Güncel Haber, Objektif_Realist Yorum, Milli Analiz, Tarafsız İnceleme, Bağımsız Araştırma,
28 Temmuz 2016 Perşembe
DARBELERİN BABASI VE KASTEN UNUTTURULAN "ÇOK ÖNEMLİ" BİR AYRINTI: "KÜÇÜK YASSIADA & SİVAS KAMPI" YAZAR: NEVZAT ÇİÇEK
21 Temmuz 2016 Perşembe
EMEVİ - ABBASİ VE GÜNÜMÜZDE MİHNET(Din Tüccarlığı/Dincilik) OLAYI Araştırmacı-Yazar, İlâhiyatçı: CEMAL ÇALIŞKAN
EMEVİ - ABBASİ VE GÜNÜMÜZDE MİHNET OLAYI
Araştırmacı-Yazar, İlâhiyatçı
Mihnet:
Siyasi iktidarın (İlim ve İslâm akaidine aykırı) isteklerine fetva vermeyen din âlimlerine yapılan zulme denir.
Ne zaman
iktidar sahipleri yaptıkları işlere ulemadan fetva alma istedikleri dönemlerde
Ulema mensupları siyasi iktidar sahiplerinin isteklerine fetva vermedikleri
için zulüm görmüşlerdir. Bu dönemlere “Mihne” dönemleri denmiştir. İlk zulüm,
Emeviler döneminde başlamıştır. Siyasi
zulümlerine ulemadan fetva almak istemişler, alamayınca başta İmamı Azam ve
büyük Mezhep imamlarına zulüm yapmışlardır. Özellikle kader anlayışlarına fetva
istemişlerdir. Kabul etmeyen âlimlere zulüm etmişlerdir. sonra iktidara gelen Abbas’ı halifelerinden
el-Memun ile başlayıp El-Varsak’ın ölümüne kadar devam eden 16 yıl içinde
yönetime aykırı fikir söyleyenler, iktidarın kabul Kuran mahluktur inancını
kabul etmeyen alimlere zulüm yapmışlardır.. Bunların başında Ahmet b. Hambel ve
diğer imamlar hapislere kapatılmış, kırbaçlanmış ve zehirlenmiştir. Bu dönemler
“Mihnet” dönemi olarak anılmaktadır.
Abbasi döneminde Mutezile mezhebi, Kuranın mahlûk olduğunu söylemiştir. İktidarda bu görüşü benimsemişti. Bu görüşü o zamanın önde gelen âlimlerine zorla kabul ettirmek istenmişti. İşte bu dönemde bu görüşü kabul etmeyenler zulüm görmüşlerdir.
Abbasi döneminde Mutezile mezhebi, Kuranın mahlûk olduğunu söylemiştir. İktidarda bu görüşü benimsemişti. Bu görüşü o zamanın önde gelen âlimlerine zorla kabul ettirmek istenmişti. İşte bu dönemde bu görüşü kabul etmeyenler zulüm görmüşlerdir.
Atatürk, Cumhuriyet döneminde yaptıkları
işlere dinden fetva istemediği için, hiçbir âlim bu konuda zulme uğramamıştır.
Tayyip beyde bazı şeylerde “Ulemaya” soralım demeye başladı. İşte o günden beri
bazıları zulüm görmeye başlamıştır. Günümüzde dinin içi boşaltılmış, iman amelden,
amel, ahlak ve hukuktan yoksun bir din yaratılmıştır.
AKP
döneminde zarar görmeyen kurum ve kuruluş çalışanı neredeyse göremiyorsunuz?
Yıllardır ülkenin bir kısmında devlet kurmak için dağa çıkan asker ve
polislerimizi öldürenler için hiçbir görüş beyan etmeyen Diyanet, ihtilale
kalkışanlar için sala ve namaz kılınmayacağı açıklamasını yapmıştır. Sana soran
oldu mu? Bu nasıl kafa? O camiler halkın parasıyla yapılmış olup cenaze camiye
gelince, senin görevlin kıldırmaz bir kıldıran bulunacaktır. Böylece bu
devletin kuruluşu AKP kuruluşuna dönüştürüldüğü anlaşılmıştır.
TV
alt yazılarında binlerce öğretmen, İmam, polis, asker ve sivil memurlar görevlerinden
el çektirilmiştir. Nerdeyse yüz bin insan işsiz ve zulüm görmeyle karşı
karşıyadır. Bu AKP dönemi en büyük Mihne
dönemi olarak anılacaktır. Hem de dini referans alan bir parti dönemi. Zaten bu
dönem, Müslümanın Müslümana zulüm yaptığı dönem olarak tarihteki yerini
alacaktır.
Allah
korkusu, cehennem azabından söz eden ayetleri okuyoruz. Ama kitabı elimizden
koyup günlük hayata başlayınca, bu ayetlerin anlattıklarını unutuyoruz. İman ve
öğrendiğimiz dini bilgiler işlerimize ve insani ilişkilerimize yansımıyor.
