Eğitimci Şair Yazar Arzu KÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitimci Şair Yazar Arzu KÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2017 Cumartesi

KÜLTÜR-SANAT "Arzu KÖK" Kültür-Sanat!...

KÜLTÜR-SANAT
Arzu KÖK
Kültür-Sanat!...
“Bir ülkede akıl ve sanattan çok maddi servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşaltılmıştır” der Prusya hükümdarı II. Friedrich. Şimdilerde bizim ülkemizde de maddi servet, sanattan ve kültürden önce gelir oldu. İster istemez düşünüyor insan; bizim ülkemizde bunun sebebi keseleri doldurmak mıdır, kafaları boşaltmak mıdır, yoksa her ikisi birden midir?
Yıllardır kütüphane, opera, tiyatro, sinema sahneleri satılır, kapatılır, yıkılır. Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçeden en düşük pay alan bakanlıktır bilir misiniz? Peki tiyatrolarda, operalarda, müzelerde, orkestralarda bilet satışından elde edilen gelirin direkt hazineye aktarıldığını biliyor musunuz? Bunlar yapılırken de oyuncuların ve set işçilerinin taşeron işçi statüsünde çalıştırılması söz konusudur ki tüm bunlar keseleri doldurmak adına yapılanlardır. Ancak işin en tehlikeli kısmı, bunun yanında kafaları boşaltma çabalarıdır.
Çıplak kadın heykeli gördüklerinde(ki onların gözüne çarpan şey eserdeki sanatsallık değil, çıplaklıktır) ‘’Ben böyle sanatın içine tükürürüm’’ derler. Aradan yıllar geçer, İzmir’deki ‘’Müzisyen’’ isimli ahşap heykeli müstehcen bulduklarından birileri parçalar. Kimi heykellere “Ucube” denilir ve yıktırılır. Kadın ve erkeğin yan yana, koro şeklinde çok sesli bir ilahi okunmaları günah sayılır. Filmlere sansür uygulanır, etkinlikleri iptal ettirilir, konserler engellenmeye çalışılır. Beğenmedikleri sanatçıların konserlerine ellerinde satırla, tekbir getirerek saldırır birileri, sanatçılar hedef tahtasına oturtulur, ellerinde benzinle yakmaya koyulur birileri. Bunlar yetmezmiş gibi açığa almalar, ihraçlar…vb ile kafalar boşaltılmak istenir.
Nazilere yakın bir koyu milliyetçi oyun yazarı olan Hanns Johst’a ait, Johst’un Schlageter adlı oyununda geçen bir söz geliyor akıllara: “Kültür lâfı duyduğum anda tabancamın emniyetini açarım.” Schlageter, oyunun birinci perdesinde eder bu sözü ve bu söz, Hitler’in en yakınındaki iki isme, Goebbels’e veya Göring’e atfedilir. Bu söz, yüzeysel yorumuyla, Nazilerin kültür düşmanlığının ikrarı olarak kabul edilegelmiştir. Ancak bu söz, sadece Nazizmin değil, milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin, kültürü bir millî hayat-memat meselesi sayan zihniyet dünyasının da ifadesi olmuştur aynı zamanda. Yabancı, zararlı sayılan kültür, nahoş, uygunsuz, mahzurlu filan değil, düpedüz düşmandır. Bu sebepten, zapturapt altında tutulmalı, zor kullanmaktan sakınmadan müdahale edilmelidir kültüre. Öyle de yapıldı o dönem. Örnek alanlar da devam etti yıllardır bu yönteme, ülkemizde olduğu gibi.
Sanat ve kültür özü gereği, insanları kaynaştırıcı özelliğe sahiptir. Müzik her yerdedir, örneğin; halk ayaklanmalarında, din ve inanç törenlerinde ya da savaşlarda müziğin birleştirici etkisi her zaman hissedilegelmiştir. Diğer sanat dalları için de geçerlidir bu ve özü gereği de muhaliftir sanat. Yaşar Kemal’in de dediği gibi ‘’Sanat, gerçek sanat; zulmün, şiddetin, tüketici oburluğun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır. Çünkü bana göre ne olursa olsun her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır.’’
