Mustafa Kemal ATATÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kemal ATATÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2017 Cuma

CUMA'NIZ MÜBAREK, HAYIRLI, BEREKETLİ, FEYİZLİ VE KUTLU OLSUN

VATANIN KAHRAMAN EVLÂDI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK İLÂHİ VAZİFELİ; BÜYÜK BİR İNSANDI VE ISLAHA VAZİFELİ İDİ
HİKMET AYTEK (13 Ekim 2017-Cuma)
Mustafa Kemal Atatürk’e “kafirdi” demekle gayretullaha dokunduğunun farkında mısın?! Değil isen bir gün gelir Rabbımın lutf-u ile hayrını şerrini bilirsin, inşallah. Vatanın kahraman evladı. İlahi vazifeli. Büyük insan… Allah’ını bilen, gerçek Müslümandı. Islaha vazifeli idi; şahidim.
Hazret-i Kur’an’a hayran, Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği emr-i ilahilere hürmetkârdı Mustafa Kemal Atatürk.
Cumhuriyet deyince de hatıra elbette ki rakipsiz olarak Mustafa Kemal Atatürk ve dolayısı ile kader birliği ettiği fikir ve silâh arkadaşları gelir!..
En güzel idare sistemi olan Cumhuriyet’i bizler kurduk. Bizlerden kasıt zihniyettir. Şahit mi gerekli: İlk Meclis-i Mebusan kimlerden müteşekkildi? Lütfen iyi bak! İleriyi gören şeyh efendiler, hakîkati idrak eden hoca efendilerimiz değil mi idi? Hayati tedirginlik olduğu halde Mustafa Kemal Paşa ile gönül birliği yaparak, bu vatan ve necip millet için hayatlarını hiçe sayanlar; onlar iyi biliyorlardı, Peygamber Efendimiz’in “hubbü’l-vatan mine’l-îman” buyurmasını!..
Yazıklar olsun… Vatan sevgisini kaybetmiş fakat Atatürk hayranlığından bahseden gâfil, gülünç insanlar zamanımızda az değil.
Allah rızası için sen ben davasını bırakalım vatanımıza sahip olalım. Bilmeden, büyük insanların büyüklüğüne leke düşürmeyelim. Bugün vatan olarak elimizde mevcut olan Atatürk’ün canını fedadan çekinmediği vatan değil mi? "
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÖLÜMÜNDEN ON BEŞ GÜN ÖNCE KENDİNE GELDİĞİ ZAMAN, DÜNYA MÜSLÜMANLARINA ŞU MESAJI VERMİŞTİR:
“Atatürk ölümünden on beş gün önce kendine geldiği zaman, dünya müslümanlarına şu mesajı vermiştir: “Bütün dünyanın müslümanları, Allah’ın son Peygamberi Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği tâlimatları da tam olarak tatbik etmeli!. Tüm İslâmiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli!. Zîrâ ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”
Mustafa Kemal Atatürk, bu mesajı başbakan ve dışişleri bakanı vâsıtası ile dünyâya açıkladı!..
(Prof. Dr. Hanif Faruk, Urduca Yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi yayınları, Ankara 1979, s. 102)
ATATÜRK'Ü İYİ TANI. 
HÜRMET ET
Atatürk’ü iyi tanı, hürmet et. Geçmişteki idarecilerini de tanı ve hürmet et. Hele Sultan Vahdettin Han için “vatan haini” diyenleri Allah islâh etsin. Zamanla târih daha tafsîlatlı yazar, inşallah.!.
“Atatürkçü şeyh olmaz” diye ahkâm kesenlere derim ki: Atatürkçülük diye ne bir din, ne mezhep, ne de meşrep var. Bu vatanın, milletin kalkınması için o günkü imkânsızlıklar içerisinde “vatanım ve milletim” diye kıvranan büyük insanı takdir etmeye mani olacak bir şeyi kabul etmem mümkün değil. Sen nasıl aksini düşünüyorsun? Biliyorum ki doyurucu bir izah yapamayacaksın.. Çünkü öyle bir sermaye mevcut değil tutarsız cehaletine doğrusu hayret!..
Milletçe müteşekkiriz. Bu vatan için canını verenlerden, canla başla çalışanlardan Allah arzı olsun, makamlarını cennet eylesin.
ATV’de Fatih Çekirge’nin İktidar Oyunu programında TRT 1’de ve daha birçok programlarda gazetelerde, dergilerde, haftalık sohbetlerimde, Cumhuriyet’in en güzel idare tarzı olduğunu ve yağcılık ve nankörlükten uzak bir Atatürk hayranı olduğumu birinci kanalda kaç defa, diğer bâzı kanallarda da ara sıra anlattığımı sağır sultanlar dahi duydular ve biliyorlar. Bu gerçekleri her zaman her sınıftan insanlara anlatmaya yetkiliyim ve muktedirim. Az da olsa o günleri yaşadım. Şahidi olduğum çok meseleler var, gerek maddi gerekse manevi…"
- Pir-i Galibi (kds) -
- Tasavvuf ve Zikrullah, H. Galip Hasan KUŞÇUOĞLU (Kuşçuoğlu Vakfı Kültür ve Eğitim Yayınları No: 2, Ankara)
- METAFİZİK, H. Galip Hasan KUŞÇUOĞLU (Kuşçuoğlu Vakfı Kültür ve Eğitim Yayınları No: 4, Ankara) 

10 Temmuz 2017 Pazartesi

BEŞ YÜZ YILLIK ‘MİSAFİRLİK’!: "TÜRKİYE YAHUDİLERİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI…" Erdal Aktaş (5 Temmuz 2017)

