8 Aralık 2015 Salı

ARKA PLÂN'DA NE VAR?.. İsviçre'nin karanlık yüzü. Heidi'nin ayağı niye çıplak?

İsviçre'nin karanlık yüzü. 
Heidi'nin ayağı niye çıplak?..
Heidi, tüm dünyada sevilen bir çocuk kitabı. TRT'de de uzun yıllar çizgi dizisi yayınlandı. Peki hiç dikkat ettiniz mi, Heidi'nin ayakları neden hep çıplak? Evrensel Kültür dergisinin şubat sayısında Sevim Akyürek, Johanna Spyri'nin 53 yaşında yazdığı Heidi'nin ayakları ile ilgili bu sırrı ve İsviçre'nin karanlık yüzünü yazdı.
Verdingkinder… Bu kelimeyi, “Sözleşmeli Çocuk” diye çevirsek de Türkçeye, kapsadığı karanlık ve acı öyküyü bilmeden anlamını açıklayamayız. Bu yazıda onlardan “çıplak ayaklı çocuklar” olarak söz edeceğiz. Karlı dağlarla çevrili yemyeşil çimenlerin üzerinde, sardunyalarla süslü ahşap çiftlik evlerini gösteren kartpostal resimlerinden tanırız İsviçre’yi.
Alp’ler, peynir ve çikolatadan sonra İsviçre’nin simgelerinden biri sayılan Heidi’yi hatırlayın. Kırmızı yanaklı, basit elbiseli, hiç yorulmadan herkesin yardımına koşan bu kız çocuğu, hep çıplak ayaklarıyla geçer öykülerin içinden. Onun büyükbabası olarak izlediğimiz yaşlı çiftçiyle arkadaşı Peter’in ayakkabıları varken Heidi, keskin taşların üzerinde ve soğuk havalarda bile hep çıplak ayak koşar keçilerin peşinden.
Yaratıcısı Johanna Spyri, 53 yaşında yazdığı Heidi aracılığıyla, çıplak ayaklı çocuklar gerçeğinin üzerindeki toplumsal sır örtüsünün bir ucunu kaldırmıştır. Küçük kahramanı aracılığıyla, doğaya, insanlara, hayata Alpler’in öksüz kızının gözüyle bakarken, bütün Verdingkinder’lerin çocuk dünyalarına ve duygularına dikkat çekmeye çalışmıştır. Heidi, İsviçre’nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeğin simgesidir ve onun çıplak ayakları bugünçocuklara karşı işlenmiş bir suçun yarattığı utancın üzerinde koşuyor. Heidi çıplak ayaklıydı; çünkü çıplak ayaklar, erkek ya da kız bütün “köle çocukları” diğer çocuklardan ayıran keskin uçurumun simgesiydi.
İsviçre’de 1789 yılında 14 yaşından küçük çocukların fabrikalarda çalışmaları yasaklandı. Ama çocuk sömürüsü için yeni bir kapı açıldı ve İsviçre, 18. yüzyılın sonundan 1960’lı yılların başına kadar çocuk emeği sömürüsünün örneğine az rastlanan bir biçiminin uygulama alanı oldu. Devlete borcu bulunan ya da boşanan çiftlerin, fakir ailelerin çocukları, yetimler, ailesi cezaevinde olan ya da kendisi suç işleyen çocuklar, devlet ve kilise vasıtasıyla, çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştirilirdi. Ancak 1974 yılında yasayla kaldırılan bu uygulamada, papazların önderliğinde ailelerden toplanan çocuklar çiftliklere kiralık olarak verilir veya şehirlerde kurulan çocuk pazarlarında, dört yaşındaki çocuklar bile, ev ve çiftlik işlerinde çalıştırılmak için satışa çıkarılırdı. Bu andan itibaren, çocukları arayan, sorunlarını dinleyen tecavüze uğradıklarında ya da işkence gördüklerinde sahip çıkan olmazdı. Çünkü toplumun gözünde onlar, suç işleyen, boşanan, fakir düşmüş ailelerinden “kurtarılmış” çocuklardı!
Böylece, ahırlarda hayvanlarla birlikte yaşayan, çoğu kez bir çuvaldan ibaret elbiseleri içinde hemen her zaman aç olan bu çocuklar, toplumsal hayatın olağan, sıradan bir parçası olarak kabul gördü. Bunun bir tür kölelik sistemi olduğu idrak edildikten sonra bile, uzun zamanlar boyunca İsviçre’nin konuşmaktan dahi kaçındığı bir tabu halinde üstü örtüldü.
YÜZLEŞME
Birkaç yıldır İsviçre toplumu bu gerçekle yüzleşmeye çağrılıyor. Çünkü köle çocuklardan bugün hayatta olanlar bu tarihsel utanca tanıklık ederek o dönemin hiç olmazsa vicdanlarda yargılanması yönünde güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturdular.
Özellikle 1998 yılından itibaren Olten’da yaşayan birkaç tarihçi bir zamanlar tabu olarak adlandırılan bu gerçeğin konuşulmasını sağlamak üzere, yaşayan bütün Verdingkinder’lere ya da yakınlarına ulaşmak için çalışmalara başladı. Bu işe gönül verenlerden biri Tarihçi Marco Leuenberger. On yaşındayken babası kendisinin bir verdingkinder olduğunu açıklamış ve yaşadıklarını anlatmış. Bugün oğlu canla başla bu karanlık tarihin ortaya çıkarılması için emek harcıyor. Özellikle 2009 yılındaki Verdingkinder Reden adı verilen sergiyle ilk defa bilimsel çalışmalara, konferanslara, canlı tanıklıklardan oluşan açık oturumlara konu edilerek, sonra operaya ve ilk defa bir filme de uyarlanarak konu gündemde tutuluyor.
Konunun toplumda ilgi görmesi, ses getirmesi üzerine sergi 2016 yılına kadar uzatıldı. Bu etkinlikler sonucunda 11 Nisan 2013’ de devlet resmi olarak özür diledi. Verdingkinderler bir zamanlar çocukluklarının çalındığı bu yerde konuşarak tüm çiftliklerden hesap sorarcasına yaşadıklarını anlatıyorlar, İsviçre’ye ve dünyaya. Basel Üniversitesinden Veli Mäder açılışta şimdiye kadar yapılanların ses getirdiğini açıkladı. Toplumun konuya duyarlılığını arttırdığını, çok sayıda okulu ziyaret ettiğini ve şimdi bir adım öteye geçerek 30 Mart 2014 yılında parlamentonun önünde yapılan protesto gösterisinde verdingkinder ve yakınlarının maddi tazminat istemelerinin sevindirici olduğunu açıkladı.
SANAT VE EDEBİYATTA KÖLE ÇOCUKLAR
Peki, bu dönemde hiç tepki gösteren yok muydu? Vardı kuşkusuz. Örneğin, bir Rus doktorun, bir çiftlikte yoğun tecavüzler sonucu ölen bir erkek çocuğu hakkında ilk defa bir resmi rapor yazması o dönem için sık rastlanılan bir durum değildi. Ama bu tutumundan dolayı dışlandı ve yazdıkları dikkate alınmadı. Aynı zamanda kadın örgütleri, partiler ve sendikalardan da tepkiler gelmişti. Örneğin kendisi de bir “verdingbub” olan yazar Carl Loosli “Susmuyorum” şiarı ile yazdığı kitaplarıyla mücadelede yerini almıştı. Carl Loosli, İsviçre’nin bir “Verdingbub” yazarı, sosyal eleştirmeni, filozofu, gazetecisi. Yaşadığı dönemde yazdıkları dikkate alınmayan, dışlanan bir yazar. Carl Loosli, “annemi hayatımda yalnızca beş kez görebildim, babamı ise hiç görmedim” diyerek başlar hayatını anlatmaya. 1877 yılında Bern şehrinde gayri meşru bir çocuk olarak doğdu. Sekiz yıl bir çiftlikte yaşadı. 11 yaşından sonraki yaşamı yetimhanelerde, cezaevlerinde ve tımarhanelerde geçti. Ülke ve toplum sorunları üzerine düşünen, mücadele eden bir yazardı. Yaşadığı dönemde konuşulması tabu olan “Verdingkindern” gerçeğini yazdı, İsviçre’nin faşizme ve mültecilere olan tavrını, sanat anlayışını eleştirdi, Yahudiler, kadın ve çocuk hakları gibi sorunlar için mücadele etti. Bu yüzden düşmanı da çok oldu.
Onun “evlilik dışı çocuk” olmasından dolayı devlet ve kilise tarafından kendisine layık görülen yaşamı, İsviçre’nin “karanlık bir dönemine” tanıklık eder. Çocuğun eğitim yerinin cezaevi olmadığını söylemiş ama tüm bunlar yaşadığı dönem için aykırı düşünceler olarak nitelendirilip dışlanmıştır. Her şeye rağmen, İsviçre Yazarlar Derneği ve İsviçre Ressamlar, Heykeltıraşlar Derneği ve Mimarlık Derneği gibi kuruluşların ortaya çıkmasına önderlik etmiştir.
Ressam Albert Anker’in İsviçre halk hayatını resmettiği tabloların birçoğunda çıplak ayaklı çocukları görürüz. Bu köle çocuklar okulda, sokakta, evlerde çıplak ayakları, düşük omuzları, soluk benizleri ile o kadar ortadalar ama bir o kadar da görünmez olmuşlar. Biz bu tablolarda onları, özellikle okul konulu resimlerinde, diğer çocuklarla birlikte ama onlardan hemen ayırt edilebilen özellikleriyle görürüz. Kendilerine ancak iki senede bir verilen ayakkabıları ya iyice küçük gelmeye başlamıştır, ya da çoktan eskiyip atılmıştır. Büyüme çağındaki bir çocuğun ayakları için iki sene kısa bir zamandır!
Verdingkinder’lerin insanlık dışı yaşam koşulları ilk defa bir filme de konu edildi. Bu gerçeği yaşamış on bine yakın insanla yapılan röportajlardan doğan senaryo, Markus Imboden tarafından çekildi ve 2011 tarihinden itibaren gösterime girdi.
103 dakika süren film, puslu karanlık bir havada tepede, köyden uzakta yeşillikler içindeki bir çiftliğe taşınan bir tabut görüntüsüyle başlıyor. Dayağın, soğuğun, küçük bedenlerin taşıyamayacağı işlerin, bitmeyen çalışmaların yaşandığı çiftlikten çıkmaktadır. İçinde, on yaşında bir kız çocuğu vardır. Ev işlerinin yorucu çalışmalarının ardından geceleri evin oğlu tarafından tecavüze uğramıştır. Köle kız hamile kalmıştır ve sahibesi, çocuğu düşürtmeye kalkmıştır. Kanaması olur, doktora götürülmez. Bir rahip, sorgusuz sualsiz, tabutu alır gider.
Film, o zamana kadar kendi gerçeklerinin kabuğunda yaşayan pek çok insanın konuşmasını sağladı.
Örneğin; Lyss’ de oturan Hugo Zingg (76) filmin gösterimin ikinci günüde ‚ “Ben de O Cehennemi Yaşadım” diyerek bir gazeteye yaşadıklarını anlattı. Tam 70 yıl sonra bu yazı sayesinde, ikisi de yıllarca köle olarak ayrı çiftlikler de birbirlerinden hiç haber almadan çalıştırılmış iki kardeş birbirlerini bulabildi. İsviçre Çiftçiler Birliği, o günkü çocuklardan özür diledi. Thurgau yönetimi, zamanında bölgede çalıştırılmış tüm çocuklar için resmi olarak özür diledi. Şimdiye kadar bu ticarete aracılık yapan rahipler adına sadece Luzern Katolik Kilisesi özür dilemiş durumda.
DÖVÜLDÜLER, AŞAĞILANDILAR, TECAVÜZE UĞRADILAR
13 Şubat 2012. Biel’e yıllardır görülmeyen yoğunlukta kar yağıyor. Yerel gazeteye verilen küçük bir ilanda; Biel Şehir Kütüphanesi’nde yapılacak söyleşi haberi var. İsviçre’nin karanlık dönemini simgeleyen ‘Verdingkinder’ tanıkları yaşamlarını anlatacak.
Salon saat 19 ‘da gençlerin ağırlıkta olduğu dinleyicilerle doldu. Verdingkinder Derneği Başkanı Walter Zwahlen, dinleyicilere, bu soğukta kendilerine zaman ayırıp dinlemeye geldikleri için teşekkür ederek oturumu başlattı. Katılımcılardan Dora Stettler, Emmental’de yaşadıklarını bir kitapta toplamış. Yaşamını anlatacak ve soruları cevaplayacaktı. Ama ne yazık ki kendisi düşüp dizini incittiği için katılamadı. Onun yerine Dernek Başkanı, onun kitabından bazı anıları okudu.
Dora Stettler, iki kardeşi ile birlikte Emmantel’e bir çiftliğe kiralık olarak verilir. Tarih 1934. Artık burası sizin eviniz diyerek çocukları bırakırlar. Yeni bulduğu arkadaşı Karl ile yaşamına sorunsuz ve engelsiz devam etmek istemektedir. Yedi yaşında ki Dora, annesinin bavula koymuş olduğu elbiseleri tam dört yıl giyer. Kendisine iki numara büyük gelen ayakkabısını bir numara dar gelene kadar da kullanmak zorunda kalmıştır. Babasının getirdiği kıyafetleri ise çiftlik sahibinin çocukları giyer. Babaları onları geri almak için tam dört yıl boyunca mücadele eder, sahip çıkar ve sonunda mücadelesini kazanır. Annesinden hep nefret eder. Yıllar sonra bu kitabı yazar.
Charles Probst 79 yaşında. Annesinin “çıplak ayaklı çocuk” olarak yanında çalıştığı çiftçi tarafından tecavüze uğraması sonucu doğmuş. Başka bir bakıcı aileye verilmiş. Annesinin kaderi onun da geleceği olmuş. Yıllarca saat dörtte kalkarak ot biçmiş, ahırda yaşamış, yıllarca dişlerini fırçalayamamış, iç çamaşırı olmamış, hasta olduğunda doktora götürülmemiş. Cinsel istismara uğramış. Sabahları verilen kuru ekmeği soğuk suya batırarak yemek zorunda kalmış. Uzun yıllar sakladığı bu gerçeği artık tüm İsviçre çapında yapılan toplantılarla anılarını anlatarak, soruları cevaplandırarak bu karanlık dönemin aydınlatılmasına katkıda bulunuyor.
Walter Zwahlen yaptığı açıklamalarda verdingkinder konusunda en çok kitabın İsviçre’de basılmış olduğunu açıkladı. Yalnız İsviçre’de değil, Almanya ve Ukrayna’ya kadar olan bölgelerde de çocuk köleliği resmi olarak uygulanmış. İsviçreli Fotografçı Paul Senn, “Bauern und Mitarbeitern” adlı kitabını bu konuda yıllarca İsviçre’yi dolaşarak çektiği fotoğraflardan oluşturmuş.
Sergiyi izleyenlerin ziyaretçi defterine yazdıklarından bazılarını birlikte okuyalım:
“Ben de bir Verdingkinder idim. Ama çok geç kaldınız.”
“Bakıcı babamın yıllar sonra gazetede ölüm ilanını görünce gazeteyi parçaladım.”
“Bunlar bizim özgür ve zengin ülkemizde mi olmuş? Çok üzgünüm.”
“67 yaşındaki eşimin neden çocukluk ve gençlik yıllarından hiç söz etmek istemediğini şimdi anlıyorum.”
Bugün dernek, yaptığı çalışmalarla devletten tazminat ve özür bekliyor. Çünkü bu çocukların sömürülmesiyle hem devlet hem de çiftlikler zengin olmuş. Şimdiye kadar tek resmi özür sadece Luzern Katolik Kilisesi’nden gelmiş. İsviçre Bilim Vakfı’nın 2004 yılında bu çocuklar için maddi ve manevi özür teklifi ise Federal Meclis tarafından reddedilmiş. Geçen yaz Bodensee ve çevresindeki çiftliklerde araştırmalar yapılmış. Amaç daha çok çocuğa ulaşmak ve bu yaşamları belgelemek… Gelecek yaz Solothurn ve Luzern’deki çiftliklerde de araştırmalar yapılacak.
Aslında çok aramaya gerek yok! Onlar gündelik hayat içinde yanı başımızdalar. Aynı köyden bir tanıdık kadın da o gece oradaydı. Yan yana oturduk. Onunla hep selamlaştığımız için sevindim ve şimdi de yan yana oturduğum için de gurur duydum. O da gelmeme memnun olduğunu söyledi. Tek isteği vardı. Devletin artık resmi olarak özür dilemesi!
(Evrensel Kültür Dergisi'nin Şubat sayısından alınmıştır.)
-- 
“Yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde de savaşmayı sürdürür.” Seneca

