22 Ekim 2015 Perşembe

MEVZÛ VATANSA.., SERENDİP ALTINDAL

            SERENDİP ALTINDAL
            Sevdiğiniz, seveceğiniz ve sahipleneceğiniz o kadar çok şey vardır ki çevrenizde. Mesela doğumundan itibaren çevresini merakla izleyen ve her şeyleri tanımak isteyen bebeğinizin, minik; ama dünyayı yutmaya hazır devasa beynini, biraz büyüdüğünde size doğru koşarken özlemle açılan kollarını, o minicik ellerini, ayaklarını, sevgiyle dolu ışıltılı gözlerini ve ona ait olan her şeyi.
            Sonra da her köşesi ayrı güzelliklerle, sürprizlerle dolu doğanızı, sizce çok özel ve anlamı büyük olan kişisel eşyalarınızı, inanç ve iman özgürlüğünüzü, seçme, seçilme, sevme ve sevilme haklarınızı, arkadaş ve dostlarınızı; hepsinin üstünde ve varlığınızın ana unsurları olan ailenizi de bilmem saymaya gerek var mı? Bunların üstünde de olmazsa olmaz müktesep vatandaşlık haklarınızı, milli varlığınızı, size asal sıfat ve vasıflarınızı veren, sizi siz yapan ulusal kimliğinizi, bilmem ilave etmeli miyim?
            Çünkü bunlar sizin de bizatihen sahip olduğunuz veya da olmak zorunda olduğunuz bilgilerdir aslında. Ne var ki hep sizin kalacağını zannettiğiniz bütün bu değerlerinizin üstünde, kara bulutlar dolaşıyor şimdilerde. Yaşadığınız güncelle birlikte, kafanızda oluşan imajı, kuru laflarla fazla şekillendirmeden hemen konuya girelim. Ki yerleşik Cumhuriyetçi-Demokrat Anayasamıza göre,  Milletin Meclisi denen bir çatının altında, adına Hükümet dediğimiz ve her şeyimizden sorumlu bir üst kurula, bizi ya ihya ederek özümüzle tamamlayacağı veya helak ederek yok edebileceği bir bağımlılığımız var demektir böylece.
            Olmak veya olmamak adına çok büyük sorumluluklar vereceğimiz Hükümetin oluşabilmesi için de, yasalar gereği önce bizim, yani milletin karar vermesi ve kaderini kendi eliyle onaylaması gerekmektedir. İşte 1 Kasım da yine böyle bir karar verme arifesindeyiz. Burada size esasen bildiklerinizi tekrarlamaya da hiç gerek yok. Elbette geçmişi ve geleceği hakkında yorum yapabilme hakkına sahiptir veya öyle de olmalıdır yetişkin, vatandaşlık hakkına sahip bütün seçmen bireyler.
İşte şimdi belki de, yaşamakta olan, bir sağlık engeli olmayan – ki kararsızlık bu defa asla affedilemez, oysa aslında o da bir sağlık sorunudur  - ve bu seçimde de oy kullanmak zorunda olan bizlerin, bugüne kadar hiç karşılaşmadığımız bir konumda, hayati bir kararı vermek zorunluluğumuz hâsıl olmuştur. Şimdi dörtdörtlük düşünelim ve sadece kendi adımıza değil, çocuklarımızın geleceği, hatta doğmamış torunlarımızın gelecek müktesebatları adına bile doğru bir karar vermek zorunda olduğumuzu da bilelim artık dostlar.
Ve bilelim ki bu seçim, büyük bir olasılıkla yeniden dirilişimizin de kapısını açacaktır. Çünkü gerçek durum işte bu kadar ciddidir. Ve hiç unutmayalım ki, olumsuzluk halinde, bu belki de kişisel karar verebilme haklarımızı kullanabileceğimiz, son seçimimiz olacaktır aziz vatanımızda. Ve şayet bundan böyle, bizim seçme ve seçilme – ki seçme hakkı olmayanın dolaylı olarak seçilme hakkı da kalmayacak demektir - haklarımız olmayacaksa, torunlarımızın da haydi haydi olmayacak demektir.
            Aynı bağlamda da belirtmeliyim ki, bu yazım bir seçim bildirgesi veya bir partinin reklam kampanyası taslağı değildir. Çünkü okurlarımı esasen yönlendirilmeye ihtiyaçları olmayan akli olgunlukta ve ahde vefa sahibi vatandaşlarım olarak kabul ediyorum. Ve nasıl olsa sadece kalıpsal değil; anlamsal olarak da çok iyi biliyorsunuz ki, şayet MEVZU VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR. Ve görülüyor ki bundan sonra da artık tek konumuz, yiğitler yatağı aziz VATANIMIZ, TÜRKİYEMİZDİR…
            Son yıllarda beton kışlalara, toplu mezarlara dönüştürülen ve artık nefes almakta zorlanarak, Batıda olan emsallerinin aksine, bizde ölüme mahkûm edilen anakentlerimizi, yeniden yaşama döndürmek zorundayız. Yoksa çok yazık olacaktır bu güzel ülkeye. Bunun da yolu Anadolu’nun en ücra köşelerine, köylerine kadar uzanacak olan çağdaş ve sosyal yaşamı, kalkınmış Batıda olduğu gibi oluşturmaktan geçiyor. Bunun için de, belki de son fırsatınız olacak Kasım seçimlerinde reylerinizi, bütün bunları düşünerek ancak yeni ve bağımsız bir milli Hükümet adına kullanmanız gerekmektedir.
            Başta da mülteci sorununu bizatihi yaratanların iddia etiği gibi Türkiye’de sadece göçmen sorunu yoktur veya ondan önce de yine elleriyle yaratmış oldukları, “köylerden anakentlere göçe mecbur bırakılanlar” sorunumuz vardır. İlk önce de kent ve köy yaşamını altüst eden bu zorunlu göçer sorunu çözülmeli ve ülke genelinde bozulan sosyal yaşam düzeni yeniden sağlanmalı ve geleneksel milli aile yapısının balansı tekrar oluşturulmalıdır.
Yarattıkları beton mezarlarda, mantar gibi ve peş peşe uluslararası emperyalist sermaye adına açılan AVM’ler için, kredi kartı mağduru yeni tüketiciler gerekiyordu. İşte bütün bu kap kaç da bu nedenle oluşturulmuş, aileler dağıtılmış, köylümüz topraklarını işleyemez, hayvanını yetiştiremez hale getirilmiş, Batıkentlere göçe zorlanarak durum, millete de kalkınma yaftası altında yutturulmuş ve sonuçta iki cephede de hayatlar kahredilmiştir.
            Diğer yanda birde, Dolar düşüyor diyorlar, bunun size faydası nedir. Çünkü Dolar düşürüldüğünde fark sadece Dolar borcu olan kapitalistin cebine artı olarak geri dönüyor. Bununsa yaşam mücadelesi veren normal vatandaşa elbette hiç bir getirisi olmuyor. O halde Cumhuriyet tarihimizin en ağır dış borcunu sırtımıza yükleyen mundar ithalatçının – ki bütün ülke ihracatımız aslında ithalat endekslidir – ağzıyla ve onun safında sevinme enayiliğimize de hiç gerek kalmıyor.
Çünkü mevcut Hükümet, vatandaşı olarak sizin vergi borçlarınızda, bilakis indirim yapmayıp, bırakın sizi hasılaya ortak etmeyi, aksine yeni vergiler icat ederek, nöbetini tuttuğu; ama tabanında delik olan ve yama da tutmayan hazineye sürekli artı artık sağlayan, çağlar ötesi Makyavel Prensliği vergilerini de sizden toplamaya devam edecektir nasılsa. Yani (+ veya -) Dolar farkı, katıyla hep vatandaşın cebinden çıkacaktır. Aynı Hükümet olasılığında, aynı minval üzere bundan sonra da kaybeden hep vatandaş olacaktır biline. Diğer kahredici kayıpları ise söylemeye, elim, dilim varmıyor. Bilmem yine de anlatabildim mi?
                                                                      Serendip Altındal