RÖPORTAJ: BEŞ YÜZ YILLIK ‘MİSAFİRLİK’!: "TÜRKİYE YAHUDİLERİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI…"
Erdal Aktaş (5 Temmuz 2017)
“Yahudiler güvensizliği öğrendiler ve bu devlete bir daha güvenmemeyi de öğrendiler. Bugün Yahudi toplumunun maruz kaldığı anti-semitizmde de ve susmasında da bunun cevabını buluruz”
Türkiye ‘toplumu’ yine yüzleşmediği bir tramvayı ‘geride’ bıraktı. Daha giriş cümlesinde iki anahtar kelimeyi tırnak içerisinde aldım.  Zira ‘geçmişiyle’ yüzleşememiş, ortak hafızası oluşmamış insan birlikteliğini toplum olarak adlandırmak anlamsız. Öte yandan özür dilemeden, geçmişle yüzleşmeden de yaşananlar “geride” bırakılmıyor. Anti-semit söylemin Türkiye örneğinde görüldüğü üzere her fırsatta tekrar tekrar yüzümüze çarpıyor. Hayat ne güzel şuursuz olunca!
1934’ün 21 Haziran- 4 Temmuz’unda, Trakya’da sadece inançları farklı olduğu için, sayıları da hiç önemli değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin binlerce yurttaşı yerlerinden edildi.  Literatürde Trakya Pogromu olarak anılan, Türkiye Yahudilerini hedef alan olayları, sene-i devriyesinde, hafızanın nesilden nesile devredilmiş haliyle bir bilenle konuşmak istedim. Bu yüzden anti-semitizme karşı bir platform olarak faaliyet gösteren Avlaremoz’a başvurdum. Avlaremoz da beni Işıl Demirel ile buluşturdu. Işıl Demirel ile yaptığım röportaj sırasıyla, Trakya Pogromu, Türkiye’de anti-semitizm ve Avlaremoz’un faaliyetleri başlığı altında üç bölümde yayınlanacak.
Işıl Demirel, Gezi ‘olayları’ sonrası ‘sendikal örgütlenme ve siyasal hareketlenme’ nedeniyle işten atılan eski bir akademisyen. Antropolog olan Demirel yaklaşık bir senedir  Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği’nde (SEHAK) ve iki senedir Avlaremoz’un içinde yer alıyor. Anne tarafından da Yahudi olan Işıl Demirel ile, Türkiye Yahudilerinin dününü, bugününü ve yarınını konuştuk…
Sizi tanıyalım öncelikle..
1934 Trakya göçmeni bir ailenin kızıyım. 1934’te altı aylık bir bebekken annemin ailesi Gelibolu’dan İstanbul’da göç ediyor. Yüksek lisans tezimi o hikâyeyi keşfettikten sonra hikâyenin izini sürmek için yapmaya çalıştım. Ama sadece 1934 çıkmadı o hikâyeden; Varlık Vergisi çıktı, Trakya olayları çıktı, 6-7 Eylül de çıktı, İsrail’in kuruluşu da çıktı, vatandaşlık çırpınışları gibi pek çok şey çıktı. Sözlü tarih yaptım ama asıl amacım 1934’te ne olduğunu ortaya çıkarmaktı.
Trakya Pogromu’ndan söz edelim. 1934’te neler yaşandı?
Işıl Demirel
Şimdi biraz tarihçilik yapayım. Hikâye 1934’te başlamıyor 1926’dan beri o kırılmalar var. Yerli malı kampanyalarıyla, ülkü ocakları benzeri yapılanmaların ilk oluşumuyla birlikte zaten Yahudiler ciddi bir hedef. Bir de şöyle bir gerçeklik var. Mübadelelerle Rumları gönderdik. 1915’te Ermenileri katlettik. Geri kalanları büyük şehirlere sıkıştırdık. Ve Anadolu’da problematik olarak ele alabileceğimiz, elimizde kalan tek azınlık nüfus Yahudiler çünkü dönem zihniyeti Sünni kitleyi hedef almıyor. Türk’ten anladığı Sünni olsun, ne olursa olsun etnik kimliğini dönüştürürüz nasıl olsa diye, bir toplum mühendisliği çalışması var orada. Tabii ki devlet tarafından gerçekleştiriyor. O toplum mühendisliğine uymayan parça da gayrimüslimler. Adı üzerinde Müslüman olmayan kesimi hedef aldıkları çok ortada. Yahudi, Ermeni, Rum ya da Süryani demiyor onlara, toplu bir isim koyuyor ‘Müslüman olmayan’ diyor. Bu isim halk tarafından seçilmiş ve günlük ağızda kullanılmış bir isim değil bence. Hakikaten devlet jargonu tarafından dilimize, yaşantımıza yerleştirilmiş bir kelime. Müslümanın ötekisi olarak kurguladığı için de elinde kalan en büyük kitle Yahudiler, Anadolu’nun pek çok yerinde varlar ve ‘biz bunlardan bir kurtulalım’ demişler. Ekonomik dönüşüm kaygısının çok büyük olduğunu düşünüyorum. Savaştan çıkmış bir ülkesin. Alman romantizminden acayip etkilenmişsin. Bana sorarsan kuruluş bildirgen ve kuruluşunda güttüğün zihniyette zaten nasyonal-sosyalizmden farklı değil.
Benzerlik iki ülkenin geç modernleşmesinden mi ileri geliyor?
Hakan Yücel çok güzel bir laf etti. Ben geçen ayın AltÜst dergisi için onunla bir röportaj yaptım. ‘Rum olmak Rum kalmak’ diye bir kitap çıkardılar. ‘Niye yaşadık biz bütün bunları?’ diye sordum. ‘Biz Tanzimat’ı sindiremedik’ dedi. Hakikaten biz Tanzimat’ı bugün dahi sindiremedik. Çok katılıyorum. Bunun temel sebebi hakikaten Tanzimat’ı sindirememek, eşit vatandaşlık meselesini gram anlayamamak en temelde. Osmanlıcı görünüyorum böyle söylediğimde ama Osmanlı ‘millet’ sisteminin, aslına bakıldığında, bu sindirilememiş Tanzimat’a göre daha geçerli, akla yatkın ve adaletli olduğunu düşünenlerdenim. 1934 öncesi 1931 yılında zaten ilk kırılmalar başlıyor. Üç başlık halinde değerlendirilebilir. İskân Kanunu diye bir kanunumuz var. İskân Kanunu aslında bu hikâyenin ilk koptuğu yer, ne yazık ki. Yani memlekette yükselen bir anti-semitizm olduğu kesin. Bu 1926’da hem yerli malı kampanyalarıyla hem de Elza Niyago adında bir kadının cinayetiyle başlıyor. Bir Müslüman Türk subay Elza adlı bir kıza kafayı takar. Bu arada adam, evli ve babası yaşındadır. Ama illa Elizayı nikâhına almak istemektedir hesapta, niyeti o olduğu söylenir. Ama aile kızlarının namusundan endişe ettiği için kızlarını kısa vakitte nişanlar. Bu nişanlama adamı çığırından çıkartır. ‘Ya benimsin ya kara toprağın’ diyerek bir gün iş çıkışı Elza’yı takip eder, evine dönmekteyken sokak ortasında öldürür. İstanbul’un göbeğinde Osmanlı Bankası’nın neredeyse önünde yaşanır bu cinayet. Bu kızcağızın cesedi saatlerce sokak ortasında kalır. Bu coğrafyada Yahudilerin ilk kitlesel yürüyüşü bu cenazede gerçekleşir. On binlerce Yahudi sokağa dökülür. Sloganlar atarak sokakta yürürler. Bu yürüyüş basındaki anti-semitizmi coşturur. 1926’dan 1934’e varıncaya kadar zaten bana sorarsan yasaklanan dergiler, kapatılan gazeteleri geçtim, yasaklanmayan yayınların en temel mevzusu hep Yahudiler. Cumartesi karikatürlerinin, Cumhuriyet Gazetesi’nin bütün köşe yazılarının kahramanı Yahudiler. Yaz gelir adalarda Yahudiler, kış gelir Tahtakale’de Yahudiler, Eminönü’nde Yahudiler, ticarette Yahudiler, ticaret odasında Yahudiler, tek mevzuları Yahudiler. Şeyi de bence kimsenin inkâr etmemesi lazım: Evet, biz dönemsel olarak Almanya’ya çok özendik. Oradaki Nazi zihniyeti bizi etkiledi çünkü bizim kurucu zihniyetimizle Almanya’nınki birbirine çok yakın, bunun etkileriyle biz milliyetçi yazarları çok da susturmak istemedik, susturamadık ama susturmak da istemedik.  Mütemadiyen bir nefret propagandası var. Uzun yıllar nefret propagandası vardı. Bu nefret propagandası 1930’lara vardığında artık tehditlere ulaşıyor. Pogrom da, 1934’de İbrahim Tali ile birlikte İskân Kanunu hikâyesiyle başlıyor.
Kimdir bu İbrahim Tali?
İbrahim Tali, Trakya Bölgesi’ne atanan bir umumi müfettiş ama ayrı bir özelliği var. Atatürk ile birlikte Samsun’a çıkan 19 kişiden biri. Çok güvendiği bir adam, sağ kolu gibi görüyor. Fikirlerine güveniyor. Oturuyorlar, başbaşa toplantı yapıyorlar. Ve Trakya’daki durumu kritik görüyorlar. Kritik görmelerinde haklı bir sebep var.  
Yahudilerin nüfus yoğunluğu dolayısıyla mı ‘kritik’ görülüyor?
Cevat Rıfat Atilhan’ın sahibi olduğu Milli İnkilap Dergisi’nin 1 Temmuz 1934 tarihli sayısı.
