1 Mart 2020 Pazar

Sibirya Şamanlarının 3.000 Yıllık Beyin Ameliyatları

Sibirya Şamanlarının 3.000 Yıllık Beyin Ameliyatları

Sibirya Şamanlarının 3.000 Yıllık Beyin Ameliyatları

Dr Slepçenko, Çalışma kenevir, sihirli mantar ve kendinden geçirici dansın (trans halinde oynanan oyun) eski zamanlarda anestezik olarak kullanılmış olduğunu ileri sürdü.


Arkeologlar bu antik kafatasındaki izlerin dini ayinler yüzünden değil cerrahi bir müdaheleden kaynaklandığı konusunda eminler. Fotoğraf: Sergey Slepçenko
Bronz Çağı hekimlerinin Sibirya’da baş delgi ameliyatlarını nasıl gerçekleştirmiş oldukları hakkındaki araştırma Krasnoyarsk bölgesindeki Kansk’ın güneydoğusundaki Anzhevsky arkeoloji bölgesindeki Nefteprovod II mezarlığında geçen yıl bulunan erkek kafatasına bakılarak gerçekleştirildi.
Arkeologlar, 30 ve 40 yaşları arasında ölmüş olan bir hastanın kafatasındaki izleri dini törenler sırasında değil tıbbi müdahale sırasında edindiği konusunda hemfikir.
Kalıntıları bükülmüş bir bıçakla gömülen bu adamın ameliyattan sonra bir süre yaşadığına inanılıyor. Kafatasının sol kemiğinde kemiğin iyileştiğine dair belirgin izlere sahip olan bir deliğin yanında bir de kemik katmanlarında iltihaplanma belirtileri tespit edildi.
Kafatası sahibinin ölümüne ameliyat sonrası iltihaplanmanın sebep olduğu konusunda kuşkulanılıyor. Ama bu adamın kafatası Sibirya’daki baş delgi işleminin bilinen en eski örneğini teşkil ediyor değil. Mesela Cilalı Taş devrine dayananları var.



Fotoğraflar: Sergey Slepçenko

Fotoğraflar: Anton Vibornov, The Siberan Times
Eski cerrah ve şimdilerde Arkeoloji ve Etnografı Enstitüsünde araştırmacı olan Dr Sergey Slepçenko ‘’Başarılı bir ameliyatın sırrı hastanın cerraha güveninin tam olması ve cerrahın böyle bir ameliyatı gerçekleştirebilecek gerekli becerilere ve bilgiye sahip olduğuna dair kararlılığıdır. Cerrah muhtemelen hastanın sol tarafında onun yüz hizasında duruyordu. Ya da cerrah hastanın başını sol koluyla ya da dizlerinin arasında sağ eliyle ameliyat etmiş olabilir. Çalışma arkadaşlarımızla yaptığımız çıkarımlar cerrahın deriyi keserken birinin de yardımcı olarak yaranın çevresinden deriyi tutarak gerdirdiğini ve araç gereçleri cerraha uzattığını gösteriyor. Uzmanlar kemiğe doğru deri ve dokular boyunca geniş bir kesiğin gerçekleştirildiğine inanıyorlar. Bu kesik açma yöntemi bu Sibiryalının söz konusu ameliyatından 600 yıl sonra Hipokrat’ın eserinde açıklanmıştır. ’’ açıklamalarında bulundu.
Slepçenko ve çalışma arkadaşları yerliler tarafından bilinç kaybı amacıyla kullanılan bitkileri teşhis etti. Mesela, bazı etnik topluluklar ardıç ve kekiği Şamanların uygulamalarında kullanırlardı, Nivkiler biberiye çubuklarını ve yapraklarını yakarlardı, kuzey yerlileri güçlü bir halüsinojen olan sinek mantarını kullanırlardı. Tabii bunlar içinde en öne çıkanı kenevirdi.
Fakat mantar tüketiminin ve trans dansı gibi Şaman uygulamalarının amacı hastanın bilincini kaybetmesini sağlayarak acıyı ameliyat gerçekleştirmeyi mümkün kılacak boyutta azaltmaktı.





