7 Mayıs 2015 Perşembe

ANNEM'E!.. Eğitimci, Şair Yazar ARZU KÖK

ANNEM’E!..
Arzu KÖK
Arzu KÖK
Eğitimci, Şair, Yazar
Yaşam gidilmesi gereken bir yol, yolculuk ise ben ortalarında sayılırım bu yolun. Ama hala çocuğum ben… Ve bu dünyanın tüm olumsuzluklarına, zorluklarına, çocukluğuma rağmen direnebiliyorsam bu senin sayende…  
Çünkü bu çocuk senin eserin…
Kendimi en zayıf, en çaresiz, en umutsuz hissettiğim anlarda aradığım tüm gücü senin ellerinde, gülümsemende, sımsıcak yüreğinde buldum. İşte bu nedenle varlığın benim için çok değerli ve vazgeçilmezdi. Oysa sende bir insandın, senin de zayıf olduğun anlar vardı, ama hiç hissettirmedin bana bunları. Her zaman dimdik ayakta,  onurlu ve güçlüydün. Bu nedenledir ki hep rahat oldum. Çünkü biliyordum ki senin gibi sığınılacak bir limanım vardı. Her fırtına sonrasında senin sakin sularına yanaşırken yaralarımın sarılacağını, acılarımı dindireceğini biliyordum. Kokmuyordum yaşamdan, zorluklardan.
Rahattım, özgürdüm sayende…
Kalemi güzel kullanabildiğine, duygularını rahat ifade edebildiğine inanan ben, şuan acizim. Sanki yetmiyor kelime haznem, ne yazacağım, yazmalıyım şaşırıyorum. Hani aşkı anlatmak zordur derler. Ama şuan bana öyle geliyor ki aşkı sevdayı yazmak daha kolay. En zoru seni yazmak, seni anlatmak…  Seni nasıl anlatabilirim ki? Yüreğinde besleyip büyüttüğün sevgiyi ifade edebilecek bir kelime var mıdır bilmiyorum. Kelimeler etrafında dolanıyorum, ama acizim.
Düşünüyorum; “Bana kattıklarının, verdiklerinin karşılığı var mı?” diye. Yok…. Bulamıyorum… Hiçbir karşılığı yok. Örneğin; dünyanın bütün çiçeklerini tek tek ellerimle toplayıp yollarına serseydim, bana olan sevginin karşılığını verebilir miydim? Ya da kesinlikle değer bile ölçülemeyecek kadar kıymetli, Kaşıkçı elmasından da büyük bir elmas, yakut, pırlanta ile karşına çıksaydım bu bana verdiğin canın kıymetini karşılayabilir miydi? Asla…
Senin verdiklerinin karşılığı yok bu yalan dünyada.
Beni çok iyi tanırdın güzel annem. Bilirsin çok vurdumduymaz oluyorum bazen. Hatta bazen sen bile bana “gamsız” derdin. Şimdi düşünüyorum da belki de sen bu kadar çok gam çektiğin için ben gamsız olmuşumdur? Yanımda olmadığın zamanlarda sensizliğe direnmeyi, acıları içime gömüp başım dik gezmeyi hep sen öğrettin bana. Hep içimde taşıdığım seni gittiğim her yerde. Sensizlik mi? Hayır… Aklıma bile gelmezdi böyle bir şey. Hep yanımda olmalıydın. Aksini düşünmek bir istemiyordum. Ama kader ayrılıkları veriyor işte annem. Hiç ayrılmak istemezken sonsuzluğa uğurlamak zorunda kaldım seni ve koca üç yıl geçti üzerinden.
Annem, canım benim. Sana olan sevgimi anlatacak kelime bulamıyorum. Kelime haznem çok dar, yetersiz kaldı bu konuda. Ama biliyorum ki ben dünyanın en şanslı insanıyım. Çünkü senin gibi bir annenin kızıyım.
Sen benim geçmişim, bugünüm, geleceğimsin.
Teşekkür ederim canım annem. Beni sevdiğin, beni özlediğin, beni koruduğun, beni sarıp sarmaladığın, beni var ettiğin, büyütüp bu günlere getirdiğin, her zaman, her zorluğa rağmen, hatta sensizliğe rağmen dimdik hayatta kalmasını öğrettiğin için teşekkür ederim anneciğim.… 
Nur içinde yat…

28 Nisan 2015 Salı

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı ve MHP Kayseri Milletvekili Prof. Dr. Yusuf HALLAÇOĞLU Açıkladı. İŞTE KÜRT BİLİNEN ÜNLÜ ERMENİLER..!