Zaten bütün Trakya’nın en baskın nüfusu gönderilen Ermeni ve Rum toplumundan sonra Yahudiler. Türk’ten fazla Yahudi olduğu da doğru. İspanya’nın İtalya’nın açık tehdidi var. Artık I. Dünya Savaşı bitmişse de hala o bölgelerde bu insanların gözü var. Mussolini, oralara saldıracağını belirterek çıkış yapıyor. Bu çıkış çok açık bir tehdit olarak algılanıyor, devlete de çok güzel bir fırsat doğuyor bence. Şöyle bir zihniyete gidiyorlar. Trakya’daki durumu bir teftiş edelim ondan sonra nasıl önemler alacağımıza bakarız diyorlar. Bu teftiş altında İbrahim Tali buraya umumi müfettiş olarak atanıyor. Bölgenin dört bir tarafını geziyor. Gezerken raporlar tutuyor. Tuttuğu raporlar ışığında da 1934’ün Haziran’ında bir iskân kanunu yayınlanıyor. Bu kanuna göre Trakya beş bölgeye bölünüyor. Birincil mıntıkalar kesinlikle yaşanmaması gereken bölge. Askeri mıntıka olarak hemen boşaltılacak oralar. Bütün oradaki nüfus başka yerlere aktarılacak. Tesadüfe bakın ki, buralarda ağırlıklı  olarak Yahudiler yaşıyor. İkincil bölgeler ‘az’ bölgeler. Buralarda Türk ağırlıklı nüfusun barındırılması dışında bir şeye izin verilmiyor. Ve bunun da seyrek yapılması öneriliyor. Üçüncül mıntıkalarda da benzer bir politika var. Dördüncü mıntıkalarda artık Yahudiler de yaşayabilir ama ayrı mahallelerde bir arada yaşamamak koşuluyla.  Ve aynı iş kollarını kendilerinden sonra gelecek insanlara ya da dindaşlarına öğretmemek koşuluyla yani bu da bütün oradaki toplu Yahudi yaşamını yıkmak anlamına geliyor. Mesela, babanız marangoz ve siz Yahudiyseniz asla artık marangozluk yapamazsınız, babanız size işini aktarmak için dükkânını veremez kendi zanaatını öğretemez. Türk barındırmak zorundasınız. Bu kanunlar çok yürürlükte kalamıyor ama ciddi bir tartışmaya yol açtığı kesin. Zaten devlet bu kanunu uygulamayı da beklemeden, bana göre ciddi bir tezgâhla, bu sağcı faşist Nazi yanlısı yazarları devreye sokar, bunların başında Nihal Atsız, Cevat Rıfat Atilhan, Mehmet Esat Bozkurt gelir, halkı galeyana getirecek yazılar yazmaya başlar. Bu adamların yazdığı yazılarla birlikte tesadüfen halk Trakya’nın beş şehrinde beş günde ayaklanıyor. Türk halkı “tesadüfen” ayaklanıyor ve Yahudilere yönelik tacizler başlıyor. Kırklareli’de çok korkunç şeyler yaşanıyor. Edirne’de gene görece korkunç şeyler yaşanıyor. Kırklareli’de bir adam çırılçıplak soyuluyor sakalları kesiliyor, karısına ve kızına tecavüz edildiği söyleniyor ama bunun ispatı yok. Bunun dışında sürgüne gönderiyorlar.
“İBRAHİM TALİ’NİN BÜTÜN RAPORLARI, TRAKYA’NIN ASKERİLEŞTİRİLMESİ, MINTIKA OLARAK KORUNMASINDAN ÖTE BU BÖLGEDEKİ YAHUDİLERİN EKONOMİK GÜCÜNÜN ELLERİNDEN ALINMASI ÜZERİNE”
-Nereye gönderiliyorlar?
Nereye diye bir şey yok. Bütün bu şehirlerde günde bir kere var olan trenler, arka arkaya garlarda bekliyor. Bu insanlar defolup gitsin diye bütün hazırlık yapılmış zaten. Yapılan bütün hareketler korkutmaya ve göndermeye dayalı. Çok az insanın burnu kanıyor, evet bu gerçek ama yaşanılan şeyler de kötü. Yollarda trene gitmek için canlarını kurtarmak için bölgeden kaçmaya çalışırken çeteler tarafından önleri kesilip, parmağı kesilip yüzüğü alınan insanlar mı dersiniz, kafasının gözünün kırılıp iş yerindeki parasının çalınması mı dersiniz, bir sürü vaka yaşanıyor. Bence rastgele değil. Gayet planlı. Artık pek çok şey okuduktan sonra hikâyeyi şöyle görebiliyorsunuz. Devlet mercilerinin bu işten haberleri var. Neresi olduğunu tam anımsamıyorum, Kırklareli ya da Lüleburgaz’da Yahudilerin oturduğu bir sokak var, karakolun bütün ışıkları yanıyor ve o gece, o sokaktaki bütün Yahudilerin evlerinin camları kırılıyor. İnsanlar evlerden feryat figan bağırıyorlar. Aşağıdaki grup ‘ateşe verin evleri’ diye slogan atıyorlar. Bu insanlar yanmaktan korkuyor ‘polis yok mu imdat!’ diye bağırıyorlar. Karakolun bütün ışıkları açık, insanlar içeride ama hiç kimse dışarı çıkmıyor. Bunun aksi yönünde münferit tek bir olay var. Neresiydi o, onu da hatırlayamıyorum. Belediye Başkanı bu işlerin döndüğünü duyup bir sürü Yahudiyi tren istasyonunda yakalıyor ‘hemen geri dönüyorsunuz sizin canınız malınız bir bana emanet hiçbir şey yapılmayacak size’ diyor ve tek tek bu olayları çıkartanları yakalatıyor, hakikaten nezarete attırıyor ve orada tek bir burun bile kanamıyor, bir kişi bile göç etmeden geri dönüyor. Çanakkale’de benim konuştuğum aslında münferit pek çok olay var, dükkânı basılanlar, evleri taşlananlar, 20 gün boyunca evine dönemeyenler, kırsalda saklanan, hakikaten gemilere trenlere binip basıp giden bir daha asla geri dönmeyenler ya da ciddi bir zaman geçtikten sonra geri dönenler ama tez vakitte malını mülkünü satıp gidenler. Bu arada malını mülkünü satıp gitme meselesinde de halk çok kurnazca davranıyor.
Pek çok ciddi araştırmacının üzerinde anlaştığı tek bir nokta var, bu sermayenin dönüştürülmesi için yapılmış bir şey. İbrahim Tali’nin bütün raporları artık çıktı. Adamın bütün raporları, Trakya’nın askerileştirilmesi mıntıka olarak korunmasından öte bu bölgedeki  Yahudilerin ekonomik gücünün ellerinden alınması üzerine. Yazdığı bütün raporlarda şunu söylüyor: “Nereye gitsem her köşeyi bezirgân Yahudi tutmuş durumda. Şu iş kolu bunun elinde, bu iş kolu bunun elinde.” Bu bir mıntıka raporu değildir. Devletin ve resmi tarihin bu konuyu açıklaması şu dur ki: Efendim bölge tehlikeliydi zaten Yahudiler de I. Dünya Savaşı’nda “beşinci kol faaliyeti” yürüttü mü devlet emin olamadı, ‘beşinci kol faaliyetine’ istinaden biz bunları bir denetleyelim dediler aslında iyi niyetli. Bu sav çürüdü bugün. İki sene evvel I.Dünya Savaşı’nda şehit olan yüzlerce Yahudinin sergisi yapıldı bu ülkede.  Bu arada on yıllık Yahudi çalışması yapan bir antropolog olarak söyleyebilirim, ben tırnak içinde Müslüman Türk olarak görünen bir insan olarak benden çok daha milliyetçi benden çok daha vatanperver Yahudiler tanıdım. Ben tek bir örnek değilim. Milliyetçi bir insan olmadım hiçbir zaman.
Kendini ispat etmek… Sorunlu bir bakış değil mi?
Stockholm Sendromu, kastın buysa evet. Ama bir yandan cansiperane yaşadığın toprağı sevmek diye bir şey var. Munis Tekinalp falan gibi adamlardan bahsetmiyorum.
Trakya olaylarına dönersek…
Trakya’da olaylar 15 gün içinde başlıyor ve bitiyor aslında, bütün her yerde olduğu gibi. İlk Çanakkale’de başlıyor 21 Haziran’da ve sonrasında birer gün arayla dedikodu, fısıltı gazetesi nasıl çalıştı bilmiyorum ama Edirne’ye haber gelip ‘Yahudilere Çanakkale’de bir şeyler oluyormuş’ dendiğinde, aynı günün akşamı orada da başlıyor. Kümülâtif şekilde çok eş zamanlı yaşanıyor, aynı saat aynı dakika değil kastım çok polemik üretiliyor çünkü böyle söylediğim zaman. Arada bir-iki gün arayla olması da, aynı yöntemle olması da eş zamanlı olduğunu gösterir. 15 gün içinde bütün Trakya’dan çeşitli kaynakların üzerinde anlaşamadığı şekilde 3 bin ile 15 bin arası Yahudi yerinden oluyor. Bunların bir kısmı dönüyor bir kısmı asla geri dönmüyor.
Nereye gidiyor bu insanlar?
Çoğunluğu İstanbul’a kaçıyor ilk etapta. Sonrasında hızlıca daha İsrail kurulmadan Filistin’e göçler başlıyor. Bir kısmı Amerika’ya gidiyor. Otuzlu senelerin içinde hali hazırda. Bir kısmı gerçekten geri dönüyor. Benim aileme gelince en iyi bildiğim şeyden bahsedeyim. Benim anne tarafım Gelibolulu Varon ailesindedir. Son derece varlıklı ve rahat bir hayatları varmış.
Aileniz neler yaşıyor o zaman?
Ailem, baharat ticareti ve yapa (ayakkabının hammaddesi) imalatıyla uğraşıyorlarmış. Bir ayakkabısı imalathaneleri de var aynı zamanda. Bölgenin hatta yakınlardaki pek çok yerin bütün imalatı onlarda. Anadolu’dan gelen baharatı gemilerle Avrupa’ya özellikle İtalya’nın Livorno limanına, İspanya’ya gönderdikleri biliniyor. Varlıklı rahat bir hayat, bir öğleden sonra haziranda evin en büyük kızının sokakta yolu kesiliyor. ‘Kaçıracağız, tecavüz edeceğiz’ nidaları atılıyor. Aynı gün eve adamlar giriyor sorgusuz sualsiz. Eşyaları talan etmeye başlıyorlar. Canlarının çektiklerini alıyorlar. İstemediklerini kırıp döküyorlar. Pek çok yerde hikâye böyle işliyor, Çanakkale’de de böyle. Eve tanımadığınız adamlar giriyor.