Fotoğraflar: Sergey Slepçenko

Fotğraf: Anton Vibornov
Slepçenko ‘’Deri ve aponöroz (ak örtü) derinin hemen altındaki kemik üzerinden sıyırılmış. Daha sonra kemik kazıma aşamasına geçilmiş. İyileşme sonrasında kemikte kalan değişimler ameliyatın tam olarak hangi alet ile yapıldığını ve aletin nasıl yapılmış olduğunu anlamamızı engelliyor. Bu ameliyatın özel bir alet kullanılarak gerçekleştirilmiş olduğunu kesin olarak belirtemeyiz. Ama o dönemde Sibirya’da birtakım tıbbi alet edevatlar varmış ve otopsi için yaygın bir biçimde kullanılmaktaymış. İşbu aletler baş delgi işlemi için kullanılmış olabilir.Deliğin şekline bakarak kullanılan aletin bir bıçaktan ziyade bir kazıma aleti olduğunu ileri sürmekteyim. Kazıma işlemine dura mater (beyin dokusunu ve omuriliği çevreleyen dokunun en kalın ve en dıştaki katmanı) görününceye kadar devam edilmiş ki bu durum oyulan bölgenin genişletilebileceği fakat derinleştirilemeyeceği anlamına geliyor. Eski çağlarda gerçekleştirilen baş delgi işlemlerinden sağ çıkanların sayıca çok olması işlemlerin çoğunlukla ekstradüral (dura materin üstünde, bu tür işlemlerde dura matere inilmemiştir) olduğu gerçeğiyle açıklanabilir. Dura matere müdahale durumunda beyin ve omurilik zarları arasında kanama olur ve bu intrakraniyal hematom oluşumuna yol açar. Dura matere müdahale edilmemiş olması bu hasta dahil ameliyatı geçiren kişilerde işlemden sonra iyileşmeye dair güçlü belirtilerin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Açıklık ameliyat bittikten sonra deri parçasıyla kapatılmış. Kan pıhtılaşıp diploe noktasında (diploe: kafatasındaki sert kemiğin iç ve dış katmanlarını birbirinden ayıran süngerimsi kemik) oluşabilecek olası bir kanamayı engellediği için dura mater ve aponörozun iç yüzeyi arasındaki bölgeye dolmuş. Dura matere dokunulmaması çok önemlidir çünkü dokunulduğu takdirde hemen alt katmanlarında bulunan sagittal venöz sinüste zedelenmeler ortaya çıkabilir. Kanamanın şiddetini ve ağrıyı azaltmak için işlem yetenekli bir cerrah tarafından olabildiğinde hızlı bir şekilde gerçekleştirilmek zorundaydı.  Baş delgi işleminin en olası ve en tehlikeli güçlükleri arasında kanama vardır ki bu cilde kesik atıldıktan hemen sonra gerçekleşir. Kemiğin kazınmasının bir sonucu olarak kan damarlarından kanama baş gösterir ve onu diploe kemiğini kanaması takip eder. Söz konusu baş delgi işlemi ardından kanamayı nasıl durdurduklarını bilmiyoruz. ” cümleleriyle açıklamalarına devam etti. Bu konuya ilişkin bir kayıt yok fakat uzmanlar kanamayı durdurmak için bitkilerin kullanıldığını ya da kızgın metallerin yaranın üzerine basıldığını tahmin ediyor.
Enfeksiyon oluşması ihtimalini azaltabilmek için yaranın sıkı sıkıya kapatılmamış olması gerekiyordu. Yaraya dikiş ya da bandajlarla müdahale edilip edilmediği ve nasıl temizlendiği bilinmiyor. Fakat bazı etnografik bulgular şu aşağıdaki bazı basit araçların işlem sırasında kullanılmış olduğu hakkında kanıtlar sunuyor.


Eski çağlarda ameliyatlarda kullanıldığına inanılan Minusinski tarih müzesinde sergilenmekte olan gümüş Tagar bıçaklarının bazıları. Fotoğraf: Tatyana Çikişeva
Karasuk kültürü Aral denizinden kuzeydeki Yenisey’e ve güneydeki Altay dağlarıyla Tiyen Şen’e uzanan milattan önce yaklaşık 1500 ile 800 yılları arasında var olmuş bir Tunç Çağı topluluğudur. Karasuklar büyük ölçüde metal işçiliğiyle uğraşmış çiftçilerdi. Atları binek araç olarak ilk kullanan topluluk oldukları düşünülmektedir. Bilim adamları ameliyatı geçirmiş hastanın benzer yaşam tarzına sahip bilinmeyen bir topluluktan geldiğine inanıyorlar.
Kafataslarının bulunduğu mezar antik zamanlarda soyguna uğramış. Mezarda bulunanlar kafatası değil ama üst kol ve kaburgalara ait tübüler kemiklerin ek parçalarıydı.




Aleksey Krivoşapkin’in eski çağ yöntemlerini taklit ederek üzerinde işlem gerçekleştirdiği kafatası. (üstteki modern, alttaki eski çağdan kalan kafatasıdır) Fotoğraflar: Aleksey Krivoşapkin
Geleneksel bir Karasuk tarzı bıçak mezarda bulundu ama bunun ameliyat sırasında kullanılan araçlardan biri olduğuna dair bir iddia yok. Mezarda ayrıca iki tane taştan ok başları vardı.
Kaynak: Anna Liesowska, Reconstructing brain surgery as it was conducted around 3,000 years ago, Siberian Times
Çeviri: Melike Sönmez
Yayin Tarihi 31 Ağustos, 2019
Kategori 
KÜLTÜRELTÜRK DÜNYASI
https://yenidenergenekon.com/384-sibirya-samanlarinin-3-000-yillik-beyin-ameliyatlari/

23 Aralık 2019 Pazartesi

Ekmeğini taştan çıkaran sanatçılar.


