9 Kasım 2015 Pazartesi

YÜCE ÖNDERİMİZ İçin Yabancı Yorumlar !!!, Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

YÜCE ÖNDERİMİZ İÇİN YABANCI YORUMLAR !!! 
Cumhuriyet, ahlâki erdeme dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık korku ve tehdide dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayalı olduğu için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aralarındaki fark bundan ibarettir. (14. 10. 1925), Mustafa Kemal ATATÜRK
* 
Değerli arkadaşlar,
Yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK hakkında, yabancı yönetici, kurum ve medya kuruluşlarının yaptığı yorum ve değerlendirmeleri Sn. Hanri BENAZUS bir kitapta toplamış. Ayrıca Yüce Önderimizin başka yerlerde olmayan ve kendisinin yıllarca biriktirdiği 4800 adet fotoğraflarından bazılarına da yer vermiş. Kendisini gönülden kutlar, çok teşekkür ederim.
*
Saygıdeğer Atamazın, gerçekten yüzyılımızın en büyük lideri olduğunu belgeleyen bu kitap, çok güzel bir çalışma olmuş. Milliyet yayınlarından temin edebileceğiniz bu kitabı, özellikle Yüce Önderimizi, onun ilke ve devrimlerinin önemini anlamayan ve çarpıtmaya çalışan yabancı hayranı kişilere armağan etmenizi öneririm. Yüce önderimiz hakkında yapılan yorum ve değerlendirmelerden bazılarını aşağıda sizlerle paylaşmak istedim.
*
Değerli arkadaşlar,
Her kim ne yaparsa yapsın, bizlere padişaha kul olma yerine, bağımsız ulus ve özgür vatandaş olma bilinci aşılayan yüce önderimize duyulan, sevgi ve saygı sonsuza kadar yaşayacaktır. Onun ilke ve devrimleri, AB-D emperyalizmine karşı direnen tüm uluslara da örnek olmaya devam edecektir. Çünkü o bizim gözbebeğimiz !!!
Ayrıca Yüce önderimiz, bildiğiniz gibi bir kez daha 20. yüzyılın lideri seçilmiştir. 2008’de ABD’de Brown Üniversitesi öğretim görevlisi Profesör Arnold Ludwig, geliştirdiği bir metodoloji sonucunda, Atatürk’ün 20. yüzyılın en büyük siyasi lideri olduğunu ortaya koydu. 11 kategoriye göre seçilen liderler sıralamasında 31 puanla Atamız birinci olurken, Mao Zedung ve Franklin Roosevelt 30 puanla ikinci olmuşlardır.
Saygıdeğer Atamızı, kaybedişimizin 77 yılında, onu saygı, sevgi ve hürmetle anıyoruz. Işıklar içinde yatsın.
Sevgi ve saygılarımla (9.11.2015). Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
YÜCE ÖNDERİMİZ HAKKINDA BAZI YORUMLAR:
“Sizlere şunu söylemek isterim ki, Mustafa Kemal’e katip olmak isterim. Sebebi de onun her akşam sofrasında bulunup, yüksek fikirlerinden beslenmek dileğinde oluşumdandır. Böylece yeniden üniversite bitirmiş olacağım”. Fransız Başbakanı: Edoward Herriot
*
“Bir ulusun hayatında bu kadar az sürede, bu denli kökten değişiklik pek seyrek gerçekleşir. Bu olağanüstü işleri yapanlar, hiç kuşkusuz kelimenin tam anlamı ile BÜYÜK ADAM niteliğine hak kazanmıştır. Bundan dolayı Türkiye övünebilir”. Yunan Başbakanı: Eleftherios Venizelos
*
“Atatürk, asker devlet adamı olarak çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye’nin dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza o, Türk’lere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendisine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir”. ABD General Mc Artur
*
“Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. Yüzyılda dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir devrimci olmuştur”.
İsrail Başbakanı: Ben Gurion
*
“Kemal Atatürk yalnız yeni Türkiye’nin sembolü değil, aynı zamanda çağımızın en ilgi çekici şahsiyetlerden biridir. Çalışkan, güçlü ve özgür Avrupa’nın diğer ülkeleri ile işbirliğine sağlam şekilde bağlı olan Türkiye, bugünde onun izinde yürümektedir”. İtalya Başbakanı: Giovanni Leone
* 
“Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması, yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün ve Türk halkının işidir. Şüphesiz ki Türkiye’de giriştiği derin ve geniş devrimler kadar, bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur”. ABD Başkanı: John F. Kennedy
* 
“Bana, bütün Avrupa’da bir devlet adamı daha gösterin ki, Dünya savaşı sonunda Gazi Kemal ölçüsünde ileriyi gören bir siyasi olgunluk örneği vermiş olsun”. Eski ABD elçisi: General Charles H. Sherrill
* 
“Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine, onun fikrince bütün Avrupa’nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa’nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi”. ABD Başkanı: Franklin D. Roosevelt
* 
“Çanakkale savaşında Mustafa Kemal’in bulunduğu bölge yoğun topçu ateşi altında kalmasına rağmen, O’na bir şey olmamıştır. Hatta Mustafa Kemal bizlere nispet olsun diye gözümüzün önünde siperler arasında dolaşmakta ve sigarasını içmektedir. Bu yüzden askerleri O’na bir isim takmışlardır: Efsunlu Mustafa Kemal”. İngiliz İstihbarat Subayı: H.G. Armstrong
* 
“Bir insanın değerinin ölçüsü, kendi alanındaki üstünlüğünü dostuna, düşmanına kabul ettirebilmesidir. İşte Atatürk bu yüceliğe erişmiş dahilerden biridir. Bir ihtilalci olarak modern Türkiye’yi yaratmış, davasında muzaffer olmuş ve yüzyılımızın büyük devlet adamları arasına katılmıştır”. İngiliz Romancı: Somerset Mangham
* 
“Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk Milletine nasip oldu ve karşımıza çıktı”. İngiltere Başbakanı: D. Loyd George
* 
“Atatürk’ün dünyanın gidişi hakkındaki görüşleri, insanı ürkütecek kadar doğru çıkmıştır”.
Times Gazetesi
* 
“Kemalizm, yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı”. Fransız Yazar: Gerard Tongas
* 
“Atatürk modern Türkiye’nin kurucusu ve ulusunun reformcusudur. Onun güçlü önderliği sayesinde, ortaçağı yaşayan şarklı Osmanlı İmparatorluğunun zihniyeti yıkıldı ve diğer uluslar safında, uygarlıkça ileri, yapıcı bir seviyeye erişen ve durumunu devam ettirebilen modern gelişmiş laik bir Cumhuriyet kuruldu”. Encylopaedia Britannica
* 
“Kemalizm ne faşizm ve ne de hümanizmdir. Bunların ikisi de ilerlemeyi ve tarihsel evrimi önleyici kuruluşlardır. Burada ise atılım sağlamak, uygarlıkça geri kalmış ülkeyi çağdaşlaştırmak için devrim yapılmaktadır. Bu Türkiye’nin gerçek devrimidir”. Yunan Tarihçi: Thomas A. Vaidis
* 
“Eğer Kemalizm yolunu, Türk Ulusunun yolunu tutarlarsa, Türk Ulusu gibi özgürlük hasreti çeken bütün sömürgeler, yarı sömürgeler bağımsızlıklarına kavuşacaklardır”. Dr. Stephan Ronart
* 
“Gazi Kemal, Padişahı ve Hilafeti ortadan kaldırdıktan sonra, tükenmiş bir imparatorluktan, asıl Türk’lerin yaşadığı toprakları kurtarmış ve ondan Yeni Türkiye Cumhuriyetini meydana getirebilmiştir”. Alman Yazar: Fon Miköş
* 
“Üstün iradesi, tükenmez cesareti ve eşsiz diplomatik sezişi ile düşmanlarını dize getirdi. Fazilet ve ciddiyeti üç yılda memleketine yalnız askeri değil, aynı zamanda tam ve doyurucu bir siyasi zafer kazandırdı”. İtalyan yazar: F. Lerrone Di San Martino
* 
“Atatürk, başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir. Siz ona yaklaştıkça, o yükselir ve aranızdaki mesafe sonsuza kadar baki kalır. Devirlerinde büyük gözüken, zamanla küçülen benzerlerinden farkı budur ve böyle kalacaktır”. Arriba Gazetesi: Portekiz
* 
“Kemal Atatürk, büyük bir askerdir, fakat barışseverdir ve bütün komşu devletlerle dostluk dileğindedir. Onun sayesindedir ki, Çin’den Tuna’ya kadar bütün uluslar aynı ülkünün çevresinde kardeşçe birleşmişlerdir. Bu ülkü şudur: Özgürlük ve ulusal egemenliği yabancı istilacılara karşı ne pahasına olursa olsun savunmak ve modern bir devlet kurulmasına çalışmak”. Tchang Yang Ye Lao Gazetesi: Çin
* 

