5 Eylül 2016 Pazartesi

Rıfat Serdaroğlu: KİRALIK KAFANIN BEDELİ & SANA GÖRE DEMOKRASİ & GERÇEĞİ GÖRELİM ARTIK &İSTER KAPATIR, İSTER EL KOYAR...‏

Rıfat Serdaroğlu: 
KİRALIK KAFANIN BEDELİ 
​Hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Gerek devlet yönetiminde, gerek siyasette, gerek iş hayatınızda ilişkilerinizi, kurallar ve gelenekler çerçevesinde yani doğal halinde kuramıyorsanız başınıza geleceklere razı olacaksanız. Karşılıklı saygı ile birlikte ekip çalışması yapmak yerine, kafanızı yani onurunuzu, vicdanınızı bir kişiye kiraya veriyorsanız, köleliğe de razı olacaksınız. Sahibiniz, efendiniz sizi ister atar, ister kapının önüne koyar.
17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk-Hırsızlık-Rüşvet olayları açığa çıktığında çok ilginç konuşmalar duymuş, görüntüler izlemiştik!
Eski İçişleri Bakanı Efkan Ala, o zaman Türk Bürokrasisinin tepesinde ve Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın Başbakanlık Müsteşarı ve sırdaşı idi. Doğrulukları, Adli Tıp Kurumu tarafından onaylanmış ses kayıtlarında, Efkan Ala, operasyonu yöneten Polis Müdürüne şöyle bağırıyordu;
“O Savcıyı dinlemeyeceksin. O kimmiş yahu! Şimdi 4-5 adam gönderip, o Savcıyı tutuklatırım. Dinlemeyeceksin onu.” (Ağır Cezalık suç)
“Sıfırlama” olayı sırasında, yani evden araçlarla para taşınması sırasında da, Polis Müdürüne şu kanunsuz emri veriyordu;
“Bilal Erdoğan’ın bulunduğu yere yaklaşan olursa vurun! Size, yaklaşanı vurun diye emir veriyorum…” (Ağır Cezalık bir suç daha)
Sahibinin güvenliği uğruna bilerek ve isteyerek suç işlemiş bu adam şimdi kapının önüne bırakıldı!
Bundan sonra Efkan Ala’ya uyku haram, ona bu dünyada rahat yok!
Bir adım sonra başına ne geleceğini o bilmiyor, sahibinin insafına kalmış…
Erdoğan, adam harcamakta bir tanedir. AKP’yi 4 kişi kurdular, 3’ü ile konuşmadığı gibi adeta kanlı bıçaklı halde. Abdullah Gül-Bülent Arınç- Abdüllatif Şener’in üzerleri de altları da çizildi.
Davutoğlu kurban edildi ve dış politikadaki tüm olumsuzluklar boynuna asıldı!
Efkan Ala kurban edildi ve iç politikadaki tüm suçlar onun boynuna asılacak!
Yeni İçişleri Bakanına gelince, onu Türkiye’de en iyi tanıyanlardan biriyim.
Bu Soylu Süleyman, yakın zamana kadar Fethullah Gülen’in en ateşli savunucularından idi.
“Türkiye’nin meselelerini iyi takip eden insanların Sayın Gülen’e sadece müteşekkir olmaları beklenir. Hem yapılan faaliyetlerle ilgili hem de ülkemizin birliği ve beraberliği ile ilgili ortaya konulmuş olan tablodan dolayı Sayın Gülen’e teşekkür edilmelidir” diyen ağızla,
“FETÖ Türkiye’nin ve milletin düşmanıdır. Bu örgütten tek kişi bile kalmayıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz” diyen Soylu ağız aynıdır.
Bu ağız iki sene arayla, “Erdoğan’ın paçalarından yolsuzluk akıyor” ve “Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır” cümlelerini söyleyebilen ağızdır!
Soylu, kafasını-onurunu-vicdanını ve ruhunu bile Erdoğan’a teslim etmiş!
Erdoğan son süratle duvara doğru koşmaya devam ediyor…
Koşarken de kendisine hizmet etmiş adamlarının cesetlerine basarak koşuyor.
Vali Mutlu, Emniyet Müdürü Çapkın, İçişleri Bakanı Ala! Oh ne ala ne ala…
Hiç kimse unutmasın. Kiralık kafanın bedeli köleliktir…
Rıfat Serdaroğlu
***
Rıfat Serdaroğlu: 
SANA GÖRE DEMOKRASİ 
​Demokrasiyi eğdin, büktün, sana aykırı gelen, kafanın basmadığı “Kuvvetler Ayrılığı” ve “Lâiklik” gibi ilkeleri tıraşladın, Anayasa’yı rafa kaldırdın,
“Hukuk Devletini” yere serdin, sonunda tam da senin “İleri Demokrasi” diye adlandırdığın bir ucubenin içine attın koca Türk Milletini…
15 Temmuz’da darbe girişimi oluyor, 241 kişi ölüyor, binlerce insan yaralanıyor, Türk Devleti dünyaya rezil oluyor!
Darbeci çeteleri Türk Devletinin içine sokan sen, onları terfi ettiren sen, onları darbe yapabilecek güce kavuşturan sen, hedefi “İslam Devleti” olan FETÖ ile menzilimiz aynı diyen sen! Ama Demokrasi kahramanı geçinen yine sen!
Sonra Türk Tarihinin en büyük insan kıyımı başladı. Gerçek suçlular koltuklarında otururken, 100 Binden fazla insan, Yargıç-Savcı-General-Subay-Astsubay- Öğretmen-Doktor-Gazeteci-Yazar-Şarkıcı-Türkücü-Ülkücü- Hastane Temizlik Görevlisi-Belediye İşçisi-Askeri ve Sivil okul öğrencileri hepsi, sorgusuz sualsiz ya işlerinden atıldılar, ya da tutuklandılar.
Fabrikalara-Şirketlere-Alışveriş Merkezlerine-Gazetelere-Televizyonlara-Dergilere- Yayınevlerine ya el konuldu ya da kapatıldılar…
Tutuklanan kişilerle ilgili, Savcılık İddianamesi var mı? Biz bilemiyoruz!
Zaten gizlilik kararı var, şüphelilerin Avukatları dahi dosyaları göremiyorlar!
İnsanların mallarına anında el koyuyorlar, mahkeme kararı var mı?
Yok, ama Olağanüstü hal gereği Kanun Hükmünde Kararnameler var!
Tek başına bu kararnameler yeterli mi?
Peki, bu Kanun Hükmünde Kararnameler, tövbe Allah emri mi!
Bunlar nasıl yürürlüğe girer?
Anayasa ve TBMM İçtüzüğüne göre, kararnameler Resmi Gazetede yayınlandığı gün TBMM’ye gönderilir ve en geç bir ay içinde TBMM’de görüşülür ve kabul edilirse yürürlüğe girer.
15 Temmuzdan bu yana yaklaşık 50 (ELLİ) gün geçti. Şimdiye kadar çıkan ve anında uygulanan kararnamelerden 1 (BİR) tane olsun TBMM de kabul edilen var mı? Yok!
Eee ne oldu Anayasa, TBMM İçtüzüğü? Bunlar süs olsun diye mi var?
Sana göre Demokrasi böyle olur değil mi? Seni uyanık seni!
Bilesin ki 12 Eylül darbesi, senin yaptıklarının yanında şeker-şerbet kaldı.
Tüm bu hukuksuzluklar ile ilgili suçları Davutoğlu ve Efkan Ala’nın üstüne atmakla kurtulamazsın…
Sıra şimdi sizde;
TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu ve Aydın Doğan;
Yıllardır özellikle ikinizi rahatsız edecek yazıları bilerek yazıyorum. İkinizle de ne bir işim oldu ne de bundan sonra olur. Fakat biriniz Anadolu’nun temiz insanlarından oluşan, sayıları 1 Milyon 300 bini bulan bir topluluğun başkanısınız, diğeriniz Türk kamuoyunu etkileyen bir medya grubunun başındasınız. Siz ikiniz biraz olsun dik durabilseydiniz, Anayasa ve Hukuk Devletine sahip çıkabilseydiniz veya sahip çıkmak isteyenlere destek verseydiniz, başımıza bu kadar bela gelmeyecekti.
Sizler bu günleri göremediniz ve görevinizi yapacağınıza, günlük menfaatler ve basit çıkarlarınız uğruna ülkeyi “Federe İslam Devletine” götürecek bir Badem ekibine destek verdiniz, halen de utanmadan vermeye devam ediyorsunuz!
Şunu hiç unutmayın; Ne verirseniz verin, ne kadar yaranmaya çalışırsanız çalışın, Efkan Ala’nın yaptığının kırkta birini yapamazsınız, yapabilir misiniz?
Sizlerin sonu mutlaka Silivri olacak.
Gerekçe mi istiyorsunuz? İşte size gerekçe;
-Gümrük ve Ticaret Bakanı Tüfenkçi, “şimdiye kadar 16 yönetim kurulu üyesi, 17 meclis başkanı 442 meclis üyesi olmak üzere 475 kişi TOBB da ki görevlerinden istifa etmişlerdir, bu %5 e tekabül etmektedir ve çok azdır.
Böyle giderse, biz devreye girer ve gereğini yaparız” diye yüzünüze karşı size fırça attı mı, atmadı mı? Bünyesindeki FETÖ’cuları temizlemeyen ve defalarca Gülen’e gidip elini öpen, TOBB Başkanının tutuklanmasına ve Melih Gökçek-Zafer Çağlayan-Sinan Aygün ile yapılan ortak işler dâhil tüm malvarlığına el konulmasına…
-Şüpheli Aydın Doğan, uzun yıllardır FETÖ nün tüm yayın organlarının dağıtımını yapmaktadır. Bu davranış FETÖ ile işbirliği içinde olunduğunun bariz sonucudur. Aydın Doğan’ın da tutuklanmasına ve tüm malvarlığına el konulmasına…
Hoppala! Git derdini Marko Paşaya anlat! Böyle olur Bademlerin Demokrasisi…
Rıfat Serdaroğlu
***
Rıfat Serdaroğlu: 
GERÇEĞİ GÖRELİM ARTIK
​Amerika ve İsrail, bölgemizdeki 4 devletten (Türkiye-İran-Irak-Suriye) toprak alınarak, ikinci İsrail olarak görev yapacak “Büyük Kürdistan’ın” kurulmasını isterler mi?