ÇALARAK EKMEĞİNİ KAZANANLAR

Ekonomik koşulların gittikçe ağırlaştığı ülkemizde, para kazanmanın yolları bitmiyor.

Becerikli olan, çalışma azminde bulunan ve ellerinde sanatı olanlar kolay kolay bu koskoca MEGA kentte aç kalmazlar.
Manevi gücü yüksek olan insanlarımız, emek harcayarak para kazanma peşinde olanlara her zaman desteğini vermiştir.
İstanbul gibi büyük şehirlerde artık genç müzisyenler ve emekli olmuş müzik sanatçıları ile görme özürlüsü olan, ancak her türlü çalgıyı çalabilen ve söyleyebilen sanatçılar, metroların girişlerinde, yolcu gemilerinde müzik çalarak halkın gönlünden kopan para ile geçimlerini kazanırlarken, şimdi de metro’ların içlerinde sanatlarını icra etmeye başladılar. 
Faruk Poyraz, Samet Eliçabuk ve Onur Aksoy adındaki gençler, büyük cesaret ve onurlu davranışları ile Marmaray'ın vagonlarında müzik ziyafeti vermeye devam etmişler.
Ülkemizin içerisinde bulunduğu ekonomik koşulların zorluğunun yanında, geleceklerinden kuşku duyan ve yüzleri gülmeyen yolcular, gençlerin söyledikleri neşeli müzikler ile yolculukları esnasında müzik ruhlarının gıdası olmaktadır.

Keşke her sokak başında, her caddede, parklarda, bahçelerde, her yerde müzikler çalınsa, danslar edilse, halk huzur ve mutlu bir yaşam sürse, (Küba gibi) güzel olmaz mı?
2020 yılı zamlarla gelirken, ülkenin huzur ve mutluluğunu sokak sanatçıları bir nebze de olsa gidermekte başarılı olabiliyorlar mı, bunu da halka sormak gerek!

7 Aralık 2019 Cumartesi

TÜRK HALKI MEHMETÇİĞİN HER ZAMAN ARKASINDADIR.



TÜRK HALKI MEHMETÇİĞİN HER ZAMAN ARKASINDADIR.

Türk ordusu Peygamber ocağıdır. Türk askeri kahramandır, yiğittir. Vatanı uğruna canını seve seve verir.
Anadolu insanı ise her zaman Türk askerine sahip çıkmıştır.
Tekirdağlı  Erhan Kılınç'ın yeğeni 20 yaşındaki ERTUĞRUL CANDAN  askerliğini yapmak üzere Erzincan’daki askeri birliğe teslim olmak üzere yola çıkmıştır.
A Haber Basın Yayın Reklam A.Ş.  Yönetim Kurulu Başkanı U.B.M Uyuşturucu Bonzai ile Mücadele Spor Klübü Derneği Genel Başkanı AHMET AKAY telefon eder Erzincanlı Levent Okumuş dostuna. “Sana bir yiğit gönderiyorum, ona sahip çık ve vatani görevini yapacak genç yiğidi birliğine teslim et” demiştir.
MODERART MOBİLYA’NIN SAHİBİ Levent Okumuş ve Erzincan halkının Türk askerine ve Türk ordusuna olan desteğinin içten ve gönülden her zaman var olduğunu gösteren Levent Okumuş, Tekirdağ’lı ERTUĞRUL CANDAN’A sahip çıkmıştır.

Levent Okumuş genç askerin dertleri ile ilgilenmiş, bütün ihtiyaçlarını karşılamış, askeri birliğine kadar götürmüş, ailesini aratmamış, görüş günlerinde sabahtan akşama kadar bekleyerek Tekirdağlı Ertuğrul Candan’ı yalnız bırakmamıştır.
Moderart Mobilya’nın sahibi Levent Okumuş ve ailesinin yaptığı bu hizmetler Ahmet Akay’a değil Türk Ordusuna ve Türk Ordusunun neferine yapılmış hizmettir.
A Haber Basın Yayın Reklam A.Ş.  Yönetim Kurulu Başkanı U.B.M Uyuşturucu Bonzai ile Mücadele Spor Klübü Derneği Genel Başkanı AHMET AKAY “
Yapılan hizmet AHMET AKAY’A değil TÜRK ORDUSUNA ve Orduya yeni katılan Türk Askerine yapılmıştır. Demiştir.” Ve devamla: “Askere giden vatan evlatları, bu vatanın savunması için seve seve canlarını vermekteler. PKK ve benzeri terör hareketlerinin devam ettiği ülkemizde, emperyalist güçlerin de destek verdiği teröristler, genç yavrularımızı şehit etmekteler.
Ancak, bütün dünya şunu bilmelidir ki, Türk milleti her zaman ordusunun arkasındadır, Ordumuz bugüne kadar şanlı zaferlere imzasını atmıştır, bundan sonra da atacaktır. Bizler Türk milleti olarak askerimize de, ordumuza da, dinimize de, dilimize de sahip çıkmak zorundayız,” demiştir.