2 Aralık 2015 Çarşamba

İsa Kayacan anısına ithaf: "Azerbaycan Türklerinin Mehmet Akif Ersoy Sevgisi"

Azerbaycan Türkleri'nin M. Akif Ersoy Sevgisi
Prof.Dr.Tamilla Abbashanlı Aliyeva
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Sona Çerkez Kuliyeva
Bakı Devlet Üniversitesi, Rus Dili Bölümü, Öğretim Görevlisi
Bu yazı Mehmet Akif Ersoy’u çok seven, yazılarında hep onu anan, ölmez sanatkarın yoluyla giden Türk Dünyası medyasının güzide yazarlarından biri unutulmaz insan İsa Kayacan’ın anısına ithaf olunur.
      Bildiğimiz gibi, Türkiye’nin istiklal şairi Mehmet Akif Ersoy bütün Türk dünyasında olduğu gibi, Azerbaycan’da çok sevilir ve eserleri her kesin diller ezberidir.  Bunu kanıtı olarak Azerbaycan Milli Elmler Akademiyası Ord.Prof.Ziya Bünyadov’un adını taşıyan Doğuşünaslık Enstitüsünün  İlmi Şurasının kararı ile Bakı’da yayımlanmış Mehmet Akif Ersoy’un Yaratıcılığında İçtimai Problemlerin Bedii Tecessümü kitabını göstere biliriz. Kitabın yazarı Kafkas Üniversitesinin Öğretim Üyesi Doç.Dr.Seriyye Gündoğdu’dur. Seriye Hanım Azerbaycan’da Türk edebiyatının tanınmasında, tebliğinde büyük emeği olan bilim insanlarından biridir.  Kitabın ilmi editörleri Prof.Dr.Gövher Bahşeliyeva, Dr.Elmira Memmedova’dır, kitab hakkında ilmi fikirleri Prof.Dr.Aydın Abıyev, Prof.Dr.Asger Rasulov, Prof.Dr.Penah Halilov yazmışlar.
       S.Gündogdu kitabın ilk sayfalarında Mehmet Akif hakkında şöyle yazmıştır: “Mehmet Akif Türk gençliğine, vatanı canı kadar sevenlere, aydınlara eserleri ile ciddi etki göstermiştir. Buna göre de şairin şöhreti Türkiye sınırlarını aşarak Türk halkları arasında büyük nüfuz kazanmıştır.”
      Kitaba Azerbaycan’ın çok ünlü Türkologları  Prof.Dr.Gövher Bahşeliyeva ve Prof.Dr.Aydın Abıyev ön öz yazmışlar.  Gövher Hanım genç bilim insanı araştırmacı Seriyye Gündogdu’nun  konu üzerinde titizlikle çalıştığını, Türk Dünyasının önde gelen şairlerinden olan Mehmet Akif Ersoy’un azatlığın, özgürlüğün sesi olduğunu dile getirmiştir. Aynı zamanda şunu da demiş ki, bu eser Mehmet Akif şahsiyetine sonsuz sevgi ile yazılmıştır, bu sevgi sadece eser müellifinin değil, bütün Azerbaycan Türklerinin şaire olan sevgisidir.
       Mehmet Akif Ersoy hakkında yazılmış bu güzel araştırma hakkında kitabın editörü Prof.Dr.Aydın Abıyev şunları yazmaktadır:  S.Gündogdu  M.Akif Ersoy’un yaşamı ve yaratıcılığı hakkında Azerbaycan edebiyatı tarihinde ve Doğuşünaclık bilim alanında geniş, etraflı araştırma yapmıştır. O, şairin edebi, sosyal ve felsefi idealarını ışıklandırmış, yaşadığı dönemin sosyal problemlerine onun münasebetini aydınlatmaya çalışmıştır.   S.Gündogdu M.A.Ersoy’la ilgili Türkiye ve Türkiye dışında yayımlanmış bol malzemeden , edebiyat ilmi ile uğraşan ünlü bilim insanlarının teorik-estetik eserlerinden istifade etse en fazla dikkatini Mehmet Akif’in eserlerine yöneltilmiştir. O Mehmet Akif Ersoy’un fikir ve düşüncelerinden bol bol istifade etmiştir.
            Prof.Dr.A.Abıyev’in fikrince, S.Gündogdu Mehmet Akif Ersoy hakkında şunları  dikkatimize iletmiştir: M.Akif Ersoy hakkında yazılmış bu değerli eser istiklal şairine ithaf olunsa da geniş anlamda XX. asır Türkiye edebiyatının öğrenilmesinde, Azerbaycan-Türkiye edebi ilişkilerinin gelişmesinde önemli kaynaklardan biri olacaktır. Eserde okurların dikkatine sunulan ilmi fikirler ve söylenilen değerli düşünceler bu kanaate gelmeğe esas vermektedir.
         Bakı’da faaliyet gösteren Kafkas Üniversitesinin Öğretim Üyesi S.Gündoğdu’nun Mehmet Akif Ersoy’un Yaratıcılığında Sosyal Problemlerin Bedii Tecessümü adlı eseri giriş, üç fasıl, sonuç, son söz ve kaynaktan oluşmaktadır.
         Giriş bölümünde yazar eserde değineceği konulardan genel olarak konuşmaktadır: Zengin kültüre malik olan her bir milletin tarihinde ünlü fikir ve sanat adamları olmuştur, Türkiye edebiyatı tarihinde böyle insanlar çoktur. Onlardan biri de vatanı, milleti için canını feda eden azatlık mücahidi şair Mehmet Akif Ersoy’dur. Yazar şairin yaşadığı o dönemin önemli siyasi, içtimaı ve kültürel problemlerini gösteren, karışık bir döneme “şahitlik” eden Safahat eserinden söz açıyor ve der ki, edebiyat teorisi ile ilgili araştırmalar yapan bazı bilim insanları bu eseri o dönemin içtimai siyasi manzarasını dolgunluğu ile gösteren manzum roman adlandırırlar. S.Gündogdu eserinin giriş bölümünde M.Akif’in eserlerini bir bir tahlil ederek onlar hakkında birkaç kelime ile okurlarına bilgi vermiştir.  Şairin kaleme aldığı İstiklal Marşı’ndan konuşurken Türk milletinin birlik be beraberliğinin gayesini, milli mücadelenin ruhunu gösteren eser gibi bizlere takdim ediyor. Müellifin fikrince, M.Akif Ersoy hiçbir eser yazmasaydı bile İstiklal Marşı şiiriyle dünya edebiyatı tarihine altın harflerle yazıla bilirdi. M.Akif’in halkı düşünen fikirleri S.Gündoğdu’nun dikkatini celp etmiştir. O şairin bu fikrini esas alıyor:-Gülden, çiçekten aşktan yazmaktansa halka yol göstermek, yaralarına melhem sürmek lazımdır”. Milletini canı kadar seven şair şahsi dertlerini, duygularını kenara atıp halkının derdine derman olmaya çalışıyor. Araştırmacının fikrine göre, Sovyet kuruluşu çökene kadar M.Akif’in yaratıcılığını incelemek yasak idi. Onun azatlık fikirleri Rusya’nın esareti altında inleyenlerin, Rusya’nın esaretine karşı çıkanların ekmeğine yağ süre bilirdi. Ona göre de Azerbaycan’da M.Akif’in eserleri yasak idi. Hatta Sovyetlerin ilk yıllarında Türkiye’ye gelip M.Akif’in konuşmalarını dinleyenler, bu konuşmaları alkışlayanlar Rus şovinistlerinin eliyle buzlu Sibirya’ya gönderildi, komünist terörünün kurbanı oldular. Bunların içinde azatlık idealarını Mehmet Akif’in eserlerinden alarak yola çıkan Hüseyin Cavit, Ahmet Cavat var idi. S.Gündogdu M.Akif’in Türkiye’nin istiklali ve arazi bütünlüğü uğrunda ölüm dirim savaşında kalemi ve silahı ile ön sıralarda olmasından söz açmaktadır. Şair hem ön, hem de arka cephelerde halkın psikolojisini derinden öğrenmiş, yüzleştiği problemlerin nedenini açık aydın görmüştür. Şair problemlerin hallini İslami ve milli değerlerde görüyordu. Eserlerinin kökünde İslami ve milli değerler olduğu için onun eserleri ve bu eserlerin araştırılması Rusya’da yasaklanmıştı. Hatta şairin kendi memleketinde bile ona kötülük yapanlar olmuştur, onu retorik fikirler yayan, sanatkârlık değeri az olan, zayıf eserler yazan idealist şair demiştiler.
          S.Gündogdu M.Akif Ersoy hakkında Türkiye’de yapılan araştırmalardan da söz açmaktadır. İlk araştırma eseri şairin sağlığında ışık yüzü görmüştür, bu eser Süleyman Nazif’in “M.Akif – şairin zatı ve eserleri hakkında bazı malumat ve tahkikat” eseridir. Böylece, sıra ile o biri eserlerinin de ismini çekiyor ve birkaç cümle isle eserin içeriğini anlatmaktadır. Örneğin, yazar-şair Orhan Seyfi Orhon’un Mehmet Akif’in hayatı ve eserleri adlanan eseri 1937 yılında İstanbul’da Cumhuriyet matbaasında basılmış, şairi seven okurlara takdim edilmiştir.
         S.Gündogdu bir önemli meseleyi de dikkatimize ulaştırmıştır. Yazıyor ki, Sovyetler Birliği döneminde ciddi anti-Türk rejimine bakmayarak Azerbaycan’ın bilim insanları hayatlarını tehlikeye atarak M.Akif hakkında değerli eserler ortaya koymuşlardır. O insanlardan bir kaçının ismini söylemek makbule geçer. Örneğin; Ord.Prof.H.Araslı, Prof.Dr.P.Halilov, Prof.Dr. A.Abıyev, Prof.Dr.A.Nebiyev, Prof.Dr.K.Paşayev, Prof.Dr.V.Arzumanlı, Prof.Dr.A.Musayeva,, Prof.Dr.E.Cafer, Prof.Dr.C.Nagıyeva, Prof.Dr.A.Babayev vs. isimlerini söylemek mümkündür. 2005 yılında Türkiyeli yazar A.Tüylü Mehmet Akif’de Sosyal Problemler adlı eserini Azerbaycan Türkçesine çevirerek Bakı’da yayımlamıştır.
      M.Akif hakkında bu değerli eserin Birinci Faslı Edebi-İçtimai Muhit ve Mehmet Akif Ersoy adlanmaktadır. Eser müellifinin fikrince, Mehmet Akif’i daha iyi anlamak için onun yaşadığı döneme gitmek lazımdır. Bu fasılda yazar küçük başlıklara yer vermiştir. Örneğin Şairin hayatı, Edebi-İçtimaı Muhiti; bir de Şairin Yaratıcılığı.
          İlk küçük başlık altında verilen malumatta şairin hayatının en ince detayları ile tanış oluyoruz. Şairin annesi, babası yaşamı, ilk eğitimi vs.