20 Ekim 2015 Salı

TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK… Mehmet Halil Arık Emekli eğitimci – DENİZLİ

TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK…
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
Mutluluklar paylaşılınca büyür, dertler paylaşılınca azalırmış.
Ülkemizin ve bu ülkenin mutlak elamanı olarak içinde bulunduğumuz durum gösteriyor ki; ve ne yazık ki; “dertlerin” paylaşımı daha çok zorlayacak gibi görünüyor bizi…
*
Bilmeyenimiz yoktur, Pandora’nın kutusu öyküsünü…
Pandora, mutluluktan, acıya, sevgiye, hoşgörüye, kine, nefrete, iyiliğe, kötülüğe, dostluktan savaşa, umuttan kaygıya… korkudan cesarete… ne bulduysa doldurmuş bir kutuya götürüp teslim etmiş bir dostuna ve sıkıca da tembihlemiş:
- Ben kutuyu teslim alıncaya kadar sakın açmayasın!...
Merak bu!... Hele bir de özel tembih varsa işin içinde; tut ki dayanasın!...
Arkadaş da dayanamamış merakının gücüne, tembihe rağmen açmış kutuyu, şöyle bir kenarından yavaşça…
Olanlar olmuş işte o an!... İyisi-kötüsü, hoşgörüsü-kini, nefreti- öfkesi… mutluluğu-acısı kısaca ne varsa kutunun muhtevası, fırlayıvermiş bir anda dışarı…
Tek bir şey kalmış içerde hapis: Umut!...
O gün bu gündür insanoğlu, bekçiliğini yapar olmuş umudun, günün birinde kavuşmak dileğiyle umut sepetinde her ne var ise…
* 
Bizlerde bu gün, bu ülkede, barış, huzur ve mutluluğun bekçiliğini yapıyoruz, umut adına, Pandora’nın kutusu başında!..
*
Heyhat!... Boşuna mı acaba “umut” bekçiliğimiz deyip hayal kırıklığına sürükleniyoruz günden güne!... Çığlığımız içimizde büyüyor.
Yitirilen hayatların kapımızı hergün hoyratça çaldığı bu günlerde,  “Oh!..Be!... Bu gün de sıra bizde değil(miş)!” cümlesi insancıl bir teselli olabilir mi?
Manşetlerden düşmeyen kanıksanmış ölüm haberlerinin müsebbibleri siyasetin hangi kirli elleri, kimlerin kirli emelleri!?...
*İstanbulda dinci saldırı:57 ölü…
Hızlı tren kazası: 52 ölü…
İstanbulda sel: 31 ölü…
Zonguldak, maden ocağı kazası: 30 ölü…
Rehhanlı: 52 ölü…
Soma: 301 ölü…
Ermenek, 18… Suruç; 34, Ankara 97… Ve arada sayılmadan üçlü-beşli-tekli sayılmadan atlanan yüzlercesi…
“Vereceğiz; ne isterlerse vereceğiz!..” cümleleriyle cesaretlendirilen ve ucu bölünmelere çıkacağı baştan belli aymazlık damgalı oy avcılığının, başkanlığa giden yolları bir biçimde kapanınca, birilerinin bozulan ihtiraslı kimyası 2 ayda 150’den fazla cana mal oldu!...
Kaç tanesinin faili buldu layığını…? Kaç tanesinin kırıldı kirli elleri?... Kaç tanesinin koparıldı  nefret dilleri…? Kaç tanesinin ortadan kaldırılabildi bu ülke üzerindeki tehlikeli emelleri?...
Oy uğruna feda edilince bunca canlar; korunup kollanınca hukuku Habur kapısında arayanlar, muteber kişi sayılınca hukukla değil de parmakla aklananlar… “istifa”nın erdemini istihzalı gülüşle alaya alıp koltuğuna çivilenmiş bakanlar ve “saray”dan destek alanlar var oldukça,   barışın kapısında, huzura giden yolda UMUT bekçiliğimiz boşuna mı!?  
-         Hayır!... Hayır!...
-         Tehlikenin farkında olmakla başlar çözümün ilk adımı!...
-         7 Haziran olmadı… diyenlere inat!. İşte l Kasım.
-         Çözüme milat olsun!...
***
ZULÜMSE ÖLÜM,
KAHROLSUN BE GÜLÜM!...

Varsın kaderde var olsun ölüm…
Biz yaşarken gelemez be gülüm!...
Yaşamak hak, yaşatmak görev!...
Emir inmişse yüceden;
            Ne haltetmeye var öyleyse zulüm!...
*
Yükselmişken barışın çığlığı arşa,
Bu arzuyu ölüm
            Silemez ki gülüm!...
Erdemin ilkesiyse yurtta barış, dünyada barış,
Nedir bu ihtiras,
            Nedendir bu öfke, kimedir bu kin,
Daha ne kadar sürecek bu faşizan yarış!?...
*
Umut güneş, umut dağ, umut derya…
Altedemez bu gerçeği üçbeş palikarya!...
Kaç zaman engeldir bulut güneşe gülüm!...
Yastayız!... İsyandayız!...
Ölümden öte… hayındır zulüm!...
*
Her kahpece ölümle kapkara kesilir gönlüm,
Kahpece ölüm varsa,
            Vicdan susamaz be gülüm!...
*
Umut yarıda kalmışsa kahrolsun ölüm!...

Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
11.Ekim 2015

14 Ekim 2015 Çarşamba

Buyurun cehenneme; "Hüsnü Mahalli" İntiharcılar spor olsun diye eylem yapmazlar.

Buyurun cehenneme
Hüsnü Mahalli
İntiharcılar spor olsun diye eylem yapmazlar.
Günlerce ya da haftalarca süren bir hazırlık ve prova dönemi var.
Örneğin intiharcı olmak isteyenler, ya intiharcı olarak seçilenler yoğun bir beyin kilitleme seanslarına tâbi tutulur ve yapacakları işin kutsal olduğuna inandırılırlar.
Şeyh Hazretleri intiharcıya “Kendini havaya uçurup düşmanları yok ettikten sonra Melaikeler gelir parçalarını toplar ve Allah'ın huzuruna bırakırlar. Yüce Rabbimiz sana tekrar can verecek ve Cennetin kapısını sana açarak buyur edecek” der ve onu ‘kutsal yolculuğuna’ gönderir.
İntiharcı eylemi gerçekleştireceği yere bir kaç kez gider, incelemelerde bulunur ve o ‘kutsal gün’ için kendini hazırlar. İntiharcı o ' kutsal gün' öncesinde patlayıcılarla ilgili kurs görür ve genel olarak yanında birileri olur.
Kaide, IŞİD, Nusra ve benzeri ruh hastası terör örgütlerini biraz olsun tanıyanlar intiharcılarla ilgili bu basit bilgileri bilir.
Peki Başbakan Davutoğlu ne dedi ?
'Türkiye’de intihar eylemi yapabilecek kişilerin belli bir listesi var. Takip ediyorsunuz ama bunun öyle bir eylemi gerçekleştirme anına kadar müdahale edemiyorsunuz. Demokratik hak ve özgürlüklerden feragat etmeden yürütülmesi gereken bir mücadele.
İlk duyduğumda bunun sürçü lisan olabileceğini düşündüm.
Tüm eleştirilere karşın bir düzeltme yapılmadığına göre demek ki Başbakan Davutoğlu söyleminde ciddi.
Oysa  MİT’in elinde IŞİD ve diğer tüm terör örgütleri ile ilgili sınırsız ve çok önemli bilgiler vardır.
IŞİD saflarında savaşan teröristlerin büyük bölümü Türkiye sınırlarından Suriye’ye girdi.
CIA’(ye göre bu teröristlerin sayısı en az 35 bin.
23 Şubat 2015’teki demecinde Başbakan Yardımcısı Arınç, IŞİD’e katılan Türk gençlerinin sayısının bin olduğunu söyledi.
Arap medyasına konuşan AKP’li Zahit Gül “IŞİD saflarında 7 bin Kürt kökenli Türkiyeli var” dedi.
Elbette MİT en doğrusunu bilir.
‘Alevi Esad’ı yıkarlar’ diye herkes onlara yardım etti.
Önceki gün Nusra lideri Colani, militanlarına “Özellikle Alevi hedeflere saldırın ve hepsini öldürün” dedi.
IŞİD, Nusra ve diğer gruplarda kaç intiharcı var bilinmez ama karar vermişse intiharcıyı durdurmak  hiç kolay değil.
Örneğin IŞİD’çi intiharcı en az kendisi gibi Müslüman olan Nusra’cıların arasına dalıp onlarcasını öldürebiliyor. Çünkü Şeyhi ona “Nusracılar kafir ve katli vaciptir” demiştir.
Aynı şey Nusracı bir intiharcı için geçerli.
İntiharcının kafası işte böyle bir yapıda.
MİT ve güvenlik birimlerinin bu kafaları bilmemesi imkansız.
MİT ve güvenlik birimlerinin bu tiplerin her an eyleme geçeceğini bilmemesi imkansız.
Adamlar ‘makul şüpheli’ değil yüzde yüz ve peşinen suçlu.
Yani canavar.
Ankara katliamını gerçekleştirenler en az iki hafta önce görevlendirilmiş, bölgede en az beş kez prova yapmış ve belli mekanlardan malzemelerini sağlamışlardır.
Başbakan Davutoğlu’nun sözünü ettiği liste MİT’te olduğuna göre intiharcıların her adımı takip edilmiştir.
Neden yakalanmadılar?
Bu sorunun hiç bir şekilde yanıtı yoktur.

Eylemi yapıp havaya uçtuklarına göre şimdi 'cennetten' bize el sallıyorlardır
Savcılar ‘delil oluştuğuna göre’ onlar için tutuklama talebinde bulunur.
Polis de gider onları cehennemden alır getirir.
Bir daha söylüyorum: IŞİD ve Nusra’da yüzlerce belki de binlerce intiharcı var.
Her iki örgüt Suriye ve Irak’'ta sayısı belli olmayan çocukları kaçırıp intiharcı olarak yetiştiriyor.
Bir düşünün bu intiharcılar Türkiye’ye girdi ve güvenlik birimleri bunların listesini Başbakan Davutoğlu'na verdi. O da “Demokrasi ve özgürlük var” dedi.
Şimdi şu korkunç tabloyu bir düşünelim :
İki ruh hastası Ankara'daki  katliamı yaptığına göre yüzlerce ruh hastası acaba ne yapar ?
Beyler tablo korkunç ama söylediğim şey çok ciddi.
Bu adamlar ruh hastası, sapık ve manyak.
Bu adamlar hepimizi düşman  bellemiş ve bizi öldürmekle direkt cennete gideceklerine inanıyorlar.
Onlara göre biz makul şüpheli değil ayetli suçluyuz.
Onlar ise ‘demokratik hak ve özgürlüklerden feragat etmeden kutsal mücadele veriyorlar’.
Tek farkla: Allah adına.
Onun için listelerine kimse dokunamaz.
‘Allahsızlar’ için listeye bile gerek yok!
Hepsi de makul yani maktul şüpheli..
Hüsnü MAHALLİ, hmahalli@hotmail.com
14 Ekim 2015, 11:12