23 Haziran 2019 Pazar

Zengin ülke denilen Hollanda'da Yoksulluğun başkenti: Amsterdam


Yoksulluğun başkenti: Amsterdam

Orhan Selim Bayraktar-Hollanda
(Amsterdam)
Orhan Selim Bayraktar
Böyle bir başlık insanımızı gülümsetmez mi?
Dünyanın kişi başına gelir düzeyi en yüksek ülkelerinden birinde yaşayacaksın ve yoksul olacaksın. 
Yoksullar kendilerinin yoksul olduğunu bilmezlerse ne olacak? 
Birilerinin onlara bölüşümde bir eksiklik, bir yanlışlık olduğunu anlatması gerekmez mi?

Yoksullukla Mücadele Platformu Batı Amsterdam’da bir akşam toplantısı düzenledi. 
Katılımcı listesinde bölge belediye başkan yardımcıları, hukukçular, uzmanlar, semt evi çalışanları, gönüllüler ve yoksullar da olmak üzere, beyin fırtınasına hazır, her yelpazeden Amsterdamlılar vardı. Surinam’dan, Afrika’dan Asya’dan, Türkiye’den, Fransa’dan, Balkanlar’dan insanlar... 

Amsterdam'da yoksulluk içerisinde yaşayanlardan bir aile.
Sorun önce tanımlanmalıydı. 
Yoksulluk neydi? 
Neden yoksuldular?
Tartışmasız kabul gören anlayış; “Eğer dünyanın herhangi bir yerinde yoksulluğa bir çözüm bulunabilse, o ülke kesinlikle Hollanda olabilir.” 
Yoksulluk kendiliğinden oluşmuyor, yoksulluk toplum olarak zenginliği adil paylaşmamızdan kaynaklanıyor.
Genel Hollanda istatistiklerine göre, her dokuz çocuktan biri, yoksulluk içinde ve biz buna göz yumuyoruz. Hollanda toplumunun bu konuda sessizliğinin nedeni, herkesin zaten eşit fırsatlara sahip olduğu düşüncesi mi?
Her insanın, kurumun, grubun kendine özgü bir yoksulluk tanımı olacağı aşikâr. Bunları sırayla yazıp farklılıkları hep beraber tartışarak bulmak doğru olacaktı. Sonunda şu tanım kollektif benimsendi.
Eksik olanlar şunlar belirlendi:

- Kesin yoksulluk.

- Geçici yoksulluk.

- Yoksulluk bir mantalite duygusu.

- Gizli yoksulluk, yakın çevre tabuları.

- Yoksulluğun yeniden tanımlanması gerek bu yalnızca ekonomik yetersizlik değildir.

- Yoksullukla mücadele toplum için bir kazanç olacaktır. Ekonomik katkı büyüyecektir.

- Farkındalık ve kabulleniş başlangıçtır.

- Çalışanların yoksulluğunu düşünmek gerek.

- Yoksulluğun sayısal olarak bilinmesi gerek.

- Yoksulluğu maddi yetersizlik, bilgi eksikliği, toplumsal eşitsizlik olarak görmek gerek.

Bu tanımlamalar yurttaşlar tarafından ifade edildi. 
Amsterdam’da var olan yoksulluk yalnızca ekonomik boyutlu olamazdı. 
Bir sosyal, kültürel boyutu ve yoksulluğu da olmalıydı. 
Çözümler sıralanırken Rotterdam’ın Avrupa’nın kültürel başkenti olduğu dönemdeki, kültürel yoksullukla mücadelesi bir örnek olarak gösterildi. (Söz gelimi, hayatında hiç operaya gitmemiş insanlara bu şans tanındı. Sanata Evet operasyonu toplumda yıllarca süren izler, gelenek ve alışkanlıklar bıraktı. )

Gruplara ayrılan katılımcılar şu çözümleri ürettiler:

- Eğitimdeki yetersizlikler aşılmalı.

- İnsan Hakları ihlalleri, ayrımcılıklar bitirilmeli.

- İş dünyasının ilgisizliğine çözüm üretilmeli.

- Gönüllü işleri ücretlendirmeliyiz. 

- Bilgi yoksulluğunu bitirelim.

- Ebeveynleri eğitelim.

- Yoksullara umut verelim ve ufuklarını açalım.

- İş yaşamına başlangıç eşitliği sağlansın.

- Her etnik grubu kendi dillerinde aydınlatalım (160+ dil).

- Eşitlik ilkesini tüm konumlarda kullanalım.

- Ön yargıları bitirelim.

- Yoksulluğa desteği yalnızca eğitim, bilgi ve mali kaynak aktarımı olarak değil, aynı zamanlarda başka biçimlerde de yapabiliriz. Sosyal konutları güneş enerjisi desteğiyle donatalım. Elektrik, gaz masrafları azaltılsın.