               S.Gündoğdu’nun M.Akif’in yaratıcılığından söz açarken onun eline kalem alıp ilk eserlerini yazmasından konuşmuş ve demiş ki, şair ilk şiirlerini 17 veya 18 yaşlarında kaleme almıştır. Edirne’de baytarlık müfettişi olarak işe başladığında ilk gazellerini yazmıştır. Şairin ölümünden sonra yapılmış araştırmalarda yazılır ki, onun birçok şiirleri Safahat’a salınmamıştır.  Araştırmacı S.Gündogdu’nun yazdıklarından belli oluyor ki, Mehmet Akif ilk şiirlerini yazarken Bağdadi Ruhi’den etkilenmiş, Fars şairleri Sadi ve Hafiz’in, Türk şiirinin önde gelen isimlerinden olan Muallim Naci ve Abdulhak Hamit’in yaratıcılığına özel bir ilgi göstermiş, özel ve dini duyguları ifade eden şiirler yazmıştır. Yazar M.Akif şiirinin halk arasında bu kadar sevilmesini şöyle dile getirmektedir:  “M.Akif azim ve metanet sahibi, korku bilmeyen, oldukça mütevazi bir insan idi. Kendisini göze sokmayı bilmezdi, sözü ve ameli aynı idi. Yalanı sevmezdi, yalancılara karşı mücadele ederdi. Onun bu karakterini Safahat eserindeki Asim şiirinde görmekteyiz:
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım.
-Boğamazsın ki,
Hiç olmazsa yanımdan kovarım…
           Seriye Hanım Safahat’ın birinci cildinin edebiyat âleminde çok ses getirdiğini söylemiş ve bu hakta geniş makale yazan H.Sübhi Tanrıöver’in makalesinden söz açmıştır: “Safahat’ın en büyük değeri bize hasretini çektiğimiz benliğimizi göstermesidir.”.S.Gündogdu Akif’in 1914 yılında Belin’e gedmesinden, o seyahatle ilgili notlarından, Doğu ile Batı hayatının özelliklerini mukayeseli şekilde anlatan “Berlin Hatıraları” eserinden söz açmıştır. Yazar şairin Berlin’den sonra Mısır’a seyahatinden, onun Hz. Muhammet Peygamber’in mezarını ziyaret etmesinden, şairin kaleme aldığından söz açmıştır. Bu bölümün sonunda S.Gündogdu ölmez şairin edebiyat hakkında her dönem için önemli olan fikirlerini dile getirmiştir: “Edebiyat bu gün için içtimaiyatın gözünü açacak, ahlakını süsleyecek, bize edep dersi verecek özellikte olmalıdır. “ Kitabın yazarı M.Akif’in fikirlerine uygun olarak bu cümleleri dile getirmiş ve bununla da “Şairin Yaratıcılığı” bölümünü şöyle toparlamıştır: “Edebiyat “edeb” sözünden geliyor, bir terbiye aracıdır. Millet kendi şairinden çok şey umuyor. Eğer şair milletin derdini dile getirmezse, halkın derdiyle ağlayıp sevinci ile gülmezse böyle şairin yaratıcılık ömrü kısa olur. M.Akif’in bütün Türk Dünyası tarafından sevilmesinin sebebi de onun millet aşkı ile yanıp tutuşması olmuştur.
                S.Gündoğdu’nun eserinin 2’ci bölümü İçtimai Problemlerin Koyuluşu ve Edebi Yönden Araştırılması adlanmaktadır. Seriye Hanım bu bölümü aşağıdaki başlıklar halında vermektedir: 1. Eğitim meseleleri; 2. Cemiyette manevi değerler; 3. Avrupa ve Avrupa “kültürüne” münasebet; 4. Savaş ve milli mücadelenin edebi yönden tahlili;  5. Devletçilik ve Devlet idaresi.
           Yazar şairin eğitim hakkındaki fikirlerinden konuşurken onun dediği ölmez fikirlere müracaat ediyor: “Maarif… Maarif… Bizim için başka bir çare yoktur. Eğer yaşamak iste yirikse her şeyden önce maarife bakmalıyız. Dünya da maarifle, din de maarifle,  ahret de maarifle. Her şey maarifle bağlıdır.  Yazar diyor ki, M.Akif’in altıncı kitabı olan  “Asim” eserinde onun ilme, maarife, irfana verdiği değer göz önündedir:
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.
    Kitap yazarının fikrince şair milli mücadele yıllarında halka hitap ederken, camilerde vaazlar verirken, yazdığı şiir ve makalelerde maarifçiliğin ne kadar önemli olduğundan söz açmıştır. Şaire göre, ilimsiz ve cahil milletin geleceği yoktur.
         Mehmet Akife sevgi ve saygı yazılmış bu kitabın şairin eğitime verdiği değerle bağlı bölümünde önemli meselelere dikkat yetirilmiştir. Örneğin: aile-mektep-çocuk üçlüğü içerisinde geçirilen telim-terbiye meselesi. M.Akif’e göre çocuğu eğitmek küçük yaştan başlamalıdır. Şair cemiyetteki cahilliğin nedenini okulların yetersizliğinde görüyordu. Şair milletin cehaletten kurtulmayın yolunu ilimde ve öğretmende görüyordu. Şaire göre, öğretmen milleti ileriye götüren güçlü bir ordudur. Okulları dikkatten kenarda kalan, öğretmeni zayıflayan, ihtiyaç içinde yaşayan millet uçuruma yuvalanmaktadır. Şair diyor k, okul ve öğretmenlerin vazifesi öğrencilerine ilim vermektir. Kitabın yazarı M.Akif’in eğitim meseleleriyle bağlı fikirlerini ele alırken şairin aydın ve halk fikirlerine de dikkat yetirmiştir. M.Akif’e göre aydın fikirli insanlar halka onun anlaya bileceği şeylerden konuşmalı, onun duygu ve düşüncelerini ezip geçmemelidir. Kitapta şairin bu fikirlerine önem verilmiştir: Bizi kurtaracak yegâne çare maariftir, gerçek ve hakiki maarif. Ülkemize bun u getire bilsek, o zaman kurtuluruz. Maalesef, maarif ülkemize giremedi. Cahil halk yazıp okuyamıyor, yazıp okuyanlar ise ne dünyaya, ne de ahrete yaramayan bir sıra teori ile uğraşmaktadır”.
       Eğitim meselelerinden konuşan M.Akif bu işte komşu ülkelerin tecrübesinden söz açmayı da unutmuyor. Örneğin; Rus milletinden konuşurken onların ne kadar çalışkan olduğunu, Rus aydınlarının halkın menafiyi uğrunda gördükleri işlerden konuşmuştur. M.Akif’in aydın ve halk fikrinden yola çıkan S.Gündogdu burada da M.Akif’in Rus aydın fikirli insanlarından örnek getirdiğini söylemiştir ve onun bu fikrini aşağıdaki gibi özetlemiştir:  “M.Akif’e göre Rus halkının yüzde yetmiş faizi okuma-yazma bilmiyor, ama Rusya’daki aydınlar ısrarla halka taraf yönelmiş, onlarla yakından ilgilenerek sosyal bütünlüğü korumak yönünden halkı bilgilendirmeğe çalışmışlardır. Sonuçta Rus halkında belli bir ilerleyişin oluştuğunu, durumun değerlendirile bilecek bir duruma geldiğini söylemiştir.” M.Akif’in fikrince, ülkesinde aydın fikirli insanlar halkı göz ardı ederek faaliyet gösterir. Onun fikrince, halk için yazılan eserler başa düşülür şekilde yayımlıyor, halkın eğitim alması için istenilen yardım gösterilmiyor, aydınlar toplumun duygularına tercüman olamıyorlardır.
         S.Gündogdu  M.Akif hakkında yazdığı eserinde şairimizin  cemiyetteki manevi değerlere münasebetini bildiren fikirlerine de yer vermiştir. Kitap yazarının fikrince, M.Akif  “Fatih Kürsü” eserinde ahlak, marifet, fazilet konularını daha dolgun, ardıcıl şekilde göstermiştir. M.Akif ahlakın ve faziletin kaynağını dinden görmektedir. M.Akif’e göre, milletleri yaşatan esas amil milli ahlakı besleyen milli ruhtur, eğer ahlak çökerse millet mahıv olur. Şaire göre, cemiyette negatif hallerin çoğalması, cahillerin çoğalması ile ilgilidir.
        Kitap yazarının fikrince, M.Akif cemiyetteki manevi değerlerden konuşsa da kendisi de manevi yönden zengin bir insan olmuştur. Şair vefat eden arkadaşının beş evladını kendi evlatlarından ayırmamış, onları büyütmüştür. Bir de “İstiklal Marşı” için aldığı parayı kimsesiz çocuklar vakfına hediye etmiştir. Bunlar M.Akif’in manevi yönden ne kadar temiz bir insan olduğunu kanıtlamaktadır.
        M.Akif hakkında Azerbaycan’da basılmış bu kitaptan okuyoruz ki, şair cemiyetin temeli olan aile hayatına büyük önem vermiştir. Ona göre, mutluluk ve rahatlık yalnız aile hayatında mevcuttur. S.Gündogdu şairin aile münasebetlerine, kadın hukukuna ithaf olunmuş eserlerinden söz açmaktadır. Kadının dövülmesini, boşanmamı “Emri İlahi” olarak kabul edenlere karşı çıkmakla cemiyeti kurtarmaya çalışan M.Akif kadına yüksek değer vermiştir.
      S.Gündogdu’nun kitabının 2’i faslındaki bölümlerden biri de M.Akif’in Avrupa ve Avrupa “kültürüne” karşı münasebeti adlanır. Seriye Hanım asıl konuya –yani M.Akif’in Avrupa ve Avrupa “kültürüne” karşı münasebeti adlı konuya girmeden önce o dönemin Türkiye’sine kısa bir seyahate çıkıyor ve şunları dile getirmektedir: “Osmanlı İmparatorluğunun zayıflaması Avrupa’yı çok sevindirdi. Bir zamanlar Osmanlı padişahlarını gezdiren atların üzengisini öpmeği kendine şeref bilen Avrupalılar bu gün onun karşısında güçlü biri gibi durmuştur. Osmanlı Padişahının bir işaretinden korkuya düşen Avrupa kralları şimdi Osmanlı’nın zayıfladığını görüp onun iç işlerine müdahile ediyordular. Şimdi Avrupa’nın karşısında güçlü Osmanlı yok idi. “Medeniyet” maskesi altında “Savaş labüttür”, “Güçlü zayıfı ezer”, “Medeni milletler böyle olmalıdır” vs. siyasi sloganlar altında dünyanın dört yanında soykırımlar yapıyordular”. M.Akif Avrupa’nın İslam ülkelerindeki bu zulme karşı “Hakkın Sesleri” adlı kitabında hak sesini yüceltmiştir. Şair Fransızlarla savaşan Almanların çalışmakla uğur kazandığını ve bunun aynı zamanda halkla aydın fikirli insanların sağlam münasebet sonucunda olduğunu dile getirmiştir. S.Gündogdu yazıyor ki, M.Akif ilim ve teknolojiden konuşurken ilkin olarak milli ruha üstünlük vermiştir. Bu hakta o Japonların gördükleri işlere değer vermiştir. Şairin fikrince, Japonlar Batının elim ve teknolojisinden istifade etmişler, fakat taklit etmemişler. Onlar bunu manevi değerlerine esaslanarak ona uygun şekilde hayata geçirmişlerdir. Şair “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı eserinde Japonların uğur kazanmaları ile eşit olarak Türklerin geri kalmalarının nedenini de açıklamıştır.
