gereklerini yerine getirmeyen hükûmeti ve zihniyetini mahkûm etmek için yayınladığını ve dolayısıyla hâdiselerin kontrolünü kendi eline aldığı düşüncesindedir.[70]
12 Temmuz’dan sonra hükûmet, kendi partisiyle ilgili problemlerle uğraşırken; muhalefet, mevcut hükûmetle 12 Temmuz beyannâmesiyle varılmak istenen hedefe ulaşılamıyacağını ileri süren bir beyannâme yayınlamıştır. Bu beyannâmede, İnönü, bir şikâyet mercii olarak kabul edilip, Peker’in bilhassa 17 Temmuz’da verdiği beyanâttaki tek parti dönemini savunan sözleri[71] şiddetle eleştirilmiştir. DP’nin tebliğinde, bu konuyla ilgili şunlar söylenmektedir: "Aradaki görüş farklarıyla tezâtlar ve bunların muhtemel mânâları üzerindeki münâkaşalar bir tarafa Sayın Devlet Başkanının beyannâmelerinde izhâr olunan anlayış zihniyeti ile iyi niyetlere karşı, Başbakan’ın bu demencinde yeni bir zihniyet ve sistemin inatçı müdâfaanâmesi mahiyetini taşıması ve bu demecin beyannâme ile hemen hemen aynı günlerde intişâr etmiş olması, yakın âtideki iyi gelişmeler hesabına, tamamıyla ümit kırıcı olarak kabul etmek zarûreti doğmaktadır”.[72] DP bu beyanâtıyla, Peker’i 12 Temmuz beyannâmesi hükümlerine aykırı bir davranış içinde göstererek, hükûmetle İnönü’yü karşı karşıya getirmek ve parti içindeki İnönü’ye yakın grubu harekete geçirerek hükûmete karşı çift taraflı bir muhalefet oluşturmak gayreti içerisindedir. Zaten bunun için zemin de hazırdı. Beyannâmenin muhtevâsı dikkate alındığında İnönü’nün, Peker’i gözden çıkardığı ve hükûmetle ilişkilerini kopardığını gözlemek mümkündür. Diğer taraftan CHP içindeki İnönü’ye yakın grubun tavırlarından da bu tespit doğrulanabilir. Nitekim, parti içindeki hükûmete muhalif grubun beyannâmeden çıkardığı hüküm, hükûmetin yorumlarından daha çok muhalefetin yorumlarına benzemekte, İnönü’nün böyle bir girişimde bulunmasının müsebbibi olarak hükûmeti göstermektedir.[73]
Peker, DP’nin hükûmeti, CHP teşkilâtı ve İnönü ile ters düşürerek zayıf düşürme taktiğini fark ederek 29.08.1947’de DP’nin beyanâtına karşı, sert bir beyanât verdi ve 12 Temmuz beyannâmesinin mantığına ters düşmediklerini belirtti.[74] Fakat görünen odur ki, Peker, İnönü ile beyannâme konusunda ayrı düşmediğine dair sözlerinde samimi değildir. Bu beyannâmeyi parti içindeki muhalefetin baskısı sonucu kerhen kabul etmek zorunda kalmıştır.[75] Bu grubun önde gelen isimlerinden Erim, hükûmeti beyannâmeye uygun hareket etme konusunda ikaz edici yazılar yazarken DP’nin demokratikleşme istikâmetindeki isteklerinde haklı bulmaktadır.[76] Bununla birlikte parti içinde hükûmetin politikasını destekleyen grup da, hükûmetin baskı politikası uygulamasını DP’ye bağlamaktadır.[77]
12 Temmuz beyannâmesi, DP yöneticilerinin gövde gösterileri ve kışkırtıcı demeçlerle gayri meşrû propaganda yollarına saptıklarını imâ ediyordu. Daha önce beyannâmeyi kabul eden DP’li yöneticiler, beyannâmenin bu özelliğini göz önünde tutmamakla bir taktik hatası yaptıklarının farkına varmışlardır. Bu nedenle bunun, olumsuz gelişmelerin mağduru olan DP’yi ilgilendirmeyen ve iktidar partisi CHP’nin kendi uygulamalarını eleştirme zorunluluğunun gereği olarak ortaya çıkmış olan tek taraflı bir olgu olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Diğer taraftan, CHP’nin içerisindeki İnönü’ye yakın hükûmet karşıtı grup, beyannâmeyi benimsemekle vatandaşların hükûmeti tenkit etme hakkını kabul etmiş ve böylece muhalefetin istediği çizgiye gelmiş oluyordu.[78] Ancak hükûmet böyle bir çizgiye gelmemiştir. Bu da siyasî hayatta hükûmet merkezli DP-Hükûmet-Cumhurbaşkanı şeklinde formüle edilebilecek bir ilişki meydana getirmiştir ki, bu üçlü ilişkide, bazen hükûmet aradan çıkarılarak DP ile İnönü arasında diyalog kurulmuş ve her iki tarafca da hükûmet sıkıntının kaynağı olarak gösterilmiştir. Bu tür bir ilişki de doğal olarak siyasî hayatta bir belirsizlik yaratmıştır.