-Hem de nasıl? Adeta hamile kadının aşerdiği gibi aşeriyorlar…
Amerika, Türk Politikacı ve askeri-sivil bürokratlarının ödlekliğinden yararlanarak, Temmuz 1991 yılından beri “Çekiç Güç” adı altında, sözüm ona bölgedeki Kürtleri Saddam’ın zulmünden kurtarmak görüntüsüyle, Kürt Devletinin kurulması için çalışıyor. Bu amaçla 5 bin Kürt gencini Amerika’ya götürüp, yıllarca eğittiler ve kurulacak Kürt Devletinin bürokratlarını hazır hale getirdiler.
ABD; defalarca PKK’ya havadan silah ve mühimmat gönderirken yakalandı.
Her seferinde yanıt aynı idi; “Yanlışlık oldu, özür dileriz!”
Etrafı Müslüman Devletlerle çevrili olan İsrail ise, varlığını sürdürebilmek için, Müslüman Ortadoğu’ya bıçak gibi sokulmuş, kendi kontrolünde bir Kürt Devleti kurulması için çok uzun bir zamandır çalışmaktadır. İsrail derin Devleti,
“Eski Ahit’in” Fırat’tan Nil nehrine kadar olan toprakları, kendilerine tanrı tarafından vaat edilmiş topraklar olarak görür ve buralara sahip olmak için gece-gündüz hiç durmadan çalışır. İsrail Devleti için tüm bölgeye sahip olmanın altın anahtarı olarak görülen Kürt Devleti, hem siyasi, hem stratejik, hem de kutsal bir hedeftir…
Dünyada bu gerçeği bilmeyen siyasetçi yoktur.
Peki, Erdoğan bölgemizdeki 22 ülkenin sınırlarını değiştirecek olan projeye, bunları bilmeden mi Eşbaşkan oldu? Türk Devletinin binlerce yıllık hafızasını barındıran Dışişlerinin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst düzey yetkililerinin Erdoğan’ı uyarmamış olacağını düşünen birileri var mı?
Mutlaka uyarmışlardır! Hem sözlü, hem de yazılı olarak…
Sonuç; Erdoğan ve AKP Hükümetleri, bilerek ve isteyerek Türkiye Cumhuriyetinin aleyhine olacak bir projeye ortak olup, destek vermişlerdir. Bunun adı düpedüz “Vatana İhanettir!” Bu suçun işlendiğini gördükleri halde, ilgililer hakkında yasal takibata geçmeyip, Atilla TAŞ’ın peşinden koşanlar da bu suçun ortaklarıdır…
Gelelim, Erdoğan’ın 30 yıllık dostu Fethullah Gülen’e;
Dünyadaki olayları takip eden ve kafası çalışan her siyasetçi net olarak bilir ki, Fethullah Gülen bir CIA projesidir. 174 ülkeye yayılmış FETÖ okullarında çalışan her üç kişiden biri CIA ajanıdır. CIA o ülkelerdeki dinlemelerini, belge-bilgi toplamalarını FETÖ Okulları üzerinden yapar. Ayrıca bu okullar, CIA ajanları için birer saklanma ve kaçış istasyonlarıdır.
Erdoğan ABD projesine Eşbaşkan, Gülen CIA projesi! Bu iki kişi birbirlerini kaç yıldır tanıyıp ilişki içindedirler? En az 30 yıl! AKP’nin iktidar oluşunda, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesindeki Anayasa değişikliğinde, referandumda hep kol kola çalışmışlardır.
Karşılığında da Erdoğan, FETÖ militanlarının Türk Devletinin en önemli kurumlarına yerleşmelerine izin vermiştir. Eğer Erdoğan izin vermeseydi bir tane bile FETÖ’cu devlete giremezdi.
Erdoğan bunu niçin yaptı? Onu da kendi ağzından dinleyelim;
“Menzilimiz yani hedefimiz birdir bizim, onun için yardım ettik. Rabbim ve milletim bizi affetsin!”
Sonuç; Erdoğan ve AKP Hükümetleri, FETÖ’nün, Türk Devletine yerleşmesine, darbe yapacak güce ulaşmasına, ekonomik-siyasi güç kazanmasına bilerek ve isteyerek sebep olmuşlardır.
Bu suçun adı düpedüz “Vatana İhanettir”
Bu suçun işlendiğini, kendilerine sunulan belgelere rağmen hala görmezden gelenler ve hala Atilla Taş’ın peşinden koşanlar da bu suçun ortaklarıdır…
Bilmem anlatabildim mi Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı…
Not; Dış Politikadaki tüm yanlışlar Davutoğlu’nun sırtına yüklenmişti!
İç Politikadaki işlenen suçlar ise Efkan Ala’nın sırtına yüklenecek!
“Tek Adam” yönetiminde böyle olur kendi çocuklarının başını yemek…
Rıfat Serdaroğlu:
**
Rıfat Serdaroğlu: 
İSTER KAPATIR, İSTER EL KOYAR‏
Günlerdir “Sözcü Gazetesinin” kapatılacağı korkusu üzerine haberler okuyoruz.
Bir yıl içinde 39’uncu defa zorunlu tatile çıkarılan Sözcü yazarları bile “Sözcü Susarsa, Türkiye Susar” diye adlandırılan kampanya ile köşe yazıları yazdılar.
Kimse eveleyip-gevelemesin! Erdoğan, isterse Sözcü Gazetesini kapatır, isterse el koyar, isterse Bademin birini Sözcü’ye kayyum atar, isterse batırır!
Kimsenin de gıkı çıkmaz. “Sözcü Susarsa, Türkiye Susar”mış! Bak sen!
Zaten Türkiye 15 senedir ne yapıyor? Türkiye 15 yıldır susmuyor mu?
-İhracatının %80’ini AB ülkelerine yapabilme gücüne erişmiş iş dünyası, Cemaat-Tarikat artığı, Ortaçağ kafalı Bademlerin önünde el pençe divan durmuyor mu?
-Utanmadan adlarını hala “Sivil Toplum Örgütü” olarak kullanan, ama tek işleri Bademlere yaltaklanmak olan sözüm ona STK’lar 15 yıldır susmuyor mu?
-Badem tarafından iğdiş edilmiş, 1 Mayısları bile Vali emriyle düzenleyen sözüm ona sapsarı sendikalar kafalarını kaldırabiliyorlar mı?
-Ülke 15 yıldır adım-adım “Tek Adam Faşizmine” giderken, itiraz eden bir tane bilim insanı, “Sözcü ve birkaç gazete haricinde” “Ne yapıyorsunuz” diyen bir tane gazete kaldı mı?
-Ülke insanının yarısından fazlası boğazına kadar borca batırılırken, “Etmeyin eylemeyin, bu insanları tefeci faizine kurban etmeyin” diyen bir tane
“Devlet Görevlisi” çıktı mı?
-Yasama-Yargı-Yürütme, “Tek Adam” emrine verilirken, yolsuzluklar göğe çıkarken, TBMM de Türk Milletinin hakkını yeterli şekilde savunan bir tane muhalefet partisi var mı?
Ne oldu da, her aykırı olay hakkında demokratik tepkisini dile getirmekten çekinmeyen Türk Milleti, susan-konuşmayan-korkak bir toplum haline geldi?
Bizi toplumsal beyin felcine uğratan etken ne? Niçin böyle olduk?
Sizleri bir an için 2002 yılından öncesine götüreyim. Farzedin ki iktidarda Demirel veya Ecevit var!
Türk Milleti, TÜSİAD-TOBB-TÜRK-İŞ-DİSK-Gazeteler-TV ler-Radyolar-Dış Basın aşağıda yazacağım olaylar o zaman olsa idi nasıl davranırlardı? Susarlar mıydı?
-Demirel’in 4 Bakanının, Reza Zarraf adlı bir üçkağıtçıdan rüşvet aldıkları belgeleriyle-ses ve görüntü kayıtlarıyla ortaya çıksaydı!
Bakan çocukları yatak odalarında para sayma makinaları ve milyonlarca dolar-avro ile yakalansalardı! Banka Genel Müdürünün evinde ayakkabı kutuları içinde milyonlarca dolar-avro para çıksaydı!
Türkiye’de neler olurdu?
Öncelikle Nazmiye Hanım, “Demirel, Demirel neler oluyor? Ya bu işi aydınlat ya da yallah evden dışarı” diye ortalığı inletirdi!
Basın günlerce konuyu manşetlerden indirmez, toplumsal gösteriler-protestolar her gün artarak sürer, STK’lar yolsuzlukları ilanlarla duyururlar, sonucunda TBMM olağanüstü toplanır, Hükümet ya kendiliğinden istifa eder, ya da Gensoru ile düşürülürdü! Bu ülke bir Yahya’yı yıllarca tartışmadı mı?
Aynen böyle olmaz mıydı?
Ya da Ecevit’in Rahşan Hanımla yaptığı şu telefon konuşması, banda alınıp sonra da canlı olarak yayınlansaydı?
-Rahşan Hanım, beni dikkatle dinle! Bizim Bakanları-çocuklarını gözaltına almışlar. Sen şimdi evdeki şeyler var ya, akrabalarını çağır, onları güvenli bir yere naklet!
-Rahşan Hanım, ne yaptınız? Sıfırladınız mı? Ne istersen yap, aman telefonda konuşma!
*Biz şimdi neyle konuşuyoruz Bülent?
-Hadi, hadi kapat şimdi. Çay demle ben geleceğim, öptüm.
*Bana bak Bülent, bu işlerde bir pislik varsa, git çayını mahalle kahvesinde iç, eve de gelme…
Sonunda Hükümet ya istifa eder, ya da Gensoru ile düşürülürdü!
Şimdi herkes kendi payına düşen hisseyi kucağına alsın ve düşünsün;
“Her Millet müstahak olduğu kişiler tarafından yönetilir. O ülkede aydınlar, vatanseverler, demokratlar sustuysa o ülkenin üzerine özgürlük ışığı düşmez. Onlar artık Millet değildirler. Onlar Ya tebaadırlar, ya da ümmettirler.
Her iki halde de köledirler, köle…”
Not;
Eğer Bademler Sözcü’yü kapatmaya kalkarlarsa, ne yapacağız diye parlak fikirleri olanlar lütfen bana yazsınlar. Çarşı Grubunun katkısını ben sağlarım…
Sağlık ve başarı dileklerimle 05 Eylül 2016
Rifat Serdaroğlu