         S.Gündogdu’nun kitabında M.Akif’in bu günle çok sesleşen bir bölümü de var. Rusya’nın elinin altında inleyen Müslümanların durumu.  Kitabın yazarı şunları söylemektedir: Şair “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı eserinde vaizin dilinden Rusya’yı tasvir etmiştir. Düşünen başlar kesilir, “medeni” Avrupa ise görmemezlikten geliyor. Bütün bunları M.Akif manzum şirinde böyle ifade etmektedir;
O zaman Rusya’da hâkimdi yaman bir tazyik,
Zulmü sevdirmek için var mı ya bir başka tarik?
Düşünen her kafanın mutlak ezilmekti sonu!
Medeni Avrupa bilmem, niye görmezdi bunu?
           Evet, bu mısralar içimizi sızlattı. “Medeni” Avrupa bu gün Müslümanların, Türklerin hem sevinçli, hem kederli günlerine karşı sorumsuz olmaları bizi çok üzdü. Hocalı soykırımı Avrupa’nın umurunda değil, ama Avrupa Ermenilerin olmayan soykırımına “gözyaşı” dökmektedir. Keşke Mehmet Akif yasasaydı ve bunları görseydi…
          M.Akif’e ithaf olunmuş bu kitapta M.Akif’in yaratıcılığında savaş ve milli mücadelenin edebi yönden yansıması da vardır. Şaire göre, Osmanlı toplumunu sosyal çöküşe uğratan faktörlerden biri yoksulluk ve bir de devleti zayıflatan savaşlar idi. Birinci Dünya Savaşı, Balkan Savaşı vs. felaketler şairin şiirlerinde gösterilmiştir. Bildiğimiz gibi, 1914 yılındaki I.Dünya Savaşında Osmanlı Devleti zorla savaşa sürüklenmişti. Bu fırsatı elinden kaçırmayan Rusya Doğu Anadolu’ya hücum ederek orada çok yerleri işgal etti. Batı Devletleri de Rusya’dan geri kalmadılar, onlar da Çanakkale Boğazına girmeğe çalıştılar. 1918 yılında Mondros sözleşmesi ile Osmanlı İmparatorluğu çöktü. O günlerde Prof.Dr.M.Ergin yazıyordu: Kılıcın simgesi şanlı Türk Ordusu adına Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Atatürk, kalemin simgesi ise “Şehitler Destanı”, “Çanakkale Destanı” ile Mehmet Akif idi. S.Gündogdu yazıyor ki, o zorlu günlerde  Mehmet Akif Batıcıları, İslamcıları, Türkçüleri ve bütün aydınları milli birlik uğrunda birleşmeğe çağırıyordu. O günlerde M.Akif o günlerde Osmanlı’nın acı günlerini kaleme alıyordu. Şair yazıyordu ki, Osmanlı yeni ayrılmış balkan devletlerine mağlup olmuş, o günlerde Rumeli adlanan topraklarda yaşayan binlerce Türk’e soykırım yapılmıştı. O günlerde Vardar nehrinin suları kandan kıpkırmızı idi. Dağlar, taşlar “kırmızı ufukların altında her şey kıpkırmızı idi”.
          O günlerde Sırplar, Hırvatlar camileri hayvan ahırına çevirir, binlerle Müslüman Türkünün imzasını taşıyan şah eseri yok ediyordular. Balkanlardaki dehşete sabır edemeyen Mehmet Akif “bu insanlık dramını” yürek ağrısı ile kaleme almıştır.  M.Akif hakkındaki kitabın yazarı S.Gündoğdu XX.asrın başlarında Balkanlarda Türklerin başına getirilen bu olayları XX. Asrın sonlarında Karabağ’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin başına getirilen olaylarla karşılaştırır. Biz de ona cevap olarak diyoruz ki, her zaman M.Akif’in dediği gibi, Batılıların kışkırtmasıyla başlayan bu olaylar Her zaman Türklerin faciasıyla sonuçlanmıştır, her dönemde de Batı bu olayları kenardan sakince seyir etmiş, müdahile etmemiş, bir kelime de söylememiştir.
         M.Akif ise bu olaylara sorumsuz kalmamıştır, yaşasaydı bu gün de kalemini kalbinin kanına batırarak ülkesinin ve Türk Dünyasının derdini dünyaya iletirdi.
         Seriye Hanım Çanakkale müjdesinin alan M.Akif’in sevincini güzel, anlamlı cümlelerle ifade etmiştir. Yazar der ki: “Çanakkale Destanı” eseri bu savaşta şehit ve gazi olan askerlerin hatırasına yüceltilmiş en büyük abide idi:
-Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana iki aguşunu açmış duruyor Peygamber!
              M.Akif hakkında bu değerli eseri yazan S.Gündogdu şairin İstiklal Marşı’ndan söz açarken şunları söylemektedir:-Bu eserde köke bağlılık, birlik, hem fikir olmak, Türk-İslam maneviyatı, vatan, millet, bayrak sevgisi vardır.
        Yazar M.Akif’in devletçilik ve devlet idaresi fikirlerini bir başlık altında toplamıştır. Şairin bu mefhumlar hakkında fikirlerini anlatırken yazar şairin Kuranı Kerim’deki devletçilik ve devlet idaresi hakkındaki fikirlerine istinat etmiştir. Şair devletten konuşurken devlet başçısının en önemli vazifelerinden olan adaletin yerini bulmasından konuşmaktadır. Gündoğdu yazıyor ki,  M.Akif “Asim” mesnevisinde şunları yazmaktadır: Sadece idarenin başında duran insan dürüst olmamalıdır, etrafındaki insanlardan da bunu talep etmelidir. M.Akif’in fikrince, devletin temel görevlerinden biri de vatandaşlarının kanuna uygun davranmaları için şerait yaratması, cemiyete zarar veren şahıslar hakkında gereken hukuki tedbirler görmesidir.
       S.Gündogdu’nun M.Akif hakkında yazdığı eserinin son bölümü M.Akif’in İçtimai-sosyal Konulu Şiirlerinin Sanatkârlık Özellikleri hakkındadır.  Yazar bu fasılda ilk önce şairin şiirlerinin içerik, forma ve türlerinden, İstifade ettiği aruz formalarından, Dil ve üslup özelliklerinden sohbet açmaktadır.
      Seriye Hanım il önce şairin “Sanat cemiyet içindir” fikrine önem vermiş, şairin sözleriyle bu fikri bir daha onaylamıştır: “Cemiyete, insanlara hayır vermeyen sanat yerin dibine batsın”. S.Gündogdu der ki, şair ömür boyu bu düşünce ile yaşamıştır, aynı zamanda şair edebiyatın cemiyetteki rolünü yüksek değerlenmiş, onun etki gücüne inanıyordu. M.Akif’e göre, konunun seçilmesi ve düzgün istifade edilmesiyle beraber fikrin etkili tasviri de yaratıcılığın önemli şartlarından biridir.  Tasvirlerde esas maksat olayı eşyalar aracılığı ile vermektir. Örneğin, dilencinin sefaletini göstermek için o zavallının evindeki bütün çıplaklığı ile merhamet uyandıracak ne kadar eşya varsa onları göstermek daha etkili olacaktır.
     S.Gündogdu’nun fikrince M.Akif eserlerini en çok sevdiği aruz vezninde yazmıştır. M.Akif’in şiirlerinin dil ve üslup özelliklerinden konuşan S.Gündoğdu bu konu ile ilgili şunları yazmaktadır:  M.Akif’in yaratıcılığında Türk dili bütün güzelliği ile öz aksini bulmuştur. M.Akif Türk dilini aruza en mükemmel uygunlaştıran sanatkâr idi. M.Akif dilde sadelik taraftarı idi. İlk şiirlerinde Arap, Fars kelimeleri kullansa da çağdaş şairlerden farklı olarak şiirlerini halk arasında istifade olunan konuşma dilinde kaleme aldığını görmekteyiz. Aynı zamanda M.Akif büyük sevgi ile ömrü boyu sanat felsefesine sadik kalmış, şiirlerinde işlediği bedii ifade vasıtalarının tabii ve gerçekliğe uygun olmasına çalışmıştır. O eserlerinin daha etkili ve güzel olması için bedii ifade vasıtalarından maharetle istifade etmiştir.
       Genç araştırmacı Seriye Gündogdu Türk Dünyasının büyük şairi Mehmet Akif’e sevgi ve saygı ile yazdığı bu eser üzerine çalışırken çok sayıda çeşitli dillerde edebiyattan istifade etmiştir. O Azerbaycan ve Türkiye Türkçesiyle, Rus ve İngiliz dillerinde çok sayıda edebiyattan kaynaklar almıştır. Eserin sonunda M.Akif’in hayat ve faaliyetini aks ettiren resimler de vardır.                                  
            Sonuca gelmeden onu da diyelim ki, Bakı’da faaliyet gösteren Kafkas Üniversitesi 2013 yılının Mayıs ayında Türk Dünyasını Işıklandıranlar: M.Akif Ersoy ve Hüseyin Cavit konulu Uluslararası sempozyum düzenlediler, o sempozyuma dünyanın dört tarafından Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavit sevdalıları gelmişti. Bu sempozyum bir daha kanıtladı ki, Azerbaycan Türklerinin M.Aki’fe dünya boyda sevgisi ve saygısı vardır. Sempozyumun düzenlenmesinde Mehmet Akif Ersoy kitabının yazarı Dr.Seriye Gündoğdu’nun büyük emeği vardır.
                  Eserin “Sonuç” bölümünden sonra “Son Söz Yerine” isimli yazını Dr.Raşit Tahmezoglu yazmıştır. Bilim insanı Mehmet Akif’ten sevgi ile konuşuyor ve bunları dile getirmektedir: Azerbaycan okurları M.Akif’i şimdiye kadar “İstiklal Marşı” şairi gibi tanıyordularsa, Türkoloji’mize kazandırılan bu eser sayesinde Mehmet Akif’e Safahat ışığında bakacak, onu saygı ile anacaklar. Bu sevginin yolu ebediyete kadar uzayacaktır.
          Biz de bu fikirlere ortak olduğumuzu söylüyoruz ve diyoruz ki, öyle eserler Türk dünyasını kaynaştıracak, dünyada yaşayan Türklerin kalbinde Mehmet Akif’e büyük bir sevgi ateşi yakacaktır. Ne kadar ki, Türk Milleti var onun büyük şairi, azatlık mücahidi Mehmet Akif Ersoy da vardır. Artık Mehmet Akif Azerbaycan Türklerinin de evladıdır, o Azerbaycan şairidir.