HALLAÇOĞLU AÇIKLADI, İŞTE KÜRT BİLİNEN ÜNLÜ ERMENİLER..!
PKK 35 bin kişinin kanını ellerinde taşıyan PKK lideri Artin Agopyan (APO) ermenidir.
“Parmaksız Zeki” kod adlı Şemdin Sakık, Ermeni’dir. Nenesinin Ermeni olduğunu kendisi açıklamıştır.
Bölücü Kürt partisi milletvekili Sırrı Sakık Ermeni’dir.
Bölücü Kürt partisi sözde “eş başkanı” Emine Ayna, katıksız bir Ermeni’dir.
PKK’nın önderlik ettiği, şimdi pek adı duyulmayan “sürgünde Kürdistan hükümeti” delegesi, 1959-Silvan doğumlu Semra Bakır, Ermeni’dir. Semra’nın kardeşi Orhan Bakır’ın asıl adı Armenak’tır. Ermeni terör örgütü TİKKO mensubu idi, Örgütün merkez komitesine kadar yükselen Orhan Bakır, güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada Bingol’de öldürülmüştür.
1977-Silvan doğumlu Bülent Bakır Ermeni’dir.
“Sürgündeki hükümet” delegesi Meryem Tabaş Ermeni’dir. Dedesi Hokar, nenesi Haykanuş’tur.
“Zazan Bertin” kod adlı 1980-Silvan doğumlu Ruşen Tapancı Ermeni’dir. Dedesinin adı Ohannis’tir. “Mavi Çarşı”nın yakılması eylemine katılmıştır.
1975 doğumlu Yusuf Cihangir Ermeni’dir. Dedesinin adı Vartan’dır.
1965-Karakaçan doğumlu Adnan Dizin Ermeni’dir. Dedesinin adı Kirkor’dur.
1970-Siirt doğumlu Nihat Türksoy, hiç de TÜRK soylu değildir, Ermeni’ dir. Dedesinin adı Serkis, nenesinin adı Zerdo’dur.
1977-Bozova doğumlu Mehmet Güzel Ermeni’dir. Dedesinin adı Mıgırdıç, nenesinin adı İlsevik’tir.
“Cihan” kod adlı, 1974-Pertek doğumlu Akif Yadigâroğulları Ermeni’dir. Büyük dedesi Apkar, nenesi Maryam’dır.
1973-Ömerli doğumlu Metin Gümüş Ermeni’dir. Büyük dedesi Artin, ninesi Dihram’dır.
1948-Palu doğumlu Zülküf Demirtaş Ermeni’dir. Bu hıristiyan herif, “HADEP İmamlar Birliği” üyesi olmuştur!..
1978-Silvan doğumlu Sidar Şimşek Ermeni’dir. DEHAP ilçe teşkilatında görev yapmıştır. Büyük dedesi Bedros, nenesi Luşin’dir.
1977-Diyarbakır doğumlu Mehmet Sami Geniş Ermeni’dir.
Uyuşturucu madde kaçakçısıdır. Yakalanıp, 11.12.2002 tarihindeİstanbul; 6.DGM mahkemesinde CK/405 ve CK/403: Uyuşturucu madde ticaretinden yargılanarak 6 yıl 8 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Büyük dedesi Serkis, nenesi Şuşi’dir.
1975-Afşin doğumlu Özgür Erbil Ermeni’dir. Sahte belgeler ile yurtdışına çıkmıştır. Almanya’da, uyuşturucu tâciridir. Büyük dedesi Akup (agop), nenesi Lüsye’dir.
1977-Silvan doğumlu Orhan Olsen Ermeni’dir. Büyük dedesinin adı İliyo, nenesinin adı Mari’dir. Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.
1968-Muş doğumlu Kutbettin Akşula Ermeni’dir. 1992 yılında Muş ilinde PKK terör örgütüne maddî yönden destek sağlamak amacıyla silah kaçakçılığı yapmaktan tutuklanmıştır Büyük dedesi Vartan, nenesi Zelha’dır. Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.
1979-Yurtbeyi doğumlu Barış Başak Ermeni’dir. Büyük nenesinin adı Kotine’dir. DTP kurucu üyesidir.
1953-İdil doğumlu Abdülaziz Özdemir Ermeni’dir. Dedesi Yusuf, ninesi Kazo’dur. 21.2.1991 günkü çatışmada ölü ele geçirilmiştir.
1972-Siverek doğumlu Levent Kayadağ Ermeni’dir. Dedesi Migdat, ninesi Havuş adındadır. 16.10.1993 günü çatışmada ölü ele geçirilmiştir.
1954-Beştüşşebap doğumlu Mehmet Öztunç Ermeni’dir. Dedesinin adı Musa, nenesinin adı Miran’dır. PKK’ya yardım ve yataklıktan tutuklanmış, daha sonra HADEP Antalya İl Kurulu’na seçilmiştir.
1977-Karayazı doğumlu İdris Sefil Ermeni’dir. Terörden hapis yatmış, sonra bir ara Konya HADEP Gençlik Komitesi üyeliği yapmıştır. Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.
İdris’in akrabası Ersin Sefil de Ermeni’dir. Kuzey ırak’ta çatışmada öldürülmüştür.
1974-Hazro doğumlu Haci İçer’in hacılıkla hocalıkla alâkası yoktur, Ermeni’dir. Dedesi Ali, nenesi Gule’dir. HADEP Hazro İlçe Yönetim Kurulu üyesi idi. O da sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.
1973-Yaylayanı doğumlu Dilâver Öncü Ermeni’dir. HADEP Konak Şubesi Yönetim Kurulu üyesi idi. Izmir’de misyonerlik faaliyetinde bulunmuş, kilisede vaaz vererek hıristiyanlık propogandası yapmıştır.
1965-Firke doğumlu Edip Yıldız Ermeni’dir. Büyük dedesi Gaço, nenesi Rihan’dır. HADEP Parti Meclisi üyesi idi. PKK’lı suçluların avukatlığını yapmaktadır. Nevşehir E tipi cezaevinde yatan PKK terör örgütü mensubu Nimet Can’ın avukatlığını yapmıştır.
1964-Benek doğumlu Haşim Benek Ermeni’dir. Büyük dedesinin adı Şiho, nenesinin adı Kitro’dur. 16.03.1985 günü Şırnak ilçesi Dereler Köyü civarında, Eşek Mağaraları mevkiinde güvenlik kuvvetleri ile teröristler arasında çıkan çatışmada sağ olarak ele geçirilmiş ve Diyarbakır mahkemesinde CK/ 1 68 : yasa dışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan yargılanmıştır. Hapis yatmış, sonra DEP Antalya-Muratpaşa Belediye Encümeni adayı olmuştur.
1954-Kamberşeyh doğumlu Mahmut Hakkı Eşiyok Ermeni’dir. Büyük dedesinin adı Hokar, nenesinin adı Haykanuş’tur. HADEP İstanbul il teşkilatı sekreterliği yapmıştır.
1959-Urfa doğumlu İzzettin Kalaycı Ermeni’dir. 11.7.1986 tarihinde Diyarbakır 1. As. mahkemesinde CK/168 : Yasadışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan yargılanmış 8 yıl 8 ay hapis yatmış, sonra Şanlıurfa HADEP il teşkilatında görev almıştır. 23.06. 1 996 tarihinde Ankara’daki HADEP 2. olağan kongresinde Türk bayrağının indirilerek PKK bayrağı asılması olayına karışmıştır.
1948-Kölük doğumlu Mehmet Cantekin Ermeni’dir. Büyük dedesi Bedros, nenesi Meryem’dir. Diyarbakır merkez Kayapınar Belediye başkanlığı yapan Mehmet Cantekin, 1995 tarihli milletvekili seçimlerinde Diyarbakır HADEP Milletvekili adayı olmuştur. Mehmet Cantekin Kulp Karpuzlu da köy koruyucularını yönlendirerek terör örgütü PKK’ya lojistik destek sağlamaktadır. 2003 yılında PKK’nın 1978′de kurulduğu Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde DEHAP ve Göç-Der yöneticileri ile birlikte ‘barış ağacı’ adı altında ağaç dikmek töreni düzenlemiştir. Törende bölücü başı Öcalan’ı övücü sloganlar atılmıştır.
1953-Siirt doğumlu Maruf Altın Ermeni’dir. Büyük dedesi Ohanis, ninesi Pori’dir. Ama babasının dönme adı Hüseyin, anasının dönme adı Nafiye’dir. Böylece pek çok kişinin yaptığı gibi Ermeni olduklarını gizlemişlerdir. DEP İzmir-Konak ilçe teşkilatı üyesi idi. 23 Eylül 1998 tarihinde TCK 1 68 : Yasadışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan 1 2 yıl 6 ay ağır hapis cezasına mahkûm olmuştur.
1973-Urfa doğumlu Mehmet Sait Yalçın Ermeni’dir. Dedesi Girbuş, ninesi Varti’dir. Ancak babasının dönme adı Mehmet Kerim, anasının dönme adı Mevlude’dir. 1997′deki Bodrum bombalı saldırısının sorumlusudur. Müebbet hapse mahkûm olmuştur.
1975-Hazro doğumlu Zanamazak Yezidî’dir.
1973-Nusaybin doğumlu Mehmet Zeki Şaşmaz Yezidî’dir.
1971-Nusaybin doğumlu Abdullah Şaşmaz, kendini hiç de ALLAH’ın kulu saymaz, Yezidî’dir.
1975-Hazro doğumlu Nevzat Tedik Yezidî’dir. Halit-Revzete’ den olma Nevzat Tedik’in nenesi Hüsna Tedik Diyarbakır il teşkilatı HADEP üyesi de olan PKK’nın gençlik örgütlenmesi içinde yer alan Nevzat Tedik, 11 Ekim 2001 tarihinde TCK 1 68: Yasa dışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştır.
PKK’nın Avrupa’daki kasası Nuriye Kesbir Yezidî’dir. Aynı zamanda Kongra-Gel PKK’nın cephe örgütü Avrupa Kürt Demokratik Toplum Koordinasyonu (CDK) sözde meclis üyesidir. Eylül 200 1 ‘de Hollanda’ya yasadışı yollardan girmek isterken yakalanmıştır.
1980-Midyat doğumlu Şevkiye Atalan Yezidî’dir.
1966-Midyat doğumlu Fahrettin Şahin Yezidî’dir.
Adana’da yakalanan PKK’lı canlı bomba Hatice Arat Yezidî’dir. Dedesi Hasso, nenesi Meryem de Yezidî’dir.
1955-Beşin doğumlu Osman Ergin Yezidî’dir. DTP Merkez Yönetim Kurulu üyesidir.
Batılılar’ın aleyhimize kullanmak için sözüm ona “Türkler” arasından seçtirdiği, Avrupa Parlamentosu üyesi Feleknaz Uca, Yezidî’dir.
Feleknaz’ın babası Abdullah Uca, “Yezidî Kürdistan Birliği” başkanıdır, Elbette o da Yezidî’dir. Televizyonlarda boy gösteren Metin Uca nedir, size kalmış… Çünkü bu bölücü-militanların yumuşak uzantısı tüm medya, bürokrasi, parlamento ve hatta asker içindedir.
1971 -Midyat doğumlu Seyithan Alpar Süryânî’dir, yani SEYYİT Peygamber torunu) falan değil, düpedüz Hıristiyan’dır.
1976-Midyat doğumlu Metin Kesenci Süryânî’dir. “Beth Nehrin” adlı Süryânî ve Asurî örgütünün kurucusudur.
1975-Midyat doğumlu Adnan Kesenci Süryânî’dir.
1983-Nusaybin doğumlu Bilal Yürek Süryânî’dir.
1980-Pervari doğumlu Salih Boğdu Süryânî’dir.
1937-Ceylanpınar doğumlu Şemsi Emen Süryânî’dir. HADEP üyesi idi.
1969-Kurtalan doğumlu İhsan Kaya Süryânî’dir. Romanya’da PKK insan, silah, ve uyuşturucu kaçakçılığı yapmaktayken sahte pasaport ve kimlikle yakalanmıştır. Büyük dedesi Görgis, nenesi Şemuni’dir.
1962-Siirt doğumlu Basri Kaysi Süryânî’dir. Büyük dedesi Gorgis, ninesi Şemuni’dir. İHD Siirt Şubesi üyesi, ve DEHAP Siirt il teşkilatı delegesi idi.
1980-Siirt doğumlu Ayhan Kaysi Süryâni’dir. Büyük dedesi Gorgis, ninesi Şemuni’dir. Pek çok olaya karışmış, 1997′de teslim olmuştur.
Itirafçı olmuş, 1999′da tahliye edilmiştir.
1952-Nusaybin doğumlu Mehmet Zeki Kanşiray Süryânî’dir. Büyük dedesi Zeytun, ninesi Meryem’dir. İzmir Köy Hizmetleri soygununa katılmıştır. 16.7.1990 günü Bornova Tarım ve Orman Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü Personeli maaşlarının silah zoruyla gasp edilmesi olayında tutuklanmıştır. Hapis yatmış, sonra HADEP Gaziemir İlçesi Yönetim Kurulu üyesi olmuştur.
1968-Derik doğumlu Fethi Oktay Süryânî’dir. Dedesi Turnas, nenesi Mennuş’tur. 1 997′de yakalanmış, müebbed hapse mahkûm olmuştur.
1948-Palu doğumlu Zülküf Demirtaş Ermeni’dir. Büyük dedesi Kinkos, ninesi Nazlı’dır. Ikisi de Ermeni idi.
Hala bu ermenilerin peşinden giden kürtlere şaşarım…..
Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU

13 Nisan 2015 Pazartesi

KALLEŞ BATI Ermeni yalan ve iftiralarına ALÇAKÇA sahip çıkıyor ve Yüce TÜRK Milleti'ne menfur tuzaklar kuruyor...