Bu ilişkiler içinde, Peker’in ya istifâ etmesi ya da tavırlarını bu ortama göre yeniden düzenlemesi gerekliydi. Ancak Peker, İnönü’ye rağmen ne istifâ etmiş ne de tek partici tavrından vazgeçmiştir. Hatta Meclis’te kendinin desteklendiği kanaâtindedir. Bu yüzden tavrını değiştirmek yerine İnönü’ye karşı mücâdeleyi tercih etmiştir. Ancak Peker, beyannâmeyi kabul etmekle bir taktik hatası yapmış; DP’nin verdirmeye çalıştığı baskı yapılmayacağı sözünü vermiş ve baskı yapıldığını kabullenmiş duruma düşmüştür. Her ne kadar, İnönü’nün bu siyasî taktiğini farkedip cumhurbaşkanlığı makamının bu konuda yetkisiz olduğunu belirten demeçler vermiş ise de, istediği neticeyi elde edememiştir. Kendisi hem partide hem de kamu oyunda prestij kaybederken, İnönü bilhassa kamu oyunda prestij kazanmıştır. Nitekim Haydar Paşa hâdisesi olarak adlandırılan protesto olayında "yaşasın Milli şef, kahrolsun Peker kabinesi” şeklinde atılan slogan bu oluşumun bir neticesidir.[79] Böylece İnönü, 12 Temmuz’a kadar yapılan bütün hatalı uygulamalardan kendini soyutlayarak bu uygulamaların tümünden Peker’i sorumlu hale getirmiştir. Peker kendisinin politik bir oyunla karşı karşıya olduğunun farkındadır. Bunu da; "evet, iyi biliyorum ki, yakın ve uzak geçmişin bütün kusurlarını kendi üzerlerinden aşırıp başka birisine aktarmak ve bu yoldan hürriyet kahramanları arasında yer almak modasının alabildiğine hükümrân olduğu bir devirde yaşıyoruz”[80] sözleriyle ifade etmiştir.
Bütün bu gelişmeler ve hükûmetin çekilmesi gerektiği yolunda, parti içi ve parti dışı muhalefetten gelen baskılara cevap olarak hükûmet, istifa etmek yerine kendi gücünü göstermek için güven oylamasına gitmeyi tercih etmiştir. Hükûmet güven oylamasını, DP’ye gücünü ispatlamaktan ziyade, İnönü’nün ülke politikasını yönlendirebilme gücünü yok etme ve bu gücü hükûmette toplama[81] ve Parti içindeki muhalefete karşı gücünü ispatlamak için istemiştir. Tanrıöver; "şimdi sen bizden oy alıp, meclis ve grup benimle beraberdir diye mi İnönü’nün karşısına çıkacaksın”[82] sözleriyle bu düşünceyi teyit etmektedir.