2 Eylül 2016 Cuma

ÇOK ÖNEMLİ BİR İKTİBAS: "BİR UZMANIN GÖZÜYLE KÖPRÜ YAPIMI!" - NECATİ DOĞRU" - SÖZCÜ, 31 Ağustos 2016

BİR UZMANIN GÖZÜYLE KÖPRÜ YAPIMI!
NECATİ DOĞRU
[Alıntı: 31 Ağustos 2016, Sözcü]
Köprü yapımına karşı değilim.
Hava alanı yapımına karşı değilim.
Her atılan temele, her dikilen esere sevinçle, gururla, umutla bakmaktayım.
Alkışlamaktayım.
Böyle diyor müfettiş Şenol Sarrafi.
Gördüklerini sergiliyor:
Birinci Boğaziçi Köprüsü:
Adı: Atatürk Köprüsü, (Süleyman Demirel dönemi)
İhale bedeli (Maliyeti): 21.7 milyon dolar.
Yapım süresi: 32 ay.
Kule yüksekliği: 165 metre.
Toplam uzunluğu: 1510 metre.
İki kule arası açıklık: 1074 metre.
Genişliği: 3 şerit gidiş. / 3 şerit geliş. Toplam 6 şerit.
İkinci Boğaziçi Köprüsü:
Adı: Fatih Sultan Mehmet (Turgut Özal dönemi)
İhale bedeli (maliyeti): 125 milyon dolar.
Yapım süresi: 30 ay.
Kule yüksekliği: 102 metre.
Toplam uzunluğu: 1560 metre.
İki kule arası açıklık: 1090 metre.
Genişliği: 4 şerit gidiş. / 4 şerit geliş. Toplam: 8 şerit.
Üçüncü Boğaziçi Köprüsü:
Adı: Yavuz Sultan Selim, (Tayyip Erdoğan dönemi)
Bakan'ının söylediği maliyet: 3 milyar dolar.
Yapım süresi: 27 ay.
Kule yüksekliği: 322 metre.
Toplam uzunluğu: 2164 metre.
İki kule arası açıklık: Bilgi bulunmadı.
Genişliği: 4 şerit gidiş. / 4 şerit geliş. 2 şerit demiryolu. Toplam 10 şerit.
* * *
Şenol Sarrafi (soyadını Sarraf olarak değiştiren Rıza Sarraf ile akrabalığı yoktur) 5 yıl Halk Bankası müfettişliği yaptı.
4 yıl Toplu Konut müfettişliği yaptı.
3 yıl PTT müfettişliği yaptı.
4 yıl İskenderun Demir Çelik müfettişliği yaptı.
8 yıl TEKEL müfettişliği yaptı.
4 yıl USAŞ ve Denizyolları müfettişliği yaptı.
Bu kadar kurumun hesaplarını 30 yıl boyunca Yüksek Denetleme Kurulu üyesi olarak denetleyen müfettiş Şenol Sarrafi sözlerine şunu ekliyor:
Süleyman Demirel döneminde yapılan Boğaziçi Köprüsü 21 milyon dolara mal oldu.
Tayyip Erdoğan döneminde yapılan Boğaziçi Köprüsü'nün ise 3 milyar dolara mal olduğu açıklandı.
Yani birinci köprü ile son köprü arasındaki fiyat farkı 143 kat oldu.
Tayyip Erdoğan'ın yaptırdığı Yavuz Sultan Selim Köprüsü kule yüksekliği olarak Süleyman Demirel'in yaptırdığı Atatürk Köprüsü'nden 3 kat, uzunluk olarak 1.
3 kat, genişlik olarak biri 6 şeritli, diğeri on şeritli yani 1.6 kat büyük fakat fiyat olarak 143 kat fazla.
1 değil.
2 değil.
3 değil.
Boru değil.
143 kat.
Tayyip Erdoğan döneminde 1 köprüye harcanan parayla Süleyman Demirel döneminde 143 boğaziçi köprüsü yapabilir durumda.
* * *
Aynı kıyaslamayla gittiğimizde;
Tayyip Erdoğan döneminde yaptırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Turgut Özal döneminde yapılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nden kule yüksekliği olarak 2 kat, toplam uzunluk olarak 1.3 kat, genişlik olarak; 
biri 6 şeritli, diğeri 10 şeritli yani 1.6 kat büyük fakat fiyat olarak 25 kat fazla.
1 değil.
2 değil.
3 değil.
Boru değil.
25 kat.
Tayyip Erdoğan döneminde 1 köprüye harcanan parayla Turgut Özal döneminde 25 boğaziçi köprüsü yapabilir durumda.
* * *
Boğaziçi köprülerinin, hava alanlarının, körfez geçişlerinin yapımının;
İhale Yasası, Kamu Mali Kontrol Yasası ve Özelleştirme Yasası'na göre "maliyetleri ve ihale bedelleri" önceden saptanıp ihaleye çıkılması ve yapımcı firmalara verilen günlük geçiş ve hasılat garantileri ile devletin ne kadar geliri onlara aktardığının hesaplarının da TBMM'nin denetimine, Sayıştay'ın incelemesine sunulması gerekir.
Yapım böylece bedeli ödeyecek olan halk nezdinde açık, şeffaf ve denetlenebilir olur.
İhaleler açık yapılsaydı;
Osmangazi Köprüsü'nü yapan müteahhitlere 1 milyar dolar harcayıp, 19 yılda (2035'e kadar) 9 milyar dolar geçiş garantisi verilmesinin hesaplarını görecektik.
1 koyuyor, 9 alıyor.
Bu kazanç nerede görülmüş?
Günde 135 bin araç geçiş garantisi verilerek yaptırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nden de yapımcı şirketler 3 milyar dolar harcadıkları halde sadece 1.2 milyar dolar hasılata razı olmaları yani zararına köprü yapmak gibi bir garabet çelişkiye neden razı olduklarını da anlayacaktık.
Özetle köprüye karşı değiliz.
Yediğimiz kazık büyük.
Kazığın boyunu bilelim.