“TRAKYA OLAYLARINDA, 6-7 EYLÜL’DEKİ GİBİ ‘KAHRAMAN KOMŞU HİKÂYESİNİ’ HİÇ DUYMADIM”
Tanımadığınız adamlar?
Tanımıyorsunuz komşusu değil. Ama Müslüman komşularda siniyor mesela. Trakya olaylarında, 6-7 Eylül’deki gibi ‘kahraman komşu hikâyesini’ hiç duymadım.  ‘Yan komşumuz geldi bizim apartmanın önüne dikildi burası benimdir beni çiğneyeceksiniz de öyle gireceksiniz’ gibisinden. Tanıdığımız yaptı diyen az insanı duydum. Mesela Yahudi bir beyin hikâyesi çok etkilemişti beni. Bu beyin pek çok çocuğu oluyor ama çocuklarının hiçbir kendi iş koluyla ilgilenmiyor.  İş arayan kendi akrabaları olmasına rağmen, dükkânına küçük yaşta annesiz babasız kalan Müslüman Türk çocuğu alıyor. Ve onu yetiştiriyor hakikaten öyle çok güzel bir ilişki kuruluyor ki aralarında, kendi evladı gibi her gün öğle yemeğini getiren, bayramda seyranda çoluk çocuğundan ayırmayan ona harçlığını veren, yattığı yeri düşünen bir ilişki modeli içindeler. Çanakkale’de 1934 olayları başlamadan gizli kapaklı toplantılar başlıyor sadece Müslüman Türklerin davet edildiği.
“BEN BİR TANE YAHUDİ TANIMADIM Kİ, ‘BEN ÖLÜNCE İSRAİL’E GÖMÜLMEK İSTİYORUM’ DESİN. YA DA ÖLMEYE YAKIN İSRAİL’E GÖÇ ETSİN”
Kim yapıyor bunu?
Türk ocakları
-Bir nevi sivil toplum yani?
Devlet elli sivil toplum kurumları diyorum ben Türk Ocakları’na. Bir gün bu oğlanda bu toplantılara katılıyor. Ve orada kışkırtıldığını düşünüyor o aile. Ertesi gün Çanakkale’de olaylar başladığında baba her zamanki gibi yanında çalışan çocuğa ‘hadi oğlum kapatalım artık eve gidelim yemek yiyelim’ diyor. Ben gelmeyeceğim diye huzursuzlanıyor. Adam ısrar edecek gibi oluyor ama genç adamdır, vardır bir derdi diye üstüne düşmüyor. Adam kalkıp evine gidiyor. Akşam yemeğini yedikten yaklaşık yarım saat sonra önce bir gürültü ardından da taşlı saldırı başlıyor. Evlerini taş yağmuruna tutanlar arasında evlatları yerine koydukları çırak oğlan da var. Bu aile Çanakkale’yi geçici bir süreliğine terk ediyor. Olaylar bittikten sonra geri dönüyorlar. Bu arada döndükleri zaman ev bir harabe, camlar kırılmış eşyalar talan olmuş, kilere kadar boşaltılmış. Yeni bir yaşam kurmak zorundasınız. Bütün dönüş hikâyeleri böyle Trakya olaylarında. Geriye bir şey kalmıyor sıfırdan hayata başlamak gibi. Evet, eviniz var, dükkânınız duruyor ama içi boşaltılmış, gittiğiniz koşullarla alakası olmayan bir şekilde. Ve her zaman o yeniden yaşanabilir tehditle birlikte. Kısa bir süre sonra şehri terk ediyorlar ve İstanbul’a yerleşiyorlar. Aradan yıllan geçiyor bu beyefendi vefat ediyor. Cenazesini Çanakkale’ye geri götürüyorlar orada gömülmek istediği için. Bahsettiğim vatan sevgisi bu işte. Ailenin İsrail’de de kolu var. Ben bir tane Yahudi tanımadım ki, ‘Ben ölünce İsrail’e gömülmek istiyorum’ desin. Ya da ölmeye yakın İsrail’e göç etsin. İsrail’e göç eden varsa bile ölmeye yakın buraya gelmeye çalışan çok insan tanıdım. Çanakkale’ye gömüyorlar. Cenazesine yıllardır yüzünü görmedikleri bu yanlarında çalışan çırak katılıyor. Ve aileden özür diliyor. Babaları çok iyi bir insan, hayattayken çok yardımsever ve kin tutmayı sevmeyen bir insan, “babamın hatırına affettik onu ama Allah biliyor ya ben onu Allah’a havale ettim varsa bir günahı Allah affediyorsa affetsin ben zaten affederim” dedi kadın bana. Ama bunun yarası hiç geçmemişti. Evet, tanıdığı insanlardan darbe görenler de var yardım görenler de. Benim anneannemin ailesinin kaçmasına yardım edenler, yanlarında çalışan hizmetli vasıflı insanlar. Bizimkiler apar topar şehri terk etmeye karar veriyorlar. Yanlarına çamaşır işlerine bakmak için gelen kadın bir sabah saati bütün aile için giysiler, bohçalar getiriyor. Yanlarında çalışan bir başka yardımcı üstlerine cepkenler dikiyor eve göz kulak olmaya çalışıyorlar, bir işe yaramıyor tabii, ama kaçmalarına yardım ve yataklık eden bu insanlar. İstanbul’a geliyorlar ve oraya yerleşiyorlar. Bir daha geri dönmeye gözleri yemiyor. Çünkü benim gördüğüm ne kadar zenginseniz o kadar büyük tehdit var aslında. Çünkü zaten açık tehdit size dönük. Daha alt gelir gruplarına az dokunulmuş , dönseler de göz yumulmuş. Daha yukarılardaki gelir grupların asla dönmemesi tercih edilen şey. Bizimkiler söz konusu olduğunda öyle olmuş. Burada feci bir fakirlik başlıyor.  Yanlarında para ve mücevher dışında başka hiçbir şey yok. Onlarda bir süre sonra suyunu çekiyor. Burada bambaşka bir hayat yaşamaya başlıyorlar.
Nasıl bir hafıza kaldı pogromun ardından?
Korkunç bir şey. Bu hikâyeyi pek çok insan çoluğuna çocuğuna anlatmamıştı. Benim görüştüğüm insanlar da dâhil. Hatta pek çoğu şey “sus”dedi. O kadar ısrarlı soruyordum ki, çünkü benim ailemin hikâyesiydi ve ben parça birleştirmek, kendi ‘puzzle’ımı ortaya çıkarmak için sahaya çıkmıştım. Pek çok insan artık susayım ve bir daha gelmeyeyim diye anlattı. Ve anlattıktan sonra kendi çocuklarının yaşananları bilmediklerini, bilsinler de istemediklerini söylediler. O nefretle büyümesinler kendilerini güvende hissetsinler güvensizliği yaşamasınlar diye. Çok anlaşılır bir kaygı bu. Kocasına anlatmayanı tanıdım. Bir kadın çocukken yaşadıklarını asla kocasına anlatmadığını, hafızasında kalan şeyleri ilk defa biriyle paylaştığını söyledi.
Niye anlatmıyorlar?
Kendi içlerinde bile konuşmuyorlar. Hani hep denir ya böyle bir komplo teorisi vardır: Yahudiler kendi içlerinde konuşup dışarıda konuşmazlar. Hayır, kendi içlerinde de konuşmuyorlar. Çünkü bu travmalarla yaşamak zor bir şey. Benim büyük teyzem, anneannemin ablası bana bu göç hikâyesini o anlattı anneannem öldükten sonra. Ağır bir hastalık geçiriyordu, artık ölüm döşeğindeydi. Bana anlattıktan altı ay sonra kaybettik onu. Anlatırken tek bir şey sordum: Kim istemedi sizi orada, kim? Etrafına bakındı sesini düşürdü. Bana böyle yapıp (sus işareti yaparak) ‘Atatürk bizi orada istememiş’ dedi. Bunu ben pek çok insandan duydum. Bu çok can acıtan bir şey. Atatürk orada bir insanı temsil etmiyor sadece. Aynı zamanda bir devleti, zihniyeti ve yönetimi temsil ediyor. Bugün AKP dediğimizde Tayyip Erdoğan’dan bağımsız tarif edemezsiniz. Tayyip Erdoğan dediğimizde AKP’den bağımsız düşünemeyiz. Bu ikisinin temsiliyet gücü aynıdır benim için.
Genel olarak Atatürk’ün istemediği söylemi belirgin mi?
Çok belirgin.
“…BİRBİRİNİ TANIMAYAN BİR SÜRÜ İNSAN TRAKYA OLAYLARINI ANLATIRKEN ‘GÖZ YAKMAYAN SOĞAN ACI VERMEYEN TÜRK OLMAZ’ DEDİ. AYNI YERDE YAPILMADI BU GÖRÜŞMELER. BİRBİRİNDEN BAĞIMSIZ ZAMANLARDA YAPILDI. BAZILARI BİRBİRLERİNİ TANIMIYORDU BİLE…”
Mesela Dersim konusunda o kadar belirgin değil. Şöyle bir şey, Dersim’deki katliam sırasında  Mustafa Kemal’in bir mesiyanik bir şekilde, at ile gelip kurtardığı rivayeti var. Genellikle Mustafa Kemal’e rağmen yapıldığı inancı hakimdir, kulaktan kulağa geçen söylentilerde.
Mustafa Kemal, İran Şahı Rıza Pehlevi ile 1934’ün  25 Haziran’ında Çanakkale’de.