Bazı dindarlar haramla ve kötülükle birlikte anılıyor. Kötülükle anılmaktan (ve Müslümanların zulme, haksızlık, iftira, fesat ve küfre maruz kalarak, zarar görmelerinden) korkmuyorlar. İktidar sahipleri sadece kendi dini ve siyasi görüşünü kabul etmemizi söylüyor. Karşılık bulmayınca kızıyor, hain ilan ediyor, yaşamamızı zorlaştırıyor. İşimizi kaybetmemize neden oluyor.
Bazı dindarlar haramla ve kötülükle birlikte anılıyor. Kötülükle anılmaktan (ve Müslümanların zulme, haksızlık, iftira, fesat ve küfre maruz kalarak, zarar görmelerinden) korkmuyorlar. İktidar sahipleri sadece kendi dini ve siyasi görüşünü kabul etmemizi söylüyor. Karşılık bulmayınca kızıyor, hain ilan ediyor, yaşamamızı zorlaştırıyor. İşimizi kaybetmemize neden oluyor.
Kendimizin
yapmadığı hayırları başkalarından yapmasını istiyor ve zorluyoruz. Kuranda”
böyle bir istek Allah’ın gazabına ”sebep olduğu bize bildiriyor. Çünkü bu
toplumun inandığı dinle yaptıkları tamamen değişmiş, kimsede işine gelmediği
için bu konuda soru sormuyor. İkiyüzlü yaşam bizim dinimiz olmuş oluyor. Avrupa
ilim adamları için söylenen “onlar laboratuvara girerken dinlerini dışarda
bırakırlar sözü” Müslümanlar içinde, Müslümanlar iş yaparken dinlerini unutur
ve galeye almazlar sözü bir gerçektir. Çoğunluğun ve iktidarın kabul etmediği
dini söylemleri kabul etmediğiniz takdirde, alanlarda ve devlet kurumlarında
görevde kalmanız İmkânsızlaşıyor.
Osmanlı
döneminde, Mehmet efendi diye bir zat “Allah yoktur” diyor. Allah’ın varlığını
ispat edemeyenler adama ya sözünü geri alacaksın, ya da öleceksin diyorlar. Adam
sözünden vaz geçmiyor. Bunu canıyla ödüyor. Hâlbuki İbni Sina bu olaydan 400
yıl önce “ Allah’ı kabul edenle inkâr eden de Allah yanında eşittir. Çünkü her
ikisinin de yuları Allah’ın kudret elindedir” demişti. Mehmet efendinin ölüm
fermanını imzalayanlar ibni Sina’yı okumuş olsalardı, bu ölüm fetvasını
vermezlerdi. Ama ilim iktidarın yanlışlarına onay makamı olunca işler böyle
noktalanıyor.
Ayetler,
Salih amel işleyenler ödülünü Tanrıdan cennette alacaklar deniyor. Kötülük
yapanlar da karşılıklarını cehennemde bulacak deniliyor. Başka bir dünyadan
gelen insanlar İslam dinini okusalar, Müslümanlardan şöyle yapmasını
beklerlerdi. Merhametli, şefkatli, iyiliksever insanlarla ilişkilerinde adil ve
haksever, canlılara karşı merhametli, komşularıyla ilişkilerinde nezaketli ve kusurları
bağışlayıcı olmasını beklerlerdi. Bu gün Müslüman toplumlarda, inandıklarıyla
yaşamları arasında derin bir uçurum bulunmaktadır. İnançları eylemlerine hiç
yansıtılmamaktadır. Sanki ahlakla din farklı şeylerdir. "Dinsizlik çok kötü" ama "ahlaksızlık o kadar da kötü değil" anlayışı, çok büyük toplumsal felâketlere neden olacak boyutlara doğru hızla tırmandırılmaktadır.
30 Haziran 2016 Perşembe
ŞEHR-İ MÜBAREK RAMAZAN; KADR SURESİ VE KADİR GECESİ - İsmail Hakkı AMASYALI, 19. Dönem Kocaeli Milletvekili
KADİR SURESİ
İsmail Hakkı AMASYALI
![]() |
İsmail Hakkı AMASYALI
19 Dönem Kocaeli Milletvekili
|
Kur’an da 97. Sure olarak 5 ayetten nazil olmuştur, “Şüphesiz biz Kur’an-ı Levh-i mahfuzdan yeryüzüne KADİR GECESİ indirdik. Kadir Gecesinin ne demek olduğunu bilir misiniz? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlı ve değerlidir. O gecede milyonlarca melek ve başlarında Hz. Cebrail olduğu halde Rab’lerinin izniyle her türlü iş için semadan yere inerler. O gece tan yerinin ağarmasına kadar selamettir”. Kur’an-ı Kerimde 600. sayfada 97. Sure olarak gönderilmiş KADİR SURESİNİN mealini verdikten sonra bu sure ile alakalı Hz. Peygamberin ve müçtehitlerin mutabık kaldıkları tefsir ve yorumlarına yer vererek Kadir gecesinin ehemmiyetine dikkat çekmek istiyorum.