Zeybekler bir başkaldırının öyküsü değil midir? Sanat birleştirir, kaynaştırır ve başkaldırır. Bunu bildikleri içindir ki sanatı engellemek için fitne ile taarruza geçer aydınlanmayı istemeyenler. Yaklaşık son 7 aydır, yani OHAL sürecinde, FETÖ operasyonu adı altında birçok kişiye ve sanatçıya karşı başlayan açığa almalar, ihraçlar resmen bir cadı avına dönüştü. Cumhurbaşkanı bir konuşmasında ‘’Siyasetçilerin attıkları her adım, ağızlardan çıkan her söz yakından takip edilir. Halbuki sanatçıların ve sporcuların toplumu etkileme gücü, siyasetçilerden daha az değildir’’ derken hissettiği bir tehlike mi vardı dersiniz? Belki de bu yüzdendir; toplumda sanatçı, sporcu olarak bilinen bazı isimlerin sıkça saraya davet edilmeleri. Belki de bu yüzdendir Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili’nin ‘’Devlet Tiyatrolarında yalnızca yerli oyunların sergileneceği’’ yönündeki sınırlamasının ardındaki gerçek.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda bir telefonla başlayan açığa almaların gerekçesi ‘’Performans eksikliği’’ olarak gösterildi. Açığa alınanlara bakıyorsunuz Türk tiyatrosunun önde gelen isimleri ki kim karar vermiş, hangi kritere göre karar vermiş, belli değil. Daha sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda 31 kişi işten çıkarıldı. Gerekçesi; ‘’Eğitim durumlarının uygun olmaması’’. Peki yıllardır çalışan bu insanların eğitim durumlarındaki eksiklik yeni mi fark edilmiş, yoksa sebep çok mu farklı? Görevden almaların acıları daha kapanmamışken bu sefer de bu tiyatrocuların öğretmenleri, Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden 6 akademisyen ihraç edildi ve bölüm fiili olarak işlevini yitirdi.
Daha sonra da iş müziğe gelmiş olacak ki, orkestra Şefi İbrahim Yazıcı ve Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası sanatçısı Filiz Özsoy ihraç edildi. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı akademisyenlerinden piyanist Dengin Ceyhan 8 gün gözaltında tutulduktan sonra tahliye edildi. Gerekçeler ise çoğunlukla sosyal medya üzerindeki paylaşımları...vb.
Görünen odur ki kültür ve sanata yöneltilen silah net olarak belli. Onlar gibi düşünmeyen, onların yanında saf tutmayan bütün sanatçılar bir şekilde ekmeğinden edilmeye çalışılıyor. Ne yazıktır ki bu gidişat devam edecek gibi de görünüyor. Böyle giderse işçi ya da memur alımlarını sadece bir kişi belirleyecek. Bir kişinin istediği müzik tarzı çalınacak, bir kişinin istediği oyun oynanacak, bir kişinin istediği heykel yapılacak, bir kişinin istediği filmler gösterilecek, bir kişinin istediği resimler sergilenecek ya da bir kişinin istediği dans türü oynanacak. Sanatçılar kutlu doğum haftalarına etkinlik yapmaya zorlanacak. Klasik müzik, opera, bale unutturulacak büyük olasılıkla.
Unutulmamalıdır ki ‘’Sanat çok değerlidir’’ ve ‘’Sanat, içinde geleceği barındıran önemli bir silahtır’’. İşte bu nedenledir ki, sanatçılara büyük iş düşmektedir. Önümüzdeki süreçte tüm sanatçılar, özgünlüklerini, yaratıcılıklarını ortaya koymalı, üretmelidirler. Üretirken de gülmeli, eğlenmeli, halkı sanatla aydınlatarak korku salmalıdırlar birilerine. Zira sanatın gücü çok çok büyüktür. Kültürel hegemonyanın karşısına yine kültürle, sanatla çıkılmalıdır ki mücadele başarıya ulaşsın. Tüm sanatçılar birleşip, HAYIR demeli, HAYIR çalmalı, HAYIR oynamalı, HAYIR çizmeli, HAYIR sergilemelidir. Çünkü, aslında “Sanat, HAYIR içindir.”
Yoksa birileri çıkıp “Kültür lafı duyduğumda…” diyecek…
Arzu KÖK