Bu çok belirgin. Dersim zamanlaması itibari ile Atatürk’ün hasta olduğu devre. Benim demek istediğim Mustafa Kemal’den bağımsız değil zaten. Tabii ki özellikle de bahsettiğiniz o dönemleri yaşamış o kuşakta Mustafa Kemal’i bir aklama çabası ister istemez var. Çünkü adamlar için yaşadıkları toprağı kurtaran onlara yaşam hakkını veren, burada bir cumhuriyet kuran, hesapta eşit vatandaşlık veren bir adam söz konusu. Bir yandan da çok özür dilerim ama hoşa gitsin ya da gitmesin sevmek zorundasın. Ama 1934 olayları söz konusu olduğunda Atatürk hasta değil, hali hazırda hayatta ve daha da korkuncu bu olayların yaşandığı dönemde bu bölgelerde bulunmuşluğu da var. Üstelik elimizdeki verilerde, gazetelerde çıkan haberlerde İbrahim Tâli’nin Mustafa Kemal tarafından gönderildiği ve Trakya haberleri var. İnsanların ellerinde bunu aklayabilecekleri veri yok. İnan ki, bütün samimiyetimle söylüyorum, bu verinin olmasını da çok diliyorlar bir yandan da. Çünkü bu onların hayatlarını kolaylaştıran bir şey değilmiş. Bu açıkça söyleniyor mu dersen hayır “off the record” hikâyelerle söyleniyor. Üç-dört farklı versiyonu var. Birincisi, Çanakkale’den İran Şahı geliyor Atatürk ile birlikte bir gezideler. Bu gezi sırasında Çanakkale’den de geçiyorlar. Trakya olaylarının da tam olarak başlamaya yüz tuttuğu evre. Bütün yerel halk karşılamaya gidiyor. Yahudiler de var bu karşılama komitesinde. Ve yerel halktan bir Yahudi ‘Paşam, bir maruzatım var’ diyor. Atatürk de “Buyur adını ve maruzatını söyle” diyor. Yahudi adam adını söylüyor, ‘Paşam bizi burada istemiyorlar, göndermeye çalışıyorlar yardım edin bize’ diyor. Paşa dönüp soruyor ‘Kim sizi burada istemeyen?’. “Halk paşam” diyor. ‘Halk bizi burada istemiyor’. Atatürk duruyor şapkasına uzanıyor; ‘Eğer halk bir gün beni burada istemezse ben şapkamı alır giderim. Size de aynısını tavsiye ederim” diyor. Bunu hiçbir gazetede okuyamazlar. Anlatılan hikâye bu, çok yaygın bir anlatımdır pek çok kitapta da çıkar. Şimdi başka bir anlatıya göre ki, bu hiç kimsenin görüp duyamayacağı bir şey. Hani vardır ya halk mitolojileri. Hikâyenin içeriden nasıl göründüğünü, düşünüldüğünü ve planlandığını çok iyi ortaya koyan hikâyeler. Atatürk ve silah arkadaşları Çankaya’da bir akşam köşkte içki sofrasındalar. Kazım Karabekir orada, İnönü orada bütün o içki camiası hep birlikte otururlar. Tesadüfe bakın o gece paşanın canı rakı yerine bira çeker. Gecenin sonunda artık bütün sofra toplanmıştır. Sadece içki bardakları kalmıştır. Karabekir atılır ve ‘Paşam, memleketi büyük ölçüde temizledik. Rum gitti, Ermeni gitti, şunlarla davamızı çözdük bununla davamızı çözdük ama Yahudiler duruyor ne olacak memleketin hali, ne yapacağız bunlarla?’ der. Paşa bir Karabekir’e bakar sonra önündeki bira bardağına, bir hareketle vurur ve bardağı devirir. Bütün bira beyaz masa örtüsünün üzerine yayılır. Bunun üzerine paşa dönüp “Şu anda görüyorsun ya bütün örtünün üzeri köpük, birazdan bu köpük sönecek ve biranın özü kalacak işte yakında memleketin ahvalide bu olacak” der. Bu da bir anlatı. Bir de çok tatsız laf öğrendim ben. Trakya olaylarını anlatırken pek çok insan tekrar etti bunu “Göz yakmayan soğan acı vermeyen Türk olmaz”. Bu İspanyolca bir deyim. Çok uzun yıllarca da kullanıldığına adım gibi eminim. Sorduğumuz zaman hiçbir Yahudi ‘Ben bunu biliyorum’ demez. Ve çok acayip, birbirini tanımayan bir sürü insan Trakya olaylarını anlatırken “Göz yakmayan soğan acı vermeyen Türk olmaz” dedi. Aynı yerde yapılmadı bu görüşmeler. Birbirinden bağımsız zamanlarda yapıldı. Bazıları birbirlerini tanımıyordu bile…
Kaç kişi bundan etkileniyor, ölen var mı?
Bir tane adamın öldüğünü biliyoruz, kızına tecavüz edilirken kurtarmaya çalıştı vs. deniliyor. Başka da münferit olay bilmiyoruz ama zaten Ermeni Soykırımı gibi büyük bir olaydan bahsetmiyoruz. 6-7 Eylül gibi devlet planıyla hareketlendirilmiş bir şeyden de bahsetmiyoruz. Daha küçük ama daha organize daha planlı ve devletinde göz yumduğu bir şeyden bahsediyoruz.
“500 YILLIK BİR ŞECEREM VAR BENİM, NİYE GİDEYİM!”
Ne kaldı pogromdan geriye Trakya’da?
Bugün Trakya’nın tamamında toplasanız iki elin parmağını geçmez yaşayan Yahudi sayısı. Çanakkale’de, Kırklareli’nde ikişer kişi kalmıştır. Edirne’de varsa üç kişi vardır ve Edirne bir dönemin Yahudi başkenti sayılabilecek kadar büyük nüfusuna sahipti. Ve hakikaten gittiğiniz zaman Yahudi mimarisini görmemiz çok mümkündü bundan belki on-yirmi sene öncesine kadar. Ama özellikle geçen son on senede bu ülkenin her köşesinin çok hızla değiştiğini düşünüyorum. Bugün artık geriye kimsenin kalmaması çok önemli bir veri. En son 70’lere kadar görece kalabalık nüfusla yaşadılar ama her zaman Müslüman halktan az olmak kaidesiyle. Dolayısıyla İbrahim Tali’nin tutuğu raporların ışığında örgütlenen planın çok başarılı olduğunu söyleyebilir. 6-7 Eylül’den daha başarılı bir operasyon yaptıkları da kesin. Çünkü bugün bir dönem Nihal Atsız’ın, Atilhan’ın söylediği çok doğru: “Çanakkale çarşısına gidin bakın bütün esnaf Yahudi diye veryansın eder. Alacağız biz onların elinden bunu, Türk uşağı Türk parası yiyecek” gibi. Şuursuzluk çok had safhada. 1934 devletin göz yumduğu, yerelde örgütlediği, başarıya ulaştığı çok ciddi bir eylem planı. Çok az insanın yerinden edilmiş olması da bir şey vermiyor bize. Yahudiler güvensizliği öğrendiler ve bu devlete bir daha güvenmemeyi de öğrendiler. Bugün Yahudi toplumunun maruz kaldığı anti-semitizm de ve buna susmasında da bunun cevabını buluruz. Sen 1934’te yok yere benim evime saldırırsan ve devlet buna ‘dur’ demezse hiçbir yerel merci buna karışmazsa…. 6-7 Eylül’de bütün bu saydıklarım yapıldı asker Taksim’de bekledi. Ve müdahale etmedi o insanlara. Bunu bugün biliyoruz artık. Orgeneral kimdi, neden askere ‘müdahale et’ emri vermedi bütün bunlar Yassıada’da mahkemede görüşüldü ve ortaya döküldü. Bütün bunların günahları ortaya çıktı. Evet, Rumlar da aynı şeyi yaşadılar ‘Bizim canımıza kastedildi, devlet sustu’ dediler bir kısmı 1964’te gönderildi, zorla vatandaşlıktan çıkarıldı toprağından edildi, geri kalanlarda biraz 1964, biraz 6-7 Eylül sebebiyle bu ülkeyi çok büyük oranda terk etti. Bu insanların terk edebilenleri gitti ama fakir olanları gitmedi. İsrail’e zengin olan biri gitmez. Sanıldığının aksine insanlar bu coğrafyaya çok bağlı. Parası var diye de gitmiyor değil. Burada bir Yahudi’nin parasının olması büyük tehlike. İsrail’e gitse o parayla çok daha rahat yaşayabilir. Ama bunu kabul etmek lazım insanların  bu coğrafyaya bir bağlılıkları var. Ve herkes kadar burada kalmaya ve bu topraklarda yaşamaya da hakları var. Hrant hep derdi ya: “Evet bu topraklarda gözümüz var ama alıp devlet kurmak için değil en dibine girip yatmak için”. Hakikaten böyle. Ölmek için gelir bir Yahudi buraya, yeniden toprağında olabilmek için. Sadece Sefaradlar diye baktığımızda bile. 1934 olaylarının mağduru çok büyük ölçüde Sefaradlar. Zaten en aşağı 600 yıllık bir tarih süresince burada bu adamlar. 1492’de geliyorsun ve bildiğin tek toprak burası. 500 yıllık bir şecerem var benim niye gideyim!
“6-7 EYLÜL DAHA DEVLET TEŞKİLATIYLA GÖTÜRÜLEN AMA 1934 YERELDE TEŞKİLATLANARAK GÖTÜRÜLEN BİR HİKÂYEYDİ”
Ben bu röportajı üç parça düşündüm pogrom, anti-semitizm ve Avlaremoz konuşmak istemiştim. Son olarak ne söylemek istersin…
Yani ben kimsenin söylemediği bir şeyi söylemeyi çok önemsiyorum. Tarihi kim nerede açarsa okuyor.  On yıldır her sene 28 Haziran’da bir şeyler yazılıyor çiziliyor. Tarihi okumak çok mümkün ama galiba nokta atışı yapmak çok önemli burada çünkü literatürde boş bırakılan alan o. Bu, devletin göz yumduğu bir pogromdur. 6-7 Eylül nasıl pogromsa bu da öyle bir pogromdur. Burada 6-7 Eylül’den farklı olan şey komşudan da yardım/destek görülememiştir. Bu bana örgütlenme çok iyiydi, habersiz değildi hissiyatı veriyor. 6-7 Eylül daha devlet teşkilatıyla götürülen ama 1934 yerelde teşkilatlanarak götürülen bir hikâyeydi. 6-7 Eylül tepeden indi ve birileri tarafından gaza gelinerek hakikaten kendiliğinden bir şekilde ortaya çıktı. Ama 1934 belli ki yerelde planlanıp örgütlenip teşkilatlanarak yapılmış planlı programlı bir eylemdi. Yerel yönetimlerin büyük günahı olduğunu düşünüyorum. Kimsenin yargılanmaması benim bu savımı destekliyor. Birkaç kişiyi göstermelik tutukluyorlar. Üç-beş gün hapis yatırıyorlar. Çapulcuydu bu işi yapanlar diyorlar.
*Ana görsel tarih ve medeniyet adlı siteden alınmıştır.

