22 Kasım 2017 Çarşamba

KAİNATIN İLAHİ KUDRET SIRLARINI TETKİK VE TEFEKKÜR "KÂİNATTAKİ HER ŞEY İNSANA HİZMET İÇİN YARATILMIŞTIR"

İNSAN, KÂİNAT VE KÂİNATIN İLAHİ KUDRET SIRLARINI TETKİK VE TEFEKKÜR
Eserlerinizde sıkça kullandığınız “ilâhî kudret akışları” ifâdesiyle kastettiğiniz mânâyı biraz açar mısınız?
İnsan, mahlûkâtın (yatılmışların) en mükerremi (mükemmeli ve ahsen-i takvim üzere en şereflisi) olarak yaratılmış ve ilâhî imtihan îcâbı (kendini yetiştirsin, geliştirsin, geleceğe hazırlansın ve tekâmül etsin  diye) dünyaya gönderilmiştir. 
Bu hikmetin farkında olarak yaşayabilmesi ve güzel bir kullukla Rabbine dönebilmesi için de ona, Peygamberler ve Kitaplar ihsân edilmiştir. Ayrıca içinde yaşadığı kâinat da Cenâb-ı Hakk’ın esmâ tecellîlerinden ibâret olduğu için; eserden müessire, sanattan sanatkâra intikal vesîlesiyle ayrı bir Hakk’a vuslat yolu kılınmıştır.
Hiç şüphesiz kâinatta mikrodan makroya kadar her varlık, Yüce Rabbimizin sonsuz kudret ve azametini hatırlatmaktadır. Her zerre, diri bir kalbe sahip insan için ilâhî kudret tecellîlerini aksettiren bir ayna mesâbesindedir. Bizim, “ilâhî kudret akışları” sözünden maksadımız da, Rabbimizin kâinat aynasında sergilediği; varlığını, birliğini, kudret ve azametini telkin eden bütün tecellîlerdir.
Meselâ her an kader çizgileriyle bambaşka bir güzelliğe bürünen, üzerimizde muhteşem bir billur avize gibi asılı duran yıldızlar…
İlâhî program çerçevesinde hareket ederek iklimleri oluşturan ve yeryüzüne âdeta hayat bahşeden güneşle gökyüzü ne muazzam bir kudret tecellîsidir. Öyle ki güneş, dünyaya mesâfesi bakımından, mevcut hâlinden biraz daha uzak veya yakın olsaydı, bu dünyâda hayat imkânı bulunmazdı.
Yine her canlının rızkı için sayısız ilâhî sofraların kurulduğu ve hâlen de kurulmakta olduğu şu yeryüzü, ne muhteşem bir ilâhî sanat hârikasıdır!
Bir düşünecek olursak; dünyanın dörtte üçü su ile kaplıdır. Dörtte birinin büyük bir kısmı da bitki yetiştirmeye elverişli olmayan kayalıklar veya çöllerden oluşmaktadır. Geriye kalan çok az bir kısmı topraktır. Ancak o ne yüce bir kudrettir ki, bu toprağı sonsuz bir istihâle ile, yâni değişim ve dönüşümle bütün canlıları doyuracak gıdâların kaynağı kılmıştır. Ve aynı topraktan lezzeti, kokusu, rengi ve âhengiyle birbirinden farklı sayısız meyve ve sebzeler yetişmektedir.
GÖREBİLENLER İÇİN KÂİNAT BİR HARİKALAR SERGİSİDİR
Yine kendilerini seyredenlerin gözlerini dinlendirirken, gönüllerine huzur veren binbir türlü renkte olan çiçeklere bir bakın… Hiç düşündünüz mü, onlar bu renkleri kara topraktan nasıl elde ederler? Aynen bunun gibi şu âlemde sayıya gelmeyen daha nice incelikler, güzellikler, kudret akışları, sanat hârikaları var…
Görebilen bir kalp için kâinat, bir hârikalar sergisidir. Zira bütün güzellikler, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlinin güzelliğinden sızan bir akistir. Onun için, şu kâinâtı ibret nazarıyla seyre çıkan gözler ve gönüller, dâimâ hayret nazarıyla geri dönerler!
Hele yeryüzünde kurak yerlere düştüğü andan itibaren toprağı yeşerten su, bambaşka bir iksîr-i ilâhî ve bambaşka bir hayat menbaıdır, canlılıktır, diriliştir…
Suyun mâcerâsını bir düşünelim. Yağmur bulutuyla toprağa düşen su, bazen münbit bir arazide canlıların neşv ü nemâ bulmasına vesîle olurken, bazen de kayalık bir arazide veya çölde heder olup gitmektedir. Buna mukabil bazen de toprağın üstünde neticesi görünmese bile, yer altında birikerek bir kaynak suyu hâline gelmektedir.
Toprağın üstünde kalan su ise, insanlara hizmet etmekte, onların yemeğinde, içeceğinde, temizliğinde ve türlü ihtiyaçlarının giderilmesinde kullanılmakta ve bazen bu yüzden kirlenmektedir. Fakat o kirli su, güneşin harâretiyle gökyüzüne doğru tebahhur etmekte (buharlaşmakta), temizlendikten sonra bulut bulut kümelenip tekrar yeryüzüne rahmet olarak yağmaktadır.
Yine canlıların programlı bir teselsül ile dünyaya getirilmeleri, ilâhî nizam ve takdîrin hârika tecellîlerinden biridir. Meselâ, kıyâmete kadar dünyaya gelecek olan bütün filler aynı anda yeryüzüne gelmiş olsaydı, bütün yeryüzü filler tarafından doldurulur, böylece diğer canlıların hayatiyetleri mümkün olmazdı.
İNSAN, İLAHİ KUDRETİN KÂİNATA KOYDUĞU NİZAMA İTİMAD EDER
Nefes alıp verirken ciğerlerimize doldurduğumuz havayı düşünelim: En ileri teknoloji ile îmâl edilmiş bir uçağa bindiğimiz zaman bile; “Şayet yüksek irtifâdayken basınç düşerse otomatik olarak önünüze gelecek olan oksijen maskelerini takın!” diye anons edilir.
Hâlbuki hiç kimse; “Acaba yarın havadaki oksijen miktarı yüzde 21’den yüzde 25’e çıkar mı, yahut yüzde 18’e düşer mi, kendime bir oksijen tüpü alsam mı?” diye bir endişe geçirmemektedir. Çünkü inanan-inanmayan herkes, ilâhî kudretin kâinata koymuş olduğu nizam ve kâidelere îtimad hâlinde hayatını sürdürmektedir.
Bütün bu kudret tecellîleri arasında insanın ise çok ayrı bir yeri vardır. Nitekim insan, kudret-i ilâhiyyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî sanatın zirvesini teşkîl eder.
İNSAN NASIL YARATILDI?
O, bir damla sudan, gözle dahî görülemeyecek kadar küçücük bir spermden, müstesnâ bir sûrette yaratılmıştır. Nitekim âyet-i kerîmede insanın yaratılışı şöyle ifâde edilmektedir:
“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et hâline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (el-Mü’minûn, 12-14)
Öte yandan insana ikrâm edilen göz, kulak, el, ayak gibi maddî; söz, şuur, vicdan gibi mânevî techîzât, onu ilâhî hakîkate mazhar kılmak için verilmiş yüce ihsanlardır. Göz, âfâkî hakîkat parıltılarını görmek; kulak, ilâhî irşad seslerini duymak; el, hayırlara mecrâ olmak; ayak, hasenâta ve hizmete seferber olmak; söz, gönle tercümân olmak ve ilâhî kelimeleri okuyup kalbin zikrullâh ile itmi’nâna ermesini sağlamak; şuur, dış âlemdeki kudret akışlarını kavramak; vicdân, iç âlemdeki kudsî parıltıları idrâk edebilmek için verilmiştir.
KÂİNATTAKİ HER ŞEY İNSANA HİZMET İÇİN YARATILMIŞTIR
Âyet-i kerîmede beyân edildiği üzere kâinattaki her şey insana âmâde kılınmıştır. Öyle ki, nice varlık, kendisi için ürettiklerini daima ihtiyaçlarından fazla üretir. Bunun sebebi, başkalarının, bilhassa da insanoğlunun ihtiyacını gidermektir. Bunda akıl ve gönül sahipleri için ne büyük hikmetler vardır. Meselâ: Bal arısının ömrü ortalama kırk beş gündür. Bu kısa süreyi o, kendine ve nesline bal üretmekle geçirir. Üstelik ihtiyacından daha fazlasını üretir ve onda büyük istifade payı insanoğluna düşer.
Yine bir inek, yavrusunun ihtiyaç duyduğu sütü, fazla fazla üreterek insanoğlunun istifadesine sunar. Aynı şekilde bir elma ağacındaki elmaların içinde bulunan çekirdeklerden bir tanesi bile, onun neslini devam ettirmeye muktedir iken, her yıl o ağacın dallarını yere eğecek kadar meyve yetişmektedir. Kâinattaki buna benzer sayısız misal, hep insana ders alması için sunulmuş ibretlerdir. Ve bu ibretler, aslında insanı her an Cenâb-ı Hakk’ı tefekküre dâvet etmektedir. Fakat çoğunlukla insanoğlu; ya gafleti sebebiyle, ya da sürekli göre göre artık bakar-kör olduğu için, bu fevkalâdeliklerin farkında olmamaktadır. Neticede nice sonsuz ibret ve hikmet tecellîleri, âdeta kayaların üstüne düşen yağmur damlaları gibi akıllara ve dimağlara nüfuz etmeksizin gafil gözlerin önünden akıp gitmektedir.
HAK DOSTLARININ KÂİNATI TEFEKKÜR İFADELERİ
Hâlbuki gören gözler için her yaprak, her çiçek ve her meyve, âdeta bir kitap gibidir. Nitekim Şeyh Sâdî-i Şîrâzî şöyle buyurur:
“İdrak sahipleri için ağaçlardaki her bir yaprak, mârifetullâh (yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilme) husûsunda mufassal bir kitaptır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar tek bir yaprak bile değildir.”
Yine bir Hak dostu şöyle buyurmuştur:
“Bu âlem; Âkiller (akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatın eşsiz güzelliklerini ibretle temâşâ ); ahmaklar içinse yemek ve şehvetten ibârettir.”
Şâir Ziya Paşa da, nice ilâhî kudret akışları ve azamet tecellîlerinin, insan idrâkinin çok çok ötesinde olduğunu ve onları lâyıkıyla kavrayabilme hususunda insan aklının büyük bir acziyet içinde bulunduğunu mısrâlarında ne güzel ifade etmektedir:
İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez.
Yaratılış hikmetini idrâk edemeyen, maddî ve mânevî yapısının inceliklerinden gâfil kalan bir insanın; nezih bir hayat sürmesi ve kâinattaki kudret akışlarını müşâhede edebilmesi ise imkânsızdır.
Rabbimiz, kâinatta sergilediği ilâhî kudret ve azamet tecellîlerine karşı kalplerimize tefekkür ve duygu derinliği ihsân eylesin.
Âmîn…
KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, 40 Soru 40 Cevap, Erkam Yayınları, 2011