30 Eylül 2015 Çarşamba

AHMET ŞİMŞEK KOLEJİ; Yeni Eğitim-Öğretim Yılı Heyecanı,

Hepsi Okullu oldu; Mutluluktan uçuyorlar.
"ŞİMDİ OKULLU OLDUK, 
SINIFLARI DOLDURDUK,
YAŞASIN OKULUMUZ..."
2015-16 Eğitim Öğretim yılında ilkokul 1. Sınıfa başlayan ve okulla ilk kez tanışan öğrenciler, Ahmet Şimşek Koleji’nin yeni düzenlenen ek binasındaki dersliklerde okullu olmanın keyfini çıkardılar.
Minik öğrenciler okullu olmanın verdiği gururla, yeni arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle tanışmanın mutluluğuyla, yeni yaşamlarına da ilk adımlarını attılar. Sınıflarda öğretmenlerinin anlattıklarını dikkatle dinleyen, ders arasında da birbirinden neşeli oyunlar oynayan öğrenciler, ilk günün ardından evlerine dönerken buruk anlar yaşadılar.
“Velilerimiz müsterih olsunlar, emanetlerine gözümüz gibi bakacağız.”
Okula yeni başlayan öğrencilerin gözlerindeki mutluluk ve heyecanın çok net görüldüğünü söyleyen kolejin kurucusu Ahmet Şimşek, “Öğrencilerimiz bu gün yeni bir hayata başladılar. Bu gün onların yaşamında bir dönüm noktasıdır. Çok sevgili öğrencilerimizi bize emanet eden değerli velilerimiz müsterih olsunlar, emanetlerine gözümüz gibi bakacağız. Vatanına, milletine, bayrağına, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, başarılı insanlar olarak yetişmeleri için ne gerekirse yapacağız.”dedi.


21 Eylül 2015 Pazartesi

hep analar için yazılacak değil ya !!.. BU'DA BABA'LAR İÇİN YAZILMIŞ...

hep analar için yazılacak değil ya!!..
BABALAR HAKKINDA KALEME ALINMIŞ ENDER YAZILARDAN BİRİ!...
Babalar en kutsal varlıklar olan Annelerin gölgesinde kalan gizli kahramanlardır.
*
Evin en öksüzü babalardır. En yalnızı, en kimsesizi, herkese kimse olurken, evin direği olurken kendisi direksizdir, dayanacağı kimsesi pek yoktur. Dayanıp da şöyle, "Güç alayım, güçsüz kaldım, elimden tut da kaldır." diyebileceği kimse yoktur. Çünkü o hep güçlü olmak zorundadır, yardım bile isteyemez.
*
O zayıf olamaz çünkü o kahramandır, o ağlayamaz çünkü o kahramandır. Hep kahraman olmak, öyle kalmak zorundadır. Yoksa iktidarından indirilebilir, iktidarsız kalabilir, küçümsenebilir, erkekten bile sayılmayabilir.
 *
Batan gemiyi en son terk eden baba iken, uçan bir balonda, fazla ağırlıkların atılması aksi halde balonun düşme ihtimalinin olduğu anlarda, aileden ilk atılacak kişi babadır.
 *
Hayatını ailesine adasa da, ne eşine ne de çocuklarına yaranabilir tam anlamıyla.
 *
Kimsesi kalmaz zaten memleketi belli olduğunda. Hani sormuşlar ya adama "nerelisin?" diye. O da demiş "henüz evlenmedim" diye. Ne ilk ailesine, ne de yeni ailesine yaranamaz, arada kalır. Eşine göre annesini, annesine göre eşini savunuyor, kolluyor olur. İnsanoğlu var olduğundan beridir belki devam eden "Gelin-Kaynana" savaşında  olan babaya olur.
 *
Hem toplumda hem de aile de hep annelik yüceltilir, onun yanına ayıp olmasın diye babalık da eklenir. Anneler gününün bütün ihtişamına, şatafatına, her yerde vurgulanması ve insanları harekete geçirmesine rağmen, babalar günü unutulur, ya da babalar gününde anımsanır ve öylesine geçiştirilir. Annelerle ilgili binlerce yazı, şiir, şarkı varken babalar için sizce kaç tane vardır?
 *
Evin en yalnızıdır aslında. Bu yüzden en son babalar duymaz mı? Ya saklanır, ya yalan söylenir ya da paylaşma gereği duyulmaz. Bunda elbet hoşgörüsü az babanın da suçu ve bu duruma katkısı vardır ama yine de ne yapsa yaranamaz, yakınlaşamaz. Belki çocuklarıyla yakınlaşmak ister ama malum ataerkil kurallar, erkek olmak, baba olmak, toplum baskısı, utanç duygusu buna engel olur. Ne sevdiğini gösterebilir ne de sevilmek istediğini...
 *
Babanın aile de en sevdiği birey kadınıdır, eşidir. Eşinin ise en sevdiği çocuklarıdır, kendisi değil. En büyük aşk evliliklerinde bile, sevgilisi doğum yaptığında bir anda artık kadını artık sevgilisi değil, anne olur. Kadının kendine biçtiği en büyük rolü annelik olur.
 *
Baba en çok anneyi sever, anne en çok yavrusunu sever, yavrusu ise en çok eşini sever, eşi ise en çok yavrusunu sever. Bu böyle devam eder durur, doğanın kanunu gereği. Bir yeri acıyan çocuğun hiç babam dediğini duydunuz mu? Babası yanındayken bile anam demez mi?
 *
İyi bir işi olması gerekir, zengin olması gerekir. Çocuklar bile birbirlerini heyecanlandırmak için, iki kişinin omuzlarında daha fazla ileri gitmek için, bakalım kimin babası daha zengindir, derler. Anne ya da çocuklar işsiz olabilir, kimse bunu çok görmez onlara. Ama baba işsiz olamaz. Düşünün erkek çalışır kadın ev hanımı ise sorun yok ama tersi durumda erkekten bile sayılmaz. Evin geçimini karşılamak zorundadır, hem de şartlar ne olursa olsun. Dışarıda onca karşılaştığı kötülük ve güçlüklerle uğraşırken, eve gelip sığınmak, dinlenip, dinginleşip huzur bulmak isterken, evde eşinin kaprislerini çekmek, çocukların sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalır. Sığındığı limandan daha kötü limanlara sığınmak için kaçmak zorunda kalır kimi zaman. Belki ağlamak ister onların yanında, onlarla... Yapamaz!
 *
Evin şerefini, evin namusunu korumak zorundadır. Kızının ilk aşkı kendisi olsa da, büyüyünce kızı artık aldatır babasını ve başka gençlere kayar gönlü. Babasına bin bir naz yapan, o kız ise sevgilisinin, eşinin her dediğini yapar. Oğlu ise eşinin yanında muma döner, evde yıllarca babası ile çatışan, özgürlüklerini elde etmeye çalışan. En acısı ise yıllarca gözünden bile koruduğu o güzeller güzeli kızını, gözbebeğini gelir adamın biri alır elinden, gözünden sakladığını başka gözlere verir. Değil birinin ona dokunması yan gözle bile bakmasına dayanamayan baba, teslim eder bir başkasına kendi elleriyle. Üstelik bir de düğün dernek yapmak zorundadır, oynamak zorunda kalır sanki eğlenirmiş gibi.
*
Bizim gibi toplumlarda, erkek evladından çok kızına değer veren, her şeye rağmen onun için her şeyini feda eden o babaların önünde sevgiyle eğiliyorum. Sizler büyük insanlarsınız…
 *
Eli öpülesi, baş tacı bu asil insanların, BABALARIN ve elbette ki dünyanın en değerli varlıkları ANNELERİN değerini yaşarken bilmek ve onları dünyanın en değerli varlıkları olduğunu hissettirmek, saygıda kusur etmemek, onları mutlu etmek bir insanın bu dünyadaki en önemli, en birincil görevi ve zevki olmalı. Henüz kaybetmeden...
 *
Velisini kaybedenler ise onlara layık asil bir evlat olmalı, çok dua ile hep anmalı, onlar adına hayır işlemeli. Yaşı ilerlemiş bile olsa anne ve babasını kaybeden her birey yetim ve öksüzdür. Onlara ise sabır ve mutluluk diliyorum...
 *
“Ağlarsa analar ağlar” derlerdi ya, annelerin gözyaşlarını görebilirsiniz ama babaların gözyaşlarını asla. Bu onların ağlamadıklarını göstermez, onlar sadece“yürekten ağlar”. 
*
İKTİBAS:  SERENDİP ALTINDAL, 21 Eylül 2015