24 Kasım 2015 Salı

İSLAM DÜŞMANLIĞI TERÖRÜ KÖRÜKLÜYORMUŞ, Mehmet Arif Demirer

İSLAM, "DÜŞMANLIĞI ve TERÖRÜ" KÖRÜKLÜYORMUŞ!..
Mehmet Arif Demirer
Yeni Asya Gazetesi’nin 17 Kasım günü manşeti idi bu dört sözcük. Yeni Asya, Almanya ve Fransa’da bir Alman ve bir Fransız’ın ülkelerindeki Müslümanların ötekileştirilmesine dayalı olarak yaptıkları açıklamalardan çıkarmış bu sonucu.
Şu anda en büyük Müslüman terör örgütü hangisi? IŞİD (AKP’liler ve yandaş gazeteler istedikleri kadar sulandırarak DAEŞ desinler. IŞİD. Açılımı da ‘Irak Şam İslam Devleti’)
IŞİD’in oluşmasını Almanya veya Fransa’da yaşayan Müslümanlara ve de onların ırkçı Almanlar veya Fransızlar tarafından ötekileştirilmelerine bağlamak, bence, safdillik ya da (Yeni Asya örneğinde) okurları hafife almaktır.
IŞİD, 49 Türk vatandaşını rehin alırken, rehin aldığı insanların Müslüman oldukları umurunda mıydı? Suruç ya da Ankara katliamının Fransa ve Almanya’daki ırkçılarla ne alakası vardı? Paris katliamında IŞİD ırkçıları mı katletti?
Afganistan ve Pakistan’da Müslüman Afganları ve Müslüman Pakistanlıları katleden Taliban da Fransa ve Almanya’daki ırkçıları mı protesto ediyordu, Kandahar’da ya da Pakistan’ın İsviçre’si olarak bilinen Svat Vadisinde? 
IŞİD veya diğer Müslüman terör örgütlerini yorumlarken, “Aslında Müslümanlar terörist değildir” gibi hoşgörülü davranmaya çalışmak, en azından, doğru değildir. PKK’lılar nasıl Müslüman ise, IŞİD de, el Kaide de aynı derecede Müslümandırlar.
Terörist, hangi dinden olursa olsun (EOKA, Rum; ASALA, Ermeni; İRA ise Katolik idi) önce, insanlıktan nasibini alamamış bir yaratıktır. Pusu kurarak, canlı bomba kullanarak, kahpece insan öldürür, genellikle öldürdüğünün dinine filan bakmaksızın.  
Terör örgütü ile o, güçlendikten sonra silahla mücadele etmek yerine, finansal kaynaklarına el koyarak, tedarik ve ikmal kanallarını tıkayarak mücadele edilmelidir.
Bu nedenle AKP’nin IŞİD doyasının bir gün mutlaka açılması gerekmektedir. Musul’daki 49 rehinemiz nasıl kurtarılmıştır? IŞİD ile pazarlıklar mı yapılmıştır? 49 vatandaşımıza karşı IŞİD’e bir şey verilmiş midir? Verilmiş ise ne verilmiştir?
CHP Ardahan Milletvekili, Musul eski Konsolosu Öztürk Yılmaz, SÖZCÜ ile yaptığı söyleşide IŞİD’i, nasıl önce bir bölgeyi ele geçirdiğini, daha sonra o bölgenin tüm kaynaklarına el koyarak güçlendiğini ve kazandığı ek güçle bir sonraki bölgeye yöneldiğini, en sonunda da ele geçirdiği bölgeleri birleştirerek genişlettiğini anlatmış. Önemli alıntılar:
“HER ŞE­YE EL KO­YU­YOR­LAR: 
Bir yer­de top­rak­sal ha­ki­mi­yet sağ­la­yın­ca, ora­nın bü­tün kay­nak­la­rı­na el ko­yu­yor­lar. Ban­ka­da­ki pa­ra­dan yol­da­ki ara­ca, em­la­ğa, kı­sa­ca ak­lı­nı­za ge­len her şey on­la­rın olu­yor. Mil­yon­lar­ca do­lar el­le­ri­ne ge­çi­yor.
“HE­DEF­LE­Rİ TE­RÖR DEV­LE­Tİ: 
Ci­hat­çı grup­la­rın di­ğer­le­rin­den far­kı, bir te­rör dev­le­ti ya­rat­mak is­ti­yor­lar. İşin özü bir dev­let me­ka­niz­ma­sı ku­ru­yor­lar. Ata­ma ya­pı­yor­lar, mah­ke­me ku­ru­yor­lar, ver­gi top­lu­yor­lar, bir dev­let­te ne var­sa ay­nı­sı­nı ya­pı­yor­lar.
“AS­KE­Rİ HA­RE­KAT­LA BİT­MEZ: 
Bu çer­çe­ve­den ola­ya ba­kar­sak IŞİ­D’­i, ra­di­kal di­ğer un­sur­la­rı ör­ne­ğin Mu­su­l’­da, Rak­ka­’da bi­tir­mek­le bu işi bi­ti­re­mez­si­niz. Bun­la­rı Ye­me­n’­de, Af­ga­nis­ta­n’­da, Lib­ya­’da, Pa­kis­ta­n’­da, Ni­jer­ya­’da, Ma­li­’de, So­ma­li­’de ve da­ha çok sa­yı­da ül­ke­de de bi­tir­mek la­zım. Çün­kü, ra­di­ka­lizm ya­yıl­mış kü­re­sel bir teh­dit­tir. O yüz­den böl­ge­sel de­ğil, kü­re­sel bir çözüm lâzım.."                                                                                                                   
Bu çok önemli tespitlerden yola çıkarak bakmalıyız IŞİD olayına… 

9 Kasım 2015 Pazartesi

YÜCE ÖNDERİMİZ İçin Yabancı Yorumlar !!!, Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