26 Ağustos 1947’de yapılan güven oylamasında CHP milletvekillerinden hükûmete 303 güvenoyuna 35 karşı oy verilmiştir. Red oyu verenler şunlardır: Nihat Erim, Vedat Dicleli, Kasım Gülek, Kasım Eren, İ. Rüştü Aksal, Cavit Oral, Sinan Tekelioğlu, Fahir Kurtuluş, Mahmut N. Gündüzalp, Cevat Dursunoğlu, H. Suphi Tanrıöver, C. Sait Siren, Şevket R. Hatipoğlu, A. Fuat Cebesoy, Nazif Erkin, Tahsin Banguoğlu, Tezer Taşkıran, İ. Hamit Tigrel, Sait Odyak, Sedat Çumralı, Muhsin Adil Binal, Hasan Ş. Adal, Avni Refik Bekman, Muhtar Ertan, Ali Kemâl Yiğitoğlu, Abdurrahman Melek, Vehbi Sarıdal, Hilmi Atlıoğlu, Kâmil Kitapçı, Hilmi Öztarhan, Suut Kemâl Yetkin, Raşit Börekçi, Osman Agan, Bekir Kaleli, Mahmut Şevket Esendal.[83]
Peker Hükûmeti güvenoyu almasına rağmen verilen 35 red oyu parti-hükûmet çatışmasını açığa çıkarmıştır. Ayrıca, hükûmete karşı oluşan parti içi muhalefetin gerçek sayısı bu red oylarından ibaret değildir. Bunun hâricinde hükûmete kerhen güven oyu veren potansiyel bir muhalif grup da vardır. Bu grubun, hükûmete güvenoyu vermesinin sebebi, parti dışındaki muhalefete, CHP’nin birlik ve beraberlik içinde olduğunu gösterme arzusudur. Nadir Nadi güven oylamasından hemen sonra yazdığı bir makalade bu konuda şunları söylemektedir: "Recep Peker parti grubunda belki ekalliyette kalabilirdi; illâvelâkin ne yaparsınız ki, muhalefet çevrelerinin aylardan beri devam eden feryadı buna imkân bırakmamaktadır. Recep Peker’e rey verilmezse sonra herkes ne der? Bir avuç muhalefetin arzusuna uyularak, koskoca Peker düşürülmüş gibi olmaz mı? O zaman demokratların şımarmıyacağını ve hürriyet maskesi altında bir nev’i dikta rejimi gelmiyeceğini bize kim temin edebilir”.[84] Nitekim, "35’ler” adlı aktif muhalif grubun haricindeki potansiyel muhalif grubun varlığı kendisini, Peker’in CHP grubundan, kabinede değişiklik yapılmasını istemesi ve bu konuda başbakanın serbest bırakılması konusunda yetki talep etmesi üzerine yapılan oylamada, oylamaya katılan 242 üyeden, 194 kabul oya karşılık 47 red, 1 çekimser oy çıkmasıyla göstermiştir.[85] Görüldüğü gibi muhalif oylar 35’ten 48’e yükselmiştir. Ayrıca güven oylamasına katılıp evet oyu veren 303 milletvekilinden 49’u bu yetki oylamasına katılmayıp çekimser kalarak hükûmete tepkisini göstermiştir ki bu durumda muhalif sayısı 97’ye ulaşmaktadır.