Çevre yatırımı

Aslında gerek Hollanda konut sistemi ve Hollanda İmar Yasası yoluyla, belediyelerin organize ettiği, imar izni verdiği sosyal konut projelerini yalnızca güneş enerjisiyle baştan donatmak, kullanıcılarına ve ekonomiye farklı bir destek verebilirdi. 
Kışın suyun güneş enerjisiyle 7 derece ısıtılması bile semti düşündüğünüzde çok büyük bir enerji kazanımı sağlayacaktı. 
Güneş enerjisinden elde edilecek elektrik, yoksul ailelere yeni bir gelir desteği sağlayacaktı. Sorun güneş enerjisini sonradan sübvanse etmek yerine, baştan verilen bir sübvansiyonla çözülebilecekti. 
Bunun için imar planı değişikliği de gerekmiyordu. Gerçekte bir çevre yatırımı oluyordu. 
Katılımcı başkan yardımcıları görüş bildirmediler ama dikkatle konuşmaları not ettiler. Hollanda İstatistik Bürosu rakamlarına göre, Türkler, Faslılar ve Antilliler emsallerine göre yüzde 25 daha az kazanıyor. Üç ana neden sıralanıyor; iş pazarında ayrımcılıkla mücadele, eğitimlerin diplomalandırılması, iş sözleşmelerinin süresiz olabilmesi.
Akşamı yemekle ve müzikle bitirdik. Bir çok katılımcı bilgilerini ve bakış açılarını zenginleştirmişti. 
orseba@gmail.com
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Zengin ülkede yoksulluk!

Hollanda’da son beş yılda 2 milyon 500 bin insanın yoksulluk sınırının altında yaşadığı açıklandı. Hollanda İktisadi Araştırmalar Enstitüsü, yoksulluğun en çok mağdur ettiği kesimin ise kadınlar ve çocuklar olduğunu rapor etti.
Yoksulluk raporuna göre, çocuklarda yoksulluk ve sosyal dışlanma riski son beş yılda yüzde 1,5 artarak yüzde 17’ye yükseldi. Toplam 604 bin çocuk yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Raporun altına imza atan uzmanlar, çocuklar için sunulan imkânların yeterli olmadığı, sosyal altyapının ihtiyaçları karşılamadığı tespitinde bulundu. Yoksulluk ağırlıklı olarak kentsel dezavantajlı mahallelerde daha fazla. Bu durum toplumdaki diğer gruplardan tecrit riski taşıyor. İşgücü piyasasında ve eğitimde eşit olmayan durumlar ortaya çıkarıyor. Hollanda İktisadi Araştırmalar Enstitüsü’nün verilerinden faydalandığı Platform31 Direktörü Hamit Karakuş, yoksullukla eğitim, işgücü katılımı ve konut gibi alanlarda etkili bir biçimde mücadele edilebilmesi için öneriler de bulunduklarını söyledi.
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Özgürlükler şehri: Amsterdam (Amsterdam gezilecek yerler)Red Light bölgesi, son derece turistik bir atraksiyon olan Madame Tussaud Müzesi, Dam Meydanı, her köşe başında satılan lale tohumları ve Hollanda tahta terlikleri… Amsterdam’ın turistik ikonları olan tüm bu 'klişe'lerden yeterince bahsedilmiş olmalı. Bu yazı ise naif bir Amsterdam üzerine. Brandlifemag.com editörlerinin gözünden özgürlükler şehri Amsterdam...


Amsterdam’da ‘legal’ olan pek çok şeyi yaşayabilme rahatlığı, sex shop’lar ve bilinen tüm diğer ‘özgürlükler’; son derece çılgın kostümlerle şehrin sokaklarında dolaşıp, bekarlığa veda partisi yapan erkek grupları başta olmak üzere, şehri pek çok insan için cazibe merkezi haline getirse de daha az turistik sokaklarda ve semtlerde zaman geçirerek, hatta biraz da köylere, kasabalara uzanarak, Amsterdam’lı biri gibi yaşamanın ucundan da olsa tadına bakmak, çok daha iç ısıtan bir deneyim.
Amsterdam’da ‘legal’ olan pek çok şeyi yaşayabilme rahatlığı, sex shop’lar ve bilinen tüm diğer ‘özgürlükler’; son derece çılgın kostümlerle şehrin sokaklarında dolaşıp, bekarlığa veda partisi yapan erkek grupları başta olmak üzere, şehri pek çok insan için cazibe merkezi haline getirse de daha az turistik sokaklarda ve semtlerde zaman geçirerek, hatta biraz da köylere, kasabalara uzanarak, Amsterdam’lı biri gibi yaşamanın ucundan da olsa tadına bakmak, çok daha iç ısıtan bir deneyim.

Şehrin ana kanallarının birine bakan, yüksek tavanlı tipik bir Amsterdam evinde yüzümü donduran ve nefesimi kesen rüzgarla tanıştıktan hemen sonra, nefis peynir çeşitleriyle dolu bir ahşap peynir tabağının eşlikçisi olan dost bir sohbetin ve prosecco’nun tadını çıkarıyorum.
Sonraki günlerde bu denli sert rüzgarlarla bir daha karşılaşmamayı umarak, hava raporundaki sıcaklık değerlerinden ziyade rüzgar kuvveti ile ilgileniyoruz, tüm Amsterdamlılar gibi. Arkadaşım diyor ki, "Burada güzel havayı kimse kaçırmaz, günler öncesinden hava raporuna bakılır ve çalışanlar o gün izin almak için bahaneler düşünmeye başlarlar" Kanala bakan büyük camlara ve açık bir mutfağa sahip, ahşap zeminli evde yaşayan arkadaşımın anlattıklarıyla hızlı bir Amsterdam girişi yapıyorum.