7 Mayıs 2015 Perşembe

ANNEM'E!.. Eğitimci, Şair Yazar ARZU KÖK

ANNEM’E!..
Arzu KÖK
Arzu KÖK
Eğitimci, Şair, Yazar
Yaşam gidilmesi gereken bir yol, yolculuk ise ben ortalarında sayılırım bu yolun. Ama hala çocuğum ben… Ve bu dünyanın tüm olumsuzluklarına, zorluklarına, çocukluğuma rağmen direnebiliyorsam bu senin sayende…  
Çünkü bu çocuk senin eserin…
Kendimi en zayıf, en çaresiz, en umutsuz hissettiğim anlarda aradığım tüm gücü senin ellerinde, gülümsemende, sımsıcak yüreğinde buldum. İşte bu nedenle varlığın benim için çok değerli ve vazgeçilmezdi. Oysa sende bir insandın, senin de zayıf olduğun anlar vardı, ama hiç hissettirmedin bana bunları. Her zaman dimdik ayakta,  onurlu ve güçlüydün. Bu nedenledir ki hep rahat oldum. Çünkü biliyordum ki senin gibi sığınılacak bir limanım vardı. Her fırtına sonrasında senin sakin sularına yanaşırken yaralarımın sarılacağını, acılarımı dindireceğini biliyordum. Kokmuyordum yaşamdan, zorluklardan.
Rahattım, özgürdüm sayende…
Kalemi güzel kullanabildiğine, duygularını rahat ifade edebildiğine inanan ben, şuan acizim. Sanki yetmiyor kelime haznem, ne yazacağım, yazmalıyım şaşırıyorum. Hani aşkı anlatmak zordur derler. Ama şuan bana öyle geliyor ki aşkı sevdayı yazmak daha kolay. En zoru seni yazmak, seni anlatmak…  Seni nasıl anlatabilirim ki? Yüreğinde besleyip büyüttüğün sevgiyi ifade edebilecek bir kelime var mıdır bilmiyorum. Kelimeler etrafında dolanıyorum, ama acizim.
Düşünüyorum; “Bana kattıklarının, verdiklerinin karşılığı var mı?” diye. Yok…. Bulamıyorum… Hiçbir karşılığı yok. Örneğin; dünyanın bütün çiçeklerini tek tek ellerimle toplayıp yollarına serseydim, bana olan sevginin karşılığını verebilir miydim? Ya da kesinlikle değer bile ölçülemeyecek kadar kıymetli, Kaşıkçı elmasından da büyük bir elmas, yakut, pırlanta ile karşına çıksaydım bu bana verdiğin canın kıymetini karşılayabilir miydi? Asla…
Senin verdiklerinin karşılığı yok bu yalan dünyada.
Beni çok iyi tanırdın güzel annem. Bilirsin çok vurdumduymaz oluyorum bazen. Hatta bazen sen bile bana “gamsız” derdin. Şimdi düşünüyorum da belki de sen bu kadar çok gam çektiğin için ben gamsız olmuşumdur? Yanımda olmadığın zamanlarda sensizliğe direnmeyi, acıları içime gömüp başım dik gezmeyi hep sen öğrettin bana. Hep içimde taşıdığım seni gittiğim her yerde. Sensizlik mi? Hayır… Aklıma bile gelmezdi böyle bir şey. Hep yanımda olmalıydın. Aksini düşünmek bir istemiyordum. Ama kader ayrılıkları veriyor işte annem. Hiç ayrılmak istemezken sonsuzluğa uğurlamak zorunda kaldım seni ve koca üç yıl geçti üzerinden.
Annem, canım benim. Sana olan sevgimi anlatacak kelime bulamıyorum. Kelime haznem çok dar, yetersiz kaldı bu konuda. Ama biliyorum ki ben dünyanın en şanslı insanıyım. Çünkü senin gibi bir annenin kızıyım.
Sen benim geçmişim, bugünüm, geleceğimsin.
Teşekkür ederim canım annem. Beni sevdiğin, beni özlediğin, beni koruduğun, beni sarıp sarmaladığın, beni var ettiğin, büyütüp bu günlere getirdiğin, her zaman, her zorluğa rağmen, hatta sensizliğe rağmen dimdik hayatta kalmasını öğrettiğin için teşekkür ederim anneciğim.… 
Nur içinde yat…