19 Eylül 2015 Cumartesi

NEDEN HEP DAĞLICA ? BİLİNMEYEN GERÇEK YÜZÜ....

NEDEN HEP DAĞLICA ?
BİLİNMEYEN GERÇEK YÜZÜ
Mustafa Mete İSLÂMOĞLU
“O BÖLGEYİ BU YAZI İLE DAHA İYİ ANLIYACAKSINIZ.”
  . BAŞLARKAN: Bu yazıyı dikkatle okursanız çok şeyleri öğreneceksiniz: Dağlıca'da Aslında Neler Olduğunu Anlatan Birinci Ağızdan Yazılmış Bu Yazıyı Mutlaka Okumalısınız. Dağlıca'da yaşananlara dair yazdıkları, aslında pek çoğumuzun düşünmediği, sorgulamadığı, kim ne derse doğrudur diye yaklaştığı şeyler... Patlayan mayının nasıl bir tür olabileceğinden, pusuya yatan PKK'lıların neden fark edilemediğine varan, hatta bölgeyi bilen biri olarak bölgedeki pek çok durumu ifade etmiş. Yazının tamamını paylaşıyorum. O yolu defalarca geçmiş biri olarak şunları söylemek istiyorum diye söze başladı.
1) Bir arkadaş "dedektör yok mu?" demiş. Var hem de çok var. Ama anti-tank mayını değil kullanılan mühimmat. Plastik ya da reçineye batırılmış muhafazaya sahip el yapımı düzenekler. Bunları kullanmak insanlık suçudur ve ilgili prosedürlere göre kullanımı tamamen yasaktır. Bu gibi mühimmata "mayın" muamalesi yapılmaz. "Mayın" anti-personel ya da anti-tank özelliğine göre 30/300 kiloluk bir ağırlıkla kendi kendine tetiklenen bir malzemedir. Yol kenarına tuzaklanan bu mekanizma ise elle aktive edilir. Tetik mekanizması radyo sinyali ile de çalıştırılabilir ama pkk, tsk'nın jammer kapasitesini bildiğinden bunu tamamen manuel olarak tuzaklamıştır. Yani böyle bir aygıtı 3 sene önce o yolun kenarına da gömsen, vakti gelince patlatmanın önüne kimse geçemez.
2) Patlayıcının türüne göre değişmekle birlikte, bu blast etkisine karşı koyabilecek bir zırh türü yoktur. (Aslında vardır, ancak çok pahalıdır. Blast etkisi dediğim etki, vücut bütünlüğüne zarar vermese de, dış kanamaya sebep olmasa da öldürücüdür. Nasıl olduğunu yazıp insanları tedirgin etmek istemiyorum.)
3)Patlamanın amacı, tek bir aracı notralize etmek değildir. Yolu tıkamak, konvoyun hareket kabiliyetini yok etmek asıl amaçtır.
4) Tek bir patlama gerçekleşmez. Kendilerini zırhlı personelden dışarı atan piyade (yaya asker anlamında, yani komando vs de olabilir) küçük diğer patlamalarla dağıtılır ve mevzi almaya zorlanır.
5) Mevzi almak hayat kurtarır, ama hangi yöne alacaksın. Bir dağ geçidinde, hemen önündeki yamaca karşı tam siper yatmış asker zor hedeftir. Piyade tüfeği ya da rpg ateşine dayanabilir, ama el bombasına karşı mukavemet gösteremez. Kaldi ki önündeki tepeye karşı korunaklı olsa da, arkasındaki tepeye karşı bütün vücuduyla açık hedeftir.
6) Helikopter desteği, yüksek ihtimalle alamaz. Böyle pusu kuran düşman, hava taaruzuna da hazırlıklıdır ve dahi helikopter saldırısını ister zira piyadeye göre avantajlı olduğu hakimde (hakim: yükseklik avantajına sahip mahal; mahkum: alçakta kaldığı için dezavantajlı mahal) yayılmış düşman alçak irtifa araçlarına karşı avantajlıdır ve eğer yapabilirse bir hava aracını düşürmek, en üst dereceden bir propaganda malzemesidir.
7) Mahkumda kalan piyade zırhlı desteği de alamaz. Kaldı ki, tank keçi yolu gibi bir yerde efektif olamaz.
8) PKK unsurları, pusu atacakları yerde uzun süre kamufle olup sabit kalabileceğinden iha, uydu gibi gözetleme araçları da yararsız olacaktır. 3 gün boyunca orada bulunmuyorlarsa tabi.
9) Tabur komutanı gibi bir subay, sadece 2 araçla yarma/kurtarma operasyonu icra etmez. Muhtemelen kalabalık bir konvoyla intikal halindeydi.
10) Türk askeri, komutanını bırakmaz. Böyle ajitatif şeylere en uzak kişi olabilirim, ancak biliyorum. Eğer komutana bir şey olmuşsa, o asker oradan ancak ölü halde çıkar. Böyle bir kültürümüz var.