21 Ekim 2017 Cumartesi

JACK STRAW: KUZEY KIBRIS (KKTC) ULUSLARARASINDA TANINMALIDIR

JACK STRAW: KUZEY KIBRIS (KKTC) ULUSLARARASINDA TANINMALIDIR
İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Jack Straw, İngiliz Independent gazetesinde Ekim ayı başında yayınlanan (çok önemli) bir makalesinde, Kıbrıs'ta Türkler ile Rumlar arasındaki 11’nci uluslararası görüşmenin Rum tarafınca olumsuz sonuçlandığına dikkat çekmiştir: "İki bölgeli ve iki toplumlu bir devlet çatısında Ada’nın birleştirilmesine dönük müzakere edilmiş anlaşma saçmalığına bir son vermenin zamanı geldi. Çözüm, Ada’nın bölünmesi ve kuzeydeki Kıbrıslı Türklerin "KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİNİN" uluslararası olarak tanınmasıdır."  (http://www.independent.co.uk/voices/cyrpus-turkish-greek-cypriots-partition-eu-international-community-should-act-a7976711.html)
İşçi Partisi hükümetinde 2001-2006 yıllarında Dışişleri Bakanlığı yapan Straw, görüşmelerin sonuçsuz kalması durumunda bölünmenin gündeme getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Müzakerelerin açıldığı 2005 yılında Avusturyalıların direnişini kıran Straw, 2013 yılında yayınlanan kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır.

Last Man Standing: Memoirs of a Political Survivor isimli anı kitabının Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye başlıklı bölümde Straw, müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy  gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını  açıklamaktadır.  Bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına bağlamıştır:

“33 müzakere başlığının, 17’si engellenmiş durumda. Hiçbir aday ülkeye böyle davranılmamıştır. Acil sorun Kıbrıs’tır. Bu sorun, Fransa, Almanya ve İngiltere tek ses olursa çözülebilir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Avrupa’nın kendisine sınır çizmesi gerektiğini söylediğinde, coğrafi sınırları kastetmemişti. Öyle olsaydı, Malta veya Güney Kıbrıs’ın alınmaması gerekirdi. Kastettiği dini sınırlardı. Tüm bunda kaybedecek olan AB’dir, Türkiye değil. Türkiye’nin AB’ye duyduğu ihtiyaçtan çok, AB’nin Türkiye’ye şu anda ihtiyacı vardır.” (Straw, 2013: Chapter 18)

TEPAV’ın konuğu olarak 2013 yılında Ankara’ya gelen Straw, ülkesinin adaylığını desteklediği Türkiye’ye, Avrupa Birliği’nin çifte standart uyguladığını düşündüğünü, Türkiye’nin İngiltere örneğindeki gibi AB’nin tüm kurumlarına tümüyle katılımının şart olmayıp Euro Bölgesi dışında kalabileceğini açıklamıştır. 1974 yılında Yunanistan ve darbeci Rumların Kıbrıs'ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Makarios'u devirmesinin ardından Türkiye’nin askeri operasyonu başlattığına vurgu yapan Straw, adada zulme uğrayan Türklerin aynı şeyleri bir daha yaşamamaları için Türk ordusunun sayısının artırıldığına dikkat çekmiştir.