“ŞÜPHESİZ BİZ KUR’AN-I KADİR GECESİNDE (Levhi mahfuzdan yeryüzüne) İNDİRDİK”.
Kısa ve öz Kur’an dört bölümden ibarettir. Birincisi (itikat) İMAN konularından bahseder, ikincisi İslam’ın şartlarından olan İBADET bölümü, üçüncüsü insanların birbirine karşı olan beşeri münasebetleri anlatan MUAMELAT kısmıdır. Dördüncüsü UKUBAT bölümüdür, hukuka tecavüz edenleri cezalandırmaktan bahseder. Kur ’anın hukuk kısmı olan UKUBAT bölümüne Fetva makamı (Müftü, Hoca) giremez.
Kur’an İMAN, İBADET, MUAMELET bölümleri ile ilgili Fetva verme yetkisini MÜFTÜ VE HOCALARA vermiş. UKUBAT (Hukuk, Fıkıh) kısmını ise Hakim ve Savcıların sorumluluğuna tevdi edilmiştir. Bir önceki yazımda da ifade etmiştim. Ehli Sünnet Vel Cemaat İmamı Ebu Hanife Hazretleri Kur‘anın hukuk kısmını üstlenemediği, kadılık makamını ret ettiği için cezalandırılmış ve cezaevinde irtihal etmiştir. Kadir Gecesi’nde Kur ‘anın hadimi olan Hakim ve Savcıların mesuliyeti, müdrik olmadan verdikleri KANUNSUZ, USULSÜZ kararları BİAD denizine batmış olan, Kur’an ve sünnetin tahripçileri, dinin yağmacısı müftü ve hocaların nasıl bir muamele ile karşılaşacaklarını yazımın son bölümünde anlatacağım. Kadir Suresinin 2. Ayetinde “Kadir Gecesinin ne demek olduğunu bilir misiniz?” devamı 3. Ayetinde, “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlı ve daha değerlidir” deniyor. İsa Aleyhiselam ömrünü oruçla geçirmiş, tek bir iftarla ertesi güne niyet ederek sahur yemeği yemeden oruç tutmuş bir Peygamber.
Bir gün cuşa gelmiş, Allah’a (CC)’a sormuş “Rabbim yeryüzünde benden daha muteber bir kulun var mı, ahir zamanda zuhur edecek mi?” Allah (CC) cevap verir “Var ya İsa ahir zaman Nebisi Muhammed (SA) teşrif ettiğinde onun ümmetine farz kıldığım bir ay oruç içerisinde öyle bir gece tayin edeceğim ki o gün tutulan oruç SENİN BİR ÖMÜR TUTTUĞUN oruçtan daha hayırlı olacaktır” buyurduğunda İsa Aleyhiselam “Allah’ım ömrümün bir bölümünü ref et, sonra beni yeniden dünyaya gönder ki Hz. Muhammed (SA) ümmeti arasında bulunayım, o mübarek Kadir Gecesinden bende istifade edeyim” dediğinde Allah (CC) Hazreti İsa’nın (AS) bu duasını kabul eder. Rivayet edilir ki ahiret zamanında önce İsa (AS) 40 gün yeryüzüne gelecek, Muhammed (SA) ümmeti arasında bir Kadir gecesini ihya edecektir. Kadir Suresi 4. Ayette, “O gecede milyonlarca melekler ve başlarında Hz. Cebrail olduğu halde rablerinin izni ile her türlü iş için (semadan yere) inerler” denirken bu surenin Bakara Suresi 30. ayeti ile doğrudan alakası vardır, bakın Allah (CC) ne diyor “Ey Habibim Ahmet Resulüm Ya Muhammed hani bir vakitler rabbin meleklere:
BEN YERYÜZÜNDE BİR HALİFE (insan) YARATACAĞIM” buyurmuştur. Melekler “ORADA FESAT ÇIKARACAK KAN DÖKECEK BİRİSİNİ Mİ YARATACAKSIN SENİN NEYE İHTİYACIN VAR?” dediklerinde Allah (CC) “BEN SİZİN BİLEMEYECEKLERİNİZİ BİLİRİM” buyurmuştur.