“Lozan’ı o kazandı; son iki yüz yıldır ihtiyar Asya’nın, Avrupa’ya karşı kazandığı ilk zaferdir”. New York Times Gazetesi: ABD

7 Kasım 2015 Cumartesi

TÜRK KİMDİR?.. [Ne Mutlu TÜRKÜM Diyene] Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

[Ne Mutlu TÜRKÜM Diyene]
Mevlüt Uluğtekin YILMAZ
Türk kimdir?‏
LONDRA; İngiltere – TC Burhan
Morali bozuk bir Türk'ü her gördüğümde , vah zavallı soydaşım O'na niçin birisi Türk Tarihi'ni öğretmemiş diye düşünürüm.
Brighton'dayız diğer Türk öğrenci arkadaşlarımızla, İngiltere'ye Üniversite üstü öğrenim için gelmişiz.
Akılalmaz biçimde kafamız bozuk hepimizin.
Çözelim (!) şu kafayı dedi, içimizden biri.
Okyanus sahiline gidelim , bi kasa soğuk bira götürelim , kumların üzerinde Okyanus'un
hep dalgalı , hep dalgalı , yani bizim gibi kafası bozuk ucu bucağı göryünmeyen ummanına
karşı sövelim , içimizi boşaltalım.
Kimseler de rahatsız olmaz ,  dalga seslerine karışır gider seslerimiz.
Öyle yaptık..
Ertesi gün sakin , dingin , mutlu halimi gören Bolivyalı kız arkadaşım nedenini sordu.
Olayı anlattım.
Senin filim olduğunu biliyordum  , meğer tüm Türkler filimmiş , dedi..
Her soruna bir çözüm bulmama şaşar , "sen hiç bi şeyden şikâyet etmez , pes etmez , korkmaz mısın " derdi.
Cevabım hep tekti ; " Ben Türk'üm ".
O'nun bilmediği , Tarih'e olan inanılmaz düşkünlüğüm , Türk Tarihi'ni özellikle yiyip.
içtiğimdi. Sadece Sakarya Savaşımız'ı bilse , beni tanımadan çoook önce " Filim Türkler"le
tanışmış olacaktı ! !
T.C. Burhan
***
Türk kimdir?
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
Sevgili okuyucum; genç arkadaşlarım ısrarla bana ‘Türk’ü tanımlamamı istiyorlar. Aslında öyle bir tanımlamayı yapmıştım. 20 Mayıs 2011 tarihinde çok okunanwww.haberiniz.com sitesi için sevgili Afşın Selim’in benimle yaptığı röportajda o konuyu anlatmıştım. O röportajda, söyleşi sürerken Sayın Selim bana “Hocam Türk’ün sizdeki karşılığı nedir?” diye, bir soru yöneltti. İşte o soruya verdiğim yanıtı sizlere sunuyorum:   
 “Türk olmak, kendisini Türk hissetmek, dünyanın en büyük mutluluğudur… Hukukî tanımlamayı bir yana bırakırsak, şöyle diyebilirim: Benim için Türk, genel kabul görmüş tüm güzel davranış ve düşünüşlerle gönül sarayını inşa eden kişidir. Hemen belirtmeliyim ki, dünyanın hiçbir dilinde ‘gönül’ sözcüğünün karşılığı bir sözcük yoktur. Gönül, yalnız Türk’ün dilinde vardır. Benim için Türk, ulu Tanrı’nın dünya insanlığına bir armağanıdır. Şu gerçeği açıkça ifade etmek zorundayım: Son dört bin yıldır dünya üstünde kesintisiz olarak adından söz ettiren iki millet var; biri Çinliler, diğeri ise Türkler! Çinlilerin dört bin yıl boyunca kesintisiz kendinden söz ettirmeleri çok kolay olmuştur. Çünkü Çinliler yurt değiştirmeden kendi yurtlarında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ama Türkler öyle değil. O dört bin yıl içinde Pasifik Okyanusu’na burun veren Kamçatka yarımadasından, Adriyatik’e kadar uzanan bir coğrafya hareketliliği içinde var olabilmek, çok zordur. Dünya insanlık ailesi içinde, bunu yalnız Türkler başarabildi. Bu görkemli durum, bir kuru övünme değil. Türk’ü ötelemeye çalışan kimi ahmak zavallılar için bir kesin gerçeği daha ifade etmeliyim. Yabancı tarihçiler, “Dünya tarihinden Türkleri çıkartınız, tarih ilginçliğini kaybeder” diyor. Tüm bu sözlerimden, bir ‘Avrupa hastalığı’ olan kaba bir ırkçı yaklaşım anlaşılmasın. Öylesi bir ırkçılık Türk’ün dünyasında barınamaz. Ama şu da var ki; Türk’ün aşağılandığı, yok sayıldığı, sıradan bir ‘etnik grup’ olarak sunulmaya çalışıldığı yerde, ‘Türk’ün ne olduğu’ bilmeyenlere en keskin biçimde bildirilir; bildirilmesi de gereklidir. Bence Türk -durağı uçmak olsun- Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun dediği gibi- “Ulu Tanrı’nın soylu gözdesi”dir. Türk’ün ruhunu bir coğrafya parçası ile sınırlandıramazsınız. Türk’ün gönlü önce yurduna, sonra dünyaya açılan bir ulu saraydır. Türk’ün sevgisinden tüm yaratılmışlar pay alır.
Pekiyi… Türk kimdir? Türk; M.Ö. 201 yılında Peteng yaylasında Çin ordusunu kuşatan, sonra da affeden Mete Han’dır. Türk; 12. yüzyılda Türk ordusu karşısında perişan olan Haçlı ordusunun yaralı askerlerine ekmek, su veren; onları tedavi edendir… Türk; 1171 Karamık Beli-Düzbel (Miryokefalon) Savaşında, Malazgirt’ten sonra Bizans’ı ikinci kez yenince, Malatya Süryani Patriği Mihail’e“Efendim, bu savaşı sizin dualarınızla da kazandık” diyebilen, bir 2. Kılıçarslan’dır… Türk; Çanakkale savaşlarında 16 yaşındaki silahsız Anzak askerini öldürmeyen Mehmetçiktir. Türk; Başkomutanlık Meydan Savaşıbitiminde, savaş meydanına serili Yunan ölüleri arasında 17 yaşında çelimsiz Yunan askerini görünce “Ah çocuk sen niye geldin buralara” diye üzülen bir Mustafa Kemal Paşa’dır! Türk, korkusuzluktur! Türk, öfkesine sabır gemi vurandır. Aynı zamanda Türk, yüce değerler için hiç düşünmeden kendini feda edendir. Türk öncelikle ve kesinlikle toplumcudur! Kısacası, Türk olmak zordur. Ve ben dünyamızdaki haksızlıkların, yoksullukların, açlığın, savaşların; ancak Türklerin dünyada çok etkin olmasıyla son bulacağına inanıyorum. Bu sözlerimden dolayı,  bana ‘hayâl âleminde yaşıyor’ diyenler de olabilir. Desinler! Ben sadece insan, insanlık adına, lekesiz, gölgesiz, görkemli bir tarihin bana öğütlediği katı bir gerçeği ifade ettim.” (İliştiri: Gaziantep Üniversite’sinden, Türk dünyasının gözü-kulağı olan değerli akademisyen Sayın Erdal Bay’ın ilettiği “Kosova’daki Türk Okulu için yardım” konusunu gelecek hafta duyuracağım.)
Esen kalın efendim. (05 Kasım 20115 – Yeniçağ Gazetesi)