Federal, iki bölgeli, iki toplumlu anayasa oluşturmak için Annan Planı’nı Rumların kabul etmemesine rağmen Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye yapılmasını şöyle eleştirmiştir: "Avrupa Birliği, en büyük stratejik hatalardan birini yaparak, KKTC ile bir anlaşma sağlanıp sağlanmadığına bakılmaksızın 1 Mayıs 2004’te Kıbrıs’ı üyeliğe kabul etti. Tanınmayan ve temsil edilmeyen KKTC dahil, Ada’nın bütününün resmi olarak üyeliğe kabul edilmiş olmasıyla, kuzeyin uğradığı haksızlığa bir de utanç eklenmiş oldu."

(In one of its worst strategic decisions ever, the European Union (sadly, with UK acquiescence) had agreed that Cyprus should join the EU on 1 May 2004, whether agreement had been reached with the Turkish Cypriots or not. The plan was approved overwhelmingly in referenda by the Turkish Cypriots but was rejected by an even bigger margin by the Greek Cypriots. To add insult to injury to the north, it is the whole island which formally has acceded to membership, including the unrecognised and unrepresented TRNC)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da geçmişte aynı tespiti yapmıştı: “Referandum sürecinde de KKTC %65 ile Annan Planı'na 'evet', Güney Kıbrıs Rum Yönetimi %75 ile 'hayır' dedi. KKTC'yi AB'ye almadılar. Güney Kıbrıs'ı aldılar. Böyle bir samimiyet dışı uygulama var.”

Straw yazısında, Dışişleri Bakanlığından arkadaşı olan Devlet Bakanı Baroness Symons'ın sözlerini de hatırlatmaktadır: “Kıbrıslı Türkler mantıken bu başarısızlığın kurbanları olmamaları gerektiğini söyleyebilirler. Çünkü, AB’nin dışında kalanlar onlar. Ancak şu anda kesinlikle ihtiyaç duyulan şey, AB vatandaşı olan halklara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve Kıbrıslı Türklerin, yasalarının ve idari uygulamalarının AB üyeliği için hazırlanmasıdır.”

(The Turkish Cypriots can reasonably ask that they should not be the victims of this setback, and yet it is they who are left in limbo outside the European Union. But what is now needed, surely, is to remove all discrimination against people who are, after all, citizens of the European Union and to prepare the Turkish Cypriots and their legislation and administrative practices for eventual European membership.)

Straw, Dış İlişkiler Konseyi’nin Kuzey’in karşı karşıya kaldığı sorunları gidermek için başlangıçta gösterdiği çabaların sonuca ulaşmadığını, bunların Kıbrıs Hükümeti (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) tarafından engellendiğini belirterek GKRY’ni eleştirmektedir: "Bu dönemde Kıbrıslı Rumlar da AB’nin örnek bir üyesi olamadılar. 2012 ve 2013’te kısmen Rusya’nın offshore bankacılığının tercih ettiği yerlerden biri olarak bankacılık kriziyle karşı karşıya kaldı. Geçen ay The Guardian gazetesi, Kıbrıs hükümetinin, milyarder Rus oligarklar ve Ukraynalı iş çevrelerine vatandaşlık vererek 2013’ten bu yana 4 milyar Euro topladığını iddia etti."

Straw, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıslı Türkler ile siyasi eşitliği kabul etmediğini belirtmektedir: "Rumlara AB üyeliği, bir uzlaşma karşılığında verilseydi bence anlaşma sağlanmış olurdu. Gerçek şu ki, şimdiye kadar hiçbir Kıbrıslı Rum lider, seçmenlerinin bir anlaşmayı desteklemesini sağlayamadı. Mevcut statüko güney için fazlasıyla rahat."  Kıbrıs’ta köklü bir çözüm için çok önemli bir tespitte de bulunmaktadır: "Bana göre, uluslararası toplumun gerçekleri anlamasının ve Ada’nın bölünmesini tanımasının zamanı geldi. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir anlaşma için bir sonuca varmayan müzakereleri sürdürmek yerine, Ada’nın bölünmüşlüğünün tanınmasıyla iki toplum arasındaki ilişkileri geliştirmek mümkün olabilir.”

(It’s time, in my view, for the international community to acknowledge this reality and recognise the partition of the island. That would be far more likely to improve relations between the two communities than continuing the useless merry-go-round of further negotiations for a settlement that never can be.)

İstanbul’da 14 Eylül’de KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın katıldığı, TOBB ve İktisadi Kalkınma Vakfı tarafından düzenlenen Güncel Gelişmeler Işığında Kıbrıs Görüşmelerinin Geleceği ve Türkiye İçin Çıkarımlar toplantısı TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu: "Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz'de bir refah ve istikrar adası olmasını istiyoruz"  derken, İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Zeytinoğlu da Kıbrıs sorununun Türkiye'nin AB sürecini aksatmak için bir araç olarak kullanıldığını belirtmiştir: "Önümüzdeki ay 12'nci yılını geride bırakacağımız AB katılım müzakerelerinin istenilen hızda ilerleyememesinin temelinde de AB'nin bu stratejik hatası var.”
Bu gelişmelere paralel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Dişişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu KKTC’nin uluslararası alanda tanınması için özerk olabileceğini  açıklamıştır.  Amerika'da Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’ndeki yuvarlak masa toplantısında şunları söylemiştir: "Artık uluslararası tanınma için çalışmaya başlamanın zamanı geldi. Bugüne kadar bundan imtina ettik. Ancak artık KKTC’ye uluslararası tanıma için uğraşabiliriz. Önümüzdeki ikinci bir seçenek ise özerk bir cumhuriyet. Fransa-Monaco ya da İngiltere-Cebelitarık modeli gibi bir yapı. Yani dışişleri ve savunma alanlarındaki yetkilerimizi Türkiye’ye devredip gerisini kendi içimizde yönettiğimiz bir cumhuriyet. Henüz hangi yolu seçeceğimize karar vermedik. Ankara ile birlikte oturup karar vereceğiz.” Kırım’da, Kuzey Irak’da ve Katalonya’da referandumlar yapılırken Kıbrıslı Türkler de kendi gelecekleri hakkında karar vermelidir.