Peker, buna rağmen 6 bakanı değiştirerek hükûmeti devam ettirmek istemiş ve şu bakanları tayin etmiştir:
Görevden Alınanlar                       Yeni Atananlar
İçişleri Bakanı                         Şükrü Sökmensüer                       M. Hüsrev Göle
Ticaret Bakanı                        Atıf İnan                                        H. Nazmi Keşmir (Vekâleten)
Millî Müdâfaa Bakanı              C. Cahit Toydemir                         Münif Birsel
Tarım Bakanı                          Faik Kurdoğlu                                Şevket Adalı
Çalışma Bakanı                      Sadi Irmak                                     T. Bekir Balta
Ekonomi Bakanı                     T. Bekir Balta                                 Cevat Ekin [86]
Bu değişiklik parti grubu içinde ve basında yeni tartışmalara yol açtı ve tenkit edildi. Tenkitlerin temeli, hükûmette bu kadar geniş çaplı değişikliğin yapılabilmesi için başbakanın da istifa etmesi gerektiği esasına dayanmakta olup Peker’in o zamana kadar usulden olup partili milletvekillerine danışmadan bu değişikliği yapması, şikâyete sebep olmuştur. Bu arada Peker ile İnönü arasında önemli bir çatışma daha meydana gelmiştir. Meclisin tatile girmek üzere olduğu günlerde Peker, yeni tayinleri meclise sunmamış ve bunu tatilden sonraki devreye bırakmak istemiştir. Bunun üzerine İnönü, bu meseleyi çözmek üzere tatile giren meclisi tekrar toplantıya çağıracağını açıklamıştır. Bu tartışmalar esnasında Peker, istifa etmeyi dahi düşünmüştür. Hatta kürsüde "vurdum duymaz değilim, bana düşeni yapacağım” diyerek bu düşüncesini grup toplantısında dile getirmiştir. Bunun akabinde, İnönü’nün huzuruna çıkmış, kendisine İnönü tarafından, itidal ve grubun temâyül oyları belirmeden çekilmemesi tavsiye edilmiştir. Peker ise İnönü’den aralarında anlaşmazlık olmadığına bir beyannâme yayınlamasını istemiş fakat İnönü bu isteği kabul etmemiştir.[87]
Bütün bu olaylar, Peker Hükûmeti’ni görevden çekilmeye zorlarken, 8 Eylül’deki parti divanı toplantısı, hükûmetin sonunu hazırlamıştır. Peker, Parti Divanı’ndan, Saraçoğlu’nun başbakanlığı döneminde mevcut olan başbakanlıkla parti başkan vekilliğinin aynı kişide toplayan uygulamayı[88] yeniden işlerlik kazandırmasını istemiştir. Peker’in 8 Eylül’de Parti Divanı’na sunduğu bu teklif destek görmedi. Hatta bunun aksi bir takrir divana sunuldu. Peker’in teklifi genel bir reddediliş ile karşılaştı. Divan toplantısından çıkınca Peker, Parti Genel Sekreteri’nin odasında, istifaya karar verdiğini söylemiş, aynı gün akşam, Çankaya’ya giderek istifa niyetini tekrar etmiştir. İnönü, bu görüşmede de kedisine yeniden itidal ve sükûnet tavsiye etmiştir.[89] Ancak, ertesi gün 9 Eylül 1947’de sağlık durumunu bahane ederek istifasını sunmuştur.[90] Peker istifa sebebini; yukarıdaki olayların haricinde, İnönü’nün ve partideki muhalif grubun hükûmeti dışarıdan yönlendirme çabalarına bağlamaktadır. Bunu da şöyle dile getirmektedir: "Hükûmetin hareket hattı üzerinde tesirleri ikâ etmeye devam eden bazı arkadaş unsurlarının bu hareketten vazgeçmeyişini kuvvetle sezerek bu hareketlerin hükûmete zaâf ve hatta devlete zarar verici bir sonuca varmasını derpiş ederek hükûmetin elindeki emâneti, büyük makam sahibine teslim etme kararına vardım”.[91]
Sonuç
Çok Partili hayata geçiş, zannedildiği gibi iktidardaki CHP’nin ve İsmet İnönü’nün tek partici anlayıştan vazgeçmesi ve çok partili bir sistemi benimsemesi sonucu değil, dış politikada yalnız kalma riskinin zorlaması sonucu gerçekleşmiştir. Zaten, henüz daha Avrupaî anlamda bir siyasî parti olamamış olan CHP’nin böyle bir geçişi kendi arzusuyla sağlamış olduğu düşünülemez.
Bu nedenle, Tek Partili hayattan, Çok Partili hayata geçişin yaşandığı ara dönemde, demokratik normları devlet hayatında müeesir kılmaktan ziyade, tek parti rejiminin esaslarına demokratik imaj verme esası benimsenmiştir. Hal böyle olunca da demokratik sistemin müesseleşmesini kolaylaştırıcı ortamı sağlayacak bir geçiş dönemi uygulamasının tam aksine zorlaştırıcı bir uygulama biçimi ortaya çıkmış, tek parti sistemini idealleştiren Peker, başbakan tayin edilmiştir.
