28 Mayıs 2014 Çarşamba

KENAN ÇOYGUN: BİR KIBRIS KAHRAMANI (Vefatının beşinci yılında) Kod Adı: BOZKURT

 KENAN ÇOYGUN: BİR KIBRIS KAHRAMANI
Vefatının beşinci yılında
Kod Adı: BOZKURT

Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Yunanistan'a bağlamak amacıyla Rumların 1958 yılında Türklere karşı başlattıkları baskı, yıldırma ve yok etme politikalarına karşı o zamanki Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Dışişleri Bakanlığı aracılıyla Kıbrıslı Türkleri korumak, Rum çetelerine karşı kendilerine yeterli korumayı sağlamaları için bir çalışma başlatır.
Birimin başına Em.Gen. Daniş Karabelen, Ankara'daki birime Bnb. İsmail Tansu, Kıbrıs'taki göreve Yzb. Rıza Vuruşkan getirilir. Rıza bey Ada’ya İş Bankası’nı teftiş için gönderilir. Adı, Ali Conan'dır, görevi TMT Başkanı; (BAYRAKTARDIR)
Yeraltı eğitim çalışmaları başlatılır. Türkiye'ye özel birimler şeklinde gelinerek kamplarda eğitilirler. Bu arada baskılar, yıldırmalar artar. Buna karşı Türkiye'den TMT'ye gizli silah sevkiyatı  başlar.
Türk gemicileri Kemal Sadıkoğlu, Muhittin Topçuoğlu ve Kıbrıslı TMT üyeleri gizli gizli Ada’ya silah taşırlar. TMT üyelerinden Arı gurubu adı altında adaya 7. defa silah taşırken Asaf Elmas, Hikmet Rıdvan şehit olurlar, bu arada beşbin mücahit silahlanır.
Yine 1959 yılında Elma adlı tekne silah taşırken İngiliz savaş gemilerince yakalanır. Ankara’dan emir, “Derhal tekneyi batırın” olur. Asb. Bçvş. Ali Levent,
“Emredersiniz. VATAN SAĞOLSUN TMT VAROLSUN!". Son Sözü Olur.
Sene 1960; Türkiye’de ihtilal olur. İki yıl Kıbrıs unutulur gibi görülür. Ama Kıbrıs’a yeni bir Bayraktar atanır. Kıbrıs Lefkoşa Büyükelçiliği İdari Ateşesi olarak gönderilen KENAN ÇOYGUN, Kıbrıs’a TMT'nin başına geçmesi için gönderilmiştir; Kemal Coşkun olarak bilinir, kod adı, BOZKURT’TUR.
Ada’ya gelen Kenan Çoygun Lefkoşe'nin Rum kesimine yerleşir, EOKA lideri Grivas’ı 6 ay kadar adım adım takip eder. Sonra eşini ve küçük oğlunu Kıbrıs’a getirir, diğer iki çocuğunu Türkiye’de bırakır. 5 yıl içinde de hiç Türkiye'ye dönmez. Çocuklarını da göremez, silah arkadaşları onlara yardımcı olurlar. Kıbrıs'ta Denktaş'la karşılaşır. Ondan güvendiği arkadaşlarının isimlerini ister. Sene, 1963 olmuştur. Rum bölgesindeki Bayraktar Camii, Pertev Paşa Türbesi, Ömeriye Camii ikinci defa saldırıya uğrar. Ekim 1963’de KARPAZ bölgesinde toplanan EOKA Cemiyeti, Cumhuriyeti yıkıp ilhakı gerçekleştirmeğe karar verir. Aralık ayında da Lefkoşe Türk Lisesi Rum polisler tarafından basılır, Türk öğrenciler yaralanır. 1963 Noeli “Kanlı Noel” olarak anılacaktır. Rumlar, Başkent Lefkoşe'ye sahip olunca, Kıbrıs'a hakim olacaklarını sanırlar. Kaymaklı kasabasını alıp Lefkoşe'ye giden yolu kesmek isterler. EOKA'nın başına NİKOS SAMPSON gelmiştir. TMT teşkilatı olası saldırıya karşı hazırdır. Oradaki Türkleri güvenli yerlere yerleştirirler.
Bu dönemde BAYRAKTAR Kenan Çoygun artık ortaya çıkmaya başlar. Ada’yı 24 saatte alacaklarını sanan Rumlar, şanlı direniş karşısında şaşırır kalırlar. Fakat Türk kesimininde artık güçleri kalmamıştır.
Bayraktar BOZKURT (Kenan Çoygun) son çare Ankara'yı arar.  “Eğer yardım gelmezse, haklı bir nedeni olacağını düşüneceğiz. VATAN SAĞOLSUN” mesajını çeker. “Türkiye Milletçe sizlerle beraber. Dayanın. Jetlerimiz yolda” cevabını alır. Türk jetleri semada görülür. Tek mermi atmadan Rumlar baskını sona erdirirler. Kenan Çoygun, inanç, cesaret, kararlılıkla en kanlı saldırıya son anına kadar karşı koyar ve gereğini en güzel bir şekilde anlatır ve yaptırır.
Lefkoşe, Küçük Kaymaklı, Arpalık, Yeni Şehir bölgelerinde, Erenköy'de, Baf’ta, Beşparmak dağlarında, Mücahitlerin kahramanlıkları Kenan Çoygun'un savaş kabiliyeti, bizzat katıldığı çatışmalarda gösterdiği başarılar, bu işin kahramanlığını aşmıştır. O gün Kenan Çoygun olmasaydı, Kıbrıs'tan Girit gibi söz eder olabilirdik.
Kenan Çoygun bunları yapabilmek için Rum tarafına özel yetiştirilmiş insanları erzak almak için gönderir. Rumlar, “Bizimkiler sizleri basıp taciz etmişler” derler. Türkler de, “Biz duymadık, balodaydık” diye cevap verirler. Erzak almaya giden kişi 100 ekmek alacaksa 200-250 ekmek aldırır. “Bizim oralara dağlardan adamlar gelip ekmek alıp gidiyor” diye söyletirdi. “Bunlar Türk askeriymiş” dedirterek Rumları baskı altında tutardı.