11) Piyade aşırı ağır kayıplar vermedikçe, uçaktan atılan mühimmat gibi, korkunç güçlü bir mühimmat kullanılmaz. Bu ancak çatışma sonlandıktan sonra kaçan unsurlar üzerinde kullanılır. Uçak bombası denen şey, iki dağ ötede olsan, sesiyle seni yere yıkabilecek, daha yakınsan şoka sokabilecek bir mühimmat çeşidi. Onu keçi yolu gibi 2 şeritli ve mahkumda bir alanda kullanırsan kendi askerini yok edersin. Kendi askerimizi öldürmedik mi?
12) O bölgede çatışma görmüş herkes bilir ki, bu iş silahla çözülemez. İstisna olduğuna bile ihtimal vermiyorum. Evet istisnasız her veteran (kıdemli-emekli)asker bunun farkındadır. Buradaki genç arkadaşlar değiller, ama onların fikirlerini dönem arkadaşı bir tepenin sırtına tırmanırken bedenine rpg mermisi isabet eden Ali komutanımdan daha fazla önemsemiyorum. Evet, o adam 12 tane sınır ötesi harekatın tümüne katılmış ordunun en seçkin askerlerindendi.
13) Bunu orada askerlik yapmış arkadaşlar anlarlar, kola kutusunda sigara içmediyseniz boş boş konuşmayınız: tüm kürtleri öldürelim, sıkı yönetim ilan edelim gibi konuşmayın, ki sizin gibi tuzu kuru piçler bayrak mayrak diye ağlarken o al bayrağı torunlarımızın tabutuna sarmayalım.
14) Evet, oraya gitmediğiniz halden konuşarak gencecik çocukları ruyanızda görseniz, ağlaya ağlaya ana rahmine döneceğiniz ölümlere itiyorsunuz. Bir s*k olduğunuzdan da değil yani. Zevk için çatışmada kasatura kullanmayı tercih eden bir deniz piyade yüzbaşı'm vardı ve o adam "lanet" ettiyse siz gerçekten sadece tuzu kuru piçlersiniz ve başka da bir anlamınız yok. O adam, batıya gönderildiğinde bağlı olduğu bölgede kendisine şehit haberini ailesine iletme görevi tebliğini kabul etmektense, istifa etmiş bir adam. Siz kimsiniz de 20 yaşında çocuklar ölsün istiyorsunuz, sizin vatan sevginize lanet olsun.Şerefsizsiniz diyemem, onu bilemem ama kadını ağızlı, geyikli taytli bebelersiniz. Aha askerlik şubesi orada. Atom bombasi talep edeceğine git uzman ol, git Dağlıca'ya da o zaman görelim o nazik yerini...
15) Bu olayların askeri tedbirle bitememesi Türk Silahlı Kuvvetleri'nin zayıflığından değil, eşyanın tabiatina aykırı olmasındandır. TDK güçlü bir ordudur ama burada gerilla savaşına karşı koyabilecek düzenli ordu yok, yok işte.
16) Eğer bu pusuda açıklanandan çok çok daha fazla şehit yoksa adam değilim. Ama söyleyemezler. Size medyadan gazı verirler, siz de sizden garibanları o dağa yollarsınız, sonra da yalandan ağlarsınız.
17) PKK'nin uyuşturucu kaçırdığına dair resmi belge mi var demiş embesilin (aptalın) biri. PKK'nin uyuşturucu kaydı tutacak burokrasisi mi var gidinin embesili. Nereden geliyor bu kaynak?bunları hiç düşündünüz mü?
Bu yazının çıktısın alın, kopyalayın. Etrafınızdakilere dağıtın. Artık ayağa bizim insanımız gelmesin. 40 yıldır 50 bin can kaybettik biflinçsizliğimizin kurbanı olmayalım. UYANIN.
Peki, PKK Neden Sürekli Aynı Bölgeye Taciz Ateşi Açıyor? Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’den bu durum için ilginç yorumu var. Pekin, Dağlıca bölgesinin bölgedeki en kritik yer olduğunu belirterek, “PKK, Türkiye’ye giriş çıkışlar için bu bölgeyi kullanıyordu. Geçmişte bölge kışın boşaltılıyor, baharla birlikte başka bölgelerden getirilen taburlarla korunuyordu. Genelkurmay aldığı bir kararla burada bir hudut birliği kurdu. Buna bağlı çok güvenlikli karakollar yaptı. Hudut birliği sabit hale getirildi. PKK bundan çok rahatsız. Bölgedeki askeri birliğin geri çekilmesini ve sınırın fiilen kaldırılmasını istiyor. Sürekli taciz ateşi açmasının amacı bu” demekteydi
19-eylül-2015
ALANYA

KAYNAK: Araştırma yazıları dağlıca saldırıları

16 Eylül 2015 Çarşamba

Arzu eden doğruluğunu araştırır, ama akla yakın bir senaryo !!!