6 Kasım 2015 Cuma

GÜSEK Mİ? AĞLASAK MI? NAKLEDEN VE UYARLAYAN: UĞUR DÜNDAR

GÜSEK Mİ? AĞLASAK MI?
NAKLEDEN VE UYARLAYAN: 
UĞUR DÜNDAR
Ne ya­lan söy­le­ye­yim, şu gün­ler­de hiç key­fim yok.
Ama ne za­man Ek­şi­söz­lü­k’­te, “Ba­jin­go­“ im­za­sı­nı ta­şı­yan iro­ni şa­he­se­ri ya­zı­yı ha­tır­la­sam, ken­di­mi tu­ta­ma­yıp gü­lü­yo­rum. Ufak kat­kı­lar­da bu­lu­na­rak, üs­lu­bu­ma uyar­la­dı­ğım o ya­zı­yı, bu­yu­run siz de oku­yun:
“…Pa­zar­te­si gü­nü tak­si­ye bin­dim. Ara­cın ar­ka­sın­da­ki Os­man­lı tuğ­ra­sın­dan ve rad­yo­da­ki yan­daş ka­nal­dan anın­da an­la­dım ki, bi­zim şo­för sı­kı bir “u­zun ada­m” sev­da­lı­sı!
Di­kiz ay­na­sın­dan şöy­le bir ti­pi­me bak­tı; ta­kım el­bi­se­li sa­rı­şın bir adam!
Ya­ni “ce­ha­pe zih­ni­ye­ti!..”
Ney­se, yol­cu­luk baş­la­dı.
Mu­hab­bet do­ğal ola­rak he­men se­çim­le­re gel­di.
Ön­ce “Sar­dık mı ba­şı­mı­za­” di­ye dü­şün­düm ama, atik dav­ra­na­rak “Al­la­hı­ma bin şü­kür ki tek­rar tek ba­şı­mı­za ik­ti­dar ol­duk!” de­dim.
Şo­för öy­le­si­ne şa­şır­mış­tı ki, ne­re­dey­se el fre­ni­ni çe­ke­cek san­dım!
Kı­sa bir ses­siz­li­ğin ar­dın­dan ken­di­ni to­par­la­dı ve “A­bi sen de mi Ak Par­ti­’ye ver­din ya?” di­ye sor­du.
Ce­va­bım ke­sin­di:
“Her­hal­de ya­ni! Baş­ka ki­me ve­re­cek­tik ki? Ham­dol­sun bu se­fer is­te­di­ği­mi­zi aldık!”
“Hay ya­şa­sın be­nim abim be!.. Bu ül­ke te­rö­rist­le­re, İs­ra­il, Er­me­ni döl­le­ri­ne kal­ma­dı!” de­di.
“Val­la­hi ben 2002’den be­ri Ak Par­ti­’ye atı­yo­rum oyu­mu. On­lar sa­ye­sin­de çok şü­kür ay­da 100-150 bin li­ra ka­za­nı­yo­rum. Al­lah ‘re­is’­ten ra­zı ol­su­n” de­yin­ce, ha­fif­ten sar­sı­lır gi­bi oldu.
De­vam et­tim:
“Kar­deş, 3 ara­bam, 4 evim var. Ço­cuk­la­rım da yurt­dı­şın­da oku­yor. An­la­ya­ca­ğın key­fi­miz ye­rin­de çok şü­kür!..”
Me­rak­lan­mış­tı:
“A­bim ayıp­tır sor­ma­sı ama sen ne iş ya­pı­yor­sun?” de­yin­ce “Ga­zi­ante­p’­te fab­ri­kam var. Ayak­ka­bı imal edi­yo­rum. Es­ki­den si­gor­ta­lı iş­çi ma­li­ye­ti yü­zün­den ay­da 50 bin li­ra­yı zor ka­za­nı­yor­dum. Son­ra Türk iş­çi­le­ri çı­kar­dım, Su­ri­ye­li­le­ri ça­lış­tır­ma­ya baş­la­dım. Ne si­gor­ta ne baş­ka bir şey! Adam­lar ay­da 300 li­ra­ya ta­lim edi­yor, biz de ka­zan­cı­mı­za ba­kı­yo­ruz!.. “ de­dim.
Su­ra­tı­nın iyi­ce düş­tü­ğü­nü gö­rün­ce ay­nı hız­la de­vam et­tim:
“Al­lah boz­ma­sın, şu Ak Par­ti ba­şı­mız­da ol­du­ğu sü­re­ce, ka­zan­cı­mız hep tı­kı­rın­da gi­der. Al­lah on­lar­dan bin ke­re ra­zı ol­sun!”
Ses se­da çık­ma­yın­ca “Sen ne ka­dar ka­za­nı­yor­sun? Ev, ara­ba ço­cuk fa­lan var mı?” di­ye sor­dum.
- Abi biz ki­ra­da­yız. El­le­rin­den öper 2 ço­cu­ğu­muz var…
“Al­lah ba­ğış­la­sın, yol­la­sa­na on­la­rı yurt­dı­şı­na! Gü­zel­ce okur­lar, İn­gi­liz­ce fa­lan öğ­re­nir­ler!..”
- Abi biz dev­let oku­lun­da zor oku­tu­yo­ruz, yurt­dı­şı­na na­sıl gön­de­re­lim?..
“A­ma öy­le de­me! Ak Par­ti sa­ye­sin­de her tür­lü im­ka­nı­mız var. Şü­kür et­me­si­ni bil­mek la­zı­m”
Ar­tık ses gel­mi­yor­du.
Dur­mak yok, sal­la­ma­ya de­vam di­ye dü­şün­düm:
“Keş­ke 400 mil­let­ve­ki­li al­say­dı Ak Par­ti!.. Ha­nım do­ğum gü­nü he­di­ye­si ola­rak ben­den BMW ara­ba is­ti­yor ama, fab­ri­ka­yı bü­yüt­mem la­zım… Ya­ni da­ha çok pa­ra ka­zan­ma­lı­yım!..”
Uçuk ka­çık her şe­yi söy­lü­yor­dum:
“Bi­zim ço­cuk­lar da her 6 ay­da bir te­le­fon de­ğiş­tir­me­ye alış­tı­lar. 3 bin… 3 bin gi­di­yor. Az pa­ra de­ğil ama, AKP sa­ye­sin­de yol­lu­yo­ruz bir şe­kil­de!..”
Şo­fö­rün su­ra­tı fır­tı­na­lı ha­va­lar­da­ki te­le­viz­yon ek­ran­la­rı gi­bi don­muş­tu!..
Ney­se ine­ce­ğim ye­re gel­dim. Ara­ba­dan uzak­la­şır­ken, ada­mın ba­na öy­le bir ba­kı­şı var­dı ki ha­ya­tım bo­yun­ca unu­ta­mam.
Bir da­ha da AK­P’­ye oy ata­ca­ğı­nı hiç san­mam!”