Diğer taraftan, DP, iktidar arayışını, belli bir alternatif sistem sunma anlayışı içerisinde değil, CHP’ye yönelik tepki ve bu tepkinin yarattığı heyecan psikolojisinden faydalanma şekline göre belirlemiş, iktidar olmaktan çok, kurtarıcılık misyonuna talip olmuştur. Bu da geçiş döneminin zorluklarını arttıran ayrı bir problem teşkil etmiştir. İşte bütün bu çelişkiler, demokratik kurumlaşmanın gerektiği şekilde gerçekleştirilemediği, yoğun siyasî çatışmaların görüldüğü bir geçiş döneminin yaşanmasına sebep olmuştur. Geçiş döneminde yaşanan CHP’nin tek partici, DP’nin de popülist politikaları, Türkiye’deki demokratik oluşumun kurumsal düzeyde olgun bir şekil almasını engellemiş, bugünkü olumsuzlukların da temel sebebi olmuştur.
Yrd. Doç. Dr. Bekir KOÇLAR
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 16 Sayfa: 754-764

Dipnotlar:
[1] Ahmet Yeşil, Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş, Ankara 1988, s. 40-41.
[2] Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarih, Sosyal, Ekonomik, Kültürel Temeller, İstanbul 1967, s. 128.
[3] "B.M.M’de Birleşmiş Milletler Anayasanın Tasdikine Dair Kanun Tasarısının Görüşülmesi” Ayın Tarihi, No: 141 (Ağustos 1945), s. 23.
[4] Ayın Tarihi, No: 141 (Ağustos 1945), s. 23.
[5] Bu önergede muhalefetin önerileri 3 madde halinde şu şekilde sıralanmıştır: "a- Millî hakimiyetin en tabii neticesi ve aynı zamanda dayanağı olan Meclis murakebesini, Anayasamızın yalnız şekline değil, ruhuna da tamamiyle uygun olarak, tecellisini sağlayacak tedbirlerin aranması, b- Yurttaşların siyasî hak ve hürriyetlerini daha ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzun gerektirdiği genişlikte kullanabilme imkanının sağlanması, c- Bütün parti çalışmalarının yukarıdaki esaslara tamamiyle uygun bir şekilde yeni baştan tanzimi.” Hilmi Uran, Hatıralarım, Ankara 1959, s. 434.
[6] Hilmi Uran, a.g.e., s. 435.
[7] Kemal H. Karpat, a.g.e., s. 131-132.
[8] Hilmi Uran, a.g.e., s. 435.
[9] Metin Toker, Demokrasimizin  İsmet Paşalı Yılları 1944-1973; Tek Partiden Çok Partiye 1944-1950, İstanbul 1990, s. 81.
[10] Ahmet Faik Barutçu, Siyasî Anılar, İstanbul 1977, s. 53-54.
[11] Metin Toker, a.g.e., s. 134.
[12] Seçimlerden sonra 5 Ağustos’ta Meclis’te yapılan seçimde cumhurbaşkanı seçilen İnönü’nün yemin için toplantı salonuna girdiğinde DP.’li milletvekillerinin o güne kadar görülmedik bir şekilde ayağa kalkmamaları bu düşünceden ötürü olsa gerektir. Bu olay için bkz.; Şerafettin Turan, İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, Ankara 2000, s. 285.
[13] Ahmet Emin Yalman, "Fena Bir İmtihan”, Vatan, 16.08.1946.
[14] Celal Bayar Diyor ki, 1920-1950 Nutuk-Hitabe-Beyanat-Hasbihâl, (Hazırlayan: Nazmi Sevgen), İstanbul 1951, s. 104-105.
[15] Bu madde emniyet kuvvetlerine tehlikeli gördükleri şahısları süresiz alıkoyma ve yargıç kararı olmadan evlerde arama yetkisi veriyordu. Bkz. Kemal H. Karpat, a.g.e., s. 133.
[16] Celal Bayar Diyor ki, s. 132.
[17] Celal Bayar Diyor ki, s. 138.