Ermeni Soykirimi Iftirtasindan dolayi,Hollanda Türkleri Konseyi (HTK), Hollanda parlamentosunda 127 Milletekiline ve Avrupa Parlamentosu üyelerinden bir kısmını mahkemeye verecek.‏ Yuce Turk Milletinin  Onurlu Evlatlari ve Turk Dostlari,  Bazi Hasim Avrupalilarin Turk Milletine karsi sozde Soykirim iddalarina ve Parlemento ve Hukumet kararlarina karsi Turk Milletinin onurunu cignettirmiyecegiz. Dik Duracagiz,
Saygilarimla, Sefa M. Yurukel
Lahey Turklere Soykirimlari Arastirma Vakfi Baskani, HTK Yonetim kurulu uyesi
tel. 0031(0) 634371012
HTK, 127 Hollandalı vekile dava açıyor!
13 Nisan 2015 Pazartesi 11:26
Hollanda Türkleri Konseyi (HTK), Hollanda parlamentosunda bazı vekilleri ve Avrupa Parlamentosu üyelerinden bir kısmını mahkemeye verecek.
Hollanda Türkleri Konseyi başkanı Sefa Yürükel ve Mustafa Cingöz Hollanda Parlementosunda geçtiğimiz hafta gündeme gelen ve 13 ret oyuna karşılık 127 oyla kabul edilen 1915 yılında Türkler tarafından yapıldığı iddia edilen Sözde Ermeni Soykırım önerisinin Türk toplumuna karşı ilenmiş bir iftira suçu olduğunu söylediler.
Hafta sonu düzenledikleri basın toplantısında Yürükel ve Cingöz Hollanda Parlamentosunda öneriye ‘Evet‘ diyenlerin aldıkları kararla Hollanda yaşayan 500 bin Türk’ü rencide ettiklerini vurgulayarak öneriyi sunan ve buna destek veren partiler ile milletvekilleri hakkında davalar açacaklarını belirttiler.
2002 yılında Avrupa Parlamentosu’nda onaylanan ve 2005 yılında Türkiye ile AB arasındaki müzakerelere kriter olarak eklenen kararın oluşturduğunu öne süren Yürükel ve Cingöz, “Avrupa Parlamentosu üyeleri hakkında da dava açacağız. Hem Hollandalı, hem de Avrupalı parlamenterler hakkında prosedürün tamamlanması sonrası açılacak davalar emsal teşkil edebilir. 
Benzer davaların diğer ülkelerde de açılacağını umuyoruz. Biz kendi milletimize hakaret ettirmeyeceğiz. Kendisine ‘Türk’üm’ diyeni kimseye kurban ettirmeyeceğiz. Kimseden korkumuz yok, hiçbir güç bizi engelleyemez” ifadesini kullandılar.
“Tarihçiler ve parlamenterler bizim hakkımızda karar veremezler’ diye konuşmalarını sürdüren Yürükel ve Cingöz, Hollanda parlamentosunun uluslararası hukuku tanımadıklarını ileri sürdüler.
Yürükel ve Cingöz, açılacak davalarla ilgili olarak hem Türkiye’de, hem de Hollanda’da önemli hukukçularla görüştüklerini ifade ederek, “Lahey’de, Lüksemburg’da ve Strasburg’da adaletli hakimlerin olduğuna inanıyoruz” dediler
Türkiye’de ve Hollanda’da önemli hukukçularla görüştüklerini ifade eden Cingöz ile Yürükel, “Lahey’de, Lüksemburg’da ve Strasburg’da adaletli hakimlerin olduğuna inanıyoruz” diyerek bu hafta içinde davanın açılacağını belirttiler.
Bilindiği üzere Ermeni Diaspoarası bir asırdır iddia ettikleri Sözde soykırım için Nisan ayının 24’ünde 100. Yıl anma etkinlikleri için dünya kamuoyunun dikkatini çekmeye ve lobicilik faaliyetleri yürütmekteler.
© SONHABER.NL

Ergun KULA / (İnterAjans) – Hollanda Türkleri Konseyi, 1915 olaylarıyla ilgili olarak Hollanda parlamentosunun alt kanadını oluşturan Temsilciler Meclisi üyeleriyle Avrupa Parlamentosu üyelerini mahkemeye vermeye hazırlanıyor.
Geçtiğimiz Perşembe günü Temsilciler Meclisi’nde oylanan ve 13’e karşı 127 oyla kabul edilen 1915 olaylarıyla ilgili önergeyle Türk toplumuna karşı iftira suçu işlendiğini belirten Hollanda Türkleri Konseyi yöneticileri Sefa Yürükel ile Mustafa Cingöz, düzenledikleri basın toplantısında, “Tarihi çarpıttıkları ve aldıkları kararla 500 bin Türk’ü rencide ettiklerinden dolayı önergeyi sunan ve buna destek veren partiler ile milletvekilleri hakkında davalar açacağız” dediler.
Sefa Yürükel
Hollanda parlamentosunun alt kanadında onaylanan önergenin temelini 2002 yılında Avrupa Parlamentosu’nda onaylanan ve 2005 yılında Türkiye ile AB arasındaki müzakerelere kriter olarak eklenen kararın oluşturduğunu öne süren Yürükel ve Cingöz, “Avrupa Parlamentosu üyeleri hakkında da dava açacağız. Hem Hollandalı, hem de Avrupalı parlamenterler hakkında prosedürün tamamlanması sonrası açılacak davalar emsal teşkil edebilir. Benzer davaların diğer ülkelerde de açılacağını umuyoruz. Biz kendi milletimize hakaret ettirmeyeceğiz. Kendisine ‘Türk’üm’ diyeni kimseye kurban ettirmeyeceğiz. Kimseden korkumuz yok, hiçbir güç bizi engelleyemez” ifadesini kullandılar.
Yürükel ve Cingöz, açılacak davalarla ilgili olarak hem Türkiye’de, hem de Hollanda’da önemli hukukçularla görüştüklerini ifade ederek, “Lahey’de, Lüksemburg’da ve Strasburg’da adaletli hakimlerin olduğuna inanıyoruz” dediler.
Mustafa Cingöz
Soykırımın suç tanımı olduğunu, bunun da yalnızca mahkemeler kanalıyla yapılabileceğini belirten Sefa Yürükel ile Mustafa Cingöz, “Tarihçiler ve parlamenterler bizim hakkımızda karar veremezler. Hem Avrupa Parlamentosu’nun kararı, hem de Hollanda parlamentosunda onaylanan önergeyle uluslararası hukuk tanınmamaktadır. Hukuk terörizmi yaşanmaktadır. Bu durumda ‘güçlünün hukuku’ söz konusu. Bundan herkes zarar görür. Uluslararası hukukta söz namustur, anlaşmalara attıkları imzaları kendileri çiğnemektedirler” ifadesini kaydettiler.
KABUL EDİLEN ÖNERGE
1915 olaylarıyla ilgili önerge Hollanda Temsilciler Meclisi’nde yapılan açık oylamada 13’e karşı 127 oyla kabul edildi. CU’nun (Hıristiyan Birlik) o dönem lideri olan Rouvoet’un, “Hükümetten, Türkiye ile ilişkilerde Ermeni soykırımının kabul edilmesi konusunu sürekli ve özellikle gündeme getirmesi istenmekte” şeklindeki Temsilciler Meclisi’nin 2004 yılında oybirliği ile kabul ettiği önergesine işaret edilen değiştirilmiş önergede, parantez içinde “netlik için belirtilmiştir: bu soykırımın kurbanları Süryaniler, Rum Pontus ve Aramiler de buna dahildir” ifadesinin kullanılması dikkati çekmişti.
Önergede, “Türkiye ve Ermenistan’ın tarihleri konusunda bir uzlaşı sağlamaları çok önemli. 1915 olayları hakkında iki tarafın karşılıklı görüşleri kabul etmeleri, aralarındaki ilişkilerin bir adım daha ilerletilmesi açısından gereklidir. Hollanda ve dışındaki yerlerde yapılacak olan Ermeni soykırımı 100’üncü yıl anma törenlerinin iki toplum arasında saygı ve kabule katkıda bulunmasını arzu ediyoruz. Hükümetten, Rouvoet önergesinin devamı olarak ikili ilişkilerde ve AB kapsamında Türkiye hükümetinden Ermenistan ile yakınlaşmaya yeni ivme kazandırmasını ve Ermenistan hükümetiyle barışı hedeflemesinin istenmesi rica edilmekte” ifadesi kullanıldı.