28 Ekim 2015 Çarşamba

ÖLÜM AYRILIK DEGİL… Unutulmaz Hocam İsa Kayacan’ın Aziz Hatırasına

ÖLÜM AYRILIK DEGİL…
Unutulmaz Hocam İsa Kayacan’ın Aziz Hatırasına
Aziziyim su yazda,
Buz bağlamaz ayazda.
Sana hasretiz İsa Hocam,
Öten yaz da bu yaz da.
Ölüm haberini internetten okudum, anında şaşırıp kaldım, ilk dediğim söz bu oldu:- Hayır, olamaz.  Her telefon konuşmasında iyiyim, doktorlar diyor ki, tedavim iyi sonuçlar veriyor. Ne oldu? İyi sonuçlar ölüme mi götürdü. Şimdi anladım, doktorlar onu ümitlendirmek için böyle diyordular. Ben de burada inanırdım, aslında hastalığının ne olduğunu bana söylememişti, sadece bir az rahatsızım, ama doktorlar korkulu bir şey olmadığını söylüyorlar – demişti. Ben de ölümü ona yakıştırmadığım için ona da, doktorlara da inanmıştım. Hala da ölümü ona yakıştıra bilmiyorum. Haftada bir defa arardı beni, konuşurduk, şiirden, sanattan, Türk Dünyasından, yeni kitaplarımızdan, makalelerimizden… Her defasında telefonu kapatmadan bir gün mutlaka Eskişehir’e geleceğim, Azerbaycan mutfağını çok özlemişim – diyordu.  Hep bekliyordum… Hala da bekliyorum, her telefon sesinde İsa Hoca’mdır –diyorum. Ama yok. Bekleye bekleye bir sene de oldu, ben hala inanamıyorum. İnanmadığım halde bir gün beni İsa Hoca’mın ölümünün bir senesi münasebetiyle Burdur’a ve Ankara’ya davet ettiler. Burdur’dan Ahmet Ali Bilgen Hocam, Ankara’dan titrek sesiyle, gözyaşlarını içine dökerek İsa Hoca’mın sağ eli olan kızı Gül Kayacan aradı:-Babamın ölümünün bir senesi nedeniyle Ankara’da anma töreni olacak, gele bilir misiniz?  Derslerimin çok olmasına bakmayarak anında:-Mutlaka geleceğim – dedim.
Güzel bir son bahar gününde yüzümde dünyanın kederi Burdur’a giden otobüse bindim. Kafamda İsa Hocamla ilgili bir birine karışmış anılar vardı. Şaşkınlıktan telefonumu bile evde unuttum. Ne yapacaktım? Burdur’da arayacağım insanların telefon numaraları da o telefonda idi. Bir anlığa sanki ıssız bir adaya düştüm. Ne yapacağımı bilmedim. İsa Hocamın ruhunu çağırdım. Anında yardım etti. Yıllarca dostluk ettiği şair yazar Abdullah Satoğlu’yu aradım, sonra manevi evladı Mustafa Ceylan’ı buldum, sonra Ahmet Ali Beyi…
Otobüste yanımdaki yer boş idi, aslında İsa Hocam idi yanımda. Yol boyu konuştuk onunla. Azerbaycan anılarını paylaştık, sonra şair, yazar kardeşlerini çok “özlediğinizi” söyledi bana.  Ah, İsa Hocam nasıl da beyaz güvercin gibi göklere uçtunuz, mavi bulutların içerisinde kayıplara karıştınız. Belki de meçhul gemiye binip geri dönmeyecek şekilde bir yolculuğa çıktınız, sevenleriniz rıhtımda ve bu seyahatten elemli. Kızlarınız günlerce siyah ufuklara baktılar, gözleri nemli… Kim der ki, İsa Hocam gittiği yerden memnun…Sevdiklerinden ayrı kalmak:
Arazı ayırdılar,
Kum ile doyurdular.
Ben sizden ayrılmazdım,
Zülüm ile ayırdılar…
Toplantıyı Burdur Araştırmacı Yazarlar ve şairler Derneği, kısa adı BAYŞA-DER düzenlemişti. Panel başlamadan önce Prof.Dr.İsa Kayacan’ın aziz ruhuna dua okundu. Sonra ise Kayacan’ın hayat ve faaliyetini aks ettiren sinevizyon gösterimi oldu. Derneğin 1.Başkanı Ahmet Ali Bilgen, 2.Başkanı Yusuf Çakar’dır. Toplantı Prof.Dr.İsa Kayacan’ın hayat ve yaratıcılığı ile ilgili panelle başlandı. Panelde Yusuf Çakar ve Hüseyin Kayacan sunum eşliğinde İsa Hocamızın yaşam öyküsünü anlattılar. İsa Kayacan’ın yazarlığı ve araştırmacılığı ile ilgili  Sebahat Gümüş, Melahat Ecevit ve Zafer Azaklı, İsa Kayacan’ın yazarlığı M.Cem Yiğit, Turan Atasever, Anılarla İsa Kayacan konusunu Mustafa Ceylan, İsmail Kara, Gazetecilik Yönüyle İsa Kayacan adlı makale ile Burdur Gazeteciler Cemiyeti Onursal Başkanı  Ercan Taraşlı konuşa yaptı. Daha sonra Burdur Yeni Gün gazetesinin muhabiri  Kurşat Tuncel, İsa Kayacan’a yazılmış şiirler ve makaleler hakkında Ahmet Can, Adnan Taraşlı, Ömer Yurtseven, Şiirlerle İsa Kayacan konusunu Zeki Çelik, Ali Gözütok, Hüseyin Kaya, Anılar ve şiirler konusu Ahmet Canbaba, Hatice Canbaba, Mansur Ekmekçi, İsa Kayacan ve Türk Dünyası konusunu Eskişehir Osmangazi Üniversitesinin öğretim Üyesi,  Azerbaycan Gazeteciler ve yazarlar Birliği Üyesi Prof.Dr.Tamilla Aliyeva  konuşma yaptı.  Panel Burdur’daki Atatürk Kültür Merkezinin salonunda oldu. Burdur ve çevresinden, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden İsa Kayacan Hocamızı sevenler salonda idi.  Antalya’dan İsa Hocamızın manevi oğlu Mustafa Ceylan ve Mansur Ekmekçi,  İzmir’den Turan Atasever,  Isparta’dan Melahat Ecevit, Zeki Çelik, Kütahya’dan Bekir Goncu, Ankara’dan her zaman hocamızın hizmetinde canla başla duran vefalı kızı Gül Kayacan ve en yakın arkadaşı İsmail Kara, aynı zamanda İsa Hocanın canı kadar sevdiği Azerbaycan’dan ve onu çok seven Azerbaycan Türkleri adından ben vardım.
Panel sona erirken İsa Kayacan’ın kızı Gül Kayacan ailesi adından Burdur Valiliğine, Belediye Başkanına, BAYŞA-DER’e babasına gösterdikleri saygı içi teşekkür etti.
İ.Kayacan’ın ebediyete kavuşmasının bir yılı ile ilgili Azerbaycan’dan, Türkmenistan’dan, Kazakistan’dan, Balkanlardan, Kerkük’ten çok sayıda şair, yazar aradı.  Azerbaycan’dan Bakı Devlet Üniversitesinden Öğretim Üyesi, şair yazar Sona Çerkez mektup göndererek İsa Kayacan’ın ölümünün 1 senesinde toplantı geçirildiğini, onun ruhu için dualar okunduğunu yazdı. Sona Çerkez daima İ.Kayacan’a yeni basılmış kitaplarını gönderiyordu, Hocamız da o kitaplar hakkında tanıtım makaleleri yazıyordu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden arayanlar bu toplantıyı düzenledikleri izin Burdur BAYŞA-DER’in Başkanı Ahmet Ali Bilgen’e, Şair ve Yazarlar Derneğinin her bir üyesine teşekkür ettiler. Onlar İsa Hocanın Türk Dünyası için gördüğü güzel işleri anlattılar. Anma töreninde İsa Hoca’nın kitaplarından oluşan sergi açıldı, her kes sergiye büyük ilgi gösterdi.