İspanya'daki Katalonya Özerk Yönetimi Başkanı Carles Puigdemont, 4 Ekim’de BBC'ye konuşmuş ve özerk hükümetinin bağımsızlık için bu haftanın sonu veya önümüzdeki haftanın başında harekete geçeceğini söylemiştir. Puigdemont, İspanya'daki merkezi hükümetin duruma müdahale ederek Katalan hükümetinin kontrolünü ele geçirmesi durumunda ne yapacakları sorusuna ise "Bu her şeyi değiştiren bir hata olur" demiştir. Kıbrıs Türkler Annan Planı’na evet derken, Kıbrıslı Rumların hayır oyu kullanmasına rağmen Kıbrıs’ın AB’ye bölünmüş bir devlet olarak üye yapılması, her ortamda gündeme getirilmelidir. Kuzey Kıbrıs’ta AB mevzuatının yürürlükte olmadığı da unutulmamalıdır. AB üyesi bir devlet düşünün ki, kendi mevzuatı üyesi olduğu kuruluşun sınırları içinde geçerli olmasın. Kıbrıs’ta farklı bir tutum izleyen AB, Avrupa’da Yugoslavya’dan yedi, Çekoslovakya’dan iki yeni bağımsız devletin ortaya çıkmasına sesini çıkarmamıştır.

Üstelik bu yeni devletlerin halkları etnik ve dinsel olarak birbirine çok yakındır. Ayrıca bu devletlerde bir tarafın diğerine yönelik soykırım planları da bulunmamaktadır. Oysa Kıbrıs’ta Akritas soykırım planı ile Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin imha edilmesi öngörülmüştür. Akritas, 21 Aralık 1963 tarihinde Tahtakale’de başlatılan Rum saldırılarını organize eden planın adıdır. Çok önemli bir nokta da şudur: Kıbrıs’ta iki farklı ulus, iki ayrı din, iki farklı dil geçerlidir. Ayrıca her iki ulusu temsil eden iki NATO üyesi iki devlet vardır.  Siz hiç duydunuz mu zeytinyağı ile suyun birbirine karıştığını? Çalkalayıp karıştırsanız bile bir süre sonra zeytin yağı üste çıkar. Kıbrıs’ta AB ve Birleşmiş Milletler, zeytin yağı ile suyu birbirine karıştırmak istemektedirler ama bu karışım olmaz.  Nitekim günümüzdeki Sudan, Libya, Irak ve Suriye örnekleri göz ardı edilmemelidir.

KIBRIS GİBİ YAPAY BİR DEVLET DÜNYADA YOKTUR.
Buna rağmen AB, Kıbrıs’ta ayrı etnik, dinsel, kültürel kökenden gelmelerine rağmen Türkler ile Rumlar arasında bütünleşmeyi istemektedir. Fakat AB, Kıbrıs Anayasasında Türkçe resmi dil olmasına rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ikinci resmi dili olan Türkçeyi AB dili olarak kabul etmemektedir. Bu konuyu, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak (Beta Basım, İstanbul, 2013) kitabımda ayrıntılı olarak açıkladım.

Kıbrıs’ın AB üyeliği konusunda görüşüne başvurulan İngiliz hukukçu Maurice H. Mendelson, Kıbrıs’ın AB’ye tam üyelik başvurusunun geçersiz olduğunu açıklamıştır: “Republic of Cyprus, and particularly the Treaty of Guarantee of 1960, the Greek Cypriot Administration in the South can not apply for membership of Cyprus in the European Union under the usurped title of the Republic of Cyprus and can not become a member of any international organization, economic and political union of which both Turkey and Greece are not members.” (Mendelson, 1997)
Güney Kıbrıs Rum Lideri ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin dördüncü Devlet Başkanı Glafkos Klerides’in Cyprus: My Deposition adlı kitap kapağındaki (Clerides, 1989) bölünmüş Kıbrıs haritası ve de Yunanistan’ın Kavala kenti giriş ve çıkışlarındaki aynı harita durduğu sürece, Fransa-Monaco ya da İngiltere-Cebelitarık örneğinden başka bir çözüm, Kıbrıs’a kalıcı bir barış ve huzur getiremez.