25 Ağustos 2016 Perşembe

Dünyada en iyi imaja sahip ülkeler & AMERİKA BÜLTENİ (24 Ağustos 2016)

Dünyada en iyi imaja sahip ülkeler


İsveç’in başkenti Stockholm, yüksek ekonomik ve yaşam standartlarına sahip olmanın yanı sıra, küresel turizmin de gözde merkezlerinden biri.

AMERİKA BÜLTENİ (24 Ağustos 2016)
Küresel algı-imaj araştırmaları ve danışmanlığı firması Reputation Institute, 2016 dünyanın en iyi imaja sahip ülkeleri listesini yayınladı. Dünyada en fazla kişinin ziyaret etmek, bulunmak, yatırım yapmak, hakkında öğrenmek istediği veya bunları tavsiye edeceğini belirttiği ülkeler sıralamasının zirvesinde İsveç var. ‘RepTrak’ olarak adlandırılan endeksin belirlenmesinde, ülkenin ihraç mallarının kalitesi, yaşam standartları, küresel kültüre katkı, genel hoşgörü, güvenlik gibi faktörler dikkate alınıyor. Endeksin ilk sıralarında Avrupa ülkelerinin yoğunlukla yer alması dikkat çekiyor. Endeksin ilk 10 sırasındaki 10 ülkenin ortak özellikleri ise, dünyanın en mutlu ülkeleri endeksinde de üst sıralarda yer almaları, barışçıl bir toplumsal yapıya sahip olmaları ve sosyal açıdan ilerici (eğitim kalitesi, sosyal sağlık sistemi, eşcinsel evlilik vb) politikalara sahip olmaları… İlk 20’ye giremeyen ABD endekste, 56.32 puanla 28’nci sırada yer aldı.
İşte küresel imajı en düzgün ilk 19 ülke ve mükemmel notu 80 olan endeksteki notları:
  1. Portekiz — 66.53. Portekiz, 2008 ekonomik krizinden en olumsuz etkilenen ülkelerden biriydi ve hükümet sıkı bir kemer sıkma politikası uyguluyor. Ancak, dünya turistleri arasındaki çekiciliği her zamankinden daha da güçlü şekilde kalmaya devam ediyor.
  1. Almanya — 67.55. Dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri, ve dünyanın en kaliteli markalarından bazılarının sahibi olarak Almanya’nın daha üst sıralarda olmaması şaşırtıcı. Eğer Frankfurt, Brexit sonrası Avrupa düzeninde Londra’dan çıkmayı düşünecek bazı bankaları kendine çekmeyi başarırsa, Almanya’nın sıralaması da çok değişir.
  1. İspanya — 67.73. Tıpkı Portekiz gibi ağır bir ekonomik krizden sonra toparlanmaya çalışıyor. Ancak turistler için vazgeçilmez duraklardan biri. Özellikle emeklilik sonrası Akdeniz sahillerine yerleşen İngiliz sayısı her yıl daha da artıyor.
  1. Belçika — 67.95. Sadece 11 milyon nüfusu olmasına rağmen Belçika, boyunu çok aşan bir küresel imaja sahip. Brüksel’in Avrupa Birliğinin merkezi olması, ülkenin milli futbol takımının Avrupa sıralamasında ikinci olması, ülkenin son derece popüler biralarının katkısını da unutmamak lazım.
  1. Fransa — 69.32. Son dönemdeki terörist saldırılar, Fransa’yı ziyaret etmek isteyen turistler de ‘acaba’ duygusu uyandırsa da Paris ve Fransız Rivierası hala dünyanın en popüler turist menzilleri arasında yer almaya devam ediyor. Fransa da tıpkı Almanya gibi, Brexit’ten sonra Londra bankalarını ülkesine çekme mücadelesi veriyor.
  1. Japonya — 70.97. Japonya’nın 1980’lerden beri yaratıcılık ve teknoloji ile ödeşleşen imajı devam ediyor. Uzakdoğu’yu ziyaret etmek ve orada iş yapmak isteyen herkesin aklına Hong Kong ile beraber gelen ilk yer olmayı sürdürüyor.
  1. İngiltere — 71.08. Brexit’in İngiltere’nin küresel imajına önümüzdeki yıllarda yapacağı olumsuz etkiyi tahmin etmek güç değil. Ancak Londra, yakın gelecekte finans merkezi olma şöhretini yitirse bile, tarihi şöhretinden dolayı küresel turistlerin ilgi odağı olmayı sürdürecektir. Ülkenin yolsuzluk oranının çok düşük olması nedeniyle, Londra’nın hukuk büroları da küresel müşterilerine hizmet vermeyi sürdürüyor.
  1. Italya — 71.68. İtalya’nın bankacılık sektörü kendi krizini yaşıyor ve bazılarınca Eurozone’u tehdit edebilir düzeye de ulaşabilir ama yüksek kaliteli ihraç malları ve müthiş turizm potansiyeli ile Saygınlık Enstitüsünün listesinde şimdilik yer almaya devam ediyor.
  1. Avusturya — 72.44. Bir zamanlar Avrupa’nın kültür başkentiydi. Hala birçok önde gelen kültürel faaliyetin odağı. Dünyada en yüksek yaşam standartlarına sahip ülkelerden biri ve tıpkı komşusu Almanya gibi dünyada oldukça rağbet gören kaliteli ihraç mallarına sahip.
  1. Hollanda — 73.90. Hollanda, üst düzey tolerans ve turist dostu sosyal yapısı ile ünlü. Dünyanın en işlek limanlarından biri olan Rotterdam ise adeta Avrupa ile dünyanın geri kalanı arasındaki ticaret kavşağı gibi
  1. Irlanda — 74.1. Yabancı yatırımcı çekmesi nedeniyle İrlanda ekonomisi geçen yıl yüzde 26 genişledi. Özellikle teknoloji ve finans şirketlerinin görülmemiş ilgisine sahip. Ülkelerinin Avrupa Birliğinden ayrılmasından endişeli İngilizler ve şirketleri de taşınınca bu trendin daha da yükseleceği öngörülüyor.
  1. Danimarka — 74.25. Avrupa ana karası ile İskandinav dünya arasındaki bağ olması nedeniyle Danimarka önemli bir turist kavşağı. Yurttaşları, oldukça yüksek yaşam standartlarına sahip. Yenilenebilir enerji alanında dünyada öncülük yapan ülkelerden biri ve 2050 yılına kadar fosil yakıtlarla elde edilmiş enerjinin kesinlikle kullanılmadığı bir ülke olma yolunda.
  1. Yeni Zelanda — 74.68. Turizm propaganda broşürleri, “Dünyanın en genç ülkesi” sloganını kullanıyor. Dünyanın geri kalanından ve sorunlarından uzak bu barışçıl Pasifik ülkesi, hem turistlere hem de yatırımcılara dostluğuyla biliniyor. Auckland, bu yıllarda adeta yeniden inşa ediliyor ve kürenin ‘sırt çantalı turist’leri, suç oranın azlığı nedeniyle oldukça rağbet gösteriyor.
  1. Finlandiya — 75.16. AB üyesi olan tek Kuzey Avrupa ülkesi olmanın avantajlarını yaşıyor. Dünyanın yaşam standardı en yüksek ülkelerinden biri. İhraç malı üretimi üst düzeyde ve Helsinki dünyanın popüler turist menzillerinden biri.
  1. Norveç — 76.18. İngiltere’nin Brexit referandumu sırasında tartışılan konulardan biri ise ‘Norveç Modeli’ydi. Norveç, AB pazarına belli oranda ortak ülkeymiş gibi girebiliyor ama oy hakkı yok. Bu model Norveç’e kazandırıyor gibi. Doğal kaynaklarının zenginliği nedeniyle dev bir ihracat ülkesi. Ve elbette turistik açıdan da oldukça çekici bir ülke.
  1. Avustralya — 76.84. Bugünlerde herkes Avustralya’ya taşınmak istiyor gibi. Harika iklimi ve gelişen ekonomisi gözönüne alındığında bu talep patlaması sürpriz değil. Ülkenin en büyük ekonomik sektörlerinden biri madencilik. Turizm açısıdan oldukça popüler bir ülke. Dahası Sidney, son dönemde teknoloji firmaları ve yatırımları patlaması yaşıyor
  1. İsviçre — 77.00. Avrupa Birliği üyesi değil ama Avrupa’nın tam ortasında kendi başına yaşıyor. Bankalarıyla ünlü ve oldukça yüksek yaşam standartlarına sahip. Alp’lerde kış ve kayak turizmi ile turistlerin ilgi odağı.
  1. Kanada — 77.82. Geçtiğimiz yıl da endekste ilk sırada yer alan Kanada, özellikle yaşamak için yeni bir ülke arayan küresel göçmenler arasındaki en popüler ülke. Hoşgörülü kültürü, güçlü ekonomisi, sosyal sağlık sistemi bunun en önemli nedenleri arasında.
  1. İsveç — 78.34. İsveç, bu endeksin birincisi olmak için gerekli herşeye sahip: Yüksek kaliteli ihracat malları üretimi, hoşgörülü toplum, düşük suç oranı, ziyarete değer birbirinden güzel şehirler, kuzey şartlarında görece ılımlı iklim, güçlü ekonomik akıl. Bunlar, sadece bu yıl değil, yakın yıllarda da İsveç’i endeksin zirvesinde tutmaya yeter.
Endeksteki 70 ülke arasında küresel imajı zayıf veya kötü olan 20 ülke ise şunlar:
SıraÜlkeNotu
51Israil47.43
52Honduras47.30
53Katar46.87
54El Salvador45.57
55Mısır45.22
56Romanya44.11
57Çin44.08
58Türkiye42.73
59Ukrayna42.54
60Kolombiya42.46
61Kazakistan41.58
62Nikaragua41.08
63Angola40.95
64Cezayir40.52
65Rusya39.82
66Nijerya36.37
67Suudi Arabistan36.32
68Pakistan31.03
69Iran29.74
70Irak24.56