Sabahı gün İsa Hocanın anma törenine gelen misafirler ve İsa Hocamızı çok seven Burdurlu şair ve yazarlarla birlikte İsa Beyin doğup büyüdüğü bütün eserlerinde severek yazdığı Tefenni ve Ece köyüne yollandı. Yol boyu İsa Kayacan Hocamızla ilgili anılar söyledik, zaten o yanımızda idi, her zamanki gibi susuyor, bizleri dinliyordu. Bir az Tefenni’de kaldıktan sonra İsa Hocamızın doğduğu Ece köyüne yollandık. Doğduğu ev uçulup dökülmüştü. Ama İsa Hocanın şiirlerindeki ağaçlar, su kuyusu yerinde idi. Onlar da bizim gibi mahzun idiler, “dertten” dilleri lal olmuştu, bir şey söyleyemediler. Biz de onlar gibi İsa Hocanın hüznü ile yaşıyorduk. Onlar dertli biz dertli… İ.Kayacan Hocamızın kızı Gül hepimizi duygulandırdı. Elini İsa Hocamızın çok sevdiği elma, nar, ceviz ağaçlarını gövdesine sürdü, fısıltı ile:-Babam mutlaka sizleri özlemiş, her geldiğinde sizleri kucaklar, yüzünü gövdenize sürerdi. Şimdi babamın yerine ben sizi kucaklıyorum. Babamın sizinle ilgili çok anıları vardır. Babamı unutmayın…
Ece köyündeki camide Prof.Dr.İsa Kayacan’ın ruhuna dualar okundu, gelenlere helva dağıtıldı. Sonra İsa Kayacan’ın adını taşıyan ve İsa Beyin kendi eliyle kurduğu kütüphane ziyaret edildi. O anda İsa Hocamızı yanımızda his ettik. Her tarafta onun kitapları, onun elinin düzeni vardı. Kütüphaneyi ziyaret eden şair ve yazarlar kendi kitaplarını kütüphaneye hediye ettiler. Anma töreni köy meydanında – açık havada, İsa Hocanın çok sevdiği çınarların altında oldu. Toplantıya başlar başlamaz bir anlık rüzgâr geldi, o rüzgârdan heyecanlanan çınarlar yapraklarını ellerimize döktüler. Aslında o rüzgar sıradan bir rüzgâr değildi, o rüzgar İsa Kayacan idi, sevdikleri onu köy meydanında anarken  Ankara’da mezarda kalamamış, uçup Ece’ye gelmiş, çınardan yapraklar alarak bizim ellerimize dökmüştü, o yapraklar  İsa Hocanın elleri idi, bizim ellerimize dökülerek, ellerimizi okşayarak teşekkür ediyordu. Bu olay toplantıya gelenleri çok duygulandırdı, her kes elindeki yaprağı öptü, İsa Hocanın elini öper gibi..
Ece köyünün muhtarı, İsa Hocanın okul arkadaşları, köy aksakalları konuşmalar yapıp gelen misafirlere hem yerlileri İsa Kayacan’ın adını böyle onurlandıkları için teşekkür ettiler. Türkiye’nin dört tarafından gelen Kayacan severler onun hakkında anılarını dile getirdiler, yazdığı eserlerden konuştular.
İsa Kayacan’la bağlı toplantıların sunuculuğun hocamızın manevi kızı şair, yazar Aysel Al yaptı. Bütün toplantı iştikakçıları, BAYŞA-DER ’in Başkanları Aysel Al’a teşekkür ettiler.
Böylece, Burdur’dan ayrılmak zamanı geldi, ayrılık zor olsa da ayrılmak zorundaydık, çünkü İsa Kayacan Hocamızın ikinci anma töreni Ankara’da idi. Oraya yetişmek zorunda idik. Yolculuktan önce İsa Hocamı her zaman evinde ağırlayan emekli öğretmen, şair yazar Sabahattin Gümüş’ün misafiri olduk. Aslında bu misafirlik de sıradan misafirlik değildi. Bir şairin evinde Hocamızın aziz ruhunu yâd edecektik. Sabahat Hanım İsa Hocamızın çok sevdiği yemeklerden bize ikram etti, dualar okundu, helva ikram edildi. İsa Hocamızla ilgili anılar bizi gözyaşlarına boğdu. İsa Hocamın kutsal ruhunun bu kadar aziz tutulduğunu gördüğümde gözyaşlarımı sildim, sadece onurlandım, keşke her kes bu kadar sevilseydi. Ne güzeldir halk, millet tarafından böyle yüksek değerlendirilmek… İsa Hocam cennetten mutlaka bizi görmektedir.
Ankara yolculuğu başlandı. Mustafa Ceylan, Aysel Al ve ben. Yol uzunu söz, sohbet İsa Hocamız oldu. Bazen duygulandık, bazen tatlı sohbetlerini hatırlayıp gülümsedik.
Bu da   İsa Hocamızın yeniyetme çağından bir parça ekmek için geldiği, burada çok meşhur olacağını, buradan bütün dünyayı kucaklayacağını, burada ebedi  kalacağını aklının kıyısından geçirmediği Ankara…  Başkentimiz bizi moralsiz karşıladı. Her yan sis, duman, soğuk. Belki de Ankara İsa Hocamızla birlikte geleceğimizi “düşünmüştü”. Kim biliyor. Şimdi İsa Hocasız geldiğimizi gördüğünde yüzümüze bakmak bile istemiyordu. Ama biz gelmiştik, İsa Hocanın ruhunu sevindirmek için gelmiştik. Gelmeseydik ömür boyu kendimizi af etmeyecektik. Aysel’n fakirhanesinde onun alil acele kurduğu kahvaltılık sofrasında ekmeğimiz gözyaşıyla karışık yedik. Anılar, yine anılar.
Prof.Dr.İsa Kayacan’ın vefatının 1.Yıldönümü Anma Toplantısı Türk-İş Konfederasyonu Konferans salonunda idi. Toplantıya hem Ankara’dan, hem de Türkiye’nin çeşitli yerlerinden çok sayıda bilim insanı, eski bakanlar, eski Millet Vekilleri,  gazeteci, yazar, şair, İsa Hocanın dostları, aile üyeleri, sevenleri  katılmıştı. Paneli İsa Kayacan Hoca ile şiir, sanat yolunda birlikte adımlayan Kerkük Kültür Derneğinin Başkanı Dr.Şemsettin Küzeci açtı. Onu da diyelim ki, bu toplantının düzenlenmesinde Türkmen eli Kültür Merkezi, Gülce Edebiyat dergisi, İLESAM, Türkiye Gazeteciler Federasyonu,  Türk-İş, Dünya İletişimciler Derneği vs. içtimai birlikler el ele çalışmıştılar. Anma töreninin açılışında ilk önce İsa Kayacan’la çalışanlar söz aldılar, panelde ise Prof.Dr.Tamilla Aliyeva, Prof.Dr.İrfan Nasrettinoğlu, Abdulla Satoğlu, Mustafa Ceylan konuştular. Anma törenine katılanların her biri İsa Kayacan Hocamızın şiir, sanat dünyasından, vatan, millet sevgisinden söz açtılar. Gençlerin kalbinde yazıp yaratmak aşkının güçlenmesinde onun gördüğü işleri dile getirdiler. İsa Kayacan’ın torunu Filiz Kayacan’ın kızı Nazlı dedesinin örnek bir insan olduğunu, onun yolunu devam ettireceğini dile getirirken çok hüzünlendi, gözyaşları Nisan yağmuruna döndü. Gerçekten İsa Kayacan Nazlı’nın yazılarını, şiirlerini gazetelerde yayımlarken sanki dünya onun olurdu, yüzünde güneş doğuyordu. Nazlı sahnelere dedesinin elinden tutarak çıkıyordu. Şimdi gözleri salonda dedesini arıyordu, o ise torununa cennetten bakıyordu.
Anma töreninde İsa Kayacan’ın ruhuna dualar okundu, kızları Gül ve Filiz Kayacanlar babalarının ruhuna saygı gösterdikleri için toplantıya gelen, konuşmalar yapan her bir insana teşekkür ettiler:-Babamız bir daha kanıtladı ki, ölüm ayrılık değil, bu gün burada olanlar babamızın gördükleri işleri hatırlamakla onun ölmediğini dediler. Bu kadar eser veren, bu kadar insanın kalbinde sevgi tohumu eken, vatanı, milleti için canını feda eden insanları ölüm yenemez. İsa Kayacan yaşıyor, o ölmedi, onun ölümü ayrılık değil…