4 Nisan 2015 Cumartesi

VEFATININ 18. YIL DÖNÜMÜ'NDE BAŞBUĞ ALPASLAN TÜRKEŞ

BAŞBUĞ ALPASLAN TÜRKEŞ
ARAMIZDAN AYRILIŞININ 
18'Cİ YILI…
Milliyetçi Hareket’in kurucusu Ülkücü gençliğin önderi ve Türk dünyasının lideri merhum Başbuğ Alparslan Türkeş, vefatının 18. yılında anılıyor. İlk tören, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de katılacağı Ankara Beştepe’deki Anıtmezar’da yapılacak.
4 Nisan 1997'de geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara'da vefat eden Ülkücülerin başbuğu olarak adlandırılan Alparslan Türkeş, ölümünün 18. Yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor.
MHP kurucu genel başkanı Alparslan Türkeş’i vefatının 18. Yılında bugün çeşitli etkinliklerle anılacak.
Alparslan Türkeş ilk olarak sabah saatlerinden itibaren kabri başında düzenlenecek programla anılacak. Programa Türkiye’nin dört bir yanından ülkücüler, milliyetçiler katılıyor.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin de katılacağı programın ardından, Bahçelievler 7. Caddede bulunan camide ailesi tarafından Mevlid-i Şerif okutulacak.
Bunun yanısıra Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli programlarla Başbuğ Türkeş anılacak. Türk Ocakları Genel Merkezi de bu haftaki ocakbaşı sohbetini Başbuğ Türkeş anısına düzenleyecek. “Türk Siyasi Hayatında Başbuğ Alparslan Türkeş” başlıklı programa Ülkü ocakları eski genel başkanı Dr. İbrahim Doğan konuşmacı olarak katılacak. Program saat 14.00’te Türk Ocakları Genel Merkezi’nde olacak.
ALPARSLAN TÜRKEŞ KİMDİR?
Alparslan Türkeş 25 Kasım 1917, Lefkoşa doğumludur.  4 Nisan 1997 tarihinde ise Ankara'da vefat etmiştir.  Eski asker, Eski Başbakan yardımcısı ve siyasetçi. Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucusu ve ilk genel başkanıdır.İLK YILLARI
Alparslan Türkeş, 25 Kasım 1917 öğle vaktinde Koyunoğlu ailesinden Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ile Fatma Zehra Hanım'ın çocuğu olarak, Lefkoşa'da Haydarpaşa Mahallesi Kirlizade sokağı 13 numaralı evinde dünyaya geldi. 3 Haziran 1933'te ailesiyle birlikte Lefkoşa'dan ayrılarak Limasol'dan kalkan İtalya bandıralı "Viyana" gemisiyle İstanbul'a geldi.
ASKERİ KARİYERİ
1933'te Lefkoşa doğumlu İzmit milletvekili Hüseyin Sırrı Bellioğlu'nun tavsiyesiyle Kuleli Askeri Lisesine geçici olarak kaydoldu ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçince asli kaydı gerçekleşti. 1936'da Kuleli Askeri Lisesi'nden mezun olup 1938'de Harp Okulu'nu bitirdi. 1939'da piyade asteğmeni olarak atış okuluna girerek buradan teğmen rütbesiyle mezun oldu (P.938-348). Refik Yurtsever'in ablasının kızı Muzaffer Hanım ile 5 Eylül 1939'da nişanlandı ve 14 Ocak 1940'ta evlendi. Bu sırada Gelibolu'daki 58. Piyade Alayı 5. Bölük Komutanlığı'na tayin edildi ve Balıkesir, Bandırma, Edincik, Erdek ve Marmara Adasında görev aldı.
1944'te üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız'la birlikte "Irkçılık-Turancılık" davasından yargılandı ve 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde kaldı. 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve 1947'de beraat etti.
Orduya tekrar döndü. 1955'de Harp Akademisi'ni (94.sınıf, Sıra No. 39) bitirdi. Daha sonra ABD'ye gönderildi ve burada Amerikan Harp Akademisi'ni ve piyade okulunu bitirdi. 1955-1957 yılları arasında Washington'da NATO Daimi Komitesi'nde Türk genelkurmayı temsil heyetinde görev yaptı. Aynı sırada uluslararası ekonomi eğitimi gördü. 1959'da Almanya'da Atom ve Nükleer Okulu'na gönderildi ve buradaki eğitiminden sonra albaylığa yükseldi ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO şube müdürü olarak atandı.
27 MAYIS DARBESİ
27 Mayıs 1960'dan kısa süre önce Elazığ'daki birliğinden Ankara'ya atandı ve Albay Talat Aydemir'in önerisiyle Milli Birlik Komitesi'ne (MBK) alındı. Darbeyi planlayıp yürütecek olan 37 kişilik MBK içinde yer aldı. darbe bildirisini 27 Mayıs 1960 günü radyodan okuduktan sonra adı sıkça duyulmaya başlandı. 27 Mayıs sonrası Başbakanlık müsteşarlığı yaptı. Bu dönemde sonradan AP Partisi Balıkesir Senatörü seçilecek Hikmet Aslanoğlu ve CKMP Genel Sekreteri olacak Fuat Uluç kendisinin yardımcılık görevini yerine getirdiler. Bu dönemde Milli Birlik Komitesi içindeki görüş ayrılığı sonucu 13 Kasım 1960'da MBK Başkanı Org. Cemal Gürsel bir bildiri yayımlayarak MBK'nin çalışmalarının ülkenin yüksek çıkarlarını tehlikeye düşürecek bir duruma geldiğini, bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri ile MBK üyelerinin talepleri üzerine MBK'yi feshettiğini açıkladı. Yeni oluşturulan MBK'de ise Alparslan Türkeş'in de içinde bulunduğu ve "14'ler" olarak adlandırılan ve ülkenin köklü yapısal sorunları çözülmeden kısa süre içinde yapılacak seçimlerle iktidarın sivillere bırakılmasını reddeden 14 subaya yer verilmiyordu. MBK üyesi Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun inisiyatifiyle gerçekleşen bu operasyonla söz konusu kişiler Türk Silahlı Kuvvetleri'nden de emekli edilerek çeşitli görevlerle yurt dışına sürgüne gönderildiler. Alparslan Türkeş de bu operasyon sonucu Yeni Delhi büyükelçilik müşaviri olarak Hindistan'a gönderildi. Sürgünde iken, MBK Başkanı Cemal Gürsel 'e, Yüksek Adalet Divanı 'nda yargılanan Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edilmelerinin doğru olmayacağını vurgulayan ve Milli Yol dergisinde yayınlanan mektubu gönderdi.
25 ay kadar sonra, 23 Şubat 1963'te Gümülcine 'den yurda döndüğünde burada kalabalık bir "milliyetçi topluluk" tarafından karşılandı.
SİYASETE GİRİŞİ
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi dönemi
Gökhan Evliyaoğlu'nun Adalet Partisi'ne katılma yolundaki teklifini reddeden Türkeş, milliyetçi çevreleri bir araya getirmek için 2 Mayıs 1963'te Türkiye Huzur ve Yükselme Derneği'ni kurdu. Darbe hazırlığı yapan Talat Aydemir - Fethi Gürcan ikilisiyle temas kurdu. Ancak Talat Aydemir'le anlaşamadı. Bunun üzerine darbeyi hükümete haber verdi. Kendisi de darbe girişimi nedeniyle yargılandı, ancak darbeyi hükümete duyurduğu için beraat etti. Alparslan Türkeş, sürgünde olduğu dönemde 14'lerden çoğu ile sık sık bir araya gelerek dönüşten sonraki stratejisini belirleyici toplantılar yapmıştı. Nitekim 31 Mart 1965'te, 14'lerden Dündar Taşer, Ahmet Er, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Mustafa Kaplan gibi eski MBK üyeleri ile birlikte Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi - (CKMP)'ne girerek fiilen siyasi hayata atılmış oldu.
1965'te bu partinin başkanı oldu, uzun tartışmalardan sonra parti tüzüğünde 9 Işık Doktrini yer aldı. Türkeş, bu dönemde kendisini sevenler tarafından Başbuğ ilan edildi ve aynı yıl Ankara'dan milletvekili seçildi. 6-8 Şubat 1969'da Adana il kongresinde CKMP adı Milliyetçi Hareket Partisi ve terazi olan amblemi de üç hilâl olarak değiştirildi. 1966 yılında cumhurbaşkanlığına aday oldu ve Cevdet Sunay karşısında 11 oy alarak seçimi kaybetti. 1969 ve 1973 yıllarında Adana milletvekili olarak parlamentoya seçildi. 1974'te ilk eşi Muzaffer Türkeş'i kaybetti. Bundan iki yıl sonra 1976'da Seval Türkeş'le evlendi.
1975 sonrası dönem 
ve 12 Eylül
1975'ten sonra Milliyetçi Cephe adı verilen koalisyon hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevinde bulundu. Bu dönemde sağ ve sol çatışması arttı. Yetkililerin elinde Milliyetçi Hareket Partisi'nin şiddetin esas kaynağı olduğuna dair kanıtlar vardı ve Cumhuriyet Savcısı kapsamlı bir soruşturma yapmak istiyordu. Ancak hükümet buna izin veremezdi. Çünkü bu rolün açığa çıkarılması koalisyonun dağılması anlamına geliyordu ve Demirel bunu düşünmek bile istemiyordu. 12 Eylül darbesi sırasında Milli Güvenlik Konseyi başkanı, diğer üç parti başkanlarının teslim olduğunu, Alparslan Türkeş'in de teslim olmasını, aksi taktirde suçlu durumda olacağını belirten bir bildiri yayınladı.12 Eylül darbesinden sonra 9 Nisan 1985'e kadar 4,5 yıl tutuklu kaldı. 12 Eylül döneminde idam cezasıyla yargılanan Türkeş, bu davadan beraat etti.
12 Eylül sonrası dönem
1987'de siyaset yasağının kalkmasıyla birlikte Milliyetçi Çalışma Partisi'ne girdi ve aynı yıl yapılan olağanüstü kongrede genel başkanlığa seçildi. 1991 genel seçimlerinde RP ve IDP ile seçim ittifakı yapan MÇP lideri Türkeş, Yozgat milletvekili olarak yeniden parlamentoya girdi. Bu sırada 1992'de 12 Eylül darbesi ile kapatılmış olan partilerin eski adlarını alması hakkında Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan değişiklikle MÇP'nin ismi de 1993 yılında MHP olarak değiştirildi. 1995 genel seçimlerinde parlamento dışı kalan Türkeş, bu dönemde uzlaşmacı bir lider olarak ülke siyaseti üzerinde en etkili siyasetci oldu.[kaynak belirtilmeli] Türkeş, 9 Işık başta olmak üzere siyasi ve tarihi görüşlerini içeren kitaplar yazdı.