Turistik olmayacağım derken kaybolmamak adına, elbette şehri bir örümceğin ağı özeninde sarmalayan kanalları çözmek için elimde bir harita olması olağan. Tam bu esnada başıma, insanın henüz yabancısı olduğu bir şehirde karşılaşabileceği en güzel şeylerden biri geliyor. Kararsız bir şekilde duraksadığımı gören bir bisikletli, son derece iyi niyetli bir içgüdüyle bisikletini durdurup, nereyi aradığımı anladıktan sonra adres tarifi yapınca, dünyanın aslında hala iyi bir yer olduğuna dair umudum canlanıveriyor. Bu, ‘bir defaya özgü ve sanırım çok da umutsuz görünüyordum’ diye düşünüyorum, ancak bu durum birkaç defa tekrarlanınca iki seçenek kalıyor: Ya ben çok ‘kaybolmuş’ görünüyorum ya da Hollandalılar çok yardımsever ve centilmen.

Şehrin ana meydanlarından ve kalabalık noktalarından hızla geçiyorum. Vitrinlerdeki plastik görünümlü devasa pizza dilimlerinin ve kremaya bulanmış kocaman dilim pastaların, turist gruplarının, yanıp sönen tabelaların arasında bir gerçeklik bulmak pek söz konusu değil. Bu paketlenmiş ve tüketime sunulmuş alandan uzaklaşıp, merkezin hemen yanı başında sunulan pasta dilimlerinin tadına bakmak için sabırsızlanıyorum.


Jordaan bu semtlerden biri. Mahalle barlarında, kahvecilerde ve tasarım butiklerinde aylaklık etmek ve rüzgar almayan bir yer bulmak için azimli davranmak, benim için ikinci günün sonunda gerçek Amsterdam deneyimi haline geliyor. Zaman zaman ‘turistik’ tarafım içimde kımıldansa da ağırlıklı olarak burun kıvırıyorum. Keyfe keder bir şekilde devrilen saatlerden sonra akşam beni bekleyen, şehrin trend restoralarından olan Izakaya’da Japon füzyon lezzetleri.

Bir süre sonra bisiklet kiralamak fikri, yolları bilmediğim için ve son derece turistik geldiğinden, Amsterdam’ın dışında yer alan ve daha gelmeden radarıma takılan Edam’a gitmeyi planlıyorum. Düzenli ve düzgün sistem burada da işliyor. Edam, Volendam ve Marken’ı içeren bir otobüs rotası var. Elbette bu köyler için hazırlanan broşürlerde turistik bir pazarlama durumu söz konusu olsa da burnuma hiç de bayat bir koku gelmiyor; bilakis harita ve broşürdeki çizimlerin ve kısa bilgilerin sevimliliğine çabucak kapılıyorum.
Edam peyniri ile özdeşleşen Edam kasabasında hiç de öyle tahmin ettiğim gibi adım başı bir peynir butiği yok. Hatta sadece kasabanın meydanında bir tane gördüğümü söyleyebilirim. Meydanda mini bir müze ve otel bulunuyor. Otelin dışarıda yer alan kafesinde oturup kahve içmek, sonrasında evlere hayran kalarak, nehir kenarında sessiz sakin akan bir hayatın içinde yürüyüş yapmak ise gözlerime ve ruhuma iyi geliyor.


Volendam, Edam’dan sonra kuzey balıkçı kasabası havasıyla aynı gün içinde farklı bir görsellik yaşatıyor. Turistik ve hayli hareketli kasabanın limandan aşağıya doğru uzanan sokaklarındaysa yine sükunet hakim.

Amsterdam’ın kasabalarında, ara sokaklarda ve nehir kenarlarında gezerken, zevkli bahçelere sahip evlere bakmaya doyulmuyor.
Volendam’ın restoran, kafe ve hediyelik eşya dükkanlarının yanyana sıralandığı limanından binip, yarım saat sonra akşamüzeri saatlerinde indiğim Marken limanındaki bir restoran bara oturup, hayata kadeh kaldırıyorum.

Huzurlu, sessiz köyler turistlerin seyrekleştiği saatlerde daha da çok bir dekormuş gibi görünüyor gözüme. Sanki buralarda kimse yaşamıyor da insanlar, bir açık hava müzesindeymiş gibi hayran kalarak gezsinler diye düzenli olarak evlerin ve bahçelerin bakımı yapılıyor. Marken’ın huzurunun içinden geçip tekrar otobüse biniyorum. Vakit kaybettirmeyen, yormayan bir rota. 