22 Ekim 2015 Perşembe

MEVZÛ VATANSA.., SERENDİP ALTINDAL

            SERENDİP ALTINDAL
            Sevdiğiniz, seveceğiniz ve sahipleneceğiniz o kadar çok şey vardır ki çevrenizde. Mesela doğumundan itibaren çevresini merakla izleyen ve her şeyleri tanımak isteyen bebeğinizin, minik; ama dünyayı yutmaya hazır devasa beynini, biraz büyüdüğünde size doğru koşarken özlemle açılan kollarını, o minicik ellerini, ayaklarını, sevgiyle dolu ışıltılı gözlerini ve ona ait olan her şeyi.
            Sonra da her köşesi ayrı güzelliklerle, sürprizlerle dolu doğanızı, sizce çok özel ve anlamı büyük olan kişisel eşyalarınızı, inanç ve iman özgürlüğünüzü, seçme, seçilme, sevme ve sevilme haklarınızı, arkadaş ve dostlarınızı; hepsinin üstünde ve varlığınızın ana unsurları olan ailenizi de bilmem saymaya gerek var mı? Bunların üstünde de olmazsa olmaz müktesep vatandaşlık haklarınızı, milli varlığınızı, size asal sıfat ve vasıflarınızı veren, sizi siz yapan ulusal kimliğinizi, bilmem ilave etmeli miyim?
            Çünkü bunlar sizin de bizatihen sahip olduğunuz veya da olmak zorunda olduğunuz bilgilerdir aslında. Ne var ki hep sizin kalacağını zannettiğiniz bütün bu değerlerinizin üstünde, kara bulutlar dolaşıyor şimdilerde. Yaşadığınız güncelle birlikte, kafanızda oluşan imajı, kuru laflarla fazla şekillendirmeden hemen konuya girelim. Ki yerleşik Cumhuriyetçi-Demokrat Anayasamıza göre,  Milletin Meclisi denen bir çatının altında, adına Hükümet dediğimiz ve her şeyimizden sorumlu bir üst kurula, bizi ya ihya ederek özümüzle tamamlayacağı veya helak ederek yok edebileceği bir bağımlılığımız var demektir böylece.
            Olmak veya olmamak adına çok büyük sorumluluklar vereceğimiz Hükümetin oluşabilmesi için de, yasalar gereği önce bizim, yani milletin karar vermesi ve kaderini kendi eliyle onaylaması gerekmektedir. İşte 1 Kasım da yine böyle bir karar verme arifesindeyiz. Burada size esasen bildiklerinizi tekrarlamaya da hiç gerek yok. Elbette geçmişi ve geleceği hakkında yorum yapabilme hakkına sahiptir veya öyle de olmalıdır yetişkin, vatandaşlık hakkına sahip bütün seçmen bireyler.
İşte şimdi belki de, yaşamakta olan, bir sağlık engeli olmayan – ki kararsızlık bu defa asla affedilemez, oysa aslında o da bir sağlık sorunudur  - ve bu seçimde de oy kullanmak zorunda olan bizlerin, bugüne kadar hiç karşılaşmadığımız bir konumda, hayati bir kararı vermek zorunluluğumuz hâsıl olmuştur. Şimdi dörtdörtlük düşünelim ve sadece kendi adımıza değil, çocuklarımızın geleceği, hatta doğmamış torunlarımızın gelecek müktesebatları adına bile doğru bir karar vermek zorunda olduğumuzu da bilelim artık dostlar.
Ve bilelim ki bu seçim, büyük bir olasılıkla yeniden dirilişimizin de kapısını açacaktır. Çünkü gerçek durum işte bu kadar ciddidir. Ve hiç unutmayalım ki, olumsuzluk halinde, bu belki de kişisel karar verebilme haklarımızı kullanabileceğimiz, son seçimimiz olacaktır aziz vatanımızda. Ve şayet bundan böyle, bizim seçme ve seçilme – ki seçme hakkı olmayanın dolaylı olarak seçilme hakkı da kalmayacak demektir - haklarımız olmayacaksa, torunlarımızın da haydi haydi olmayacak demektir.
            Aynı bağlamda da belirtmeliyim ki, bu yazım bir seçim bildirgesi veya bir partinin reklam kampanyası taslağı değildir. Çünkü okurlarımı esasen yönlendirilmeye ihtiyaçları olmayan akli olgunlukta ve ahde vefa sahibi vatandaşlarım olarak kabul ediyorum. Ve nasıl olsa sadece kalıpsal değil; anlamsal olarak da çok iyi biliyorsunuz ki, şayet MEVZU VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR. Ve görülüyor ki bundan sonra da artık tek konumuz, yiğitler yatağı aziz VATANIMIZ, TÜRKİYEMİZDİR…
            Son yıllarda beton kışlalara, toplu mezarlara dönüştürülen ve artık nefes almakta zorlanarak, Batıda olan emsallerinin aksine, bizde ölüme mahkûm edilen anakentlerimizi, yeniden yaşama döndürmek zorundayız. Yoksa çok yazık olacaktır bu güzel ülkeye. Bunun da yolu Anadolu’nun en ücra köşelerine, köylerine kadar uzanacak olan çağdaş ve sosyal yaşamı, kalkınmış Batıda olduğu gibi oluşturmaktan geçiyor. Bunun için de, belki de son fırsatınız olacak Kasım seçimlerinde reylerinizi, bütün bunları düşünerek ancak yeni ve bağımsız bir milli Hükümet adına kullanmanız gerekmektedir.
            Başta da mülteci sorununu bizatihi yaratanların iddia etiği gibi Türkiye’de sadece göçmen sorunu yoktur veya ondan önce de yine elleriyle yaratmış oldukları, “köylerden anakentlere göçe mecbur bırakılanlar” sorunumuz vardır. İlk önce de kent ve köy yaşamını altüst eden bu zorunlu göçer sorunu çözülmeli ve ülke genelinde bozulan sosyal yaşam düzeni yeniden sağlanmalı ve geleneksel milli aile yapısının balansı tekrar oluşturulmalıdır.
Yarattıkları beton mezarlarda, mantar gibi ve peş peşe uluslararası emperyalist sermaye adına açılan AVM’ler için, kredi kartı mağduru yeni tüketiciler gerekiyordu. İşte bütün bu kap kaç da bu nedenle oluşturulmuş, aileler dağıtılmış, köylümüz topraklarını işleyemez, hayvanını yetiştiremez hale getirilmiş, Batıkentlere göçe zorlanarak durum, millete de kalkınma yaftası altında yutturulmuş ve sonuçta iki cephede de hayatlar kahredilmiştir.
            Diğer yanda birde, Dolar düşüyor diyorlar, bunun size faydası nedir. Çünkü Dolar düşürüldüğünde fark sadece Dolar borcu olan kapitalistin cebine artı olarak geri dönüyor. Bununsa yaşam mücadelesi veren normal vatandaşa elbette hiç bir getirisi olmuyor. O halde Cumhuriyet tarihimizin en ağır dış borcunu sırtımıza yükleyen mundar ithalatçının – ki bütün ülke ihracatımız aslında ithalat endekslidir – ağzıyla ve onun safında sevinme enayiliğimize de hiç gerek kalmıyor.
Çünkü mevcut Hükümet, vatandaşı olarak sizin vergi borçlarınızda, bilakis indirim yapmayıp, bırakın sizi hasılaya ortak etmeyi, aksine yeni vergiler icat ederek, nöbetini tuttuğu; ama tabanında delik olan ve yama da tutmayan hazineye sürekli artı artık sağlayan, çağlar ötesi Makyavel Prensliği vergilerini de sizden toplamaya devam edecektir nasılsa. Yani (+ veya -) Dolar farkı, katıyla hep vatandaşın cebinden çıkacaktır. Aynı Hükümet olasılığında, aynı minval üzere bundan sonra da kaybeden hep vatandaş olacaktır biline. Diğer kahredici kayıpları ise söylemeye, elim, dilim varmıyor. Bilmem yine de anlatabildim mi?
                                                                      Serendip Altındal