ESERLERİ
Milli Doktrin 9 Işık; Alparslan Türkeş, Kamer Yayınları; İstanbul, 1999.
Dokuz Işık; Berikan Elektronik Basım Yayım;
9 Işık; Hamle Yayınevi; İstanbul
Dokuz Işık ve Türkiye;Hamle Yayınevi; İstanbul
Ülkücülük; Hamle Yayınevi; İstanbul,
12 Eylül Adaleti (!) : Savunma; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1994.
1944 Milliyetçilik Olayı; Hamle Yayınevi;
Modern Türkiye ; İstanbul.
Milliyetçilik Olayları; Berikan Elektronik Basım Yayım.
27 Mayıs ve Gerçekler; Berikan Elektronik Basım Yayım.
27 Mayıs, 13 Kasım, 21 Mayıs ve Gerçekler; İstanbul, 1996.
Ahlakçılık; Berikan Elektronik Basım Yayım.
Etik (Ahlak Felsefesi), Etik.; Bunalımdan Çıkış Yolu; Kamer Yayınları.
Türk Edebiyatında Anılar, İncelemeler, Tenkidler, Anı-Günce-Mektup; İstanbul, 1994.
Bunalımdan Çıkış Yolu; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1996.
Dış Meselemiz; Berikan Elektronik Basım Yayım.
İlimcilik; Berikan Elektronik Basım Yayım.
Kahramanlık Ruhu; İstanbul, 1996.
Temel Görüşler; Kamer Yayınları.
Sistemler ve Öğretiler; İstanbul, 1994.
Türkiye'nin Meseleleri; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1996.
Yeni Ufuklara Doğru; Kamer Yayınları.
Sistemler ve Öğretiler; İstanbul, 1995.
Gönül Seferberliğine; Kamer Yayınları; İst; 1994

25 Mart 2015 Çarşamba

ERMENİ TEHCİRİ VE GERÇEKLER Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU (MHP Kayseri Milletvekili)