22 Ağustos 2016 Pazartesi

ÖNEMLİ VE GÜNCEL BİR SUNUŞ: Türkofobi İslamofobi Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ Yayın Tarihi : 09.08.2016

Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ
Türkofobi İslamofobi
Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ
Yayın Tarihi : 09.08.2016
Aziz Başkan, değerli Başbakanım, çok kıymetli kardeşlerim. Sözlerime teşekkür ile başlamak istiyorum. Sayın Başkanımız Süleyman Şensoy Beyefendi’ye ve onun ekibine böyle güzel ve hayati bir konuda bu toplantıları, bu çalışmaları düzenledikleri için teşekkür ediyorum.
Bu toplantıların kolay hazırlanmadığını, kolay organize edilmediğini biliyoruz. Buna rağmen beşinciyi düzenliyoruz. Türkçede “maymun iştahlı” diye bir söz vardır. Gürültüyle, patırtıyla herkes bir araya gelip bir şeyler yapar. Çok güzel gidilecek zannedilir fakat altı ay, bir sene, bir buçuk sene derken sonu gelmez. Resulümüzün de (sav) ibadet konusunda; ‘Allah katında amellerin en makbulü az da olsa devam üzere yapılanıdır’’ diye güzel bir hadisi var. Arzu edilen; ibadetin İslam’da itikat, ibadet, muamelat temeline oturması. Önce itikat imanınız olacak, sonra ibadet geliyor, sonra da yapacağınız işler, vesaireler muamelat.  Biz beşinci yılımızdayız. Muntazaman, mütemadiyen nice beşinci yıllara inşallah devam edecektir. Bir diğer teşekkürüm de, sizlere hitap etmek imkanını bana verdikleri için Akil Kişiler Kurulu’na. Sizlere de hoş geldiniz diyorum. Çalışmalarınızda Cenab-ı Hakk’tan (cc) başarılar diliyorum.
Bu çalışmaların sürekli desteklenmesi lazım.  Özellikle kamu kurumları tarafından desteklenmesi lazım. Onun için ben yapabileceğim her şeye hazırım. Ankaralı olmam sebebiyle ve biraz da siyasette bulunmuş olmam sebebiyle bazı diyaloglarımız var.  Yakın hedeflerimiz olmalı. Geçmişte başarılar oldu. Beş sene içerisinde başarılı çalışmalar yapıldı. Bundan sonra nelere öncelik vermemiz gerektiğini Akil Kişiler toplantılarında konuştuk ama sizlerin de bilmesini isterim.
Birincisi;
Sayın Başbakanımızın da açılış konuşmasında belirttiği gibi, “Nahcivan Anlaşması’na henüz katılmamış olan Özbekistan ve Türkmenistan gibi devletlerin katılmasına öncelik vermek”. Bunun için öncelikle biz gayret göstermeliyiz.  KKTC’nin dünyada tanınması için gerekli gayreti göstermek de öncelikli hedeflerimiz arasında yer almalı.  Bunu ajandaya almamız lazım. Bunun geçmişi var ve geçmişini en iyi Sayın Başbakanım biliyor. Ben yaşadığım şeylerden bahseden bir adamım. Yaklaşık 10 televizyon programı yaptık yakın tarihte ne oldu, ne bitti üzerine; “Bir şartım var, yaşadığım yakın tarihî detaylarıyla anlatırım, sual gelirse onu söylerim ve dolayısıyla sorumluluğu üzerime alırım” dedim.
Hedeflerimizden ikincisi,
dün bahsettiğimiz “alfabe birliği”. Türkçe çok önemli bir dil. Bütün Türk Cumhuriyetleri’nde dil birliğini sağlayıp, ortak bir dil geliştirmemiz gerekiyor. “Alfabe birliği”, “dil birliği”, “dinde birlik” diyorlar ya, dinde birliği sağlayabilmemizin ilk yolu alfabe birliğidir. Bunun için neler yapılabilir? Yeni bir kampanya başlatabiliriz. Burada tekrarlamakta fayda görüyorum. Nahcivan Anlaşması’na hedef olarak Özbekistan, Türkmenistan ve Kıbrıs’ın dâhil olması lazım.
Üçüncüsü
“soyadı birliği”. Soyadlarımız garip. Türk dünyası ‘’of”lar, “ef”ler, vesaire. Bazı Türk kardeşlerimiz Azerbaycan’da soyadlarının sonuna ‘’-ova’’ ekini eklemeye başladılar. Bu ekler, bir başka kültürün, Slav kültürünün size taktığı şeylerdir. Türkmen atı koşuyor, kuyruğuna bir teneke takılmış. Bunları bizim arkadaşlarımız değiştirdi.
Aslında bizatihi Türkiye’deki Türklerin soyadlarındaki saçmalıklara da dikkat çekmek gerekiyor. Soyadını değiştirmek için mahkemeye başvuranlar var. Bunun için gidip mahkemedeki hakimlerle konuştum; “o saçma sapan, yakışıksız soyadlarını değiştirin” dedim. Hakimler görüşlerimi önemsedi.  Demek ki üçüncü hedefimiz de millî şuur için önemli. İntisap bakımından Türk - İslam medeniyetine mensubuz. Parlak ve her daim geleceği olan bir medeniyet.
Dördüncüsü,
“ortak Türkçe”. Peki, ortak Türkçe hangi Türkçe olacak. Başkanımız bu toplantıyı manalı bir zamanda yapıyor. Bunun için kendisine ayrıca teşekkür ederiz. İstanbul’un fethinin yıldönümünün günlerindeyiz. Bu fetih sadece bir iskan meselesi değildir. Bir kültür meselesidir, bir medeniyet meselesidir.  Bir dilin yaygınlaşması, o dili konuşan ülkenin ekonomisinin etkisi ile doğru orantılıdır. Bunu göz önünde bulundurarak dilimize hedef olarak sahip çıkmalıyız.
Beşinci hedefimiz,
“Türk birliğinin gelişmesi ve ağırlığının artırılması” olmalı. Bunu hedef olarak seçmeliyiz ve bazı şeylere de fazla aldırmamalıyız. Sayın Başkanımız hatırlattı; dostlarımız, tanıdıklarımız şu anda  Almanya’dalar ve şu saatlerde oylama gerçekleştiriliyor. Ermeni meselesinin Alman Parlamentosu tarafından tanınması oylanıyor. Açıkçası bu bizi çok ilgilendirmemeli. Bu yeni bir şey değil. Efendim bu bize dost, bize bunu nasıl yaparlar? Yaparlar. Akif’i iyi okuyanlar şunu unutmasınlar. Harp içerisinde Almanlar bizim dostumuz değil miydi? Aynı cephedeydik, hatta komutanlarımızın önemlileri Almanlardı Çanakkale’de, Kut’ul Amare’de. Efendim demek ki bu yeni değil.  Akif hatıralarında da yazıyor.