YÜCE ÖNDERİMİZ İÇİN YABANCI YORUMLAR !!! 
Cumhuriyet, ahlâki erdeme dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık korku ve tehdide dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayalı olduğu için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aralarındaki fark bundan ibarettir. (14. 10. 1925), Mustafa Kemal ATATÜRK
* 
Değerli arkadaşlar,
Yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK hakkında, yabancı yönetici, kurum ve medya kuruluşlarının yaptığı yorum ve değerlendirmeleri Sn. Hanri BENAZUS bir kitapta toplamış. Ayrıca Yüce Önderimizin başka yerlerde olmayan ve kendisinin yıllarca biriktirdiği 4800 adet fotoğraflarından bazılarına da yer vermiş. Kendisini gönülden kutlar, çok teşekkür ederim.
*
Saygıdeğer Atamazın, gerçekten yüzyılımızın en büyük lideri olduğunu belgeleyen bu kitap, çok güzel bir çalışma olmuş. Milliyet yayınlarından temin edebileceğiniz bu kitabı, özellikle Yüce Önderimizi, onun ilke ve devrimlerinin önemini anlamayan ve çarpıtmaya çalışan yabancı hayranı kişilere armağan etmenizi öneririm. Yüce önderimiz hakkında yapılan yorum ve değerlendirmelerden bazılarını aşağıda sizlerle paylaşmak istedim.
*
Değerli arkadaşlar,
Her kim ne yaparsa yapsın, bizlere padişaha kul olma yerine, bağımsız ulus ve özgür vatandaş olma bilinci aşılayan yüce önderimize duyulan, sevgi ve saygı sonsuza kadar yaşayacaktır. Onun ilke ve devrimleri, AB-D emperyalizmine karşı direnen tüm uluslara da örnek olmaya devam edecektir. Çünkü o bizim gözbebeğimiz !!!
Ayrıca Yüce önderimiz, bildiğiniz gibi bir kez daha 20. yüzyılın lideri seçilmiştir. 2008’de ABD’de Brown Üniversitesi öğretim görevlisi Profesör Arnold Ludwig, geliştirdiği bir metodoloji sonucunda, Atatürk’ün 20. yüzyılın en büyük siyasi lideri olduğunu ortaya koydu. 11 kategoriye göre seçilen liderler sıralamasında 31 puanla Atamız birinci olurken, Mao Zedung ve Franklin Roosevelt 30 puanla ikinci olmuşlardır.
Saygıdeğer Atamızı, kaybedişimizin 77 yılında, onu saygı, sevgi ve hürmetle anıyoruz. Işıklar içinde yatsın.
Sevgi ve saygılarımla (9.11.2015). Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
YÜCE ÖNDERİMİZ HAKKINDA BAZI YORUMLAR:
“Sizlere şunu söylemek isterim ki, Mustafa Kemal’e katip olmak isterim. Sebebi de onun her akşam sofrasında bulunup, yüksek fikirlerinden beslenmek dileğinde oluşumdandır. Böylece yeniden üniversite bitirmiş olacağım”. Fransız Başbakanı: Edoward Herriot
*
“Bir ulusun hayatında bu kadar az sürede, bu denli kökten değişiklik pek seyrek gerçekleşir. Bu olağanüstü işleri yapanlar, hiç kuşkusuz kelimenin tam anlamı ile BÜYÜK ADAM niteliğine hak kazanmıştır. Bundan dolayı Türkiye övünebilir”. Yunan Başbakanı: Eleftherios Venizelos
*
“Atatürk, asker devlet adamı olarak çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye’nin dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza o, Türk’lere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendisine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir”. ABD General Mc Artur
*
“Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. Yüzyılda dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir devrimci olmuştur”.
İsrail Başbakanı: Ben Gurion
*
“Kemal Atatürk yalnız yeni Türkiye’nin sembolü değil, aynı zamanda çağımızın en ilgi çekici şahsiyetlerden biridir. Çalışkan, güçlü ve özgür Avrupa’nın diğer ülkeleri ile işbirliğine sağlam şekilde bağlı olan Türkiye, bugünde onun izinde yürümektedir”. İtalya Başbakanı: Giovanni Leone
* 
“Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması, yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün ve Türk halkının işidir. Şüphesiz ki Türkiye’de giriştiği derin ve geniş devrimler kadar, bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur”. ABD Başkanı: John F. Kennedy
* 
“Bana, bütün Avrupa’da bir devlet adamı daha gösterin ki, Dünya savaşı sonunda Gazi Kemal ölçüsünde ileriyi gören bir siyasi olgunluk örneği vermiş olsun”. Eski ABD elçisi: General Charles H. Sherrill
* 
“Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine, onun fikrince bütün Avrupa’nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa’nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi”. ABD Başkanı: Franklin D. Roosevelt
* 
“Çanakkale savaşında Mustafa Kemal’in bulunduğu bölge yoğun topçu ateşi altında kalmasına rağmen, O’na bir şey olmamıştır. Hatta Mustafa Kemal bizlere nispet olsun diye gözümüzün önünde siperler arasında dolaşmakta ve sigarasını içmektedir. Bu yüzden askerleri O’na bir isim takmışlardır: Efsunlu Mustafa Kemal”. İngiliz İstihbarat Subayı: H.G. Armstrong
* 
“Bir insanın değerinin ölçüsü, kendi alanındaki üstünlüğünü dostuna, düşmanına kabul ettirebilmesidir. İşte Atatürk bu yüceliğe erişmiş dahilerden biridir. Bir ihtilalci olarak modern Türkiye’yi yaratmış, davasında muzaffer olmuş ve yüzyılımızın büyük devlet adamları arasına katılmıştır”. İngiliz Romancı: Somerset Mangham
* 
“Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk Milletine nasip oldu ve karşımıza çıktı”. İngiltere Başbakanı: D. Loyd George
* 
“Atatürk’ün dünyanın gidişi hakkındaki görüşleri, insanı ürkütecek kadar doğru çıkmıştır”.
Times Gazetesi
* 
“Kemalizm, yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı”. Fransız Yazar: Gerard Tongas
* 
“Atatürk modern Türkiye’nin kurucusu ve ulusunun reformcusudur. Onun güçlü önderliği sayesinde, ortaçağı yaşayan şarklı Osmanlı İmparatorluğunun zihniyeti yıkıldı ve diğer uluslar safında, uygarlıkça ileri, yapıcı bir seviyeye erişen ve durumunu devam ettirebilen modern gelişmiş laik bir Cumhuriyet kuruldu”. Encylopaedia Britannica
* 
“Kemalizm ne faşizm ve ne de hümanizmdir. Bunların ikisi de ilerlemeyi ve tarihsel evrimi önleyici kuruluşlardır. Burada ise atılım sağlamak, uygarlıkça geri kalmış ülkeyi çağdaşlaştırmak için devrim yapılmaktadır. Bu Türkiye’nin gerçek devrimidir”. Yunan Tarihçi: Thomas A. Vaidis
* 
“Eğer Kemalizm yolunu, Türk Ulusunun yolunu tutarlarsa, Türk Ulusu gibi özgürlük hasreti çeken bütün sömürgeler, yarı sömürgeler bağımsızlıklarına kavuşacaklardır”. Dr. Stephan Ronart
* 
“Gazi Kemal, Padişahı ve Hilafeti ortadan kaldırdıktan sonra, tükenmiş bir imparatorluktan, asıl Türk’lerin yaşadığı toprakları kurtarmış ve ondan Yeni Türkiye Cumhuriyetini meydana getirebilmiştir”. Alman Yazar: Fon Miköş
* 
“Üstün iradesi, tükenmez cesareti ve eşsiz diplomatik sezişi ile düşmanlarını dize getirdi. Fazilet ve ciddiyeti üç yılda memleketine yalnız askeri değil, aynı zamanda tam ve doyurucu bir siyasi zafer kazandırdı”. İtalyan yazar: F. Lerrone Di San Martino
* 
“Atatürk, başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir. Siz ona yaklaştıkça, o yükselir ve aranızdaki mesafe sonsuza kadar baki kalır. Devirlerinde büyük gözüken, zamanla küçülen benzerlerinden farkı budur ve böyle kalacaktır”. Arriba Gazetesi: Portekiz
* 
“Kemal Atatürk, büyük bir askerdir, fakat barışseverdir ve bütün komşu devletlerle dostluk dileğindedir. Onun sayesindedir ki, Çin’den Tuna’ya kadar bütün uluslar aynı ülkünün çevresinde kardeşçe birleşmişlerdir. Bu ülkü şudur: Özgürlük ve ulusal egemenliği yabancı istilacılara karşı ne pahasına olursa olsun savunmak ve modern bir devlet kurulmasına çalışmak”. Tchang Yang Ye Lao Gazetesi: Çin
* 

“Lozan’ı o kazandı; son iki yüz yıldır ihtiyar Asya’nın, Avrupa’ya karşı kazandığı ilk zaferdir”. New York Times Gazetesi: ABD

7 Kasım 2015 Cumartesi

TÜRK KİMDİR?.. [Ne Mutlu TÜRKÜM Diyene] Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

[Ne Mutlu TÜRKÜM Diyene]
Mevlüt Uluğtekin YILMAZ
Türk kimdir?‏
LONDRA; İngiltere – TC Burhan
Morali bozuk bir Türk'ü her gördüğümde , vah zavallı soydaşım O'na niçin birisi Türk Tarihi'ni öğretmemiş diye düşünürüm.
Brighton'dayız diğer Türk öğrenci arkadaşlarımızla, İngiltere'ye Üniversite üstü öğrenim için gelmişiz.
Akılalmaz biçimde kafamız bozuk hepimizin.
Çözelim (!) şu kafayı dedi, içimizden biri.
Okyanus sahiline gidelim , bi kasa soğuk bira götürelim , kumların üzerinde Okyanus'un
hep dalgalı , hep dalgalı , yani bizim gibi kafası bozuk ucu bucağı göryünmeyen ummanına
karşı sövelim , içimizi boşaltalım.
Kimseler de rahatsız olmaz ,  dalga seslerine karışır gider seslerimiz.
Öyle yaptık..
Ertesi gün sakin , dingin , mutlu halimi gören Bolivyalı kız arkadaşım nedenini sordu.
Olayı anlattım.
Senin filim olduğunu biliyordum  , meğer tüm Türkler filimmiş , dedi..
Her soruna bir çözüm bulmama şaşar , "sen hiç bi şeyden şikâyet etmez , pes etmez , korkmaz mısın " derdi.
Cevabım hep tekti ; " Ben Türk'üm ".
O'nun bilmediği , Tarih'e olan inanılmaz düşkünlüğüm , Türk Tarihi'ni özellikle yiyip.
içtiğimdi. Sadece Sakarya Savaşımız'ı bilse , beni tanımadan çoook önce " Filim Türkler"le
tanışmış olacaktı ! !
T.C. Burhan
***
Türk kimdir?
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
Sevgili okuyucum; genç arkadaşlarım ısrarla bana ‘Türk’ü tanımlamamı istiyorlar. Aslında öyle bir tanımlamayı yapmıştım. 20 Mayıs 2011 tarihinde çok okunanwww.haberiniz.com sitesi için sevgili Afşın Selim’in benimle yaptığı röportajda o konuyu anlatmıştım. O röportajda, söyleşi sürerken Sayın Selim bana “Hocam Türk’ün sizdeki karşılığı nedir?” diye, bir soru yöneltti. İşte o soruya verdiğim yanıtı sizlere sunuyorum:   
 “Türk olmak, kendisini Türk hissetmek, dünyanın en büyük mutluluğudur… Hukukî tanımlamayı bir yana bırakırsak, şöyle diyebilirim: Benim için Türk, genel kabul görmüş tüm güzel davranış ve düşünüşlerle gönül sarayını inşa eden kişidir. Hemen belirtmeliyim ki, dünyanın hiçbir dilinde ‘gönül’ sözcüğünün karşılığı bir sözcük yoktur. Gönül, yalnız Türk’ün dilinde vardır. Benim için Türk, ulu Tanrı’nın dünya insanlığına bir armağanıdır. Şu gerçeği açıkça ifade etmek zorundayım: Son dört bin yıldır dünya üstünde kesintisiz olarak adından söz ettiren iki millet var; biri Çinliler, diğeri ise Türkler! Çinlilerin dört bin yıl boyunca kesintisiz kendinden söz ettirmeleri çok kolay olmuştur. Çünkü Çinliler yurt değiştirmeden kendi yurtlarında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ama Türkler öyle değil. O dört bin yıl içinde Pasifik Okyanusu’na burun veren Kamçatka yarımadasından, Adriyatik’e kadar uzanan bir coğrafya hareketliliği içinde var olabilmek, çok zordur. Dünya insanlık ailesi içinde, bunu yalnız Türkler başarabildi. Bu görkemli durum, bir kuru övünme değil. Türk’ü ötelemeye çalışan kimi ahmak zavallılar için bir kesin gerçeği daha ifade etmeliyim. Yabancı tarihçiler, “Dünya tarihinden Türkleri çıkartınız, tarih ilginçliğini kaybeder” diyor. Tüm bu sözlerimden, bir ‘Avrupa hastalığı’ olan kaba bir ırkçı yaklaşım anlaşılmasın. Öylesi bir ırkçılık Türk’ün dünyasında barınamaz. Ama şu da var ki; Türk’ün aşağılandığı, yok sayıldığı, sıradan bir ‘etnik grup’ olarak sunulmaya çalışıldığı yerde, ‘Türk’ün ne olduğu’ bilmeyenlere en keskin biçimde bildirilir; bildirilmesi de gereklidir. Bence Türk -durağı uçmak olsun- Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun dediği gibi- “Ulu Tanrı’nın soylu gözdesi”dir. Türk’ün ruhunu bir coğrafya parçası ile sınırlandıramazsınız. Türk’ün gönlü önce yurduna, sonra dünyaya açılan bir ulu saraydır. Türk’ün sevgisinden tüm yaratılmışlar pay alır.
Pekiyi… Türk kimdir? Türk; M.Ö. 201 yılında Peteng yaylasında Çin ordusunu kuşatan, sonra da affeden Mete Han’dır. Türk; 12. yüzyılda Türk ordusu karşısında perişan olan Haçlı ordusunun yaralı askerlerine ekmek, su veren; onları tedavi edendir… Türk; 1171 Karamık Beli-Düzbel (Miryokefalon) Savaşında, Malazgirt’ten sonra Bizans’ı ikinci kez yenince, Malatya Süryani Patriği Mihail’e“Efendim, bu savaşı sizin dualarınızla da kazandık” diyebilen, bir 2. Kılıçarslan’dır… Türk; Çanakkale savaşlarında 16 yaşındaki silahsız Anzak askerini öldürmeyen Mehmetçiktir. Türk; Başkomutanlık Meydan Savaşıbitiminde, savaş meydanına serili Yunan ölüleri arasında 17 yaşında çelimsiz Yunan askerini görünce “Ah çocuk sen niye geldin buralara” diye üzülen bir Mustafa Kemal Paşa’dır! Türk, korkusuzluktur! Türk, öfkesine sabır gemi vurandır. Aynı zamanda Türk, yüce değerler için hiç düşünmeden kendini feda edendir. Türk öncelikle ve kesinlikle toplumcudur! Kısacası, Türk olmak zordur. Ve ben dünyamızdaki haksızlıkların, yoksullukların, açlığın, savaşların; ancak Türklerin dünyada çok etkin olmasıyla son bulacağına inanıyorum. Bu sözlerimden dolayı,  bana ‘hayâl âleminde yaşıyor’ diyenler de olabilir. Desinler! Ben sadece insan, insanlık adına, lekesiz, gölgesiz, görkemli bir tarihin bana öğütlediği katı bir gerçeği ifade ettim.” (İliştiri: Gaziantep Üniversite’sinden, Türk dünyasının gözü-kulağı olan değerli akademisyen Sayın Erdal Bay’ın ilettiği “Kosova’daki Türk Okulu için yardım” konusunu gelecek hafta duyuracağım.)
Esen kalın efendim. (05 Kasım 20115 – Yeniçağ Gazetesi)