Tertemiz köyler, kasabalar. Otobüsten Amsterdam’a yaklaşırken Monnickendam’da inebileceğimi görüyorum. Kasabanın gözüme kestirdiğim restoranlarından sıcak bir dekorasyona sahip olan De Waegh’in kapısının önündeki masalardan birine oturup, patates kızartması ve balık siparişi veriyorum. Akşamüzeri saatlerinin yatay ışığında, renkler daha da yumuşuyor, kilisenin çanları çalıyor…


Otobüs, Amsterdam Centraal Tren İstasyonu’na vardığında akşam olmak üzere. İstasyonun hemen önünde, şehri bir örümcek ağı gibi saran tramvayların durağında, birkaç günlüğüne evim olan adrese giden tramvayı arıyorum.
Amsterdam’ın rahatlığı, kolaylığı ve samimiyeti; tüm turistik, neon ışıklı ve paketlenmiş tarafının aslında sadece bir ilüzyondan ibaret olduğu gerçeği, ana resimden biraz uzaklaşınca nispeten sakin ve huzurlu bir yaşamın akıp gittiğini hissetmek beni mutlu ediyor.

Mahalleme vardığımda evin yakınındaki marketten harika bir Hollanda hardalı, peynir ve bir şişe şarap alıyorum. Gün boyu gördüğüm köylerin, kasabaların dingin enerjisi, bana o Amsterdam akşamında ve sonrasında ihtiyacım olan her an eşlik ediyor.
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

ORHAN SELİM BAYRAKTAR

Şubat 1959 tarihinde Kayseri/Süleymanlılı bir ailenin 5 evladından biri olarak dünya'ya gelen Orhan Selim Bayraktar; ekonomist, yerel yönetimler uzmanı, çevreci, girişimci ve siyasetçi kimliğiyle Avrupa Türk toplumunda tanındı.


Bayraktar, yöneticisi olduğu MIRA Medya Grubuyla, medya sektöründe genç televizyoncu ve gazetecilerin yetişmesine katkı sunarak; kamu'da bürokrat olarak çalıştığı dönemden edindiği deneyim ve birikimiyle; Hollanda Türk toplumuna önderlik ederek Sosyal Demokrat İsçi Partisi'nde (PvdA) Rotterdam Anakent Belediye Meclisi üyeliğine ilk seçilen Türk asıllı siyasetçilerdendir.


Bilimsel seviyede "belediyecilik" kimliğiyle Hollanda Belediyeler Birliği'nde "uzman" sıfatıyla çalışarak; 17 Ağustos Körfez depremi dahil az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kalkınmaya destek projelerin altında imzası vardır.


Bayraktar, birçok sivil toplum kuruluşunda çalışmalar gerçekleştirerek, Hollanda Tema Vakfı'nın kurucularındandır ve  çevrecilik bilincinin toplumda yaygınlaşmasını sağlayıcı çalışmaları yanı sıra ülkenin en büyük Ticaret ve Sanayi Odası olan Rotterdam Ticaret ve Sanayi Odası'nın ilk Türk, Yönetim Kurulu üyesi olmuştur. Aydın kimliğiyle "Avrupalı Türklerin seçilme (temsil) hakkı" konusunda siyasi çalışmaları devam eden Bayraktar iyi derecede Hollandaca, İngilizce ve Almanca bilmektedir


15 Haziran 2019 Cumartesi

Siyam ikizlerinin YKS heyecanı


Siyam ikizlerinin YKS heyecanı
Azimli ve kararlı olan kişi her zaman kazanır. 
                                                   Siyam ikizlerinin YKS heyecanı

Kahramanmaraş'ın Türkoğlu ilçesinde yaşayan siyam ikizleri Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanlığınca düzenlenen Yükseköğretim Kurumları Sınavı'na (YKS) girmenin heyecanını yaşadı.
İlçeye bağlı Kırmakaya Mahallesi'nde oturan Hatice ve Yunus Tanrıkulu çiftinin çocukları 18 yaşındaki siyam ikizleri Ayşe ve Sema Tanrıkulu kardeşler, dedeleri Abdullah Tanrıkulu ile sınava girecekleri merkez Onikişubat ilçesindeki Şehit Erol Olçok Anadolu İmam Hatip Lisesi'ne geldi.
Burada bir süre görevlilerle sohbet eden kardeşler, sınav giriş belgeleri ve kimlikleri kontrol edildikten sonra salona alındı.
Ayşe Tanrıkulu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hayallerindeki okulu okumak için sınav gireceklerini belirtti.
Yıl boyunca, başarılı olabilmek için çok çalıştıklarını dile getiren Tanrıkulu, "İlk sınavımız çok mutluyuz. Birlikte sınava giriyoruz. İnşallah kazanırız. Çok heyecanlıyız. İnşallah sınava heyecanımız geçer. İlahiyat okumak istiyoruz. Öğretmenlik de yazmayı düşünüyoruz. Bütün öğrencilere başarılar dileriz. Allah emeklerini boşa çıkartmasın." dedi.  
Sema Tanrıkulu ise Türkiye'de sınava giren tek siyam ikizleri olduklarını belirterek bütün öğrencilere başarılar diledi.
Dede Abdullah Tanrıkulu ise torunlarını sınava getirdiğini ve çok mutlu ve heyecanlı olduğunu kaydetti.