13 Ekim 2017 Cuma

CUMA'NIZ MÜBAREK, HAYIRLI, BEREKETLİ, FEYİZLİ VE KUTLU OLSUN

VATANIN KAHRAMAN EVLÂDI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK İLÂHİ VAZİFELİ; BÜYÜK BİR İNSANDI VE ISLAHA VAZİFELİ İDİ
HİKMET AYTEK (13 Ekim 2017-Cuma)
Mustafa Kemal Atatürk’e “kafirdi” demekle gayretullaha dokunduğunun farkında mısın?! Değil isen bir gün gelir Rabbımın lutf-u ile hayrını şerrini bilirsin, inşallah. Vatanın kahraman evladı. İlahi vazifeli. Büyük insan… Allah’ını bilen, gerçek Müslümandı. Islaha vazifeli idi; şahidim.
Hazret-i Kur’an’a hayran, Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği emr-i ilahilere hürmetkârdı Mustafa Kemal Atatürk.
Cumhuriyet deyince de hatıra elbette ki rakipsiz olarak Mustafa Kemal Atatürk ve dolayısı ile kader birliği ettiği fikir ve silâh arkadaşları gelir!..
En güzel idare sistemi olan Cumhuriyet’i bizler kurduk. Bizlerden kasıt zihniyettir. Şahit mi gerekli: İlk Meclis-i Mebusan kimlerden müteşekkildi? Lütfen iyi bak! İleriyi gören şeyh efendiler, hakîkati idrak eden hoca efendilerimiz değil mi idi? Hayati tedirginlik olduğu halde Mustafa Kemal Paşa ile gönül birliği yaparak, bu vatan ve necip millet için hayatlarını hiçe sayanlar; onlar iyi biliyorlardı, Peygamber Efendimiz’in “hubbü’l-vatan mine’l-îman” buyurmasını!..
Yazıklar olsun… Vatan sevgisini kaybetmiş fakat Atatürk hayranlığından bahseden gâfil, gülünç insanlar zamanımızda az değil.
Allah rızası için sen ben davasını bırakalım vatanımıza sahip olalım. Bilmeden, büyük insanların büyüklüğüne leke düşürmeyelim. Bugün vatan olarak elimizde mevcut olan Atatürk’ün canını fedadan çekinmediği vatan değil mi? "
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÖLÜMÜNDEN ON BEŞ GÜN ÖNCE KENDİNE GELDİĞİ ZAMAN, DÜNYA MÜSLÜMANLARINA ŞU MESAJI VERMİŞTİR:
“Atatürk ölümünden on beş gün önce kendine geldiği zaman, dünya müslümanlarına şu mesajı vermiştir: “Bütün dünyanın müslümanları, Allah’ın son Peygamberi Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği tâlimatları da tam olarak tatbik etmeli!. Tüm İslâmiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli!. Zîrâ ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”
Mustafa Kemal Atatürk, bu mesajı başbakan ve dışişleri bakanı vâsıtası ile dünyâya açıkladı!..
(Prof. Dr. Hanif Faruk, Urduca Yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi yayınları, Ankara 1979, s. 102)
ATATÜRK'Ü İYİ TANI. 
HÜRMET ET
Atatürk’ü iyi tanı, hürmet et. Geçmişteki idarecilerini de tanı ve hürmet et. Hele Sultan Vahdettin Han için “vatan haini” diyenleri Allah islâh etsin. Zamanla târih daha tafsîlatlı yazar, inşallah.!.
“Atatürkçü şeyh olmaz” diye ahkâm kesenlere derim ki: Atatürkçülük diye ne bir din, ne mezhep, ne de meşrep var. Bu vatanın, milletin kalkınması için o günkü imkânsızlıklar içerisinde “vatanım ve milletim” diye kıvranan büyük insanı takdir etmeye mani olacak bir şeyi kabul etmem mümkün değil. Sen nasıl aksini düşünüyorsun? Biliyorum ki doyurucu bir izah yapamayacaksın.. Çünkü öyle bir sermaye mevcut değil tutarsız cehaletine doğrusu hayret!..
Milletçe müteşekkiriz. Bu vatan için canını verenlerden, canla başla çalışanlardan Allah arzı olsun, makamlarını cennet eylesin.
ATV’de Fatih Çekirge’nin İktidar Oyunu programında TRT 1’de ve daha birçok programlarda gazetelerde, dergilerde, haftalık sohbetlerimde, Cumhuriyet’in en güzel idare tarzı olduğunu ve yağcılık ve nankörlükten uzak bir Atatürk hayranı olduğumu birinci kanalda kaç defa, diğer bâzı kanallarda da ara sıra anlattığımı sağır sultanlar dahi duydular ve biliyorlar. Bu gerçekleri her zaman her sınıftan insanlara anlatmaya yetkiliyim ve muktedirim. Az da olsa o günleri yaşadım. Şahidi olduğum çok meseleler var, gerek maddi gerekse manevi…"
- Pir-i Galibi (kds) -
- Tasavvuf ve Zikrullah, H. Galip Hasan KUŞÇUOĞLU (Kuşçuoğlu Vakfı Kültür ve Eğitim Yayınları No: 2, Ankara)
- METAFİZİK, H. Galip Hasan KUŞÇUOĞLU (Kuşçuoğlu Vakfı Kültür ve Eğitim Yayınları No: 4, Ankara) 

10 Ekim 2017 Salı

II.HALİÇ KONFERANSI 2017 (ÜZERİNE DÜŞÜNCELER VE II. SÜLEYMANİYE KONGRESİ) - YALÇIN KOÇAK 18. Dönem Sakarya Milletvekili

II. 
HALİÇ
KONFERANSI
2017
Dr. +YALÇIN KOÇAK
18. Dönem Sakarya Milletvekili
Garbiyat Enstitüsü olarak kayıp haklarımızın peşine düşeli beri; (aslında bizden çalınan değerlerin) gördük ki bizim Lozan bakiyesi haklarımızdan birisi de Musul Vilayetimizmiş.
Lozan’da uyutulmuş bir mesele, Musul meselemiz dokuz ay sonra Haliç’te toplanılan kongrede de sonuç alınamıyor ve daha sonra Birleşmiş Milletler olan ve o gün 12 üyesi de İngiliz peykesi olduğu için ABD’nin dahi üye olmayı kabul etmediği cemiyeti Akvam’a bırakılıyor. Hakem sıfatıyla çözüm bulacak Cemiyeti Akvam Musul’u şartlı olarak İngiliz mandası olan Irak Krallığına bırakıyor ve Bağdat, Basra ve Musul Vilayetlerinden oluşan Irak adlı bir devlet kuruluyor. Tabi bizim onayımız olmadan.
Burada mandater devletin 25 yıllık bir idaresi söz konusu; önemli bir tarihi problem konusu?
Musul Vilayeti Konseyi adı verilen MVK toprak sahibi aşiretlerden oluşuyor. Kısmi özerklik hakları var. Süre sonunda Türkiye’ye bağlanma taleplerinin önü açık? MVK Birleşmiş Miletlerde bir Konsil üye ile daimi temsilcisi oluşturmalıydı bu şart hiçbir zaman gerçekleştirilmedi ( hem Krallık oligarşisi hem de diktatöryal idareler bu seçime müsaade etmedi.) 1992 yılında Özal’ın el atmasıyla MVK Ankara’da toplanıp temsilci seçebildi.
I.Haliç Konferansı 1924’de sonuç alınamadan dağıldı demiştik (Sir Percy Cook’un anılarından)  peki gündemde neler vardı biliyor muyuz, bunları da 1922 de Süleymaniye de Kongre toplayan yiğit Yarbay Şefik Özdemir beyin zabıtlarından okuyoruz.
Tarih her yerden hakkımızı ve haklılığımızı haykırıyor da, batı öğretileriyle ve onların referansları ile bu feryatları ne algılayabiliyoruz nede analiz edebiliyoruz.
II. Haliç Konferansımızı 93 yıl sonra Musul gündemli tekrar yaptık. Konuştuk, tartıştık.
Müdafaa i Hukukumuzun davasını takip ettik;
İşte sonuçları;
Mondros imzalandığında Musul Vilayeti bizim elimizdedir.
Meclisimiz Misakı Milli sınırlarımızı sayarken Musul’u da dahil saymıştır.
Lozan’da bu mesele (Petrol Coğrafyası olduğu için) uyutulmuştur.
Musul Vilayeti Konseyi (Toprak sahibi Aşiretler) hakları vardır, gasp edilmiştir. Uyuşturulmuş bir konudur.
1922’de Yarbay Şefik Özdemir, canımızı yakanların canını çok acıtmıştır. Süleymaniye’de Berzenciler ile birlikte Süleymaniye Müdafaa i  Hukuk cemiyeti olarak Türkiye’ye ilhakı da kapsayan kararlar alan bir kongre toplanmıştır.
1925 Nasturi isyanları ve Şeyh Sait ayaklandırılmaları hep İngiliz’in Musul’u perdelemek için yaptırdığı kalkışmalardır. Cafer Tayyar (Eğilmez) paşa gereğini yapmış ancak Ankara arkasını getirmemiştir.
1926 Ankara antlaşması ile İngiliz Mandaterliğinde 25 yıl süreli emanet Musul vilayeti ve sınır tespiti yapılmış olup,
Şayet; Irak’ın toprak bütünlüğü bozuluyorsa Musul Vilayeti’nin özel ve özerk statüsü devreye girmeli, sahibine iade edilmelidir.
Bu Nafta işinin başımıza bela getireceğini gören Abdülhamit’ten şahsı adına bedelini ödeyerek aldığı tapular konusu irdelendiğinde Avrupa Kayıp Haklar Hukuku üzerinden gidildiğinde gecikmiş alacakların tahsilinde geç kalındığı görülecektir.
Hikmet Uluğbay bakanımızın “Osmanlıdan Cumhuriyete Petro Politik” kitabında gasp edilen petrol gelirimiz ve bütçemize konan fasıl’ın akibetini konusu gayet açıklıkla kayıp haklar hukuku üzerinden aranmadığını da görebiliyoruz.
Rahmetli Özal bu sınırda bir gün bizim komşumuzun değişeceğini gördü ve GAP ile Atatürk Barajının Milli kaynaklarla tez elden bitirilmesi gerektiğine karar verdi; bu gün bize bu barajı yaptırırlar mıydı?
1991 de tüm dünya yanımızdayken Irak’a girmememizin faturasını ödemekle meşgul olduğumuzu ikrar edelim,
Görevini yapmayanları tarih önünde not düşelim,
35 bin evladımı toprağa verenleri,
1 trilyon dolarımızı heder edenleri,
Dün savaşmaktan kaçıp istifa edenleri Affetmedim, Af edemeyeceğim,
Bu kusursa, sizler beni affedin.
***
NOT: İnşallah II. Süleymaniye Kongresini de yapacağız.