6 Kasım 2015 Cuma

GÜSEK Mİ? AĞLASAK MI? NAKLEDEN VE UYARLAYAN: UĞUR DÜNDAR

GÜSEK Mİ? AĞLASAK MI?
NAKLEDEN VE UYARLAYAN: 
UĞUR DÜNDAR
Ne ya­lan söy­le­ye­yim, şu gün­ler­de hiç key­fim yok.
Ama ne za­man Ek­şi­söz­lü­k’­te, “Ba­jin­go­“ im­za­sı­nı ta­şı­yan iro­ni şa­he­se­ri ya­zı­yı ha­tır­la­sam, ken­di­mi tu­ta­ma­yıp gü­lü­yo­rum. Ufak kat­kı­lar­da bu­lu­na­rak, üs­lu­bu­ma uyar­la­dı­ğım o ya­zı­yı, bu­yu­run siz de oku­yun:
“…Pa­zar­te­si gü­nü tak­si­ye bin­dim. Ara­cın ar­ka­sın­da­ki Os­man­lı tuğ­ra­sın­dan ve rad­yo­da­ki yan­daş ka­nal­dan anın­da an­la­dım ki, bi­zim şo­för sı­kı bir “u­zun ada­m” sev­da­lı­sı!
Di­kiz ay­na­sın­dan şöy­le bir ti­pi­me bak­tı; ta­kım el­bi­se­li sa­rı­şın bir adam!
Ya­ni “ce­ha­pe zih­ni­ye­ti!..”
Ney­se, yol­cu­luk baş­la­dı.
Mu­hab­bet do­ğal ola­rak he­men se­çim­le­re gel­di.
Ön­ce “Sar­dık mı ba­şı­mı­za­” di­ye dü­şün­düm ama, atik dav­ra­na­rak “Al­la­hı­ma bin şü­kür ki tek­rar tek ba­şı­mı­za ik­ti­dar ol­duk!” de­dim.
Şo­för öy­le­si­ne şa­şır­mış­tı ki, ne­re­dey­se el fre­ni­ni çe­ke­cek san­dım!
Kı­sa bir ses­siz­li­ğin ar­dın­dan ken­di­ni to­par­la­dı ve “A­bi sen de mi Ak Par­ti­’ye ver­din ya?” di­ye sor­du.
Ce­va­bım ke­sin­di:
“Her­hal­de ya­ni! Baş­ka ki­me ve­re­cek­tik ki? Ham­dol­sun bu se­fer is­te­di­ği­mi­zi aldık!”
“Hay ya­şa­sın be­nim abim be!.. Bu ül­ke te­rö­rist­le­re, İs­ra­il, Er­me­ni döl­le­ri­ne kal­ma­dı!” de­di.
“Val­la­hi ben 2002’den be­ri Ak Par­ti­’ye atı­yo­rum oyu­mu. On­lar sa­ye­sin­de çok şü­kür ay­da 100-150 bin li­ra ka­za­nı­yo­rum. Al­lah ‘re­is’­ten ra­zı ol­su­n” de­yin­ce, ha­fif­ten sar­sı­lır gi­bi oldu.
De­vam et­tim:
“Kar­deş, 3 ara­bam, 4 evim var. Ço­cuk­la­rım da yurt­dı­şın­da oku­yor. An­la­ya­ca­ğın key­fi­miz ye­rin­de çok şü­kür!..”
Me­rak­lan­mış­tı:
“A­bim ayıp­tır sor­ma­sı ama sen ne iş ya­pı­yor­sun?” de­yin­ce “Ga­zi­ante­p’­te fab­ri­kam var. Ayak­ka­bı imal edi­yo­rum. Es­ki­den si­gor­ta­lı iş­çi ma­li­ye­ti yü­zün­den ay­da 50 bin li­ra­yı zor ka­za­nı­yor­dum. Son­ra Türk iş­çi­le­ri çı­kar­dım, Su­ri­ye­li­le­ri ça­lış­tır­ma­ya baş­la­dım. Ne si­gor­ta ne baş­ka bir şey! Adam­lar ay­da 300 li­ra­ya ta­lim edi­yor, biz de ka­zan­cı­mı­za ba­kı­yo­ruz!.. “ de­dim.
Su­ra­tı­nın iyi­ce düş­tü­ğü­nü gö­rün­ce ay­nı hız­la de­vam et­tim:
“Al­lah boz­ma­sın, şu Ak Par­ti ba­şı­mız­da ol­du­ğu sü­re­ce, ka­zan­cı­mız hep tı­kı­rın­da gi­der. Al­lah on­lar­dan bin ke­re ra­zı ol­sun!”
Ses se­da çık­ma­yın­ca “Sen ne ka­dar ka­za­nı­yor­sun? Ev, ara­ba ço­cuk fa­lan var mı?” di­ye sor­dum.
- Abi biz ki­ra­da­yız. El­le­rin­den öper 2 ço­cu­ğu­muz var…
“Al­lah ba­ğış­la­sın, yol­la­sa­na on­la­rı yurt­dı­şı­na! Gü­zel­ce okur­lar, İn­gi­liz­ce fa­lan öğ­re­nir­ler!..”
- Abi biz dev­let oku­lun­da zor oku­tu­yo­ruz, yurt­dı­şı­na na­sıl gön­de­re­lim?..
“A­ma öy­le de­me! Ak Par­ti sa­ye­sin­de her tür­lü im­ka­nı­mız var. Şü­kür et­me­si­ni bil­mek la­zı­m”
Ar­tık ses gel­mi­yor­du.
Dur­mak yok, sal­la­ma­ya de­vam di­ye dü­şün­düm:
“Keş­ke 400 mil­let­ve­ki­li al­say­dı Ak Par­ti!.. Ha­nım do­ğum gü­nü he­di­ye­si ola­rak ben­den BMW ara­ba is­ti­yor ama, fab­ri­ka­yı bü­yüt­mem la­zım… Ya­ni da­ha çok pa­ra ka­zan­ma­lı­yım!..”
Uçuk ka­çık her şe­yi söy­lü­yor­dum:
“Bi­zim ço­cuk­lar da her 6 ay­da bir te­le­fon de­ğiş­tir­me­ye alış­tı­lar. 3 bin… 3 bin gi­di­yor. Az pa­ra de­ğil ama, AKP sa­ye­sin­de yol­lu­yo­ruz bir şe­kil­de!..”
Şo­fö­rün su­ra­tı fır­tı­na­lı ha­va­lar­da­ki te­le­viz­yon ek­ran­la­rı gi­bi don­muş­tu!..
Ney­se ine­ce­ğim ye­re gel­dim. Ara­ba­dan uzak­la­şır­ken, ada­mın ba­na öy­le bir ba­kı­şı var­dı ki ha­ya­tım bo­yun­ca unu­ta­mam.
Bir da­ha da AK­P’­ye oy ata­ca­ğı­nı hiç san­mam!”