7 Mayıs 2019 Salı

Prof. Dr. Ortaylı,Türklerin çok milliyetçi olduğunu, çok kuvvetlendiğini, söyledi.

Tarihçi ve yazar Prof. Dr. Ortaylı, "Avrupa'da belirli merkezler, belirli devletler, Türklerin çok milliyetçi olduğunu, çok kuvvetlendiğini ve başa bela olacağını düşünerek her şeyi değiştirmeye başladılar" ifadelerini kullandı.


Prof.Dr.İLBER ORTAYLI

Tarihçi ve yazar Prof. Dr. Ortaylı, "Avrupa'da belirli merkezler, belirli devletler, Türklerin çok milliyetçi olduğunu, çok kuvvetlendiğini ve başa bela olacağını düşünerek her şeyi değiştirmeye başladılar" ifadelerini kullandı.
Bilecik'te katıldığı bir programda konuşan Tarihçi ve yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, "Avrupa'da belirli merkezler, belirli devletler, nereden akıllarına geldiyse Türklerin çok milliyetçi olduğunu, çok kuvvetlendiğini ve başa bela olacağını düşünerek her şeyi değiştirmeye başladılar. Yakın tarihlerle oynuyorlar. Çok gülünç. Uzak tarihleri oynatmaya kalktılar. Sonradan tarihi değiştirerek elinize bir şey geçmez" dedi.
İlimde bir şey için "Yoktur" demenin, "Vardır" demekten çok zor olduğunu dile getiren Ortaylı, tarihi gerçeklerin araştırılıp ortaya konulması gerektiğini anlattı.
Bizanslıların menkıbelerinin, Türkler için Battal Gazi kadar önemli olduğunu kaydeden Ortaylı, şöyle devam etti: "İlk dönemler tarihçiliği, milliyetçilik yapılacak bir tarihçilik değildir ama vatanperverlik, vatanınızı tanımak istiyorsanız, oluşumunuzu bilmek istiyorsanız doğru öğrenmek durumundasınız çünkü insanlar dinlerini seçebilirler fakat milliyetinizi seçme iktidarınız yoktur. Türklerin tarihi her milletin tarihinin içindedir. O bilinmeden milli tarihlerin anlaşılması da mümkün değildir. Bu bugün değiştiriliyor. Avrupa'da belirli merkezler, belirli devletler nereden akıllarına geldiyse Türklerin çok milliyetçi olduğunu, çok kuvvetlendiğini ve başa bela olacağını düşünerek her şeyi değiştirmeye başladılar. Yakın tarihlerle oynuyorlar. Çok gülünç. Uzak tarihleri oynatmaya kalktılar. Sonradan tarihi değiştirerek elinize bir şey geçmez."
Osmanlı Devleti'nin nerede kurulduğunun ince hesaplarını yapmanın faydasının olmadığı görüşünü savunan Ortaylı, "Ama belli ki Osmanlı İmparatorluğu burada (Bilecik) kurulmuş çünkü bu bölgenin kendisi, buradaki ovalar yeterince zengindir, yeterince harekete müsaittir, devlet burada kurulur. Bu çok önemlidir." diye konuştu.

24 Nisan 2019 Çarşamba

Notre Dame Katedrali Paris, Fransa'da bir katedral


Cumhurbaşkanı Erdoğan: Notre Dame Katedrali'ni tahrip eden korkunç yangın bizi de derinden sarstı
 
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fransa'nın başkenti Paris'teki Notre Dame Katedrali'nde çıkan yangına ilişkin "Paris'in sembollerinden biri olan ve insanlığın ortak mirası Notre Dame Katedrali'ni tahrip eden korkunç yangın bizi de derinden sarstı." açıklamasında bulundu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından, Notre Dame Katedrali'nde dün çıkan yangınla ilgili bir mesaj paylaştı.

Erdoğan, Fransızca mesajında şu ifadeleri kullandı:

"Paris'in sembollerinden biri olan ve insanlığın ortak mirası Notre Dame Katedrali'ni tahrip eden korkunç yangın bizi de derinden sarstı. Kendim ve halkım adına, Fransız halkına geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum." 
 

                   Notre Dame Katedrali
             Paris, Fransa'da bir katedral
 
Açıklama
Notre Dame Katedrali Paris, Fransa'da bulunan dünyaca ünlü bir katedraldir. Meryem Ana'ya ithafen isimlendirilmiştir. Gotik yapı Île de la Cité'nin doğu kısmında, Paris'in diğer tüm önemli yapıları gibi Seine Nehri'nin kıyısında bulunur. Girişi batıya bakar. 
Adres6 Parvis Notre-Dame - Pl. Jean-Paul II, 75004 Paris, Fransa
Uzunluk128 metre (420 ft)
Mimari tarzFransız Gotik Mimarisi