Allah’ın halife olarak vasıflandırdığı insanların Kadir Gecesindeki halini görmek müşahade etmek üzere milyonlarca melek ve ruhlar yeryüzüne inmek için Allah’tan ruhsat isterler. Yeryüzü bugün olduğu gibi dünde aynı idi. Hz. Peygamberden sonra fetva makamında olan müftü ve hocaların bilgileri yüzeysel olup İslam’ı bozuk düşüncelere karşı savunacak güçte değildirler. Yetkilerini kendilerine makam, şöhret ve servet toplamak için kullandıklarından karşı çıkanları FASIK, KAFİR olarak itham ettiler. Hakim ve Savcılar, Kur’anın UKUBAT bölümünü dikkate almayarak HUKUKA TECAVÜZ EDENLERİ cezalandırmak yerine rüşvet, irtikap peşinde koşarak beraat ettirdiklerinden mümin ile münafık, hırsız ile dürüst KADİR GECESİNDE bir arada bulundular. Bu hal Gayretullah’a dokundu. Allah yeryüzüne inen milyonlara, melek ve ruhlara münafıkları insan suretinde değil çeşitli mahluklar olarak izletti ve gösterdi. Kadir Gecesi Huzuru İlahiye’ye çıkan melekler Bakara Suresi 30. ayeti hatırlayarak Allah’a, “Rabbimiz ne muhteşem bir gece idi. Halife olarak gönderdiklerini sana ibadet halinde gördük. Biz size insan yaratma onlar sana isyan eder kan dökerler demiştik, Siz Ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim buyurmuştunuz. Sarayları, muhteşem malikaneleri kuran insanlar oralara hayvanatı, çeşitli mahlukları yerleştirmiş kendileri bodrum katlarında ibadet halindeler”. İmam-ı Rabbani ismi ile meşhur Ahmet Farukı Serhendi, miladi 1563 yılında Hindistan’da yaşamıştır.
Din alimleri fıkıh (Hukuk), kelam ve tefsir sahasındaki bilgileri nedeni ile ikinci bin yılın yenileyicisi unvanını vermişlerdir. Dini, Hukuku kendi keyfine göre anlayan ve uygulayan, 50 yıl Hindistan’ı yöneten EKBER ŞAH’a yazdığı cesur uyarı mektupları ile ünlü kitabı MEKTUBATI’nda bakın ne diyor “Bir Kadir Gecesi idi, derin bir düşünceye daldım. müftü ve hocalar, hakim ve kadılar bidat denizine batmışlar. Yanlış işlerin failleri bidatın vaz edicileri Kur’anın, Sünnetin fıkıh (hukuk) tahripçileri olmuşlar. Hiç kimsenin saray ulemasına karşı konuşmaya cesareti kalmamış. Alimlerin çoğu saraya biadda yöneltmekte Allah’sızların, kanunsuzlukların doğru olduğunu ispatlamaya çalışmaktadırlar. Bugün Mübarek Kadir Gecesi, ADALET TİYATROSUNUN oyunlarına biraz ara verdim ancak yazmaya devam edeceğim.
KADİR GECENİZİ VE BAYRAMINIZI TEBRİK EDERİM.
İSMAİL AMASYALI
27 Haziran 2016 Pazartesi
KISIR SİYASETİN GİRDABINDA!… Yazar: Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN
“Çobanın oyu” tartışması
yaşandığında, “Aysun Kayacı’ya vurdukça demokrat?!” başlıklı bir yazı
yazmıştım. “Demokrat” olmak için şimdi de
Erol Evgin’e vuruluyor…
“Dönüp
dolanıp niye aynı yerde sayıyoruz?” sorusu sorulmuyor…
“Türkiye
demokrasiyi biliyor olsaydı, bugün yaşadıklarımıza “demokrasi” adı verilebilir
miydi? Otokrasiyi aşan, totaliter rejimi aratmayan uygulamaların yaşanışını göz
ardı edip, Aysun Kayacı’ya vurdukça demokrat olduklarını zannedenlere
duyurulur!… “ demiştim yazının bir yerinde.
Bilmiyor,
öğrenmiyor, kendi yaşamımızda var
etmiyoruz ama çok istiyoruz(!)...
Türkiye’de
siyaset, kendisini sandık üzerinden meşrulaştırma üzerine işliyor. Sandık
kurmaya indirgenen yönetim anlayışını “demokrasi” zannediyoruz ve sandıktan çıktığı için sabah
akşam kafamızda boza pişirenleri sorgulamak yerine, başımıza getirenleri
sorgulamaya kalkıyoruz.
Erol
Evgin; “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla,
annemizle, üç üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi
geliyor size sorarım. Hiç hakça değil…” deyişi ile topa tutuldu.
Aysun
Kayacı’nın çoban dışlamasını
yadsıyanların, genç kızın manken
oluşunu öne alıp, kendilerini yadsımalarına dikkat çekerek…. “Biri çoban olduğu
için, diğeri manken olduğu için önemsizleştiriliyor. Her ikisinin ortak
paydası, insan ve yurttaş oluşları. Hepimizin her zaman anımsamamız gereken,
insan olmanın insanca yaşamak ve insanca davranışı hak etmek için yeterli
olduğudur.” diye yazmıştım.
Demokrasi; genel ve eşit oy mücadelesi ile var edilmiştir.İktidarı ele
geçirenin, bu gücü sınırsız kullanmasının önüne geçmenin mücadelesini
verenler, başlangıçta, eğitim,
zenginlik, cinsiyet, ırk gibi farklılıkları yönetimde söz sahibi olmada ayırıcı
kriterler olarak kullandılar. Zaman içinde, bu ayrımcılıklar aşıldı. Nasıl ki,
demokratik devletin geldiği en ileri aşama hukuk devleti aşaması ise, demokrasilerin olmazsa olmazı, genel ve eşit
oya ulaşmaktır. Siyasal rüştünü, -yasanın belirlediği seçmen olma koşullarını-
tamamlamış herkesin tek bir oy hakkı vardır. Bunun artık hiçbir şekilde
sorgulanmaması gerekir. Sorgulanması
gereken, seçmek için eşitlik sağlanmışken, seçilmede eşitsizliklerin önündeki
pratik engellerin hala ortadan kaldırılamayışıdır.