ERMENİ TEHCİRİ VE GERÇEKLER
Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
(MHP Kayseri Milletvekili)
Osmanlı Devleti tarafından yüzyıllar boyunca millet-i sadıka olarak kabul edilen Ermeniler, Avrupa devletlerinin Şark Meselesi olarak şöhret bulan politikaları neticesinde, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren zayıflayan Osmanlı idaresine karşı ciddi bir sorun teşkil etmeye başlamışlardır. Fransız Devrimi’nin fitilini ateşlediği milliyetçilik cereyanları ile zayıflayan Osmanlı Devleti’nin topraklarına göz koyan Avrupalı güçlerin Hıristiyan azınlıklardan kendi emellerini gerçekleştirebilmek için yararlanma arzuları, Ermeni Kilisesi tarafından da desteklenen Ermeni milliyetçiliğini teşvik etmiş; başlangıçta burjuva ve şehir kökenli olan ve elitist bir özellik taşıyan Ermeni milliyetçiliğinin Ermeni toplumunun tüm katmanlarına yayılarak ayrılıkçı bir renge bürünmesini hızlandırmıştır. Bu sürecin dönüm noktası, literatürümüzde 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile bu savaşı müteakiben imzalanan Ayastefanos (3 Mart 1878) ve Berlin (13 Temmuz 1878) andlaşmalarıdır.
93 Harbi süresince Rus ordusu ile yakın bir işbirliğine girmiş olan Ermeni meclisi, savaşın ardından, Rus Çarı II. Aleksandr’a "Fırat’a kadar olan bölgenin Türklere geri verilmeyerek burada Rusya’ya bağlı bir Ermenistan kurulması” şeklinde özetlenebilecek bir muhtıra göndermiştir. Siyasi dengeler sebebiyle gerçekleştirilmesi Ruslar tarafından dahi mümkün görülmeyen bu talebin bir nebze olsun telafi edilebilmesi için Ruslar, anlaşmaya, Ermenilerin sakin olduğu Doğu Anadolu vilayetlerinde ıslahat yapılması ve buradaki Hıristiyanların Kürt ve Çerkeslere karşı korunmasının temin edilmesi gerektiğini bildiren meşhur 16. maddeyi eklemişlerdir. Bu, aynı Küçük Kaynarca Andlaşması’nın (21 Temmuz 1774) 7 ve 14. maddelerinin Çarlık Rusyası’na Orta Doğu politikaları konusunda bir meşruiyet sağladığı gibi Anadolu üzerindeki Rus emel ve tasarrufları için de bundan sonra hukuki bir zemin teşkil edecek bir biçimde düzenlenmiştir. Ancak, olası bir Osmanlı dağılmasının nimetlerinin sadece Ruslara bırakılamayacak kadar kıymetli olduğunu idrak eden Düvel-i Muazzama’nın diğer üyeleri Ayastefanos Andlaşması’nın Osmanlı aleyhindeki ağır hükümlerinin toplanan Berlin Kongresi ile tadil edilmesini kararlaştırmışlar; neticede birçok madde tekrar düzenlense de, bundan sonra Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahalede en önemli unsuru teşkil edecek olan ıslahat sorunu, 61. madde ile olduğu gibi bırakılmıştır.
Ermeni Meselesi artık siyasallaşmış ve Düvel-i Muazzama mensupları, özellikle de İngiltere ve Rusya arasındaki çekişme neticesinde uluslararası bir boyut kazanmıştır. Mevcut durumdan istifade etmek isteyen Ermeniler de bir adım daha atarak hızla yurt içinde ve dışında siyasi teşekküller kurmaya başlamışlardır. Bu teşekküllerin en önemlileri siyasi varlıklarını günümüze kadar sürdüren Hınçak (1887 yılında Cenevre’de kurulmuştur) ve Taşnaksutyun (1890 yılında Tiflis’te kurulmuştur) fırkalarıdır.
Oluşumlarında bariz bir Rus destek ve etkisinin görüldüğü bu teşekküller, Makyavelist bir yaklaşımla, salt büyük güçler arasındaki siyasi çekişmelerin nihai hedefleri olan Türk topraklarında bağımsız bir Ermenistan kurulmasına yetmeyeceğini, gayelerini gerçekleştirebilmek için kendilerine büyük güçlerin çifte standartlı yardımını sağlayacak başka vasıtalara da başvurmalarının elzem olduğunu kısa sürede anlamışlardır. Bu vasıtaların en önemlisi, sonuçlarından Türkiye Cumhuriyeti olarak yakın geçmişe kadar muzdarip olduğumuz şiddet ve terördür.
Her ne kadar nüfus içerisinde asla çoğunluğu teşkil etmemiş olsalar da Anadolu toprakları üzerinde hak iddia eden Ermeniler ile bu toprakların gerçek sakini Türk ve Müslümanlar arasında ilk ciddi olaylar 1890 yılında Erzurum ve İstanbul Kumkapı’da patlak vermiştir. Bu, Ermeni terör ve şiddet sinsilesinin ilk halkasıdır. Sultan II. Abdülhamid ve hatta kendisi de bir Ermeni olan Patrik Aşıkyan da dahil olmak üzere Osmanlı idarecilerine suikast teşebbüslerinden masum Müslüman halkın katledilmesine kadar geniş bir yelpazede cereyan eden Ermeni faaliyetleri, başarılı bir propaganda neticesinde, Batı kamuoyunda taraftar bulmuş ve II. Abdülhamid’in "Kızıl Sultan”, Türk halkının ise "masum Ermeni halkının katlinden sorumlu barbarlar” olarak nitelendirilmesinin amili olmuştur. 11 Mayıs 1895’de Sasun olaylarını müteakip Avrupa devletlerinin Osmanlı idaresine verdikleri notada, ıslahat yapılacak vilayetlerin Vilâyât-ı Sitte adıyla Erzurum, Bitlis, Van, Sivas, Mamûretülaziz ve Diyarbekir olarak belirlenmesi, her ayrılıkçı akımın ihtiyaç duyduğu coğrafi alan mefhumunun da Ermenilerin şuurunda yer bulmasını ve toprak iddialarının kendilerince meşru bir zemin kazanmasını hızlandırmıştır.
Batı dünyasına yönelik Ermeni propagandasında, vuku bulan şiddet olaylarının müsebbibinin II. Abdülhamid’in baskıcı rejimi olduğu iddiası, İttihad ve Terakki’nin iktidara gelişini müteakip yaşanan gelişmelerde de görüleceği üzere asılsızdır. İmparatorluğun hızla parçalanmakta olduğunu gören İttihadçıların II. Meşrutiyet’in başlarında iyi niyetli "ittihad-ı anâsır”ları uğruna Ermeni komiteleri ile birlikte hareket etme arayışları, fayda vermemiştir. Ayrılıkçı isyanlar gün be gün artmakta, İmparatorluk kan kaybetmektedir. Üstelik, Osmanlı topraklarında gözü olan iki hasmın, Çar II. Nicholas ile VII. Edward’ın, 1908 yılında, Reval’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşımı hususunda anlaşmalarıyla Rusya ve İngiltere arasındaki çekişmeden yoksun düşen Osmanlı diplomasisinin harekat sahası hızla daralmaktadır. Türk entelektüelinin zihninde "son yurt Anadolu” özel bir hassasiyet kazanmaktadır. Fonda bu gelişmelerin yaşandığı bir dönemde, Ermeniler işte bu topraklar üzerinde de asılsız bir şekilde hak iddia etmektedirler. Birinci Cihan Harbi, artık kırılma noktasıdır.
Osmanlı Hükümeti’nin Birinci Cihan Harbi’ne girme kararı almasının en önemli nedenlerinden biri, hızla akmakta olan kum saatini durdurarak İmparatorluğu Rusya’ya karşı koruyabilme endişesidir. Bu çerçeveden bakıldığında, Doğu’daki Ermeni azınlığın tasarrufları ayrı bir önem kazanmaktadır. Daha 1912 yılında, İstanbul’daki Rus büyükelçisi Dışişleri Bakanı S. D. Sazanof’a gönderdiği raporunda, "Van, Bâyezid, Bitlis, Erzurum ve Trabzon konsoloslarımızın bildirdiklerine göre bu vilayetlerdeki Ermenilerin hepsi Rusya tarafındadırlar ve bizim ordularımızı bekliyorlar...21 Kasımda Bâyezid konsolosunun bildirdiğine göre, bütün Ermeniler Türkiye’ye karşı düşmanca tavırda bulunuyorlar ve Rusya’nın protektörlüğünü, Ermeni topraklarını işgal etmelerini bekliyorlar. Ermeni Patriği Rusya’ya Türkiye’deki Ermeni halkını kurtarması için yalvarmaktadır.” demektedir. 1914 yılına gelindiğinde, Ermeni komiteleri de Türkiye’deki şubelerine şu tâlimatı vermişlerdir: "Rus ordusu sınırdan ilerler ve Osmanlı ordusu geri çekilirse her tarafta birden eldeki vasıtalarla başkaldırılacaktır.
Osmanlı ordusu iki ateş arasında bırakılacak, resmî binalar bombalanacak, iaşe depolarına sabotajlar düzenlenecek; aksine Osmanlı ordusu taarruza geçerse Ermeni askerleri Ruslara katılacak ve silah altına alınanlar kıtalarından kaçarak, Türk birliklerinin geri cephelerine zarar vermek ve ülke içinde çeşitli olaylar çıkarmak için çeteler kuracaktır.”
Nitekim, savaşın başında Doğu Cephesi’nde yaşanan gelişmeler aynen yukarıdaki raporlarda öngörüldüğü şekilde seyretmiştir. Ermeniler, seferberlik ilan edildiği 3 Ağustos 1914 tarihinden itibaren ordudan kaçmaya başlamışlar; Türk askerlerine karşı Zeytun’da silahlı saldırı tertip etmişler; Rusya’ya göç ederek Ruslar tarafından Türk ordusuna karşı savaşmak üzere oluşturulan çetelere katılmışlar; Rus ordusunun 1 Kasım 1914’te Doğu Anadolu üzerine başlattığı taarruzu müteakip de birçok vilayette isyan çıkarmışlardır. Bu Ermeni isyanları arasında en büyüğü ve aralarında tehcir kararı da bulunmak üzere sonuçları açısından en önemlisi, Van’daki isyandır.
Van ve çevresinde memur ve jandarmalar öldürülmüş, karakollar ve Türklerin evleri saldırıya uğramış, resmî binalar yakılarak isyan bütün Van bölgesine yayılmıştır. Osmanlı hükümetinin seferberlik ilânından itibaren dokuz ay boyunca iyi niyetle ve küçük tedbirlerle işi çözmeye çalışması fayda etmemiş, Ermeniler konusunda köklü tedbirler alma lüzumu gün geçtikçe önem kazanmıştır. Bu tedbirlerin en önemlisi, tehcir kararıdır. İşte bu makale tehcir sürecinin nasıl işletildiği üzerinde duracak ve gerçeğin Ermeni propagandası tarafından sunulan manzaradan tamamen farklı olduğunu gösterecektir.
Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU

24 Mart 2015 Salı

ASIRLIK YILINDA ÇANAKKALE; Cemal ÇALIŞKAN

ASIRLIK YILINDA ÇANAKKALE
Cemal ÇALIŞKAN

      Çanakkale savaşları, 
İstiklal harbinin bir ön sözüdür. 
              Osmanlı ordusuna ve komutanlarına güven kazandırmış, yeniden nefes aldırmıştır. Maddi güce karşılık inancın zaferi olmuştur. Komutanların bir sözüyle kendilerini ölüme atan Türk askerini ve onların komutanı Mustafa Kemal ve diğer Paşaları tarihe yazdırmıştır.  Bu Paşalar ve askerleri olmazları oldurmuş, dünyanın saygısı kazanılmıştır. Bu savaş “ inancın top ve tüfeği yenebileceğini ”göstermiştir. Ruhun çeliğe zaferini göstermiştir. İngiliz generalin sözüyle Çeliğe karşı et ve kemiğin savaşıdır”
             Çanakkale destanının yüzüncü yılını yeniden anımsarken Osmanlıya bağlı kalan, geleceğini bu topraklarda gören Müslüman ve Müslüman olmayanların ruh ve gönül birliğiyle ortaya koydukları bir destanın yazılmasıdır. Bu destanı sadece Müslümanlara bağlamak, bu kavgayı dini boyutuyla ele almak eksik olur. Kahramanların çoğunluğu Müslümanlar olsa bile, azınlıklarında BU KAHRAMANLAR ARASINDA unutmayalım.
             Bu Savaşın asıl gayesi, yüzyıllardır yaşadıkları toprakları vatan yapmış, ev bilmiş insanların evlerini korumak, yaşadıkları yerleri düşmanlara teslim etmemek için verdikleri kutsal bir mücadelenin şanlı zaferidir. Tarihi romanlarda çevrilen filmler hiçbir vakit sesli ve sözlü okunan şiirler 1914-1916 yıllarındaki bu milletin yaşadıklarını ve milletin haleti ruhiyesin aksettirmekten acizdir. Bu kanlı harbi görmemiş ve yaşamamış olanlar ancak bu kurgulanmış filmleri izleyerek babalarını, dedelerini ve kardeşlerinin neler yaşadıklarını verdikleri mücadelelerine öğrenebilir, gösterdikleri kahramanlıklardan duygulanarak gözlerinden yaşlar dökmelerine bir katkı sağlayabilir. Buda balı kavanozun dışından yalamakla eşdeğer olur.
            İşte bayrak için, yaşadıkları ev mesabesinde olan vatan için canhıraşına verdikleri mücadeleyi bugünkü konforu yaşayan bizlere ve nesillere anlatmak çok zor olsa da, yollarını bulmada belki yol gösterebilir. Bunu yapabilirsek belki haklarını helal edebilirler. Bugün asırlardır üzerinde yaşadığımız bu topraklar gökten bize zembille hediye edilmediğini, bu toprakları almak bugüne kadar elde tutmak için ne bedeller ödendiğini ve ödenmeye devam edildiğini bilinçle gençlerimize yazılı ve görsel yollarla gerçekleri yazılarla öğreterek işin ciddiyetini fark ettirebiliriz. Yoksa ormandaki yaşlı kurdun haline döneriz. Yaşlı bir Kurt Ormanda bulduğu bir demir parçasını ağzına alır, çiğnemeye başlar. Yanına gelenler ağzındaki akan kana bakarak hayret ederler. Yaşlı Kurt kendisine aval bakan hayvanlara “ gücümü görmüyor musunuz? Demirden bile kan akıtıyorum”  der. Bazı siyasetçiler getirisi götürüsüne bakmadan her ağzına geleni söyleme alışkanlığından vaz geçmeli, esir gürlemeyi bırakmalıdır. Gücümüze yaraşanı yapmalıdır. Geçmişin hamaset duygusu içeride prim yapsa da geçerli bir siyaset olmaz. Enver Paşa çok zeki ve cesur olmasına karşı yanlış hesabını canıyla devletiyle ödemiştir. Tarihten ders almayı unutmayalım. Sonra düşmanlarımız gözümüzün yaşına bakmaz. Fitne kutusunu yeden açarlar. Geriye hayvanlar gibi boğuşan Anadolu insanları kalır.
            Çanakkale milletin ortak ruhunun cephede düşmanların karşısında yumruklaştığı en önemli tarihi belgedir. Bu birleşme cephede ve cephe gerisinde yediden yetmişe geleceğini bu bayrak altında yaşamayı kabul etmiş insanların canhıraş verdiği mücadelenin kahramanlık heykelinin dikilmiş halidir. Mübarek Çanakkale topraklarına ziyarete gidenler bir kitabe ararlar. Çoğunluk kitabelerdeki yaş ortalaması 15-30dur. Gözler şehitlerin memleketlerine baktığında Anadolu’nun her bölgesinden her evinden şehitlerin adres ve isimleriyle karşılaşırlar. Bu kahramanlar ”Bir güneş olup bir hilal uğruna batarken, Sarı kamışta yaşadıklarını da bir acı tebessümle hatırlamışlardır. Bu savaş esnasında zaman bulurlarsa bir siyah beyaz resimleriyle kendilerini hatırlamamız için mektuplarında ebedîleştirmişlerdir. Tokat, Kayseri, Konya, Galatasaray, Sivas, Erzurum ve Kastamonu Liseleri 1924-15 yılarında mezun vermemiştir. 
           Zamanımızdaki gençler bunu bir düşünsünler.
           Kayseri’den bir genç öğretmen Hasan Ethem öğretmenlik yaparken bir taraftan da hukuk tahsili yapmaktadır. Çanakkale’de savaş arasında bir derenin kenarında dinlenmektedir. Okunan Ezanla anasından gelen mektubu okur. Sonra cevaben valideciğim, çamaşır filan istemem paralarım duruyor. Allah razı olsun. Diye yazar. Bitince dereden abdest alır. Namaz kılar. Namazı ardından Allahtan “ Ya rabbi bu toprakları sen Türklere verdin, Yine Türklere bırak. Vatanı kurtarmak için gelmiş askerleri ve vatanı sen koru. Diye dua eder. İşte bu çocuklar cimadan meydana gelmiş değil, bunları gönülde döllenmiş, gönül çocukları ve gençleridir. İşte kültürümüzde” bel evladından yol evladı evla oluyor. Bunların himmeti, Allah olduğu için bunlar Tek başlarına bir ordu gibi davranmışlardır.
            Bu savaşın tarih belleğinde yer alan önemli olanı Mustafa kemal paşanın idare ettiği “57. Alaya şunları söyler: Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar gelecek zaman biriminde yerimizi başka birlikler ve komutanlar alabilir. Der. Bu birliğin yaş ortalaması 24tür. Son ferdine kadar tabur imamı dâhil şehit düşerler. İngiliz generali Liman fon Sanders bu savaşa “çeliğe karşı, etin kemiğin savaşı” der. 
            Şehitlerimizin ruhu bizimle olsun. 
          Rahmet onlara.

18 Mart 2015 Çarşamba

SİNMEDİ, KORKMADI açıkça söyledi Mustafa Altıoklar’ın erdemli savunması, Naci KAPTAN