Beraber değil miydik? Aynı cephede savaşmıyor muyduk? Onlar da kendi dinlerinde şehit oluyorlar. Bu konuyla ilgili ‘’Berlin Hatıraları’’ önemli. Orada geçen bir anıyı anlatmak isterim. Bizimkiler Berlin’deyken bir gün baktılar ki; ikinci, üçüncü, beşinci gün bütün kiliselerde çat çat çanlar çalıyor. Bunlar bir başladı mı, beyninizde çınlar. Çünkü en ufak olayda saatlerce çalarlar. Bir gün Almanlar birdenbire coşmuş, bütün kilise çanları çalmaya başlamış. “Bilmiyor musunuz, İngiliz komutanı Allenby Kudüs’e girdi” demişler. Efendim her neyse. Açın bakın, İngiliz komutanı Allenby Sina’yı geçti, onu öğreniyorlar. Kudüs İngilizlerin eline geçti. Bütün haçlı zihniyeti canlanıyor. Bu, İngilizlerin içlerinde, fikirlerinde, zikirlerinde olan bir şey.  Bunlarla resmî ilişkileri olmayan arkadaşlar bilmezler. Allaha şükür bizim tecrübelerimiz olmuştur hepsiyle. Adamlar o gün Kudüs’ün İngilizlerin eline geçmesine o kadar sevinmişler ki tahmin edemezsiniz.
Ayrıca Almanların kinleri vardır, onu da söyleyelim. Merkel’inde vardır. Merkel bir papaz kızıdır. Babası Hristiyan papazıdır. Peki, niye Türklere kinlenirler? Alparslan’ın torunu olduğumuz için. İkinci Haçlı Seferleri, Almanların başkanlığı altında yapıldı. Haçlı ordusu Afyon’a kadar geldi.  Mesut babasından öğrenmişti taktikleri. Önce gerilla harbiyle bunları yıprattı. Sonra Ankara istikametine doğru hücum etti.  Asırlar sonra rahmetli Atatürk o istikamette yukarıya, Yunana hücum etti. Aynı Haçlılarda olduğu gibi Yunan ordusu kaçmaktan başka yol bulamadı. Aynı Askerlik topoğrafya kullanma sanatıdır. Haçlılar bozguna uğrayınca Alman Kralı her şeyi bırakıp “aman kaçalım” falan dedi. Bozguna uğradı ve Bizans’a sığındı.
Efendim, böylece beş maddeyi tamamlamış olduk. Bir arkadaşımız dün güzel bir tabir kullandı; “İslamofobi, Türkofobi hâline geldi” dedi. Bugün İslamofobi çekinceleri olan Amerika, Türkleri aynı kategoriye koyuyor. Avrupa’daki uygulamaya gelince; bununla mücadele eden bir arkadaşımızın parlamentoda bunu kabul ettirmesi ya da Alman parlamentosunda onaya girmek  Türkofobidir. Ermeniler bugün sadece İslamofobi duydukları için değil Türkofobi duyduklarından sözde soykırım iddialarını ortaya atıyorlar.
Peki, bunlarla nasıl baş edilir? Baş ettik. Hem Fransa’da baş ettik, hem de Lordlar Kamarası’nda. Oradaki büyükelçimiz de tereddüt etmiş, “bunlar bir Türk’ü nasıl çağırırlar” diye. Ermeniler teklif vermişler katılmamamız için. Gittik. Vakit yoktu, zaman kısıtlıydı demedik kollarını büktük, “şimdi ne yapacağız” dedim. Bir iş adamı Lordlar Kamarası’nda yemek ısmarladı, Türk yemekleri.  Lordlar, karar verici adamlar. Yanlışlıklar yapıyoruz, Almanya’da da aynı işi yapıp halledebilirdik. Bizi Almanya’da temsil eden aziz kardeşlerimiz  güzel bir şey söyledi. Türk dünyası derken Avrupa’daki değil.
Efendim, şimdi bununla bitiriyoruz. Bizim bu konularda aldığımız neticeler naçizane bendenizin bu işlerde mesul zamanında, Başkan zamanında sözcü olarak aldığımız neticeler bir formüle bağlı; rahmetli Atatürk’ün formülü; yurtta sulh, cihanda sulh… Barış yoluyla gideceksiniz. O inatçı Fransızları, Lordlar Kamarası’nda İngilizleri nasıl ikna ettik? Almanlar reddettiler fakat bu Almanları da kolaylıkla ikna edebiliriz. Ama Hakkı Bey’in dediğini yapmamız lazım, kendisi Almanya Türk Toplumu Onursal Başkanı. Yani Türk toplumu diasporası. Kimseye bir şey atfetmek istemiyorum, dolaylı bir tenkit yapmak istemiyorum. Türkler hiçbir yerde diaspora değil. Bunu ikinci defa söylüyorum. Toplum, topluluk, Türkçe çok şeyler geçirdi. Her şeye de layıksınız ama oradaki toplulukları temsil ediyorsunuz.
Ali COŞKUN, Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ'ın
en yakın dava, misyon ve mesai arkadaşlarından idi...
‘’yurtta sulh cihanda sulh’’
Son olarak; bu konuşmayı yapmam için beni neden seçtiler? Doğrusu garip bir şey. Ben Hakkı Beyi teklif ettim. Naçizane hizmetlerindeki, yabancılarla ilişkilerindeki başarılarından ötürü o olmalı. Formülümüz rahmetli Atatürk’ün formülü, ‘’yurtta sulh cihanda sulh’’, yol budur. Adamlara hakaret etmek, tekme yumruk sallamak, ellerini sıkmak, önce hakaret edip sonra bir şey istemek yolumuz olmamalı. Sulh yolunu seçmek ayrıca İslami bir prensiptir, oraya girmeyelim vakit yetmez. Ama yurtta sulhla halledemeyeceğimiz mesele yoktur. Ben buraya nasıl geldim? Ben Akil Kişiler adına Hakkı Bey’i önerdim. Bizim adımıza konuşsun dedim. O illa “Nevzat Hocamız bizim adımıza konuşsun” dedi. Beni burada konuşturmanızı, bana en güzel iltifat olarak alıyorum. Bu benim için bir onurdur. Benim sakallar ağardı efendim. Ben de şimdi lafı biraz uzattım. Umarım faydalı şeyler söylemişimdir. Hepinizi hürmetle selamlıyorum efendim. Bu forum ve bundan sonraki nice forumlar hayırlara vesile olsun.
‘’Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ’ın aziz hatırasına hürmetle…’’
(5. Dünya Türk Forumu, TUKISHF0RUM, Gönderen, nakleden sunan: Ali COŞKUN; Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ Açılış Konuşması - 02.06.2016, İstanbul )