Erol
Evgin, toplumun akıl karışıklığını özetlemiş aslında. Aynı röportajda; “Neyin
eşitliği?…. Bu ülkede eğitim açısından eşitlik var mı? İnsanlara aynı imkânları
sunabiliyor muyuz? Bakın kadınların gücüne… Siyasetçiler bunun önemini
kavrasalar, siyasetin merkezine oturtsalar müthiş başarılar kazanacaklar. Ama
yapmıyorlar. Neden? İktidarları, güçleri ellerinden gider diye yapmıyorlar.
Cehaletin korktuğu kadındır. Kadın öğrenirse çocuğu da öğrenir. O yüzden
kadınları cahil bırakmak birilerinin işine geliyor. Eğitimde eşit fırsat
yaratmazsanız eşitlik nerede kaldı? Önce herkesi eğitelim sonra “demokratız”
diye ortaya çıkalım……… Siyaset hep düşük düzeyde yapılıyor, sevmiyorum,
beğenmiyorum, çok erkek erkeğe……..
Siyaset pislik,………….. Menderes için çocuğunu kurban etmeye kalkan adam
biliyorum ben, asıldığı gün kimse yoktu, kimse kendini yakmaya kalkmadı
örneğin….” demiş……Bu doğru tespitler hakkında yorum yapılmıyor; hani cımbızla
çekmek denir ya, sadece okuma yazma
bilmeyen ile üniversite bitiren kısmı üzerinden tartışılıyor.
Aysun
Kayacı olayında, “Fikir yanlışsa yanlışı yapanı değil, bu yanlış fikri ortaya
çıkaran gerekçeleri sorgulamak gerekir….” diyordum. Erol Evgin’in
açıklamalarına gelen yorumlarda çoğunluk fikir yerine, kişiye yönelik eleştiri
yaparken; olumlayanlar da, kömür karşılığında oy verenlerin oyunu
sorgulamışlar.
Kömürü
vereni değil, alanı sorguluyor!…
Kömürü
alan kim? Yoksul!..
Veren
kim? Yoksulu besliyor gibi, yoksulluğu besleyip, yoksulluktan beslenen!…
Biz bu
hatayı hep yapıyoruz. Nedenler yerine, sonucu sorguluyoruz. Zaten istenen de bu
değil mi!…
Erol
Evgin’in “…önce herkesi eğitelim, sonra demokratız diye ortaya çıkalım” sözünü
de atlamayalım. Bu ülkede, bölen
siyasete destek çıkan eğitmenlerin; soldan dolanıp, din eksenli siyasete,
“yetmez” diyerek destek ve arka çıkanın eğitim düzeyi sorunu yok, bazılarının
fazlası bile var. Birilerine biat ederek kendisine yer açmaya çalışanlar hep
eğitim düzeyi düşüklerden mi çıkıyor
sanıyorsunuz? “Eğitim alanların hepsi en doğru kararı veriyor” yanılgısına da
düşmeyelim. Eğitim kadar toplumu birlikte tutan değerler sistemi de önemli.
Kişilere bulundukları yer nedeniyle değil, kendi özelliklerine, topluma
kattıkları değere göre önem vermekten söz ediyorum.
Toplumda,
bir şekilde yer edinmişlere yaranarak, “sahibinin sesi” olma gayretine
girişenlerin yer buluyor olmasının örneklerinin çoğalması Erol Evgin’in de
işaret ettiği “kirli siyaset” algısının pekişmesinde en büyük etken.
Kim en
iyi hizmeti verir? Kim görevi layığı ile yapar? Bu soruların bir önemi
kalmamış, “kim kime yakın” üzerinden belirlenen ilişkiler kanıksanmışsa,
yozlaşma kaçınılmazdır.
Dönüp
dolaşıp, siyaset ve siyasetçilerin vebalini topluma yüklemek yerine, sorunları
besleyerek, beslenen siyasetten kurtulmamız gerekiyor. Demem o ki, demokrasiyi
var etmek istiyorsak, temel ilke ve kurallarını değil, bu kuralların
uygulan(a)mama nedenlerini tartışmalıyız.
Hem
yoksul, hem de özgür ve demokrat olacaksınız; eşyanın doğasına aykırı.
Mucizeyi
beklerken, en büyük mucizemiz, Cumhuriyetimizden uzaklaştırılıyoruz. Bize özgür
yurttaş olmanın yolunu açan Cumhuriyet’in aydınlanmacı felsefesidir. Biz o
felsefe ile aydınlandık. Bu aydınlığı tersine çeviriyorsa birileri, aydınlığı
tutan ellerin daha sıkı sarılması ve herkesi toplama becerisini de göstermesi
gerekiyor.