[18] Nadir Nadi, "Seçim Kanununa Dair...”, Cumhuriyet, 03.12.1946
[19] "Sıkıyönetim 6 Ay Daha Uzatıldı”, Ulus, 05.12.1946.
[20] Kemâl H.Karpat, a.g.e., s. 155.
[21] "Peker Dedi ki”, Ulus, 19.12.1946.
[22] "Peker Dedi ki”, Ulus, 19.12.1946.
[23] Mümtaz Faik Fenik, "Anlaşma İmkânları Var mıydı?”, Vatan, 25.12.1946.
[24] Celal Bayar Anlatıyor, Başvekilim Adnan Menderes, (Derleyen: İsmet Bozdağ), İstanbul 1986, s. 65-67.
[25] 1900 Yılından 1990’a 20. Yüzyıl Ansiklopedisi, C.II, İstanbul 1990, s. 375.
[26] DP I.Büyük Kongresi için bkz.: R. Salim Burçak, Türkiye’de Demokrasiye Geçiş 1945-1950, Olgaç Matbaası 1979, s. 105-113.
[27] Mehmet Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Örgütlenme 1908-1960, İstanbul 1991 s. 175.
[28] Bkz.; Cem Eroğul, DP Tarihi ve İdeolojisi, Ankara 1970, s. 32.
[29] Fuat Köprülü, "Hükûmet Nereye Gidiyor? ”, Vatan, 26.01.1947; Faik Fenik, "Halk Partisinin Ebedî İktidarı”, Vatan, 26.01.1947.
[30] Bkz., Tekin Erer, Türkiye’de Parti Kavgaları, İstanbul 1966, s. 418-419.
[31] Celal Bayar Diyor ki, s. 148.; "Celal Bayar, DP.Başkanı ve Adnan Menderes Bir Konuşma Yaptılar”, Tasvir, 08.03.1947.
[32] "Demokratlar Peker’i Tenkit Ediyor”, Tasvir, 08.03.1947.
[33] Celal Bayar Diyor ki, s. 148.
[34] Falih Rıfkı Atay, "Bu Artık Belli Bir Şeydir”, Ulus, 08.03.1947.
[35] Ahmet Yeşil, a.g.e., s. 91.
[36] "Celal Bayar Demokrat Parti’nin Seçimlere Girmiyeceğini Söyledi”, Tasvir; 01.04.1947; "Başbakan R.Peker İzmir’de, Celal Bayar Kuşadası’nda”, Vatan, 01.04.1947.
[37] Metin Toker, a.g.e., s. 172; Hüseyin C.Yalçın, "İzmir Nutku”, Tanin, 03.04.1947.
[38] "Celal Bayar 30 Bin İzmirli Önünde Başbakanın Nutkuna Cevap Verdi”, Tasvir, 06.04.1947.
[39] "İzmir’de Heyecanlı Hâdiseler Oldu”, Tasvir, 02.04.1947.
[40] Tasvir, 06.04.1947.
[41] Bayar Diyor ki, s 160-161.
[42] “Başbakanımız Diyor ki”, Ulus, 03.04.1947.
[43] Ulus, 03.04.1947.
[44] Ahmet Emin Yalman, "Acı Bir Hayal Sukûtu”, Vatan, 03.04.1947.
[45] Falih Rıfkı Atay, "İki Parti Arasında Geçinme”, Ulus, 28.05.1947.
[46] Metin Toker, a.g.e., s. 176.
[47] "Sivas DP. Kongresi’nde Celal Bayar Bir Konuşma Yaptı”, Ulus, 29.06.1947.
[48] Metin Toker, a.g.e., s. 178.
[49] TBMM Tutanak Dergisi, C.V, Ankara 1947, s. 227.
[50] TBMM Tutanak Dergisi, C.V, Ankara 1947, s. 241-242.
[51] Ulus, 28.05.1947.; "Peker Tenkitlere Cevap Verdi”, Ulus, 29.05.1947.
[52] "Sivas DP. Kongresi’nde Celal Bayar Bir Konuşma Yaptı”, Ulus, 29.06.1947.