13 Ağustos 2016 Cumartesi

"TÜRKİYE'DE ÜST KİMLİK TÜRKLÜKTÜR!" H. Cem KANIBİR, ATASEN Genel Başkanı-Türkolog

TÜRKİYE'DE ÜST KİMLİK TÜRKLÜKTÜR!
H. Cem KANIBİR
ATA-SEN Genel Başkanı-Türkolog
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milli bir devlettir. Rejimimiz, üniter yapıya dayalıdır.
Türk kelimesinin de hukuken ve toplumbilimsel (sosyolojik) bakımdan üç anlamı vardır:
1) Genetik anlamda Türk
2) Kültürel anlamda Türk
3) Ulus (millet) adı anlamında Türk
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 66. maddesi de Türk kelimesini ulus (millet) adı olarak kabul etmiştir. "Ben Türk değilim!" diyenler en başta Anayasal suç işlemektedirler. Bilimsel araştırma alanları haricinde ulus devlet yapısını yıkmak amacıyla etnik kimlik sayıp dökenler de bölücünün şahbabasıdırlar çünkü Türkiye'de Türk, herhangi bir etnik topluluk adından ibaret bir kavram değildir.
Etnik topluluk ne demek, halk ne demek, ulus (millet) ne demek bilmeden saçmalayanlar da bolca mevcuttur.
Türkiye'de tek bir millet (ulus) vardır. 
Onun adı da Türk milletidir.!
ATA-SEN GENEL BAŞKANI & TÜRKOLOG
H. CEM KANIBİR
Türklüğü reddeden etnik ırkçılar, Türk kelimesini yalnızca genetik anlamda algılayarak kıt akıllarıyla "Yedi göbek gerinizi biliyor musunuz?" gibi argümanlar geliştirmektedirler. Oysa aynı soru onlar için de geçerlidir.
Yeryüzünün hemen her yerinde çok kalın bir Türk genetik damarı vardır. Bugün etnikçilik yapanların bu gerçeği kafalarına iyice sokmalarında yarar vardır.
Türk genetiğinden gelip de Türk kültür dairesinin dışına çıkanlar da Türklüklerini kaybederler. Bunun en belirgin örneği Bulgarlardır. Slavlarla karışan bu Türk topluluklarına yine Türkçede karışık (bulamaç) anlamında Bulgar denilmiştir. Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde Kürt kültürüne bulanmış çok sayıda Türk oymağı da vardır.
Bir insanın kendi aşiretini, kültür ve ulus kısmını es geçerek yalnızca ve yalnızca aşiret genetiğini gurur kaynağı yapanına ırkçı denir. Bugün kendini Türk milletinin eşit ve onurlu bir ferdi olmaktan ayırarak Çerkes'im, Laz'ım, Gürcü'yüm, Kürt'üm, şuyum buyum diyenler düpedüz aşiret faşistleridirler.
Hangi etnik kökenden gelirse gelsin Türklüğün kültür dairesine girerek kendi aklıyla "Ben Türk'üm!" diyebilmiş yani aşiretçilikten, etnikçilikten çıkmış birini ısrarla "Türk değilsin!" diyerek etnik kimliğine, aşiret kimliğine çağıranlar, solcuyum, özgürlük savaşçısıyım, demokratım, liberalim de deseler yeryüzünün en büyük etnikçi faşist tayfasında yer alırlar. Faşist oğlu faşisttirler.
İçimizde Türk boylarını bile birbiriyle yarıştırmaya kalkan akılsızlar da mevcuttur.
Atatürk, etnik unsurlara Türk kültür dairesine girişleri için açık kapı bırakmıştır. Bu açık kapının en özlü ifadesi de "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" özdeyişidir.
Büyük Türk milleti bu etnikçi faşistlerin iddia ettiği gibi saldırgan ırkçılık içinde olsaydı Türkiye'de bu tiplerin tozunun zerresi kalmazdı. Bunu yapmayan Türk milleti her bakımdan olduğu gibi bu bakımdan da asil bir millettir. Ancak bu asaleti kötüye kullanıp Türkiye'de Türk'e diklenmek alçaklıktır, soysuzluktur, hainliktir.
Bugün etnikçilik yapanlar kendilerine kimlik teorileri üretmeye çalışmaktadırlar. Aynı teorileri biz Türklük temelinde üstelik tarihi gerçekler üzerine ortaya koyduğumuzda ise bizi yine "Faşist!" diye suçlamaya yeltenmektedirler.
Herkesin soyuna tarihin bir yerinde başka bir ırktan biri karışmış olabilir. Önemli olan sizin tarla ve tohumunuzdaki damarlardan hangisini tercih ettiğinizdir. Bu bakımdan üst kimlik mevzusu aynı zamanda bir tercih konusudur.
Türk üst kimliğini tercih ve kabul etmeyenlerin bir yandan ülkenin her türlü olanağından yararlanırken öte yandan Türk'e ve Türklüğe düşmanlık etmesi de başka tür bir alçaklıktır. Türk kimliğinizi ve pasaportunuzu bırakır istediğiniz yere gider yerleşirsiniz. Size "Ne olur Türk olun." diye rica eden yoktur! Atatürk'ün açık bıraktığı kapı vardır. Girmek istemiyorsanız o kapıyı suratınıza kapatmayı da biliriz.
Dünyada 15 bine yakın dil yani ırk vardır. Devlet sayısı ise 200 küsurdur. Bu ırklardan yetenekli olanları önce halk sonra millet (ulus) seviyesine yükselmiştir. Daha da yetenekleri olanları ise hem millet olmuş hem de devlet kurmuştur. İşte Türk genetiğinin özeti de budur!
Küresel kraliyetçiler, Türkiye gibi güçlü ulus devletler yerine kolayca sömürebilecekleri minik minik aşiret devletçikleri istemektedirler. Bu nedenle de bizim gibi ülkelere etnikçilik pompalamakta ve etnikçileri her türlü desteklemektedirler. Buna karşın kendi ülkelerinde en ufak bir etnikçiliğe kesinlikle izin vermemektedirler. Hatta ülkelerine göçmen bile kabul etmemektedirler. Yani Türkiye'de etnikçilik yapanlar dış güçlerin işbirlikçi maşalarıdır.
Amerika örneği veren etnikçiler, Amerika'da Anglo Sakson kökenden olmayanların Amerikan Devleti'nde kilit noktalara asla alınmadığından habersizdir. Melez Başkan Obama Amerikan devletinin yalnızca bir imaj çalışmasıdır!
Kendini ısrarla ve inatla onbinlerce yıllık Türklük dışında görenler büyük Türk milletine düşman olduklarından bizim de düşmanımızdır!
Türkiye'de üst kimlik Türklüktür!
Bizler Türk evladı Türk'üz önce; gerisi kök, gerisi soy, gerisi hikâye.
"Ne Mutlu Türk'üm Diyene!"
***
www.atasen.org.tr