13 Ağustos 2016 Cumartesi

"TÜRKİYE'DE ÜST KİMLİK TÜRKLÜKTÜR!" H. Cem KANIBİR, ATASEN Genel Başkanı-Türkolog

TÜRKİYE'DE ÜST KİMLİK TÜRKLÜKTÜR!
H. Cem KANIBİR
ATA-SEN Genel Başkanı-Türkolog
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milli bir devlettir. Rejimimiz, üniter yapıya dayalıdır.
Türk kelimesinin de hukuken ve toplumbilimsel (sosyolojik) bakımdan üç anlamı vardır:
1) Genetik anlamda Türk
2) Kültürel anlamda Türk
3) Ulus (millet) adı anlamında Türk
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 66. maddesi de Türk kelimesini ulus (millet) adı olarak kabul etmiştir. "Ben Türk değilim!" diyenler en başta Anayasal suç işlemektedirler. Bilimsel araştırma alanları haricinde ulus devlet yapısını yıkmak amacıyla etnik kimlik sayıp dökenler de bölücünün şahbabasıdırlar çünkü Türkiye'de Türk, herhangi bir etnik topluluk adından ibaret bir kavram değildir.
Etnik topluluk ne demek, halk ne demek, ulus (millet) ne demek bilmeden saçmalayanlar da bolca mevcuttur.
Türkiye'de tek bir millet (ulus) vardır. 
Onun adı da Türk milletidir.!
ATA-SEN GENEL BAŞKANI & TÜRKOLOG
H. CEM KANIBİR
Türklüğü reddeden etnik ırkçılar, Türk kelimesini yalnızca genetik anlamda algılayarak kıt akıllarıyla "Yedi göbek gerinizi biliyor musunuz?" gibi argümanlar geliştirmektedirler. Oysa aynı soru onlar için de geçerlidir.
Yeryüzünün hemen her yerinde çok kalın bir Türk genetik damarı vardır. Bugün etnikçilik yapanların bu gerçeği kafalarına iyice sokmalarında yarar vardır.
Türk genetiğinden gelip de Türk kültür dairesinin dışına çıkanlar da Türklüklerini kaybederler. Bunun en belirgin örneği Bulgarlardır. Slavlarla karışan bu Türk topluluklarına yine Türkçede karışık (bulamaç) anlamında Bulgar denilmiştir. Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde Kürt kültürüne bulanmış çok sayıda Türk oymağı da vardır.
Bir insanın kendi aşiretini, kültür ve ulus kısmını es geçerek yalnızca ve yalnızca aşiret genetiğini gurur kaynağı yapanına ırkçı denir. Bugün kendini Türk milletinin eşit ve onurlu bir ferdi olmaktan ayırarak Çerkes'im, Laz'ım, Gürcü'yüm, Kürt'üm, şuyum buyum diyenler düpedüz aşiret faşistleridirler.
Hangi etnik kökenden gelirse gelsin Türklüğün kültür dairesine girerek kendi aklıyla "Ben Türk'üm!" diyebilmiş yani aşiretçilikten, etnikçilikten çıkmış birini ısrarla "Türk değilsin!" diyerek etnik kimliğine, aşiret kimliğine çağıranlar, solcuyum, özgürlük savaşçısıyım, demokratım, liberalim de deseler yeryüzünün en büyük etnikçi faşist tayfasında yer alırlar. Faşist oğlu faşisttirler.
İçimizde Türk boylarını bile birbiriyle yarıştırmaya kalkan akılsızlar da mevcuttur.
Atatürk, etnik unsurlara Türk kültür dairesine girişleri için açık kapı bırakmıştır. Bu açık kapının en özlü ifadesi de "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" özdeyişidir.
Büyük Türk milleti bu etnikçi faşistlerin iddia ettiği gibi saldırgan ırkçılık içinde olsaydı Türkiye'de bu tiplerin tozunun zerresi kalmazdı. Bunu yapmayan Türk milleti her bakımdan olduğu gibi bu bakımdan da asil bir millettir. Ancak bu asaleti kötüye kullanıp Türkiye'de Türk'e diklenmek alçaklıktır, soysuzluktur, hainliktir.
Bugün etnikçilik yapanlar kendilerine kimlik teorileri üretmeye çalışmaktadırlar. Aynı teorileri biz Türklük temelinde üstelik tarihi gerçekler üzerine ortaya koyduğumuzda ise bizi yine "Faşist!" diye suçlamaya yeltenmektedirler.
Herkesin soyuna tarihin bir yerinde başka bir ırktan biri karışmış olabilir. Önemli olan sizin tarla ve tohumunuzdaki damarlardan hangisini tercih ettiğinizdir. Bu bakımdan üst kimlik mevzusu aynı zamanda bir tercih konusudur.
Türk üst kimliğini tercih ve kabul etmeyenlerin bir yandan ülkenin her türlü olanağından yararlanırken öte yandan Türk'e ve Türklüğe düşmanlık etmesi de başka tür bir alçaklıktır. Türk kimliğinizi ve pasaportunuzu bırakır istediğiniz yere gider yerleşirsiniz. Size "Ne olur Türk olun." diye rica eden yoktur! Atatürk'ün açık bıraktığı kapı vardır. Girmek istemiyorsanız o kapıyı suratınıza kapatmayı da biliriz.
Dünyada 15 bine yakın dil yani ırk vardır. Devlet sayısı ise 200 küsurdur. Bu ırklardan yetenekli olanları önce halk sonra millet (ulus) seviyesine yükselmiştir. Daha da yetenekleri olanları ise hem millet olmuş hem de devlet kurmuştur. İşte Türk genetiğinin özeti de budur!
Küresel kraliyetçiler, Türkiye gibi güçlü ulus devletler yerine kolayca sömürebilecekleri minik minik aşiret devletçikleri istemektedirler. Bu nedenle de bizim gibi ülkelere etnikçilik pompalamakta ve etnikçileri her türlü desteklemektedirler. Buna karşın kendi ülkelerinde en ufak bir etnikçiliğe kesinlikle izin vermemektedirler. Hatta ülkelerine göçmen bile kabul etmemektedirler. Yani Türkiye'de etnikçilik yapanlar dış güçlerin işbirlikçi maşalarıdır.
Amerika örneği veren etnikçiler, Amerika'da Anglo Sakson kökenden olmayanların Amerikan Devleti'nde kilit noktalara asla alınmadığından habersizdir. Melez Başkan Obama Amerikan devletinin yalnızca bir imaj çalışmasıdır!
Kendini ısrarla ve inatla onbinlerce yıllık Türklük dışında görenler büyük Türk milletine düşman olduklarından bizim de düşmanımızdır!
Türkiye'de üst kimlik Türklüktür!
Bizler Türk evladı Türk'üz önce; gerisi kök, gerisi soy, gerisi hikâye.
"Ne Mutlu Türk'üm Diyene!"
***
www.atasen.org.tr

11 Aralık 2015 Cuma

9 Kasım 2015 Pazartesi

YÜCE ÖNDERİMİZ İçin Yabancı Yorumlar !!!, Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