ABD BAŞKANI 
John Fitzgerald 
KENNEDY’NİN ORTADAN KALDIRILMASI
2. Dünya savaşından sonra kurulan İsrail devleti’nde herşey 1960 yılında John Fitzgerald Kennedy’nin Amerikan başkanı olmasından sonra değişmiştir... Kennedy Amerikan tarihinin en genç başkanıdır ve aynı zamanda Amerikan başkanı olmuş ilk katolik kişiydi. Kennedy’den önce Amerika’da katolik bir başkan hiçbir zaman olmamıştır...
John F. Kennedy’nin babası olan Joseph Kennedy de politikacı olup aynı zamanda İngiltere büyükelçiliği yapmış olan katolik bir büyükelçiydi... Ne babası, ne de başkan Kennedy yahudilerle iyi geçinemiyolardı. Babası büyükelçilik yaptığı dönemde Londra’da yahudilerin boy hedefi haline gelmiş ve çeşitli saldırılara maruz kalmıştır.
Kennedy de Amerika’da başkan seçilmeden önce Sigmund Rothschild’in kendisine yapmış olduğu”başkan seçildiğinde Ortadoğuda İsrail tarafını tutan bir politika izlemesi karşılığında milyonlarca doları bulan seçim kampanyası masraflarını karşılayacaklarını" belirtmiştir. Ancak Kennedy böyle bir teklifin bir daha kendisine yapılmamasını rica etmiş ve kendisini hakarete uğramış gibi hissettiğini belirttirmiştir... Kennedy, İsrail lobisinin Amerikan devleti üzerindeki faaliyetlerinden anormal derecede rahatsız bir politikacıydı. Kennedy’ye göre lobilerin Amerikadaki faaliyetleri Amerikan bağımsızlığına vurulmuş bir darbeydi...
KENNEDY İLE İSRAİL BAŞKANI BEN GURİON’UN NÜKLLEER KAVGASI
İsrail devleti, kurulduğu günden beri Ortadoğuda hep bir süpergüç olma hayali ile hareket etmiştir. Bu yüzden İsrail Devleti ortadoğuda hızlı bir ”nükleer silahlanma programı” izlemeye başlamıştır. İsrail’in Dimona çölünde kurduğu nükleer santralinde peynir-ekmek gibi atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler üretmesi özellikle başkan Kennedy’yi anormal derecede rahatsız etmiştir... İsrail’in nükleer füzelerinin Ankara, İstanbul, Şam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede ve menzilde olması Kennedy yönetimini önlem almaya mecbur bırakmıştır...
Kennedy, Ben Gurion’a yazdığı sert bir uyarı mektubunda ”İsrail’in nükleer programını durdurmaması durumunda Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını" belirtmiştir...
Ben Gurion’da cevap olarak gönderdiği mektupta Kennedy’e ”genç adam” diye hitap etmiş ve bazı ağır ithamlarda bulunmuştur.
Bu mektuplaşmalar iyice çığırından çıkmış ve hakaretleşmeye dönüşmüştür. Bu durum üzerine tepki olarak Ben Gurion istifa etmiştir. Ünlü yahudi politikacı Henry Kissinger ”İsrail’in nükleer programına son vermesi İsrail’e büyük zarar verir”diyerek Kennedy’i ikna etmeye çalışmış, ancak başarılı olamamıştır. Kennedy bununla da yetinmemiş, 4 Haziran 1963′te Amerikan temsilciler meclisine danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan dolarını basma yetkisini Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’ın elinden alarak Amerikan Merkez Bankası’na vermiş ve ”bir ülkenin parasının denetimin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu” belirterek kendi sonunu hazırlamıştır...
Federal Reserve Bank ve dolar İsrail’in en büyük gelir kaynağıydı, tabiri caizse şah damarıydı.
Kennedy, dolar basma yetkisini Federal Reserve Bank’ın elinden alarak adeta İsrail’in şah damarını kesmiştir...
Neticede İsrail için Kennedy’nin etkisiz hale getirilmesi farz olmuştur. Kennedy’nin seçimleri kaybetmesini beklemek boş bir umuttu çünkü, Kennedy halktan büyük destek görüyordu. Kennedy’e seçimler kaybettirilse bile sonradan yine kazanması yüksek ihtimaldi. Üstelik Kennedy’nin kardeşi de gelecek vaad eden bir polikacıydı.Dünyada hiçbir aile böylesine politik bir gücü elinde tutmayı başaramamıştı. Tek bir çare gözüküyordu: O da suikastti...
Kennedy birşekilde öldürülürse Amerikan yasaları gereği, yerine yardımcısı getirilecekti. Kennedy’nin yardımcısı Lyndon Johnson’dı. Johnson, tam bir İsrail taraftarıydı. Kendi politik hırsları yüzünden İsrail’e gözünü kırpmadan yardım edebilirdi. Üstelik Kennedy ile de hiç iyi geçinemiyordu, söylentilere göre Kennedy kendisini kovmaya çalışıyordu.
İsrail, Kennedy'yi yok etmek için suikast kararı alır ve kararı Amerikan derin devleti için derin bağlantılarını kullanarak çok gizli bir biçimde uygulamaya koyar. Kennedy’yi öldürmek için en uygun ortam seçim kampanyaları için geleceği Dallas’tır. Dallas’ta herzamanki gibi üstü açık araba ile halkı selamlayacak olan Kennedy’yi korumakla görevli CIA ajanları özel olarak ayarlanacak ve başkanın güvenliği sabote edilecekti. Böylece suikast çetesi Kennedy’i rahatlıkla öldürebilecekti.
Suikast çetesi için değişik rivayetler vardır. Kimileri Kennedy’i Fransız suikast çetesinin öldürdüğünü, kimileri ise Küba'lı sürgünlerin öldürdüğünü iddia eder, ancak kesin olan birşey var ki Kennedy’yi ödürenler çok profesyonel ve acımasız keskin nişancılardan (snipers) oluşan bir suikast timidir.
Kennedy Dallas’ı ziyaret etmeden önce akşam yani 21 Kasım 1963 akşamı Dallas’ta gökten boşanırcasına yağmur yağmıştır. Ancak, şehir halkı buna rağmen başkanı eniyi şekilde karşılamak için elinden geleni yapmıştır. ‎22 Kasım 1963 sabahı Washington D.C’den Air Force One uçağı ile Dallas’a gelen başkan Kennedy ve eşi, sabah 9:00′da şehir merkezinde Dallas valisi Connaly ile birlikte kahvaltı ettikten sonra üstü açık bir limuzine binerek halkı selamlamaya başlamışlardır.Tam 6 aracın bulunduğu kortejde en son arabada başkan Kennedy ve vali Connaly vardır. Önde motosikletli SS korumalar ve yanda CIA ajanlarının bulunduğu arabalarla Kennedy’nin arabası kortejle birlikte Elm caddesinden Houston’a doğru beklenmedik bir dönüş yapar. O sırada silah sesleri yükselmeye başlar.