21 Temmuz 2016 Perşembe

EMEVİ - ABBASİ VE GÜNÜMÜZDE MİHNET(Din Tüccarlığı/Dincilik) OLAYI Araştırmacı-Yazar, İlâhiyatçı: CEMAL ÇALIŞKAN

EMEVİ - ABBASİ VE GÜNÜMÜZDE MİHNET OLAYI
Araştırmacı-Yazar, İlâhiyatçı 
CEMAL ÇALIŞKAN
            Mihnet: Siyasi iktidarın (İlim ve İslâm akaidine aykırı) isteklerine fetva vermeyen din âlimlerine yapılan zulme denir.
Ne zaman iktidar sahipleri yaptıkları işlere ulemadan fetva alma istedikleri dönemlerde Ulema mensupları siyasi iktidar sahiplerinin isteklerine fetva vermedikleri için zulüm görmüşlerdir. Bu dönemlere “Mihne” dönemleri denmiştir. İlk zulüm, Emeviler döneminde başlamıştır.  Siyasi zulümlerine ulemadan fetva almak istemişler, alamayınca başta İmamı Azam ve büyük Mezhep imamlarına zulüm yapmışlardır. Özellikle kader anlayışlarına fetva istemişlerdir. Kabul etmeyen âlimlere zulüm etmişlerdir.  sonra iktidara gelen Abbas’ı halifelerinden el-Memun ile başlayıp El-Varsak’ın ölümüne kadar devam eden 16 yıl içinde yönetime aykırı fikir söyleyenler, iktidarın kabul Kuran mahluktur inancını kabul etmeyen alimlere zulüm yapmışlardır.. Bunların başında Ahmet b. Hambel ve diğer imamlar hapislere kapatılmış, kırbaçlanmış ve zehirlenmiştir. Bu dönemler “Mihnet” dönemi olarak anılmaktadır.
             Abbasi döneminde Mutezile mezhebi, Kuranın mahlûk olduğunu söylemiştir. İktidarda bu görüşü benimsemişti. Bu görüşü o zamanın önde gelen âlimlerine zorla kabul ettirmek istenmişti. İşte bu dönemde bu görüşü kabul etmeyenler zulüm görmüşlerdir.
 Atatürk, Cumhuriyet döneminde yaptıkları işlere dinden fetva istemediği için, hiçbir âlim bu konuda zulme uğramamıştır. Tayyip beyde bazı şeylerde “Ulemaya” soralım demeye başladı. İşte o günden beri bazıları zulüm görmeye başlamıştır.  Günümüzde dinin içi boşaltılmış, iman amelden, amel, ahlak ve hukuktan yoksun bir din yaratılmıştır.
            AKP döneminde zarar görmeyen kurum ve kuruluş çalışanı neredeyse göremiyorsunuz? Yıllardır ülkenin bir kısmında devlet kurmak için dağa çıkan asker ve polislerimizi öldürenler için hiçbir görüş beyan etmeyen Diyanet, ihtilale kalkışanlar için sala ve namaz kılınmayacağı açıklamasını yapmıştır. Sana soran oldu mu? Bu nasıl kafa? O camiler halkın parasıyla yapılmış olup cenaze camiye gelince, senin görevlin kıldırmaz bir kıldıran bulunacaktır. Böylece bu devletin kuruluşu AKP kuruluşuna dönüştürüldüğü anlaşılmıştır.
            TV alt yazılarında binlerce öğretmen, İmam, polis, asker ve sivil memurlar görevlerinden el çektirilmiştir. Nerdeyse yüz bin insan işsiz ve zulüm görmeyle karşı karşıyadır.  Bu AKP dönemi en büyük Mihne dönemi olarak anılacaktır. Hem de dini referans alan bir parti dönemi. Zaten bu dönem, Müslümanın Müslümana zulüm yaptığı dönem olarak tarihteki yerini alacaktır.
            Allah korkusu, cehennem azabından söz eden ayetleri okuyoruz. Ama kitabı elimizden koyup günlük hayata başlayınca, bu ayetlerin anlattıklarını unutuyoruz. İman ve öğrendiğimiz dini bilgiler işlerimize ve insani ilişkilerimize yansımıyor.
Bazı dindarlar haramla ve kötülükle birlikte anılıyor. Kötülükle anılmaktan (ve Müslümanların zulme, haksızlık, iftira, fesat ve küfre maruz kalarak, zarar görmelerinden) korkmuyorlar. İktidar sahipleri sadece kendi dini ve siyasi görüşünü kabul etmemizi söylüyor. Karşılık bulmayınca kızıyor, hain ilan ediyor, yaşamamızı zorlaştırıyor. İşimizi kaybetmemize neden oluyor.
            Kendimizin yapmadığı hayırları başkalarından yapmasını istiyor ve zorluyoruz. Kuranda” böyle bir istek Allah’ın gazabına ”sebep olduğu bize bildiriyor. Çünkü bu toplumun inandığı dinle yaptıkları tamamen değişmiş, kimsede işine gelmediği için bu konuda soru sormuyor. İkiyüzlü yaşam bizim dinimiz olmuş oluyor. Avrupa ilim adamları için söylenen “onlar laboratuvara girerken dinlerini dışarda bırakırlar sözü” Müslümanlar içinde, Müslümanlar iş yaparken dinlerini unutur ve galeye almazlar sözü bir gerçektir. Çoğunluğun ve iktidarın kabul etmediği dini söylemleri kabul etmediğiniz takdirde, alanlarda ve devlet kurumlarında görevde kalmanız İmkânsızlaşıyor.
            Osmanlı döneminde, Mehmet efendi diye bir zat “Allah yoktur” diyor. Allah’ın varlığını ispat edemeyenler adama ya sözünü geri alacaksın, ya da öleceksin diyorlar. Adam sözünden vaz geçmiyor. Bunu canıyla ödüyor. Hâlbuki İbni Sina bu olaydan 400 yıl önce “ Allah’ı kabul edenle inkâr eden de Allah yanında eşittir. Çünkü her ikisinin de yuları Allah’ın kudret elindedir” demişti. Mehmet efendinin ölüm fermanını imzalayanlar ibni Sina’yı okumuş olsalardı, bu ölüm fetvasını vermezlerdi. Ama ilim iktidarın yanlışlarına onay makamı olunca işler böyle noktalanıyor.
            Ayetler, Salih amel işleyenler ödülünü Tanrıdan cennette alacaklar deniyor. Kötülük yapanlar da karşılıklarını cehennemde bulacak deniliyor. Başka bir dünyadan gelen insanlar İslam dinini okusalar, Müslümanlardan şöyle yapmasını beklerlerdi. Merhametli, şefkatli, iyiliksever insanlarla ilişkilerinde adil ve haksever, canlılara karşı merhametli, komşularıyla ilişkilerinde nezaketli ve kusurları bağışlayıcı olmasını beklerlerdi. Bu gün Müslüman toplumlarda, inandıklarıyla yaşamları arasında derin bir uçurum bulunmaktadır. İnançları eylemlerine hiç yansıtılmamaktadır. Sanki ahlakla din farklı şeylerdir. "Dinsizlik çok kötü" ama "ahlaksızlık o kadar da kötü değil" anlayışı, çok büyük toplumsal felâketlere neden olacak boyutlara doğru hızla tırmandırılmaktadır.