YÜCE ÖNDERİMİZ İÇİN YABANCI YORUMLAR !!! 
Cumhuriyet, ahlâki erdeme dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık korku ve tehdide dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayalı olduğu için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aralarındaki fark bundan ibarettir. (14. 10. 1925), Mustafa Kemal ATATÜRK
* 
Değerli arkadaşlar,
Yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK hakkında, yabancı yönetici, kurum ve medya kuruluşlarının yaptığı yorum ve değerlendirmeleri Sn. Hanri BENAZUS bir kitapta toplamış. Ayrıca Yüce Önderimizin başka yerlerde olmayan ve kendisinin yıllarca biriktirdiği 4800 adet fotoğraflarından bazılarına da yer vermiş. Kendisini gönülden kutlar, çok teşekkür ederim.
*
Saygıdeğer Atamazın, gerçekten yüzyılımızın en büyük lideri olduğunu belgeleyen bu kitap, çok güzel bir çalışma olmuş. Milliyet yayınlarından temin edebileceğiniz bu kitabı, özellikle Yüce Önderimizi, onun ilke ve devrimlerinin önemini anlamayan ve çarpıtmaya çalışan yabancı hayranı kişilere armağan etmenizi öneririm. Yüce önderimiz hakkında yapılan yorum ve değerlendirmelerden bazılarını aşağıda sizlerle paylaşmak istedim.
*
Değerli arkadaşlar,
Her kim ne yaparsa yapsın, bizlere padişaha kul olma yerine, bağımsız ulus ve özgür vatandaş olma bilinci aşılayan yüce önderimize duyulan, sevgi ve saygı sonsuza kadar yaşayacaktır. Onun ilke ve devrimleri, AB-D emperyalizmine karşı direnen tüm uluslara da örnek olmaya devam edecektir. Çünkü o bizim gözbebeğimiz !!!
Ayrıca Yüce önderimiz, bildiğiniz gibi bir kez daha 20. yüzyılın lideri seçilmiştir. 2008’de ABD’de Brown Üniversitesi öğretim görevlisi Profesör Arnold Ludwig, geliştirdiği bir metodoloji sonucunda, Atatürk’ün 20. yüzyılın en büyük siyasi lideri olduğunu ortaya koydu. 11 kategoriye göre seçilen liderler sıralamasında 31 puanla Atamız birinci olurken, Mao Zedung ve Franklin Roosevelt 30 puanla ikinci olmuşlardır.
Saygıdeğer Atamızı, kaybedişimizin 77 yılında, onu saygı, sevgi ve hürmetle anıyoruz. Işıklar içinde yatsın.
Sevgi ve saygılarımla (9.11.2015). Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
YÜCE ÖNDERİMİZ HAKKINDA BAZI YORUMLAR:
“Sizlere şunu söylemek isterim ki, Mustafa Kemal’e katip olmak isterim. Sebebi de onun her akşam sofrasında bulunup, yüksek fikirlerinden beslenmek dileğinde oluşumdandır. Böylece yeniden üniversite bitirmiş olacağım”. Fransız Başbakanı: Edoward Herriot
*
“Bir ulusun hayatında bu kadar az sürede, bu denli kökten değişiklik pek seyrek gerçekleşir. Bu olağanüstü işleri yapanlar, hiç kuşkusuz kelimenin tam anlamı ile BÜYÜK ADAM niteliğine hak kazanmıştır. Bundan dolayı Türkiye övünebilir”. Yunan Başbakanı: Eleftherios Venizelos
*
“Atatürk, asker devlet adamı olarak çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye’nin dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza o, Türk’lere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendisine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir”. ABD General Mc Artur
*
“Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. Yüzyılda dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir devrimci olmuştur”.
İsrail Başbakanı: Ben Gurion
*
“Kemal Atatürk yalnız yeni Türkiye’nin sembolü değil, aynı zamanda çağımızın en ilgi çekici şahsiyetlerden biridir. Çalışkan, güçlü ve özgür Avrupa’nın diğer ülkeleri ile işbirliğine sağlam şekilde bağlı olan Türkiye, bugünde onun izinde yürümektedir”. İtalya Başbakanı: Giovanni Leone
* 
“Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması, yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün ve Türk halkının işidir. Şüphesiz ki Türkiye’de giriştiği derin ve geniş devrimler kadar, bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur”. ABD Başkanı: John F. Kennedy
* 
“Bana, bütün Avrupa’da bir devlet adamı daha gösterin ki, Dünya savaşı sonunda Gazi Kemal ölçüsünde ileriyi gören bir siyasi olgunluk örneği vermiş olsun”. Eski ABD elçisi: General Charles H. Sherrill
* 
“Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine, onun fikrince bütün Avrupa’nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa’nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi”. ABD Başkanı: Franklin D. Roosevelt
* 
“Çanakkale savaşında Mustafa Kemal’in bulunduğu bölge yoğun topçu ateşi altında kalmasına rağmen, O’na bir şey olmamıştır. Hatta Mustafa Kemal bizlere nispet olsun diye gözümüzün önünde siperler arasında dolaşmakta ve sigarasını içmektedir. Bu yüzden askerleri O’na bir isim takmışlardır: Efsunlu Mustafa Kemal”. İngiliz İstihbarat Subayı: H.G. Armstrong
* 
“Bir insanın değerinin ölçüsü, kendi alanındaki üstünlüğünü dostuna, düşmanına kabul ettirebilmesidir. İşte Atatürk bu yüceliğe erişmiş dahilerden biridir. Bir ihtilalci olarak modern Türkiye’yi yaratmış, davasında muzaffer olmuş ve yüzyılımızın büyük devlet adamları arasına katılmıştır”. İngiliz Romancı: Somerset Mangham
* 
“Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk Milletine nasip oldu ve karşımıza çıktı”. İngiltere Başbakanı: D. Loyd George
* 
“Atatürk’ün dünyanın gidişi hakkındaki görüşleri, insanı ürkütecek kadar doğru çıkmıştır”.
Times Gazetesi
* 
“Kemalizm, yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı”. Fransız Yazar: Gerard Tongas
* 
“Atatürk modern Türkiye’nin kurucusu ve ulusunun reformcusudur. Onun güçlü önderliği sayesinde, ortaçağı yaşayan şarklı Osmanlı İmparatorluğunun zihniyeti yıkıldı ve diğer uluslar safında, uygarlıkça ileri, yapıcı bir seviyeye erişen ve durumunu devam ettirebilen modern gelişmiş laik bir Cumhuriyet kuruldu”. Encylopaedia Britannica
* 
“Kemalizm ne faşizm ve ne de hümanizmdir. Bunların ikisi de ilerlemeyi ve tarihsel evrimi önleyici kuruluşlardır. Burada ise atılım sağlamak, uygarlıkça geri kalmış ülkeyi çağdaşlaştırmak için devrim yapılmaktadır. Bu Türkiye’nin gerçek devrimidir”. Yunan Tarihçi: Thomas A. Vaidis
* 
“Eğer Kemalizm yolunu, Türk Ulusunun yolunu tutarlarsa, Türk Ulusu gibi özgürlük hasreti çeken bütün sömürgeler, yarı sömürgeler bağımsızlıklarına kavuşacaklardır”. Dr. Stephan Ronart
* 
“Gazi Kemal, Padişahı ve Hilafeti ortadan kaldırdıktan sonra, tükenmiş bir imparatorluktan, asıl Türk’lerin yaşadığı toprakları kurtarmış ve ondan Yeni Türkiye Cumhuriyetini meydana getirebilmiştir”. Alman Yazar: Fon Miköş
* 
“Üstün iradesi, tükenmez cesareti ve eşsiz diplomatik sezişi ile düşmanlarını dize getirdi. Fazilet ve ciddiyeti üç yılda memleketine yalnız askeri değil, aynı zamanda tam ve doyurucu bir siyasi zafer kazandırdı”. İtalyan yazar: F. Lerrone Di San Martino
* 
“Atatürk, başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir. Siz ona yaklaştıkça, o yükselir ve aranızdaki mesafe sonsuza kadar baki kalır. Devirlerinde büyük gözüken, zamanla küçülen benzerlerinden farkı budur ve böyle kalacaktır”. Arriba Gazetesi: Portekiz
* 
“Kemal Atatürk, büyük bir askerdir, fakat barışseverdir ve bütün komşu devletlerle dostluk dileğindedir. Onun sayesindedir ki, Çin’den Tuna’ya kadar bütün uluslar aynı ülkünün çevresinde kardeşçe birleşmişlerdir. Bu ülkü şudur: Özgürlük ve ulusal egemenliği yabancı istilacılara karşı ne pahasına olursa olsun savunmak ve modern bir devlet kurulmasına çalışmak”. Tchang Yang Ye Lao Gazetesi: Çin
* 

“Lozan’ı o kazandı; son iki yüz yıldır ihtiyar Asya’nın, Avrupa’ya karşı kazandığı ilk zaferdir”. New York Times Gazetesi: ABD