4 Ekim 2017 Çarşamba

TÜRK BÜRO-SEN GENEL BAŞKANI FAHRETTİN YOKUŞ: TÜM EMEKLİLER BİR ARAYA GELEREK HAKLARI İÇİN MÜCADELE ETMELİDİR

TÜRK BÜRO-SEN Genel Başkanı Fahrettin YOKUŞ 
“TÜM EMEKLİLERİMİZ BİR ARAYA GELEREK HAKLARI İÇİN MÜCADELE ETMELİDİR”
Türk Büro-Sen Genel Başkanımız Fahrettin Yokuş Türk Emekli Sen’in 6. Olağan Genel Kurulu’na katıldı. Türkiye Kamu-Sen bünyesinde kurulan Türk Emekli-Sen’imizin kuruluş çalışmalarına katılan biri olarak, emek veren herkese teşekkür ediyorum diyen Yokuş; “Maalesef emeklilerimiz ülkemizde hak ettiği değeri görmüyor. Avrupa ülkelerinde emekliler dünya turuna çıkarken, bizim emeklilerimiz ikinci bir iş yapmak zorunda kalıyor” dedi.
ÜLKEYİ YÖNETENLER KAMU ÇALIŞANLARINI MESAİ ARKADAŞI OLARAK GÖRMELİDİR
Yokuş, “Devlet memurları, Devleti somutlaştırır, Devletin temsilcileridir. İktidarın çıkardığı yasaları, memurlar uygular. Memurlar, Devleti yönetenlerin mesai arkadaşlarıdır. Memurlar olmadan, sağlık, eğitim, ulaşım, diyanet vs. hiçbir hizmet verilemez. Vergi toplanamaz, sosyal Güvenlik sağlanamaz, en önemlisi can güvenliği sağlanamaz. Yani kamu çalışanları Devletin olmazsa olmazlarıdır. Devletten memurları çıkarırsanız, duvarlar ve kurallar kalır. Bu gerçek ortada iken, ülkemizi yönetenler memurları üzerlerinde istedikleri tasarrufları yapabilecekleri bir araç olarak görmüşlerdir. Hakkımızı istediğimiz zaman, “beğenmiyorsanız gidin” cevapları aldık. Millete hizmet veren memurlara bu zulüm reva görülür mü? Ülkeyi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar, kamu çalışanlarını mesai arkadaşları olarak görmelidir. Bir insanın doğumundan ölümüne kadar her evresinde Devlet Memuru vardır. Ancak, memurlarımız bugüne kadar hak ettikleri değeri görmemiştir.”
EMEKLİLER DE ÜLKEMİZİN SOSYAL BİR TARAFIDIR
“SGK’yı tek çatı altında birleştirdiklerinde “norm ve standart birliği sağlanacak”  dediler. Ancak ne oldu? İşçi emeklisi ile memur emeklisi arasında büyük farklılıklar oluştu. Devlette çalışan işçi ile memur arasında bile ayrım yapılmaktadır. Bu durum emekliliğe de yansımıştır. Memurlar emekli olduğu zaman maaşları yarı yarıya düşmektedir. 30 yıl Devlette çalışıp emekli olan işçi ile 30 yıl Devlette çalışıp emekli olan memur aynı maaşı, aynı ikramiyeyi mi alıyor?
Mevcut Toplu Sözleşme Yasasına göre; Memurlar için ne kadar ücret artışı alınırsa, memur emeklisine de aynı artışlar yansıtılıyor. Memurlar adına ve memurlar tarafından yetkilendirilen Sendikalar bulunuyor.  Emeklilerin Temsilcisi bulunmuyorsa ki, bugünkü gerçek budur, tüm emekliler buna tepki göstermelidir. Emekliler de bir sosyal kesim olduğunu hatırlamalı, Hükümete ve kendileri adına pazarlık masasına oturan Konfederasyona hatırlatmalıdır. Bu ülkede toplamda 11 milyon emekli var. Emekli Dernekleri, Federasyonları bir araya gelmeli ve örgütlenmelidir. Hakları için mücadele etmelidir. Biz Türkiye kamu-Sen olarak, emeklilerin mücadelesinde her zaman yanlarında olacağız.”
EMEKLİLERİMİZ NEDEN SEFALET İÇİNDE YAŞAMA MAHKÛM EDİLİYOR?
Yokuş, “Biz Türk Emekli-Sen’imizi bunun için kurduk. Bu ülkede emeklilerinde ciddi bir kesimi oluşturduğunu herkese anlatmak ve haklarını savunmak için bir araya geldik. Kamuda bazı bürokratlar, yaşı dolan çalışanları emekliliğe zorluyor. Bunu yapmaya kimin hakkı var? Emekli olsun, iyi de, nasıl geçinecek bu insanlar? Emeklilik şartları ne zaman düzeltilecek? Ek ödemeler emekliliğe sayılmıyor. 30 yıldan fazla çalışma hizmetten kabul edilmiyor. Hatta fazladan çalışılan yılların ikramiyesi bile verilmiyor. Buna seyirci mi kalacağız? Avrupa ülkelerinin emeklileri dünya turuna çıkarken, benim ülkemin emeklileri neden ikinci bir iş bulmak zorunda kalıyor. Yıllarca Devlete hizmet veren memur, emekli olduğunda neden acz içinde kalıyor? Emeklilerimizin sorunlarını daha çok gündeme taşıyacağız. Bu sorunların çözümü için de elimizi taşın altına koyacağız” dedi. Genel Başkanımızın konuşmasından sonra Türk Emekli-Sen 6. Olağan Genel Kurulu devam etti.  
-- 
Röportaj ve görüşme talebiniz için:
0 312 - 424 22 11 // TÜRK BÜRO-SEN BASIN BÜROSU // Deniz GÜRBÜZ