28 Ekim 2015 Çarşamba

ÖLÜM AYRILIK DEGİL… Unutulmaz Hocam İsa Kayacan’ın Aziz Hatırasına

ÖLÜM AYRILIK DEGİL…
Unutulmaz Hocam İsa Kayacan’ın Aziz Hatırasına
Aziziyim su yazda,
Buz bağlamaz ayazda.
Sana hasretiz İsa Hocam,
Öten yaz da bu yaz da.
Ölüm haberini internetten okudum, anında şaşırıp kaldım, ilk dediğim söz bu oldu:- Hayır, olamaz.  Her telefon konuşmasında iyiyim, doktorlar diyor ki, tedavim iyi sonuçlar veriyor. Ne oldu? İyi sonuçlar ölüme mi götürdü. Şimdi anladım, doktorlar onu ümitlendirmek için böyle diyordular. Ben de burada inanırdım, aslında hastalığının ne olduğunu bana söylememişti, sadece bir az rahatsızım, ama doktorlar korkulu bir şey olmadığını söylüyorlar – demişti. Ben de ölümü ona yakıştırmadığım için ona da, doktorlara da inanmıştım. Hala da ölümü ona yakıştıra bilmiyorum. Haftada bir defa arardı beni, konuşurduk, şiirden, sanattan, Türk Dünyasından, yeni kitaplarımızdan, makalelerimizden… Her defasında telefonu kapatmadan bir gün mutlaka Eskişehir’e geleceğim, Azerbaycan mutfağını çok özlemişim – diyordu.  Hep bekliyordum… Hala da bekliyorum, her telefon sesinde İsa Hoca’mdır –diyorum. Ama yok. Bekleye bekleye bir sene de oldu, ben hala inanamıyorum. İnanmadığım halde bir gün beni İsa Hoca’mın ölümünün bir senesi münasebetiyle Burdur’a ve Ankara’ya davet ettiler. Burdur’dan Ahmet Ali Bilgen Hocam, Ankara’dan titrek sesiyle, gözyaşlarını içine dökerek İsa Hoca’mın sağ eli olan kızı Gül Kayacan aradı:-Babamın ölümünün bir senesi nedeniyle Ankara’da anma töreni olacak, gele bilir misiniz?  Derslerimin çok olmasına bakmayarak anında:-Mutlaka geleceğim – dedim.
Güzel bir son bahar gününde yüzümde dünyanın kederi Burdur’a giden otobüse bindim. Kafamda İsa Hocamla ilgili bir birine karışmış anılar vardı. Şaşkınlıktan telefonumu bile evde unuttum. Ne yapacaktım? Burdur’da arayacağım insanların telefon numaraları da o telefonda idi. Bir anlığa sanki ıssız bir adaya düştüm. Ne yapacağımı bilmedim. İsa Hocamın ruhunu çağırdım. Anında yardım etti. Yıllarca dostluk ettiği şair yazar Abdullah Satoğlu’yu aradım, sonra manevi evladı Mustafa Ceylan’ı buldum, sonra Ahmet Ali Beyi…
Otobüste yanımdaki yer boş idi, aslında İsa Hocam idi yanımda. Yol boyu konuştuk onunla. Azerbaycan anılarını paylaştık, sonra şair, yazar kardeşlerini çok “özlediğinizi” söyledi bana.  Ah, İsa Hocam nasıl da beyaz güvercin gibi göklere uçtunuz, mavi bulutların içerisinde kayıplara karıştınız. Belki de meçhul gemiye binip geri dönmeyecek şekilde bir yolculuğa çıktınız, sevenleriniz rıhtımda ve bu seyahatten elemli. Kızlarınız günlerce siyah ufuklara baktılar, gözleri nemli… Kim der ki, İsa Hocam gittiği yerden memnun…Sevdiklerinden ayrı kalmak:
Arazı ayırdılar,
Kum ile doyurdular.
Ben sizden ayrılmazdım,
Zülüm ile ayırdılar…
Toplantıyı Burdur Araştırmacı Yazarlar ve şairler Derneği, kısa adı BAYŞA-DER düzenlemişti. Panel başlamadan önce Prof.Dr.İsa Kayacan’ın aziz ruhuna dua okundu. Sonra ise Kayacan’ın hayat ve faaliyetini aks ettiren sinevizyon gösterimi oldu. Derneğin 1.Başkanı Ahmet Ali Bilgen, 2.Başkanı Yusuf Çakar’dır. Toplantı Prof.Dr.İsa Kayacan’ın hayat ve yaratıcılığı ile ilgili panelle başlandı. Panelde Yusuf Çakar ve Hüseyin Kayacan sunum eşliğinde İsa Hocamızın yaşam öyküsünü anlattılar. İsa Kayacan’ın yazarlığı ve araştırmacılığı ile ilgili  Sebahat Gümüş, Melahat Ecevit ve Zafer Azaklı, İsa Kayacan’ın yazarlığı M.Cem Yiğit, Turan Atasever, Anılarla İsa Kayacan konusunu Mustafa Ceylan, İsmail Kara, Gazetecilik Yönüyle İsa Kayacan adlı makale ile Burdur Gazeteciler Cemiyeti Onursal Başkanı  Ercan Taraşlı konuşa yaptı. Daha sonra Burdur Yeni Gün gazetesinin muhabiri  Kurşat Tuncel, İsa Kayacan’a yazılmış şiirler ve makaleler hakkında Ahmet Can, Adnan Taraşlı, Ömer Yurtseven, Şiirlerle İsa Kayacan konusunu Zeki Çelik, Ali Gözütok, Hüseyin Kaya, Anılar ve şiirler konusu Ahmet Canbaba, Hatice Canbaba, Mansur Ekmekçi, İsa Kayacan ve Türk Dünyası konusunu Eskişehir Osmangazi Üniversitesinin öğretim Üyesi,  Azerbaycan Gazeteciler ve yazarlar Birliği Üyesi Prof.Dr.Tamilla Aliyeva  konuşma yaptı.  Panel Burdur’daki Atatürk Kültür Merkezinin salonunda oldu. Burdur ve çevresinden, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden İsa Kayacan Hocamızı sevenler salonda idi.  Antalya’dan İsa Hocamızın manevi oğlu Mustafa Ceylan ve Mansur Ekmekçi,  İzmir’den Turan Atasever,  Isparta’dan Melahat Ecevit, Zeki Çelik, Kütahya’dan Bekir Goncu, Ankara’dan her zaman hocamızın hizmetinde canla başla duran vefalı kızı Gül Kayacan ve en yakın arkadaşı İsmail Kara, aynı zamanda İsa Hocanın canı kadar sevdiği Azerbaycan’dan ve onu çok seven Azerbaycan Türkleri adından ben vardım.
Panel sona erirken İsa Kayacan’ın kızı Gül Kayacan ailesi adından Burdur Valiliğine, Belediye Başkanına, BAYŞA-DER’e babasına gösterdikleri saygı içi teşekkür etti.
İ.Kayacan’ın ebediyete kavuşmasının bir yılı ile ilgili Azerbaycan’dan, Türkmenistan’dan, Kazakistan’dan, Balkanlardan, Kerkük’ten çok sayıda şair, yazar aradı.  Azerbaycan’dan Bakı Devlet Üniversitesinden Öğretim Üyesi, şair yazar Sona Çerkez mektup göndererek İsa Kayacan’ın ölümünün 1 senesinde toplantı geçirildiğini, onun ruhu için dualar okunduğunu yazdı. Sona Çerkez daima İ.Kayacan’a yeni basılmış kitaplarını gönderiyordu, Hocamız da o kitaplar hakkında tanıtım makaleleri yazıyordu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden arayanlar bu toplantıyı düzenledikleri izin Burdur BAYŞA-DER’in Başkanı Ahmet Ali Bilgen’e, Şair ve Yazarlar Derneğinin her bir üyesine teşekkür ettiler. Onlar İsa Hocanın Türk Dünyası için gördüğü güzel işleri anlattılar. Anma töreninde İsa Hoca’nın kitaplarından oluşan sergi açıldı, her kes sergiye büyük ilgi gösterdi.
Sabahı gün İsa Hocanın anma törenine gelen misafirler ve İsa Hocamızı çok seven Burdurlu şair ve yazarlarla birlikte İsa Beyin doğup büyüdüğü bütün eserlerinde severek yazdığı Tefenni ve Ece köyüne yollandı. Yol boyu İsa Kayacan Hocamızla ilgili anılar söyledik, zaten o yanımızda idi, her zamanki gibi susuyor, bizleri dinliyordu. Bir az Tefenni’de kaldıktan sonra İsa Hocamızın doğduğu Ece köyüne yollandık. Doğduğu ev uçulup dökülmüştü. Ama İsa Hocanın şiirlerindeki ağaçlar, su kuyusu yerinde idi. Onlar da bizim gibi mahzun idiler, “dertten” dilleri lal olmuştu, bir şey söyleyemediler. Biz de onlar gibi İsa Hocanın hüznü ile yaşıyorduk. Onlar dertli biz dertli… İ.Kayacan Hocamızın kızı Gül hepimizi duygulandırdı. Elini İsa Hocamızın çok sevdiği elma, nar, ceviz ağaçlarını gövdesine sürdü, fısıltı ile:-Babam mutlaka sizleri özlemiş, her geldiğinde sizleri kucaklar, yüzünü gövdenize sürerdi. Şimdi babamın yerine ben sizi kucaklıyorum. Babamın sizinle ilgili çok anıları vardır. Babamı unutmayın…
Ece köyündeki camide Prof.Dr.İsa Kayacan’ın ruhuna dualar okundu, gelenlere helva dağıtıldı. Sonra İsa Kayacan’ın adını taşıyan ve İsa Beyin kendi eliyle kurduğu kütüphane ziyaret edildi. O anda İsa Hocamızı yanımızda his ettik. Her tarafta onun kitapları, onun elinin düzeni vardı. Kütüphaneyi ziyaret eden şair ve yazarlar kendi kitaplarını kütüphaneye hediye ettiler. Anma töreni köy meydanında – açık havada, İsa Hocanın çok sevdiği çınarların altında oldu. Toplantıya başlar başlamaz bir anlık rüzgâr geldi, o rüzgârdan heyecanlanan çınarlar yapraklarını ellerimize döktüler. Aslında o rüzgar sıradan bir rüzgâr değildi, o rüzgar İsa Kayacan idi, sevdikleri onu köy meydanında anarken  Ankara’da mezarda kalamamış, uçup Ece’ye gelmiş, çınardan yapraklar alarak bizim ellerimize dökmüştü, o yapraklar  İsa Hocanın elleri idi, bizim ellerimize dökülerek, ellerimizi okşayarak teşekkür ediyordu. Bu olay toplantıya gelenleri çok duygulandırdı, her kes elindeki yaprağı öptü, İsa Hocanın elini öper gibi..
Ece köyünün muhtarı, İsa Hocanın okul arkadaşları, köy aksakalları konuşmalar yapıp gelen misafirlere hem yerlileri İsa Kayacan’ın adını böyle onurlandıkları için teşekkür ettiler. Türkiye’nin dört tarafından gelen Kayacan severler onun hakkında anılarını dile getirdiler, yazdığı eserlerden konuştular.
İsa Kayacan’la bağlı toplantıların sunuculuğun hocamızın manevi kızı şair, yazar Aysel Al yaptı. Bütün toplantı iştikakçıları, BAYŞA-DER ’in Başkanları Aysel Al’a teşekkür ettiler.
Böylece, Burdur’dan ayrılmak zamanı geldi, ayrılık zor olsa da ayrılmak zorundaydık, çünkü İsa Kayacan Hocamızın ikinci anma töreni Ankara’da idi. Oraya yetişmek zorunda idik. Yolculuktan önce İsa Hocamı her zaman evinde ağırlayan emekli öğretmen, şair yazar Sabahattin Gümüş’ün misafiri olduk. Aslında bu misafirlik de sıradan misafirlik değildi. Bir şairin evinde Hocamızın aziz ruhunu yâd edecektik. Sabahat Hanım İsa Hocamızın çok sevdiği yemeklerden bize ikram etti, dualar okundu, helva ikram edildi. İsa Hocamızla ilgili anılar bizi gözyaşlarına boğdu. İsa Hocamın kutsal ruhunun bu kadar aziz tutulduğunu gördüğümde gözyaşlarımı sildim, sadece onurlandım, keşke her kes bu kadar sevilseydi. Ne güzeldir halk, millet tarafından böyle yüksek değerlendirilmek… İsa Hocam cennetten mutlaka bizi görmektedir.
Ankara yolculuğu başlandı. Mustafa Ceylan, Aysel Al ve ben. Yol uzunu söz, sohbet İsa Hocamız oldu. Bazen duygulandık, bazen tatlı sohbetlerini hatırlayıp gülümsedik.
Bu da   İsa Hocamızın yeniyetme çağından bir parça ekmek için geldiği, burada çok meşhur olacağını, buradan bütün dünyayı kucaklayacağını, burada ebedi  kalacağını aklının kıyısından geçirmediği Ankara…  Başkentimiz bizi moralsiz karşıladı. Her yan sis, duman, soğuk. Belki de Ankara İsa Hocamızla birlikte geleceğimizi “düşünmüştü”. Kim biliyor. Şimdi İsa Hocasız geldiğimizi gördüğünde yüzümüze bakmak bile istemiyordu. Ama biz gelmiştik, İsa Hocanın ruhunu sevindirmek için gelmiştik. Gelmeseydik ömür boyu kendimizi af etmeyecektik. Aysel’n fakirhanesinde onun alil acele kurduğu kahvaltılık sofrasında ekmeğimiz gözyaşıyla karışık yedik. Anılar, yine anılar.
Prof.Dr.İsa Kayacan’ın vefatının 1.Yıldönümü Anma Toplantısı Türk-İş Konfederasyonu Konferans salonunda idi. Toplantıya hem Ankara’dan, hem de Türkiye’nin çeşitli yerlerinden çok sayıda bilim insanı, eski bakanlar, eski Millet Vekilleri,  gazeteci, yazar, şair, İsa Hocanın dostları, aile üyeleri, sevenleri  katılmıştı. Paneli İsa Kayacan Hoca ile şiir, sanat yolunda birlikte adımlayan Kerkük Kültür Derneğinin Başkanı Dr.Şemsettin Küzeci açtı. Onu da diyelim ki, bu toplantının düzenlenmesinde Türkmen eli Kültür Merkezi, Gülce Edebiyat dergisi, İLESAM, Türkiye Gazeteciler Federasyonu,  Türk-İş, Dünya İletişimciler Derneği vs. içtimai birlikler el ele çalışmıştılar. Anma töreninin açılışında ilk önce İsa Kayacan’la çalışanlar söz aldılar, panelde ise Prof.Dr.Tamilla Aliyeva, Prof.Dr.İrfan Nasrettinoğlu, Abdulla Satoğlu, Mustafa Ceylan konuştular. Anma törenine katılanların her biri İsa Kayacan Hocamızın şiir, sanat dünyasından, vatan, millet sevgisinden söz açtılar. Gençlerin kalbinde yazıp yaratmak aşkının güçlenmesinde onun gördüğü işleri dile getirdiler. İsa Kayacan’ın torunu Filiz Kayacan’ın kızı Nazlı dedesinin örnek bir insan olduğunu, onun yolunu devam ettireceğini dile getirirken çok hüzünlendi, gözyaşları Nisan yağmuruna döndü. Gerçekten İsa Kayacan Nazlı’nın yazılarını, şiirlerini gazetelerde yayımlarken sanki dünya onun olurdu, yüzünde güneş doğuyordu. Nazlı sahnelere dedesinin elinden tutarak çıkıyordu. Şimdi gözleri salonda dedesini arıyordu, o ise torununa cennetten bakıyordu.
Anma töreninde İsa Kayacan’ın ruhuna dualar okundu, kızları Gül ve Filiz Kayacanlar babalarının ruhuna saygı gösterdikleri için toplantıya gelen, konuşmalar yapan her bir insana teşekkür ettiler:-Babamız bir daha kanıtladı ki, ölüm ayrılık değil, bu gün burada olanlar babamızın gördükleri işleri hatırlamakla onun ölmediğini dediler. Bu kadar eser veren, bu kadar insanın kalbinde sevgi tohumu eken, vatanı, milleti için canını feda eden insanları ölüm yenemez. İsa Kayacan yaşıyor, o ölmedi, onun ölümü ayrılık değil…