Polisler telsizle anons etmeye başlar. ”Korteje ateş ediyorlar yere yatın” diye. Tam 6 el silah sesi duyulur. Birinci mermi arabayı komple ıskalar ve alt geçitte bekleyen Edmund Harris adındaki taksi şöförünün kulağını parçalar. İkinci mermi Kennedy’yi tam omzundan vurur. Üçüncü mermi Kennedy’yi ıskalayıp ön koltuktaki vali Connaly’yi omzundan vurur. Dördüncü mermi Kennedy’yi boynundan vurur, aynı mermi başkanın vücudundan çıkıp Vali Connaly’yi sırtından vurur.Beşinci mermi arabayı ıskalayıp dikiz aynasını kırıp dışarı çıkar ve altıncı mermi… Altıncı mermi başkan Kennedy’yi tam kafasından vurur...
Başkanın kafasını parçalayan mermi bulunamaz.
Suikastten sonra yapılan araştırmalarda Kennedy’i sözde komünistlerden vatan haini Lee Harvey Oswald’ın vurduğu iddia edilir. Ortada altı mermi olmasına rağmen Oswald’ın tek katil olduğu görüşüne destek verilir.
İddialara göre Oswald Texas Okul kitapları bürosunun altıncı katındaki pencere dibinden İtalyan yapımı Manlicher Caracano marka sniper tüfeği ile başkan Kennedy’i ve Vali Connaly’i altı kez vurarak başkanı öldürmeyi başarmıştır... Sözde suikastçi sniper Lee Harvey Oswald’ın vurduğu başkan Kennedy, feci şekilde can vermiş ve Lee Harvey Oswald apar topar hapsi boylamıştır. Ortadaki deliller birden çok keskin nişancının olduğunu apaçık göstermesine rağmen İsrail denetimindeki Amerikan derin devleti suçu Lee Harvey Oswald’ın üzerine atarak delilleri bir bir yok eder. Suikasti gören 57 kişinin tümü ya bir kaza ile ya da intihar ile ölü bulunmuştur..
Lee Harvey Oswald ise suikastten iki gün sonra mahkeme çıkışında yüzlerce FBI ajanı ve polisin arasında yahudi bir bar işletmecisi olan Jack Ruby tarafından öldürülmüştür...
Bu Amerikan milliyetçisi yahudinin Lee Harvey Oswald’ı öldürmesinin nedenini ise”komünistlerden Amerikanın aldığı intikam”olarak yorumlamıştır. Birden çok keskin nişancı tarafından vurulan Kennedy’nin otopsisini Amerikan ordusundaki üst düzey amiral ve generaller yürütmüş ve otopsideki suikast delillerini bir bir sabote etmişlerdir.
Ailesi Kennedy’nin kafasının kesilerek incelenmesini ve böylelikle gerçek suikastçilerin bulunmasını istediğinde ise Amerikan birimleri konuyu şiddetle reddetmişlerdir. Kennedy apar topar gömülerek konu örtbas edilmiştir.
Başkan Kennedy’nin suikast sonucu öldürülmesinden sonra başkan adayı olan kardeşi senatör Robert Kennedy de bir basın toplantısı sırasında İsrail işbirlikçisi Filistinli bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.
KENNEDY SUİKASTİNİN SONUÇLARI
- Kennedy’nin kapattığı İsrail Dimona çölündeki nükleer santral tekrar açılmış ve İsrail nükleer silah üretimine eskisi gibi hız vermiştir.
- Federal Reserve Bank’ın elinden Amerikan dolarını basma yetkisini alan başkan Kennedy’nin çıkarttığı 11110 sayılı kanun iptal edilmiş ve Amerikan dolarını basma yetkisi tekrar Rothschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’a verilmiştir.
- II.Dünya savaşından sonra ılımlı ve sakin bir politka izleyen Amerika devleti özellikle Kennedy suikastinden sonra soğuk savaş sürecini de başlatmıştır.
- Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaştan tüm dünya devletleri çok olumsuz yönde etkilenmiştir.
- Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki silahlanma rekabeti adeta bir yarışa dönmüştür.
- Amerika tüm dünya genelinde emperyalist faaliyetlerine hız vermiş ve Vietnam’a saldırmıştır. Vietnam’da binlerce kişinin ölmesine ve birçok ülkenin bu savaştan doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak zarar görmesine neden olmuştur.
- Amerika’da İsrail lobisi iyice pervasızlaşmış ve yönetimde söz sahibi olmuştur.
- Amerika İsrail devletinin yaptığı katliamlara sesini çıkaramaz hale gelmiş ve İsrail ile suç ortaklığı yapmaya başlamıştır. En basitinden örnek vermek gerekirse, İsrail devletinin çok gizlice yürttüğü ”Samuel Vanunu’yu kaçırma operasyonu”na istemeden şahit olan bir Amerikan Fırkateynindeki 23 deniz piyadesi İsrail hücum botları tarafından açılan ateşle öldürülmüştür. Denize düşüp kaçmaya çalışan askerler bile İsrailliler tarafından öldürülmüştür. Olayın basına sızmasına izin verilmemiş ve Yahudilerin kontrolündeki Amerikan basını konuyu haber bile yapmamıştır.
- CIA tüm dünyada ”komünizmle mücadele” doğrultusunda adına GLADIO denen ve Beyrut’taki gerilla kamplarında eğitilen kaatillerden ve paralı askerlerden oluşan gizli bir ordu hazırlamış ve bu paralı katilleri maaşa bağlayarak dünyanın heryerinde komünistleri ve sol düşüncelileri öldürmekle görevlendirmiştir.
Bu bağlamda Türkiyedeki sağ-sol çatışmaları,siyasi amaçlar için işlenen cinayetler, katliamlar, terörist eylemler, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesi ve 12 Eylül darbesi hep Gladio’nun eserleridir. Gladio ordularının kurulması, ne tesadüfse, Kennedy suikastinden hemen sonraya denk gelir.
- Amerika’nın büyük ortadoğu projesi başlamıştır. Büyük Ortadoğu Projesinin diğer adı ise Büyük İsrail Devleti projesidir..
- Kennedy suikastinden sonra Büyük İsrail Devleti Projesine hız verilmiştir. Büyük İsrail Devleti Tevrat’ta Tanrı Yehova’nın yahudilere vaad ettiği topraklardan oluşmaktadır.
- 11 Eylül saldırıları, Münihteki eylemler ve daha birçok terörist eylem aslında Büyük İsrail Devleti projesinin bir parçasından başka birşey değildir.
- Büyük Ortadoğu projesi yeni birşey değil. Yüzyıllardır var olan bir proje. Osmanlıların yıkılması, Arapların parçalanarak bir sürü ülkeye bölünmesi, Türkiyedeki terör eylemleri ve istikrarsızlık ve Irak, İran gibi ülkelerin periyodik olarak neredeyse her on on yılda bir sorun çıkarması rastlantı olmasa gerek!!!_(#archiveModalDialog)