11 Eylül 2017 Pazartesi

ARAKAN’DAN GÖRÜNEN (TASAM) Prof. Dr. Altan ÇETİN

ARAKAN’DAN GÖRÜNEN
Prof. Dr. Altan ÇETİN
George Orwell, Burma Günleri adlı eserinde, "Bu ülkede bulunmamızın, hırsızlıktan başka bir nedeni olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu öylesine kolay ki. İngiltere'nin memuru, Burmalı'nın kollarını tutar, tüccar da adamın ceplerini boşaltır. Britanya İmparatorluğu, İngilizlerin, daha doğrusu Yahudi ve İskoç çetelerinin ticaret tekelleri kurmalarını sağlayan bir aracıdan başka bir şey değildir." tespitiyle Arakan’da aktüel yolun taşlarının döşendiği zamanların başlangıcına dair bir itirazda bulunur. Evet, eskiden Burma şimdi Myanmar denilen yerden bize yansıyan katliam görüntüleri yeniden aklımızı ve duygularımızı bu uzağımızdaki yakınlarımıza döndürüverdi. Orwell’ın hırsızlık yaptıklarını söylediği yerde neler oluyor?
Myanmar ve Arakan meselesi ele alınırken, 1962 yılından bu yana iktidarda bulunan ve Müslümanlara kan kusturan komünist askeri cunta karşısında ilk adil ve özgür seçimlerle yönetime gelen! Aung San Suu Kyi adlı şansölyenin geçmişi, iktidara geliş tarzı ve bölgede Batı açısından taşıdığı anlam göz ardı edilmeden olaya bakılmalıdır. Elbette bunu yaparken meseleye önceki sol tandaslı idarenin perspektifleriyle ve ah bu emperyalistler kolaycılığına düşmeden bakmamak şartıyla. Karşımızda nobelize edilmiş bir siyasi aktör durmaktadır. Bu yeni lider bir yandan geniş halk kitleleri ile oylarını aldığı Müslümanlar arasında bir yerlerde durmaya çalışıyor görüntüsü veriyor.
MÜSLÜMANLARIN EN MASUM, HAYATİ, HAKLI VE ZORUNLU TALEPLERİ; İHTİYAÇLARI BİLE KARŞILANMIYOR
Müslümanları makul talepleri çerçevesinde bile olsa destekleyip, onlara haklar verilmesi ise mevcut çekişme içinde biraz sıkıntılı gözüküyor. Karamsarlık gibi görülmesin ama islamofobik küresel yaklaşım da Müslümanların normal bir siyasi, sosyal ve ekonomik hale gelmelerini terör söylemli stratejileri ile yönetmek tercihleri dolayısıyla pek istemeyeceklerdir. Önyargıları tetiklemek için değil ama meseleye daha akılcı bakmak için öncelikle konunun bu noktasına dikkat çekilmesi faydalı olur. Yeni lider son olaylara dair,“Teröristler, cephe hattında çocukları kullanarak güvenlik güçleriyle savaşıyor, etnik azınlığın köylerini yakıyor. Aşırılıkçı teröristlerle ilgisi olmayan sivillerin endişe etmesine gerek yok”şeklindeki açıklamaları zamanın ruhuna oynayan, gölgesi olduğu perdenin arka planını veren ve kimin suçlu olup olamayacağını aşikâr etmeyen muğlak bir suçlama ile meseleyi çözen bir kolaycılığa sahiptir. Kötünün iyisi bu mudur acaba? Orwell bahsedilen romanın bir yerinde sağduyulu bir İngiliz olan Flory ile yerli Dr. Veraswami’yi konuşturur; yerli meftun ona uygarlığınızın en kötü yanları bile bizim için ilerleme anlamına geliyor dediğinde Flory dünyayı dolaşıp hapishaneler kuruyorlar, bir hapishane kurup bunun adına da ilerleme diyorlar şeklinde cevap verir. İlerlemenin nobele layık gördüğü idarecinin olaya yaklaşımı böyle olunca Arakan’da yaşayan mezarlığa dönüyor haliyle. Her halükarda cunta sonrası dönemde Arakan’da yeni dönemin imkânları, terör söylemi ve sarmalı bahanesiyle sertleşme kolaycılığı ile kendini meşrulaştıran bir merkezi hükümete dönüşmeden bir uzlaşma imkânı sağlanması ile orta vadede kazanımlara kapı aralayabilir. Bu arada Budist görünümü arkasına saklanarak katliamı yaptıranların kimler olduğu ise diğer bir muamma? Burada absürt kaçmazsa Daeş’in arkasında kimler vardı?
İkincisi, bölgenin bu Batı bloku ile diğer bloklar açısından anlamını sağlayan deniz kıyısında yer alan bir liman çıkışı jeopolitiği ile yer altı kaynaklarından kaynaklanan ekonomi-politiğe dair anlamını anlamak, incelemek ve irdelemek gerekiyor. Bu cümleden olarak Çin-Amerika çekişmesinde Arakan tam nereye düşüyor sorusunun cevabını dikkatle incelemek gerekiyor. Din görünümlü bir çatışman, akıp giden milyon dolarlık menfaatleri görünmez kılıyor belki de.
Arakanda Budistlerle çatışan Müslüman imajı islamofobik batı reflekslerini pek de harekete geçirmeyecektir. Çin’in boru hatlarıyla onların ekmeğine kan doğradığını anlatmak, görmeleri onların sinir uçlarına daha rahat ulaşmayı sağlayabilir. Ölü bir Müslümanın kanındansa bir litre petrolün boşa ya da onların çıkarı dışında aktığını görmek ne yazık ki bazı çevreleri daha çabuk harekete geçirebilecektir. Konunun bu tarafını da dikkatle düşünmek gerekir.  Batılılar Çin karşısında cephe kaybetme ihtimalleri karşısında belki uluslararası kuruluşlarda harekete geçerek bir şeyler yapmak isteyebilirler. Churchillce denecek olurda bir damla petrol bir damla kandan değerlidir ne de olsa. Romanda Orwell, ...bağışlanamaz bir olay olmuştu – bir beyaz adam öldürülmüştü. Böyle bir şey olduğunda, Doğu'daki İngilizlerin içini bir ürperti kaplar. Burma'da her yıl yaklaşık sekiz yüz kişi öldürülür; bunun hiçbir önemi yoktur; ama bir beyaz adamın öldürülmesi canavarlıktır, kutsal şeylere karşı işlenmiş bir suçtur. sözleriyle yerlinin manasının orayı işgal eden sömürgeci nazarından aktarır.