Okumuş,
okumamış, hepsi bizim insanımız. Kandırıldığını göremiyor diye onları suçlama
hakkımız yok. Kandıranları deşifre edebiliriz ancak.
Kendi
dışında kabul ettiklerini sorgulayan ve özeleştiri yapmayan iktidar anlayışına
alternatif, ona benzeyerek olunmaz. Geri kalmışlığın nedenlerine ve sebep
olanlara değil de, geri bırakılmışlığın sonuçlarınabakarak toplumu suçlarsak,
süreci yönetenlerin istediğinden fazlasını vermiş olmaz mıyız?
Evrensel doğrular istikametinde
düşünürsek çıkacağız bu girdaptan. Oysa biz hala, nerede durduğumuza göre düşünüp,
yorumluyoruz.
Bu yazı,
Sayın Evgin’e de iletilmeli!.. Demokrasinin var edilmesini istiyorsak,
toplumdaki farklılıkları ve zayıf bırakılan halkalarını değil, zayıf bırakılma
sebeplerini sorgulamamız, kimseyi eğitimsiz olduğu için yargılamadan, eğitimsiz
bırakanları yargılamamız gerektiğini görmeliyiz, ki kendisi de aslında bunlara
dokunmuş…
Demokrasi için, “bize fazla geliyor” demiş ya!…
Hayır!..
Aslında temel sorun, fazla gelmesi değil, artık hiç uğramayacak şekilde
gönderilmek istenmesidir.
Siyasetin aldığı yoz biçimi, kurumların
işlevlerini çarpıtarak yürütenleri, kişileri kurumlara üstün tutan
anlayışımızı, hukuku hiçe sayan uygulamaları durdurmayı konuşamıyoruz; 21.
yüzyılın olanakları ile, çobana (insana/insanca yaşama) ulaşamayışımızı değil
de, hala çobanın “oy”unu konuşuyoruz. İktidar ya da muhalefet fark etmiyor;
bulunduğumuz yer burası!..
Şimdi bu noktaya bakarak nereye gideceğimizin
istikametini belirleyeceğiz!…
Kısır çemberden ne zaman ve nasıl
çıkacağımızı soruyorum!…
Çobanı eleştirmek mi, çobana ulaşmak mı?
Hangisi bizi birleştirir ve güçlendirir?!… İnsanı “oy”a, seçimi sandığa
indirgeyen siyasetin girdabından kurtulmaktan söz ediyorum…
21 Haziran 2016 Salı
DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMA GÖREVİ SÜRÜYOR!.. Mehmet Ali Güller
DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMA GÖREVİ SÜRÜYOR!..
Başbakan Binali Yıldırım’ın ilan ettiği “4 cazibe merkezi”
hedefi, Erdoğan’ın 2004 yılında açıkladığı “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi
içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” görevinin gereğidir!
Zira o görev, Erdoğan’ın en büyük hayali olan başkanlığın da
zeminidir! Açalım:
CAZİBE MERKEZİ MASKELİ EYALET MODELİ
Başbakan Binali Yıldırım’ın ilan ettiği 4 cazibe merkezi
şunlar: Kars, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Van.
Binali Yıldırım’ın belirttiğine göre örneğin Ağrı, Iğdır ve
Ardahan bu “cazibe merkezlerinden” Kars’a bağlanacak. Yani çevre iller,
toplamda da Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki tüm iller, bu 4 merkeze
bağlanmış olacak!
Açıkça belirtelim: AKP’nin Kars, Diyarbakır, Urfa ve Van’ı
“cazibe merkezi” yapıp çevre illeri oraya bağlama projesi, eyalet sistemine
geçiş projesidir!
Erdoğanların Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kalkınma Ajansları
ve Bütünşehir yasasıyla adım adım adem-i merkeziyetçi bir idari yapılanma kurma
gayretlerinin de dördüncü halkasıdır!
Denilebilir ki, ne var bunda, dört şehir kalkındırılacak ve
büyük şehirlere göç engellenecek!
Keşke… Pek çok ilimizin kalkınması, Marmara ağırlıklı
sanayileşmenin her bölgeye yayılması hepimizin arzusudur. Ama Erdoğanlar için
maksat başkadır.
En iyisi ne demek istediğimizi bizzat Erdoğan’ın ağzından
açıklayalım:
ERDOĞAN HEP EYALET MODELİ İSTEDİ
Erdoğan daha 1993’te “ileride Türkiye eyalet sistemine
geçebilir” dedi. (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak
Yayınları, 1993)
Erdoğan bir yıl sonra İstanbul’un Ankara’dan
yönetilemeyeceğini söyleyerek “İstanbul’a Osmanlı yönetimi” önerdi. (Milliyet,
23 Mayıs 1994)
Erdoğan, 1998’de bir nikâh sırasında Kenan Evren’e de şöyle
demişti: “Sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum.”