20 Ekim 2015 Salı

TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK… Mehmet Halil Arık Emekli eğitimci – DENİZLİ

TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK…
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
Mutluluklar paylaşılınca büyür, dertler paylaşılınca azalırmış.
Ülkemizin ve bu ülkenin mutlak elamanı olarak içinde bulunduğumuz durum gösteriyor ki; ve ne yazık ki; “dertlerin” paylaşımı daha çok zorlayacak gibi görünüyor bizi…
*
Bilmeyenimiz yoktur, Pandora’nın kutusu öyküsünü…
Pandora, mutluluktan, acıya, sevgiye, hoşgörüye, kine, nefrete, iyiliğe, kötülüğe, dostluktan savaşa, umuttan kaygıya… korkudan cesarete… ne bulduysa doldurmuş bir kutuya götürüp teslim etmiş bir dostuna ve sıkıca da tembihlemiş:
- Ben kutuyu teslim alıncaya kadar sakın açmayasın!...
Merak bu!... Hele bir de özel tembih varsa işin içinde; tut ki dayanasın!...
Arkadaş da dayanamamış merakının gücüne, tembihe rağmen açmış kutuyu, şöyle bir kenarından yavaşça…
Olanlar olmuş işte o an!... İyisi-kötüsü, hoşgörüsü-kini, nefreti- öfkesi… mutluluğu-acısı kısaca ne varsa kutunun muhtevası, fırlayıvermiş bir anda dışarı…
Tek bir şey kalmış içerde hapis: Umut!...
O gün bu gündür insanoğlu, bekçiliğini yapar olmuş umudun, günün birinde kavuşmak dileğiyle umut sepetinde her ne var ise…
* 
Bizlerde bu gün, bu ülkede, barış, huzur ve mutluluğun bekçiliğini yapıyoruz, umut adına, Pandora’nın kutusu başında!..
*
Heyhat!... Boşuna mı acaba “umut” bekçiliğimiz deyip hayal kırıklığına sürükleniyoruz günden güne!... Çığlığımız içimizde büyüyor.
Yitirilen hayatların kapımızı hergün hoyratça çaldığı bu günlerde,  “Oh!..Be!... Bu gün de sıra bizde değil(miş)!” cümlesi insancıl bir teselli olabilir mi?
Manşetlerden düşmeyen kanıksanmış ölüm haberlerinin müsebbibleri siyasetin hangi kirli elleri, kimlerin kirli emelleri!?...
*İstanbulda dinci saldırı:57 ölü…
Hızlı tren kazası: 52 ölü…
İstanbulda sel: 31 ölü…
Zonguldak, maden ocağı kazası: 30 ölü…
Rehhanlı: 52 ölü…
Soma: 301 ölü…
Ermenek, 18… Suruç; 34, Ankara 97… Ve arada sayılmadan üçlü-beşli-tekli sayılmadan atlanan yüzlercesi…
“Vereceğiz; ne isterlerse vereceğiz!..” cümleleriyle cesaretlendirilen ve ucu bölünmelere çıkacağı baştan belli aymazlık damgalı oy avcılığının, başkanlığa giden yolları bir biçimde kapanınca, birilerinin bozulan ihtiraslı kimyası 2 ayda 150’den fazla cana mal oldu!...
Kaç tanesinin faili buldu layığını…? Kaç tanesinin kırıldı kirli elleri?... Kaç tanesinin koparıldı  nefret dilleri…? Kaç tanesinin ortadan kaldırılabildi bu ülke üzerindeki tehlikeli emelleri?...
Oy uğruna feda edilince bunca canlar; korunup kollanınca hukuku Habur kapısında arayanlar, muteber kişi sayılınca hukukla değil de parmakla aklananlar… “istifa”nın erdemini istihzalı gülüşle alaya alıp koltuğuna çivilenmiş bakanlar ve “saray”dan destek alanlar var oldukça,   barışın kapısında, huzura giden yolda UMUT bekçiliğimiz boşuna mı!?  
-         Hayır!... Hayır!...
-         Tehlikenin farkında olmakla başlar çözümün ilk adımı!...
-         7 Haziran olmadı… diyenlere inat!. İşte l Kasım.
-         Çözüme milat olsun!...
***
ZULÜMSE ÖLÜM,
KAHROLSUN BE GÜLÜM!...