[53] "Başbakanın Celal Bayar’a Cevabı”, Vatan, 02.07.1947.
[54] "Celal Bayar Başbakana Cevabını Verdi”, Vatan, 08.07.1947.
[55] Yunus Nadi, "Partilerin Hatası”, Cumhuriyet, 12-13-14.11.1946.
[56] Metin Toker, a.g.e., s. 82-83.
[57] Metin Toker, a.g.e., s. 177-178.
[58] Celâl Bayar Diyor ki, s. 180.
[59] "DP. Sivas Kongresi’nde Celal Bayar Bir Konuşma Yaptı”, Ulus, 29.06.1947.
[60] Celâl Bayar Diyor ki, s. 180.
[61] "Başbakanın Celal Bayar’a Cevabı”, Vatan, 02.07.1947.
[62] "Celal Bayar’ın Başbakan’a Cevabı”, Vatan, 08.07.1947.
[63] "Peker’in Bayar’a Cevabı”, Ulus, 11.07.1947.
[64] Nihat Erim, "Muhâlefet Liderinin Cevabı”, Ulus, 09.07.1947.
[65] "İnönü’nün Beyanatı”, Ulus, 12.07.1947.
[66] Nihat Erim, “Cumhurbaşkanı İnönünün Beyannâmesi”, Ulus, 12.07.1947.
[67] "Bay Peker, Bay Nihat Erim’in Yazılarına Cevap Veriyor”, Ulus, 20.12.1947.
[68] Ahmet Emin Yalman, "Tebliğden Çıkan Mânâlar”, Vatan, 13.07.1947.
[69] "Bay Peker, Nihat Erim’in Yazılarına Cevap Veriyor”, Ulus, 20.12.1947.
[70] Nihat Erim, "Bay Peker Meselesi III”, Ulus, 06.12.1947.
[71] "Recep Peker’in Çok Mühim Nutku”, Tanin, 17.07.1947.
[72] Nihat Erim, "Demokrat Parti’nin Son Tebliği”, Ulus, 26.07.1947.
[73] Nihat Erim, "Bay Peker Meselesi III”.
[74] "Başbakan Recep Peker’in Demeci”, Ulus, 29.08.1947.
[75] "CHP VII. Büyük Kurultayında Seçim Sonucu, İsmet İnönü Genel Başkan”, Ulus, 04.12.1947.
[76] Nihat Erim, "Demokrat Partinin Son Tebliği”.
[77] Kemâl H.Karpat, a.g.e., s. 171.
[78] Falih Rıfkı Atay, "Demokratların Son Demeçleri Karşısında”, Ulus, 28.07.1947.
[79] Ayın Tarihi, No: 165 (Ağustos 1947), s. 19-20.
[80] "Bay Recep Peker, Bay Nihat Erim’in Yazılarına Cevap Veriyor”, Ulus, 20.12.1947.
[81] Ulus, 04.12.1947.
[82] Metin Toker, a.g.e., s. 199.
[83] Metin Toker, a.g.e., s. 200.
[84] Nadir Nadi, "Hava.”, Cumhuriyet, 27.08.1947.
[85] "Meclis Grubunda Recep Peker’e Verilen Kırmızı Oylar Dün 35’ten 47’ye Çıktı”, Tasvir, 05.09.1947.
[86] "Peker Kabinesinde Değişiklik Oluyor”, Ulus, 05.09.1947.
[87] Necmeddin Sadak, “Değişiklik Lâzımdı, Fakat Şekli Bu Değildi...”, Akşam, 06.09.1947; Nadir Nadi, “Açık Konuşalım”, Cumhuriyet, 07.09.1947; Nihat Erim, “Bay Peker Meselesi-Cevaba Cevap”, Ulus, 20.12.1947.
[88] Metin Toker, a.g.e., s. 206.
[89] Nihat Erim, “Bay Peker Meselesi ve Cevaba Cevap”,   Ulus, 21.12.1947.
[90] “Bay Hasan Saka Başbakan Tayin Edildi”, Ulus, 10.9.1947.
[91] Ulus, 4.12.1947.