(Kenan Evren de sonraki yıllarda “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir”
diyerek Erdoğan’a destek vermişti. Sabah, 28 Şubat 2007)
Erdoğan’ın bu hedefleri, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne
uyuyordu. Bu uyum, 3 Kasım 2002’de bir turuncu darbeyle AKP iktidarını doğurdu.
Ardından Erdoğan’a hukuki yollar açıldı ve “muhtar bile
olamayacak” Erdoğan, önce milletvekili, sonra başbakan oldu. Tabi aynı zamanda
da BOP eşbaşkanı!
Ve Erdoğan ABD dönüşü ekranlardan açık açık ilan etti: “ABD’nin
Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız.” (Kanal D,
Teke Tek, 16 Şubat 2004)
2005 Diyarbakır Açılımı, 2009 Kürt Açılımı, 2013 İmralı
Açılımı hep bu hedefin gereğiydi…
BAŞKANLIK İÇİN EYALET MODELİ ŞART
Peki, Erdoğan neden eyalet modeli istiyordu? Erdoğan
“Diyarbakır’ı merkez yapma” görevini açıkladığı programda başkanlık sisteminden
bahsedince, Fatih Altaylı “bunun uygulanabilmesi için eyalet sisteminin de
olması gerekmiyor mu?” diye sormuştu. Erdoğan’ın yanıtı netti: “Başkanlık
sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur!”. (Kanal D, Teke
Tek, 16 Şubat 2004)
Yani Erdoğan, hayalini kurduğu başkanlığın üniter yapıda
değil, eyalet modelli federatif yapılarda uygulanabileceğini bildiği için, adım
adım adem-i merkeziyetçi bir yapı inşa ediyordu.
Sonraki yıllar da zaten böyle oldu…
Burada Açılımlar ve Öcalan’la anlaşmalar, daha doğrusu
Washington’un Erdoğan ile Öcalan’ı aynı hedefte birleştirmesi kritik önemdedir.
Şöyle:
Örneğin Öcalan 4 Mayıs 2005’te avukatlarına şöyle diyordu:
“Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18
eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma
düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur.”
Peki, Erdoğan hükümeti ne yaptı? 26 Ocak 2006’da Kalkınma
Ajansları yasasını çıkardı. Ardından Erdoğan 2010 halk oylaması sonrasında
balkondan yaptığı konuşmada “biz ne istiyoruz” diye sordu ve şu yanıtı verdi:
“Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz,
federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz.”
12 Haziran 2011 seçimlerinin ardından da Erdoğan Kalkınma
Bakanlığı kurup, Kalkınma ajanslarını genişleterek oraya bağladı! Nasıl mı?
7’si Doğu ve Güneydoğu’yu kapsayan, 25 Kalkınma ajansı şeklinde!
Yani tam da Öcalan’ın açıkladığı gibi!
AÇILIM SÜRMEKTEDİR
Şimdi Erdoğan yeni mevziler kazandığı şu süreçte bu büyük
hedefini gerçekleştirmek için yeni hamleler yapmaktadır. İşte “cazibe merkezi”
diye maskelenen hamle bunlardan biridir.
Sonbaharda başkanlık hedefli yeni anayasasını getirmeye
hazırlanan Erdoğan, başkanlığın uygulanacağı zemini adım adım döşemeye
çalışmaktadır. Çünkü kendisinin de ifade ettiği gibi, “Başkanlık sistemi,
eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur!”
Üstelik bu hazırlık, PKK’nin Türkiye’de “bir süreliğine”
silah bırakacağı ve karşılığında Suriye’de tanınacağı yeni süreç için de ön
hazırlıktır.
Zira Açılım Erdoğan’ın belirtiği gibi bitmemiştir,
buzdolabındadır. Zaten ABD açısından Açılım gerektiğinde pazarlığı,
gerektiğinde çatışmayı içeren iki boyutlu bir süreçtir. Bu özelliği nedeniyle
de aslında sürmektedir. Çünkü Açılım Türk ile Kürt’ü ayrıştırmaktır, Suriye’de
Kürt koridorudur, Türkiye’de başkanlık-federasyondur. Ve bu hedefler masadayken
de, sahadayken de yürürlüktedir!
Mehmet Ali Güller
20 Haziran 2016
Etiketler:
bip,
BOB Eş Bakanı rte,
bop,
Diyarbakır,
DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMA GÖREVİ SÜRÜYOR,
Kars,
Mehmet Ali Güller,
Şanlıurfa,
Ulusal Haber & Ulusal Ajans,
zekeriya tümer
14 Haziran 2016 Salı
Devleti hunharca kullanan adaletsiz bir hükümet "din tüccarları, hırsız-yolsuz, soysuz ve mel'unları" sevindirir.
BİNLERCE YOKSUL, ÖĞRENCİ, GARİP - GURABA, FAKİR - FUKARAYI; ALÇAKÇA, KALLEŞÇE SOYDULAR.