Varsın kaderde var olsun ölüm…
Biz yaşarken gelemez be gülüm!...
Yaşamak hak, yaşatmak görev!...
Emir inmişse yüceden;
            Ne haltetmeye var öyleyse zulüm!...
*
Yükselmişken barışın çığlığı arşa,
Bu arzuyu ölüm
            Silemez ki gülüm!...
Erdemin ilkesiyse yurtta barış, dünyada barış,
Nedir bu ihtiras,
            Nedendir bu öfke, kimedir bu kin,
Daha ne kadar sürecek bu faşizan yarış!?...
*
Umut güneş, umut dağ, umut derya…
Altedemez bu gerçeği üçbeş palikarya!...
Kaç zaman engeldir bulut güneşe gülüm!...
Yastayız!... İsyandayız!...
Ölümden öte… hayındır zulüm!...
*
Her kahpece ölümle kapkara kesilir gönlüm,
Kahpece ölüm varsa,
            Vicdan susamaz be gülüm!...
*
Umut yarıda kalmışsa kahrolsun ölüm!...

Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
11.Ekim 2015

14 Ekim 2015 Çarşamba

Buyurun cehenneme; "Hüsnü Mahalli" İntiharcılar spor olsun diye eylem yapmazlar.

Buyurun cehenneme
Hüsnü Mahalli
İntiharcılar spor olsun diye eylem yapmazlar.
Günlerce ya da haftalarca süren bir hazırlık ve prova dönemi var.
Örneğin intiharcı olmak isteyenler, ya intiharcı olarak seçilenler yoğun bir beyin kilitleme seanslarına tâbi tutulur ve yapacakları işin kutsal olduğuna inandırılırlar.
Şeyh Hazretleri intiharcıya “Kendini havaya uçurup düşmanları yok ettikten sonra Melaikeler gelir parçalarını toplar ve Allah'ın huzuruna bırakırlar. Yüce Rabbimiz sana tekrar can verecek ve Cennetin kapısını sana açarak buyur edecek” der ve onu ‘kutsal yolculuğuna’ gönderir.
İntiharcı eylemi gerçekleştireceği yere bir kaç kez gider, incelemelerde bulunur ve o ‘kutsal gün’ için kendini hazırlar. İntiharcı o ' kutsal gün' öncesinde patlayıcılarla ilgili kurs görür ve genel olarak yanında birileri olur.
Kaide, IŞİD, Nusra ve benzeri ruh hastası terör örgütlerini biraz olsun tanıyanlar intiharcılarla ilgili bu basit bilgileri bilir.
Peki Başbakan Davutoğlu ne dedi ?
'Türkiye’de intihar eylemi yapabilecek kişilerin belli bir listesi var. Takip ediyorsunuz ama bunun öyle bir eylemi gerçekleştirme anına kadar müdahale edemiyorsunuz. Demokratik hak ve özgürlüklerden feragat etmeden yürütülmesi gereken bir mücadele.
İlk duyduğumda bunun sürçü lisan olabileceğini düşündüm.
Tüm eleştirilere karşın bir düzeltme yapılmadığına göre demek ki Başbakan Davutoğlu söyleminde ciddi.
Oysa  MİT’in elinde IŞİD ve diğer tüm terör örgütleri ile ilgili sınırsız ve çok önemli bilgiler vardır.
IŞİD saflarında savaşan teröristlerin büyük bölümü Türkiye sınırlarından Suriye’ye girdi.
CIA’(ye göre bu teröristlerin sayısı en az 35 bin.
23 Şubat 2015’teki demecinde Başbakan Yardımcısı Arınç, IŞİD’e katılan Türk gençlerinin sayısının bin olduğunu söyledi.
Arap medyasına konuşan AKP’li Zahit Gül “IŞİD saflarında 7 bin Kürt kökenli Türkiyeli var” dedi.
Elbette MİT en doğrusunu bilir.
‘Alevi Esad’ı yıkarlar’ diye herkes onlara yardım etti.
Önceki gün Nusra lideri Colani, militanlarına “Özellikle Alevi hedeflere saldırın ve hepsini öldürün” dedi.
IŞİD, Nusra ve diğer gruplarda kaç intiharcı var bilinmez ama karar vermişse intiharcıyı durdurmak  hiç kolay değil.
Örneğin IŞİD’çi intiharcı en az kendisi gibi Müslüman olan Nusra’cıların arasına dalıp onlarcasını öldürebiliyor. Çünkü Şeyhi ona “Nusracılar kafir ve katli vaciptir” demiştir.
Aynı şey Nusracı bir intiharcı için geçerli.
İntiharcının kafası işte böyle bir yapıda.
MİT ve güvenlik birimlerinin bu kafaları bilmemesi imkansız.
MİT ve güvenlik birimlerinin bu tiplerin her an eyleme geçeceğini bilmemesi imkansız.
Adamlar ‘makul şüpheli’ değil yüzde yüz ve peşinen suçlu.
Yani canavar.
Ankara katliamını gerçekleştirenler en az iki hafta önce görevlendirilmiş, bölgede en az beş kez prova yapmış ve belli mekanlardan malzemelerini sağlamışlardır.
Başbakan Davutoğlu’nun sözünü ettiği liste MİT’te olduğuna göre intiharcıların her adımı takip edilmiştir.
Neden yakalanmadılar?
Bu sorunun hiç bir şekilde yanıtı yoktur.

Eylemi yapıp havaya uçtuklarına göre şimdi 'cennetten' bize el sallıyorlardır
Savcılar ‘delil oluştuğuna göre’ onlar için tutuklama talebinde bulunur.
Polis de gider onları cehennemden alır getirir.
Bir daha söylüyorum: IŞİD ve Nusra’da yüzlerce belki de binlerce intiharcı var.
Her iki örgüt Suriye ve Irak’'ta sayısı belli olmayan çocukları kaçırıp intiharcı olarak yetiştiriyor.
Bir düşünün bu intiharcılar Türkiye’ye girdi ve güvenlik birimleri bunların listesini Başbakan Davutoğlu'na verdi. O da “Demokrasi ve özgürlük var” dedi.
Şimdi şu korkunç tabloyu bir düşünelim :
İki ruh hastası Ankara'daki  katliamı yaptığına göre yüzlerce ruh hastası acaba ne yapar ?
Beyler tablo korkunç ama söylediğim şey çok ciddi.
Bu adamlar ruh hastası, sapık ve manyak.
Bu adamlar hepimizi düşman  bellemiş ve bizi öldürmekle direkt cennete gideceklerine inanıyorlar.
Onlara göre biz makul şüpheli değil ayetli suçluyuz.
Onlar ise ‘demokratik hak ve özgürlüklerden feragat etmeden kutsal mücadele veriyorlar’.
Tek farkla: Allah adına.
Onun için listelerine kimse dokunamaz.
‘Allahsızlar’ için listeye bile gerek yok!
Hepsi de makul yani maktul şüpheli..
Hüsnü MAHALLİ, hmahalli@hotmail.com
14 Ekim 2015, 11:12