SİNMEDİ, KORKMADI açıkça söyledi
Mustafa Altıoklar’ın erdemli savunması
“Tayyip Erdoğan için ” Narsistik kişilik bozukluğu var, 46 raporu vermek lazım”
” Narsisist kişi her yaptığının mükemmel olduğunu düşünür. Eleştiriye duyarlılık ve kırılganlık narsisitik kişilik yapısının en belirgin özelliklerindendir. Narsisistik kişi kendini aşırı değerli hissettiği için eleştirilmeye karşı çok duyarlı ve kırılgandır. Şikayetçi Erdoğan da kırılgandır”, Mart 17, 2015
Erdoğan’ın akıl sağlığı durumunun…
Mustafa Altıoklar’ın, Tayyip Erdoğan için “Kişilik bozukluğu var, 46 raporu vemek lazım” sözleri mahkemeye taşınmıştı. Mustafa Altıoklar’ın davadaki savunması ortaya çıktı
Ünlü yönetmen Mustafa Altıoklar Cnn Türk Aykırı Sorular programında Başbakan Tayyip Erdoğan için “Narsistik Kişilik Bozukluğu” olduğunu söyleyerek “Kendisine rapor vermek lazım 46 raporu” ifadelerini kullanmıştı.
Başbakan Erdoğan için kullandığı ifadeler için mahkemede savunma yapan Altıoklar’ın Erdoğan için söylediği ifadelereden geri adım atmadı. Altıoklar, hakaret etmediğini bir doktor olarak teşhis koyduğunu söyledi.Oyuncu Levent Üzümcü Altıoklar’ın savunmasını Twitter’dan paylaştı…
İŞTE ALTIOKLAR’IN SAVUNMASI
SAYGIDEĞER YARGIÇLAR,
Ben bugün burada bir hakaret davasından yargılanırken savunmamı DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ kavramı üzerine kurmayacağım. HAYIR… Ben aslında bugün burada bir SAVUNMA YAPMAYACAĞIM… Bugün ben burada sizlere bana daha 24 yaşındayken verdiğiniz resmi bir görevi hatırlatacağım ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI’nın 27.maddesinden bahsedeceğim.
ANAYASAMIZ’ın 27.maddesi; “ Herkes, bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkına sahiptir.” Demektedir.
Bendeniz, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, bir hekimim. (BELGE 1). Mezuniyetimi takip eden hafta hekim olarak mesleki kariyerime başladım. Henüz 24 yaşındayken sizler gibi hâkimler ya da savcılar karara bağlayacakları dosyaları tarafıma göndererek davalarıyla ilgili şahısların akıl sağlığının yerinde olup olmadığına dair raporlar talep ettiler. Benim ve benim gibi pratisyen hekimlerin, dikkatinizi çekerim psikiyatri uzmanları değil, pratisyen hekimlerin verdikleri kanaat raporları doğrultusunda adaletin gereğini yerine getirdiler. Bizler o akıl sağlığı raporlarını vermeyecek olsak kanun önünde suçlu sayılabilirdik. Özetle şahsımın verdiği kanaat raporları sizlere ışık tuttuğu için yargıya varabildiniz. Şimdi ise o günlerin üzerinden tam otuz yıl geçti ve değirmende değil, hekimliğimin yanı sıra yazar ve yönetmen olarak iştigal ettiğim karakter analizleriyle ağarmış saçlarımla, artık epeyce tecrübeli bir hekim olarak vardığım Narsisistik Kişilik Bozukluğu kanaatimden dolayı “şüpheli” sıfatıyla karşınızdayım. Söz konusu şüphe ise hakaret ettiğimdir. Savcılık makamı iddianamesinde “Akıl hastalığına vurgu yapılması, eleştiri ve düşünce özgürlüğü sınırlarını aşarak hakaret suçu teşkil etmektedir.” Demektedir. Her şeyden önce akıl hastalığına hakaret demek, akıl hastalarına hakarettir. Ben sözlerimde hakaret unsuru bulmamaktayım, eleştirmeye niyet dahi etmedim, hele hakaret yoluyla suç işlemeye kastım hiç olmadı. Çünkü ben teşbih yapmadım, teşhis koydum. Müştekide Narsisistik Kişilik Bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncem olmadı. Hekimlik etiği hastalarının durumlarını alay konusu yapmaz, aşağılamaz, hele hakaret amaçlı asla kullanmaz. Biz hekimler tababet ve şuabatı sanatlarının tarzı icrasına ehliyet almadan önce bu madde üzerine de and içeriz ve içtik. Davaya söz konusu olan açıklamamda ise aynen meslektaşlarım olan Türk Tabipler Birliği mensubu hekimlerin duyduğu kaygıyı kamuoyuyla paylaştım.
“ Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkâlâde endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.”
(BELGE 2)
Bakın ben sadece altı yıllık tıp fakültesi eğitimi almakla kalmamış, 1987-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak akademik kariyer yapmış uzman bir bilim adamıyım. (BELGE 3). Bu belgeyle ve Anayasa’nın 27.maddesine göre “bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkı”na fazlasıyla sahibim. Yayma hakkıma sahip olduğumu ben değil sizlere kılavuzluk eden T.C. Anayasası söylemektedir. Bu kanun maddesinden açıkça anlaşılabileceği gibi, doktor kimliğimle tıbbi kanaatlerimi açıklarken, örneğin; ilk cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk’ün sol göğsünde, Çanakkale’de aldığı şarapnel yarası nedeniyle ömrü boyunca yanık skarı taşıdığını, ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün sağır olduğunu, yine Cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’in obes olduğunu, Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit’in parkinson olduğunu söylememle veya Şafak Pavey’de extremite yoksunluğu; Meclis Başkanvekili Sadık Yakut’ta vitiligo varlığı ya da sabık Başbakan’ın uzaktan gördüğüm kadarıyla omurga sorunundan bahsetmem hakaret sayılmazken; bir psikiyatrik kanaat teşhisimin hakaretten sayılması esas itibariyle ikirciklidir. Müşteki vekilleri; “müvekkilimiz Altıoklar’a sormamıştır ki kendi akıl sağlığını. Bu nedenle açıklamaları hakarettir demektedir.” Oysa Recep Tayyip Erdoğan yolda düşse, ilk müdahale edenlerden biri ben olurum. Doğru tedaviyi uygulamadan önce de kalp krizi nedeniyle mi, inme indiği için mi yoksa sara nöbetinden dolayı mı düşüp düşmediğini teşhis etmem gerekir,.Ve bu teşhisi koyarken hastanın bana sormasını da beklemem. Beklersem suç sayabilirsiniz. Çünkü durum acildir. Davamız konusu olan teşhisim de acil bir durumun önlemi olarak kamuoyuyla paylamıştır. Bununla birlikte içinde bulduğum çevrede kuduz hastalığı taşıyan bir vaka teşhis etsem, hem müdahale etmek, hem de kamuoyuna bildirmekle yükümlü olduğumu yasalar söylemektedir. Çünkü burada kamuoyunun sağlığı söz konusudur. Davamızda da kamuoyunun akıl ve bedensel sağlığı tehlike altında olduğu için yetkili kuruluşları uyarmak üzere teşhisimi açıkladım. Teşhisim koruyucu hekimliğin gereğidir. Bunlarla birlikte bir doktorun kamuoyuna mal olmuş, her gün defalarca televizyon başta tüm medya organlarında karşılaştığı şahsiyetlerle ilgili fiziksel hastalık teşhisinin olağan ama psikiyatrik hastalık teşhisinin suç unsuru sayıldığını yazan bir kanun maddesine yazılmamış Magna Carta dâhil hiçbir kanun kitabında rastlayamazsınız. Fiziksel hastalıklarla ilgili teşhis koymam ve rapor vermem suç teşkil etmezken, akıl hastalığıyla ilgili teşhis koymam suç olamaz. Müştekinin doktor yorumu yapmamı hakaret sayarak şikâyet etmesi , narsisistik kişilik bozukluğu teşhisini doğrulamaktadır. Çünkü narsisistik kişilik bozukluğunun en temel teşhis kriterlerinden birisi de eleştiriye tahammülsüzlüktür.
NARSİSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU
Bu noktada Sayın mahkemenin müsadesiyle şikayetçi tarafından hakaret olarak addedilen narsisisistik kişilik bozukluğu hakkında özet bir bilgi vermek isterim. Karar yüce Türk adaletinindir. Narsisistik kişilik bozukluğunun temel özelliği büyüklenmecilik ve üstünlük duygusudur. Tüm dünya Psikiyatristlerinin kabul ettiği DSM-IV tanı ölçütlerine göre, bir kişiye narsisistik kişilik bozukluğu denebilmesi için aşağıda verilen kişilik özelliklerinin beşinin bulunması yeterlidir: (BELGE 4)
1. Kendisinin özel, eşi bulunmaz ve herkesten çok daha önemli olduğunu düşünür.
2. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ve yetenekleri olduğunu sürekli deklare eder.
3. Üstün, seçilmiş ve ilahi kuvvetlerce vazifelendirilmiş olarak bilinmeyi bekler.
4. Kendilerine hayrandır. Çok beğenilmek ve sürekli dışardan onay görmek ister.
5. Herşeyi yapmaya hak kazanmış ve özellikle kayırılacak bir kişi olduğunu düşünür.
6. Kendi çıkarları için, amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır.
7. Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanımaz.
8. Her başarılıyı kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.
9. Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler.
Narsisist kişi her yaptığının mükemmel olduğunu düşünür. Eleştiriye duyarlılık ve kırılganlık narsisitik kişilik yapısının en belirgin özelliklerindendir. Narsisistik kişi kendini aşırı değerli hissettiği için eleştirilmeye karşı çok duyarlı ve kırılgandır. Şikayetçi Erdoğan da kırılgandır. Bir doktor teşhisini şikayet ederek dava açtığına göre, belli ki epeyce kırılmıştır. İşte kendisi için de, yakın çevresi için de, ülkemiz için de, içinde yaşadığımız coğrafyamız ve hatta dünya için de endişelerimiz bu noktadan kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede şikayetçi Erdoğan’ın bir sonraki celseye teşrif etmesini, sizlerin huzurunda, sizlere ve şikayetçi olduğu bendenizin gözetiminde şikayetinin derinindeki dinamikleri, nereden rencide olduğunu anlatmasını talep ederim. Bununla birlikte şikayetçinin şikayetlerini ve dinamiklerini dinlemek ve bilirkişi heyet raporu vermek üzere, tarafsız bir üst kurum olan Türk Tabipler Birliği’ni temsilen bir psikiatristler heyetinin yüce mahkemenize gelerek gözlem ve inceleme yapmasını talep ederim. Böylelikle şikayetçi için kullandığım “narsisistik kişilik bozukluğu” kavramının bir teşhis mi, yoksa teşbih mi olduğu konusunda yüce mahkemenizin karara varmasının da daha adil olacağını düşünmekte olduğumu bildiririm. Hal böyle olunca özetle şikayetçi Recep Erdoğan’ın bu mahkemeye gelmeyecek olursa, tam teşekküllü bir hastanede söz konusu belirti ve bulgulara sahip olmadığının belgelenmesini, aksi halde hatalı teşhis ve beyanda bulunduğumu kabul edeceğimi açıkça beyan ederim. Kısaca, Recep Erdoğan’ın akıl sağlığı durumunun bilirkişilerce rapor edilmesini talep ederim.
SON SÖZ:
Yüce mahkemenizin, hekim olan şahsımı, bu davayla suçlu bulması halinde tarihe geçeceğini düşünmekteyim. Şöyle ki; “hakaret davası” olarak anılan bu davada, dava konusu olan bir hakaret söz konusu değildir. Çünkü ben bir teşbih yapmadım, teşhis koydum. Teşhis koyan bir hekimi yargılayan bu mahkeme, hakaret davasına baktığı için değil, teşhis koyan tıp bilimini yargıladığı için tarihe geçecektir. Saygılarımla…
(Gönderen: Naci KAPTAN, İzmir-18 Mart 2015)