BDDK tarafından 2001 yılında faaliyetlerine son verilen
İhlas Holding’e ait İhlas Finans’ın, mudilerine yönelik ödemeler yılan
hikayesine döndü. Son olarak 2009 yılında küresel krizi bahane eden grup,
ödemeleri 2016 yılına kadar ertelenmesini sağlamıştı. Holding şimdide, içinde
bulunduğu mali krizi gerekçe göstererek, mudilere ödeme yapmaya yanaşmıyor. El
koyma işleminin üzerinden geçen 15 yıllık dönemde büyük kısmı vefat eden
mudiler ise, haklarını aramak için bir dernek kurdu. Sık sık sosyal medya aracılığı
ile AKP Hükümeti’ne seslenen mudiler, “İhlas Holding’e kayyum niye atanmıyor”
diye sordular.
İhlas mağdurlarının hazin hikayesi şöyle:
HAÇ VE UMRE PARALARI BATTI
Türkiye’nin ilk özel finans kurumları arasında yer alan
İhlas Grubu’na ait İhlas Finans Kurumu, grup şirketlerine örtülü kaynak
aktarımı nedeniyle 2000’li yıllarda battı. BDDK da, mali açıdan
yükümlülüklerini yerine getiremez hale gelen İhlas Finans’ın faaliyetlerini
2001 yılında durdurdu. Bu dönemde murakıplar tarafından hazırlanan raporda, İhlas
Finans’ın kaynakları ile grubun sahibi olduğu TGRT ve Türkiye Gazetesi’nin
fonlandığı kaydedildi. Yine aynı raporlarda, 2001’de 222 bin 298 mudiye, 676
milyon dolar ve 245 milyon Euro borcu olduğu bilgisi yer aldı. O dönemde özel
finans kurumları garanti kapsamında olmadığı için, mudilerin alacaklarını
devlet üstlenmedi. İhlas Holding ise, 222 bin mudinin alacağını kademeli olarak
ödeneceğini duyurdu. Bu dönemde, mudilerin alacaklarının bir kısmı, gayrimenkul
veya mal olarak ödendi. 2009 yılına gelindiğinde ise 68 bin hesap sahibinin 398
milyon dolarlık alacağı kaldı.
KÜRESEL KRİZİ GEREKÇE GÖSTERDİLER
İhlas Holding, 2009 yılında küresel krizi gerekçe
göstererek, yaklaşık 70 bin mudinin alacağını beş yıl ötelenmesini istedi.
Devlette holdingin bu talebini olumlu bularak, mudilerin tüm alacaklarının
ödenmesi için 2016 yılına kadar süre verdi. 2016 yılına gelindiğinde ise
holding yine mudilerin alacaklarının tamamını ödemedi. Şimdi de holdingin
içinde bulunduğu mali darboğaz gerekçe gösterilerek, mudilerin alacaklarının
yeniden ötelenmesi planlanıyor. Bunun içinde bazı lobi çalışmaları yürütülüyor.
CAMİYE KAYYUM VAR İHLAS’A YOK
İhlas Holding, binlerce aileyi mağdur etti. Aradan geçen 15
yıllık süre içinde, paraları İhlas Finans’ta batan bir çok vatandaş hayatını
kaybetti. Geriye kalanlar ise bir dernek çatısı altında birleşerek, haklarını
aramayı sürdürüyor. Sosyal medya aracılığı ile seslerini duyurmaya çalışan
İhlas mağdurları, sosyal medya üzerinden paylaştıkları mesajlarda, son dönemde
camilere yaşatma derneklerine dahi kayyum atanmasını hatırlatarak, “İhlas
Holding’e kayyum niye atanmıyor” diye sordular.
ÖREN’İN LÜKS YAŞANTISI TEPKİ TOPLADI
İhlas mağdurları 15 yıldır alacaklarını tahsil etmenin
yolunu ararken Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Mücahit Ören’in şatafatlı
yaşantısı büyük tepki topladı. Mücahit Ören’in, son dönemde satın aldığı milyon
dolarlık yat ve villaların fotoğraflarını sosyal medya üzerinden paylaşan
İhlaszedeler, adeta isyan etti. Enver Ören’in vefatının ardından holdingin
başına geçen Mücahit Ören, yakın çevresinde lüks yaşantısı ile tanınıyor. Ören’in
şatafatlı hayatı, cemaat içinde rahatsızlığa yol açtı.
İKTİBAS: (http://www.taraf.com.tr/ihlaszedelerin-parasi-luks-yatlara-gitti/)
İKTİBAS: (http://www.taraf.com.tr/ihlaszedelerin-parasi-luks-yatlara-gitti/)
9 Haziran 2016 Perşembe
Prof Dr Emine Gürsoy Naskali, (DEMOKRAT PARTİ; 27 Mayıs devrimi, inkılâp, ihtilâl, darbe veya Ayaklanması) "Yassıada Mahkemesi Anayasayı İhlal Davası"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