25 Ağustos 2015 Salı

ATATÜRK’ün TBMM’nde son konuşmasının son cümlesi; Mehmet Arif DEMİRER

ATATÜRK’ÜN TBMM’NDE SON KONUŞMASININ 
"SON CÜMLESİ"
“Kuvvetin yegane kaynağı olan Türk milletinin güzide vekillerini, büyük bahtiyarlıkla eğilerek selamlarım.” 1 Kasım 1937
ATATÜRK’ün eğilerek selamladığı Meclis, 2015 yılında bekleme odasında ve kapalı. Beklenen, Erdoğan’ın Başkan seçilmesini sağlayacak AKP çoğunluğu.
Onun için de 7 Haziran’dan sonra Türk Milletinin güzide vekilleri sandalyelerine oturamadan 1 Kasım’da paldır küldür seçime gidiyoruz. 
Şu anda tek bilinmeyen seçim hükümetine AKP’li başbakanın seçeceği HDP’li üç bakanın girip girmeyeceği.  
MHP’NİN SIK SIK TEKRARLADIĞI SÖZ: 
“ÇOK AÇIK VE NET”
21 Ağustos akşamı Habertürk’te soruları cevaplayan Oktay Vural en az yirmi kez bu sözü tekrarladı. Sayın Vural’a göre MHP’nin davranışları çok açık ve net imiş.
Bence de öyle. Devlet Bahçeli’nin; 2004 yılında AKP’nin Kıbrıs referandumunda desteklediği  “Annan Planı’na EVET” kampanyası sonunda KKTC’nin ortadan kalkacağı için Denktaş’ın; kurduğu devleti yaşatabilmek, Kıbrıs’ta Türk bayrak ve askerinin varlığını koruyabilmek için başlatmak istediği HAYIR kampanyasının Bildirisini imzalamamış olması ile 2015 yılında AKP’li İsmet Yılmaz’ın Meclis Başkanı seçilmesini sağlamış bulunması çok açık ve net bir şekilde siyasi sorumsuzluk.
Ayrıca Seçim Hükümetine bakan vermeyerek AKP’li başbakanın seçim öncesi yine devletin tüm imkanlarını AKP için seferber etmesine yardımcı olması da çok açık ve net bir şekilde aynı siyasi sorumsuzluğun devamı.
HDP’ye oy veren seçmenlerin tanımadığı viski içenlerini ‘şerefsiz’ ilan etmesi de çok açık ve net bir hakaret.
2004 olayı ile ilgili 14 Temmuz 2015 tarihli Anayurt yazımı (Sayın Devlet Bahçeli’ye Açık bir Soru) en az 30 MHP milletvekili ile Ortadoğu ve Yeniçağ gazetelerine gönderdim. Tek bir kişi cevap yazmadı.
Neyi önemsemedi MHP Sayın milletvekilleri yada MHP yandaşı iki gazetenin yöneticileri?
Denktaş’ın ricasını hiçe sayan genel başkanlarının tutumunu?
KKTC’nin ortadan kalkmasını?
Adadan Türk bayrak ve askerinin ikinci defa çıkmasını?
İşte bu sorulara çok açık ve net bir cevap bekledim. Gelmedi.
Kendi adayı dururken bir AKP’li milletvekilini Meclis Başkanı seçtirmesinin çok açık ve net bir açıklaması da çıkmadı.
SAYIN Oktay Vural’ı 22 Ağustos akşamı bir daha dinledim. Çok açık ve net bir şey yoktu !
ALMANLARIN PKK HOŞGÖRÜSÜNÜN KAYNAĞI
ALMANLARIN REŞAT NURİSİ 1892 YILINDA BAKINIZ NELER YAZMIŞ
Karl May (1842 – 1912)
 Karl May (1842 – 1912)
“Ein Feind der Türken MUSSTE ein Freund der Kurden sein”[1]
Almanya sınırlarının ötesine bile geçmeden[2] Osmanlı coğrafyası ile ilgili kitaplar yazmış. 1892 yılında yazdığı Vahşi Kürdistan’dan Geçerken başlıklı kitabının 182 inci sayfasında yer alıyor bu veciz tespit.
Ana dili Almanca olan insanlar (Merkel dahil) mutlaka bir Karl May Kürdistan kitabı okumuşlardır.
Evet adı Karl May ama Öcalan’ın tek yumurta ikizi sanki?
DEMİRTAŞ, KARL MAY’I YALANLAMALIDIR
 22 Ağustos günü Demirtaş, PKK’ya silahları bırakması için seslenmiş: “DERHAL”  
 “Anneler ağlamasın bundan kıymetli söz yoktur. Kürt, Türk, asker, gerilla, polis daha fazla ölmeden önce bunu ancaksız, amasız kurmalıyız. Sözümüz buydu önce ölümler, durdurulmalı. Yarını değil, seçime kadar değil, şu anda İzmir'den çağrı yapmak istiyorum. Ölümlerin durması lazım. PKK'nın amasız olarak silahlı eylemelerini, durdurması lazım. Silahın demokrasi mücadelesi açısından mazereti yoktur"
 (10 Ekim 2009)
Geç, çok geç de olsa, kabulüm. Bir adım daha atması gerekiyor. MHP ve CHP ile kapalı kapılar ardında ucu açık bir toplantı. Tıpkı 1959 yılında Menderes ile Karamanlis’in Zürih’te yaptıkları gibi. 5 Şubat akşamı bir otelde başlamıştı görüşmeler 11 Şubat öğleden sonra geç bir öğle yemeği ile noktalanmıştı. (Arka planda Amerika[3] ya da İngiltere yok !)
(11 Şubat 959)
Oysa 1 Nisan 1955’den itibaren PKK’nın tek yumurta olmasa bile ikiz kardeşi olarak tanımlanabilecek EOKA, başında bir muvazzaf Yunan albay (Grivas) olmak üzere çok insan öldürmüştü adada. 
Bugün de çok geç de olsa hazır 6 milyon T. C. Vatandaşının oyu ile seçilmiş bir siyasi parti var, madem ki bu partinin başındaki Demirtaş isterse makul konuşabiliyor (hanım eş başkan hakkında kuşkularım var) mutlaka silahsız çözüm için daha fazla ve etkili çaba sarf etmelidir. Bunu yaparken de “Sayın Öcalan” gibi kulağı tırmalayan sözcükleri kullanmamaya özen göstermelidir.
Artık şunu anlamış olmalıdırlar, HDP’liler: Öldürerek – ölerek bir yere varmak mümkün değildir. Onun için Demirtaş’ın son günlerdeki çağrıları doğrultusunda, MHP ve CHP ile birlikte hem % 60’lık bloku pekiştirmeli hem de siyasi çözümü sağlamak yönünde ellerinden ne geliyorsa, fazlasını yapmalıdırlar.
Erken seçimden sonra büyük bir olasılıkla çok benzer bir tablo çıkacaktır sandıktan. Onun için % 60’lık (umarım % 70 olur) blok önemlidir ve bu defa Meclis Başkanlığı AKP’ye sunulmamalıdır.
EKONOMİNİN ALARM ZİLLERİ
Seçimden sonra gündemde bir yanda siyasi çözüm öte yanda ise ekonomi olacaktır. Şu göstergelere bakınız:
15 Kasım 2002 – 1 dolar = 1.6 lira
15 Aralık 2013 –  1 dolar = 2.0 lira
30 Ağustos 2014 – 1 dolar = 2.3 lira
20 Temmuz 2015 – 1 dolar = 2.6 lira 
20 Ağustos 2015 – 1 dolar = 3.0 lira
Yıllardır kaynağı belli olmayan sıcak para ile baskı altında tutulan dolar önümüzdeki çalkantılı seçim haftalarında tutulamayabilir.
Herkesin, hepimizin, çok dikkatli olması gerekmektedir. Ekonomiyi olumsuz yönde etkileyecek eylemlerden-söylemlerden kesinlikle kaçınmalıyız. 
Seçim öncesi ağzımızdan çıkanı, daha çıkmadan, kulağımız duymalı ve tartmalıdır.
SONSÖZ: Merkez Sağ seçmenlerine DP-AP-ANAP-DYP çizgisinin (liderlerinin ve kadrolarının) AKP’den, liderinden de kadrolarından da, çok farklı olduğunu hatırlatmalıyız.
EK TABLO
MERKEZ SOL OYLARININ 27 MAYIS SONRASI TARİHSEL GELİŞİMİ
Yıllar
Birinci Parti ve Oyu %
İkinci Parti ve Oyu %
Toplam
1961
CHP - 36


1965
CHP – 28


1969
CHP – 27


1973
CHP – 33 (Ecevit)


1977
CHP – 41 (Ecevit)


1983
Halkçı Parti – 30


1987
SHP – 24
DSP (Ecevit) – 8
32
1991
SHP – 20
DSP – 10
30
1995
CHP - 10
DSP – 14
24
1999
CHP - 10
DSP – 22
32
2002
CHP – 19
DSP – 1
20
2007
CHP – 20


2011
CHP – 26


2015
CHP – 25


1973 ve 1977 dışında ortalama % 27.5
1973 ve 1977 dahil ortalama % 28.9
***
Mehmet Arif DEMİRER
Hedefi ‘Kemalist-demokrat TÜRKİYE’ OLAN Dergi’nin Güncel Yazıları, 
No: 5, 23 Ağustos 2015 – Çökertme Caddesi No: 67/191 – Yalıkavak / MUĞLA
demirer@kemalizm1938.org    0252.385 44 23 – Faks: 0252.385 54 43   demirer@dp1946.org
________________________________________
[1] “Türklerin düşmanı zorunlu olarak Kürtlerin dostudur”
[1] Durch Wüste und Harem (1892) Çölden ve Haremden Geçerken
Durchs wilde Kurdistan (1892) Vahşi Kürdistan’dan Geçerken
Von Bagdad nach Stambul (1892) Bağdat’tan İstanbul’a
In den Schluchten des Balkan (1892) Balkan Geçitlerinde
Osmanlı coğrafyasına seyahati 1900 yılında !
[3] Davutoğlu’nun Ermeni meslektaşı ile yine Zürih’te imzaladığı protokol günü hemen arkası çok kalabalık idi.