Arakan’da Müslümanlar yaşıyor. Bunlar asırlarca önceye dayanan bir mirasın aktüel neticesinde burada olan insanlar. Ancak onların varisi olmadıkları bir şey varsa o da kurgulanmış islami görünümlü cihadist tiplemenin düzen bozucu veya muktedirler lehine olayları manuple etme imkânının mağduru olmaları ihtimali gerçeğidir. Daeş, Boko Haram vs bir görünümle orada hareket eden, eline silah tutuşturulmuş, binlerce madurun katledilenlerin hakkı diyerek bir budiste, polise vs. sıkılacak tek bir kurşun küresel planlar, bölge dengeleri açısından operasyon yapacaklar için bir baharı başlatabilir. Bu bakımdan Arakan’ın onca fakirlik ve eğitimsizlik arasında çok zor olsa da temiz ve nezih kalması son derece önemlidir. Zira yerel, bölgesel ve küresel aktörler olası bir makulleşmenin önüne geçmek üzere islamofobya öcüsünü hemen devreye sokarak bunun önünü alıverirler. Teröristler diye yukarıda aktardığımız açıklamalar tam da bunu gösteriyor. Tüm bunlar olurken bir halk mahvoluyor. AA’ye konuşan Dr. Muhammed Eyyüb Han içeriden bir ses olarak ''Tüm bu yaşananlar dünyanın gözü önünde gerçekleşiyor ve dünya bu zulme dur demiyor. Tecavüzü silah olarak kullanıyorlar. Tecavüzler, ölümler, bulunamayan cesetler, kimliksiz insanlar, vatansızlaştırılmaya çalışılan bir toplum, yakılıp yıkılan şehirler, köyler. Eğer müdahale edilmezse bir toplum yok olup gidecek.'' feryadı ile olayın tüm bu analizler ötesindeki trajedisinin resmini çiziyor.
Arakan’da yaşananın bu gerçeklikleri ötesinde sadece ilgilendiğimiz yanı olan insanlık dramı ise Müslüman olmak dışında suçları olmayan insanların kimsesizliği, modern zamanlarda Müslüman olmanın mükerrer bir hikâyesinden başka bir şey değil. Bir partide 450 milyar dolarlık silah alabilen Müslüman güçler ne hikmetse bu durumlarda üç maymunu oynuyorlar. Herhalde o Müslümanların vehhabi olma ihtimali olmadığından ümmet-i Muhammed’e yardımı abesle iştigal malayani görüyorlar. İran ise şii olmadıkları ve derin siyasi hamleleri açısından bir mana taşıma ihtimali olmadığı için bu insanlara dönüp Müslüman oldukları için bakamıyor. Devlet altı gruplara inersek, Müslüman olduğu için sadece ve yalnızca kardeşler olarak görerek, TİKA’nın yaptığı tarz yardımları, ertesi gün bu adamlar bizim mezhebimize, vs.mize yaramaz, onları kendimizleştirmemiz de zor, zaten fakir fukaralar işe de yaramazlar deyip yardımı abesle iştigal görüyorlar. Bu ahlakımızın, insanlığımızın bittiği yer Müslümanlığımıza sıra gelmiyor bile değerlendirmede. Kur’an’daki,Biz size ancak Allah rızası için yediriyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür bile beklemeyiz, derler. " (Dehr: 8-9) ayetinin muhatabı ise zaten Müslümanlar değil. Hülasa Arakan’da bölgesel hesaplar ötesinde insani hale insanlık namına yaklaşmanın zarureti her şeyden önemlidir. Kendisi kimsesiz, çaresiz, sahipsiz hisseden çocuklar ve kadınların üzerine merhametten bir battaniye, şefkatten sıcacık bir çorba olabilmek varoluş sebebimizin ta kendisidir.
Meseleye hakemlik edecek küresel aktörlerin muhtemelen konuya iki taraflı bir çatışma olarak yaklaşacakları, duygusal dünyamız ve bakışımızda bir hayal kırıklığı oluştursa da, daha önceki olaylarda tecrübe ile muhtemele bir sonuç olarak öngörülmelidir. Myanmar’da polis kontrol noktalarına saldıranlar yüzbinlerde evsiz barksız, sürgüne bir fayda sağlayamayacaklarını da ve hangi hesabın ayarlı çıkıntıları olduklarını da çok iyi biliyorlardır. O kurşunları sıkanlar da Müslümanlara saldıranlar da bölgesel hesapların apartı olmak durumundalar. Süper güçlerin karşılaşma alanı olan bir yerde meselenin naif iç dinamiklerin talihsiz trajedisi olduğunu düşünmek için en hafifinden biraz saf olmak gerekir.
İtidal çağrıları arasında kadın ve çocuklar ölmeye devam ediyor. Tıpkı Bosna’da, Hocalı’da, Suriye’de, Ruanda’da ve daha pek çok yerde olduğu gibi. Unutulmaması gereken bir şey de Myanmar’da resmen olan şeyi teröristlere karşı bir güvenlik operasyonu olduğudur, ötesi ise sanki istenmeyen maksadını aşan şiddet olarak sunulacaktır. Ölüm dışında, insan tacirlerinin insafına terk edilen Arakanlı kadın ve çocuklar için hiç olmazsa geçmişte olduğu üzere TİKA gibi imkânlarla orada merhamet olabilmek belki bu hay huy içinde en makul seçeneklerden biri olarak görünüyor. O çaresiz, mazlum bakışlara devletimiz vasıtasıyla gönlümüzden bir el uzanması bile oradaki acıyı ve sorunu bitirmese de hepten de yalnız olmadıkları, vefalı Türkün bir kere daha geldiğini, insanlığın tamamen ölmediğini, bedelini ödedikleri dinlerine mensup kardeşlerinin de olduğunu görmeleri açısından önemli olacaktır. Mazlumun bir sessizliği bir de ahı vardır. Arakan’da görünen kan ve gözyaşının ardından perdeyi aralamaya çalışınca görünen bunlar, elbette ehline malum olan köprünün altından akan çok sular vardır. Bunca acının arasında insanlığın bu sefer de Bengal körfezinde boğulduğunu görmek, ölenin ise yine Müslüman olması tarifi zor duygulara yol açıyor.
İngiltere’nin çağrısı bakalım hangi süreci devreye sokacak? Bakalım petrol ve gaz borularından akacaklar uğruna daha neler feda edilecek. Orwell dileyelim de bu defa yanılsın ve insanlık kazansın.