23 Aralık Lefkoşe’de Rum polisi yoldan geçen Türklere ateş etmiş, bir Türk öldürülmüştü. Ancak bu sırada 3 kişilik TMT Mücahit Timi çok büyük bir cesaretle ateş ederek bir kaçını yaralamıştı. Rumlar hiç bir şey yapamamışlardı.
Kenan Çoygun saklanan silahları dağıtmak için Ankara'dan haber bekliyordu. İzin gelmemişti. Divanı harbi göze alarak, saklı yerlerden silahları çıkarıp dağıttı.
Kenan Çoygun silahların bir kısmını Kıbrıs TÜRK Alayı’nda saklamıştı. TÜRK kesimi kuşatma altında olduğu için onları da alıp dağıtmak istiyordu. Ancak TÜRK alayı Rum birlikleri tarafından çevrili idi. Tek çare Türk Büyükelçisi’ni ikna edip, resmi araba ile bunları çıkarmak idi. TMT lideri Bayraktar BOZKURT Kenan Çoygun bunu Elçi’ye nazik bir şekilde anlattı. Elçi karşı çıktı, bir kaç defa denedi, yine karşı çıktı. Sonunda silahı Elçi’nin kafasına dayadı, “Yapıyor musun, yapmıyor musun?” diye sordu! Sonunda Elçi razı olmuştu. Büyük badireler atlatılarak görev başarıldı. Kenan Çoygun az kişiyle mücadelenin zorluğunu biliyordu. Türk alayındaki genç Türk askerlerini zaman zaman irtibat kurarak TMT mücahitlerinin yanına katar, görev yaptırırdı. Sonra da kimseye fark ettirmeden onları birliklerine geri gönderirdi. Bu çok büyük risk almalar, korku ve güven veren hareketlerdir. Ancak bir lider, Bayraktar, bir BOZKURT bunları yapabilirdi. 1965 yılı Mart ayına gelindiğinde yedibin  BM Barış gücü askeri Ada’ya yerleşmiştir.
Kenan Çoygun bir gün TMT Teşkilat arkadaşlarını, bir bölükte toplantıya çağırır. Bir bakarlar elinde sazı ile Kenan Çoygun içeri girer. Tek tek herkesten bilgi aldıktan sonra, “Haydi, efeler!” diye seslenir, sazını çalmaya başlar. Sonra döne döne harika bir şekilde SARI ZEYBEK oynar, herkesi etkiler. “Hiç moralinizi bozmayın, biz haklıyız ve kazanacağız” diyerek gelenleri tek tek uğurlar.
1964 Ocak ayında Türkler Devlet dairelerinden, bakanlıklardan atılmıştı. Dr. Fazıl Küçük başkanlığında bir genel komite kurulur. Kenan Çoygun burayı, bir devletin fonksiyonlarını yapacak şekilde örgütler ve çalışır hale getirir. Kenan Çoygun bunu yaparken Kıbrıs Türkü'nün büyük küçük, genç yaşlı, kadın erkek bu mücadelenin içinde olması için herkesin derdiyle, işiyle aşıyla uğraşmıştır.
Kıbrıs Türkü’nün moral motivasyonu için bir radyo kurulmasını düşünür. Bayrak Radyosu’nu kurar. 1965 yılında 19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR  Bayramı’nı, bütün zorluklara rağmen, YUSUF KAPTAN Stadı’nda kutlar. Bu bayram Rum tarafına, “Enosis’e ulaşamayacaksınız” mesajı olur.
Yıl, 1967. Ortaklık anlaşmalarla düzelecek diye Kenan Çoygun geri çağrılır. Bütün Kıbrıs ayağa kalkar. Onlar Kenan Çoygun'u Kıbrısın Paşası olarak bilirler.
BM Barış Gücü Kenan Çoygun’un Kıbrıs’tan ayrılması için, Kıbrıs Rum kesiminde bulunan Lefkoşa Hava alanına silahsız seyahat etmesini ister. Kenan Çoygun, “Bir Türk subayı silahını asla vermez” der. “Rum polisi veya askeri beni durdurup yoklamaya kalkarsa silahımı çekip vururum” der ve silahını vermez. BM Barış Gücü onu Rumlarla muhatap etmeden ucağa kadar götürür.
TMT Bayraktarı BOZKURT KENAN ÇOYGUN artık Türkiye’dedir.
1973 yılında Tuğgeneral rütbesiyle emekli olur. 12 Ekim 2005 yılında vefat eder.
Kaynak: Türk Meclisi
http://altayli.eu5.org/news.php?readmore=78
Kahranın anısı önünde saygıyla eğilerek; Halûk Tarcan (CNRS-Paris)

20 Mayıs 2014 Salı

Türkiye – İsrail ilişkilerinde durum MİCHAEL ALFANDARİ, FRANSA

Türkiye – İsrail ilişkilerinde durum

MİCHAEL ALFANDARİ, FRANSA
Golda Meir’e atfedilen ünlü bir cümle vardır: “Musa Peygamber, bizlere bula bula Ortadoğu’da hiç petrolün bulunmadığı tek yeri buldu”. Meir, zamanında haklıydı, ancak 2010 yılında İsrail açıklarında çok önemli doğal gaz kaynakları bulunduğundan beri durum epey değişti. İşte bu doğal gaz, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde önemli bir etken oluşturacak nitelikte. 
  1. AKP döneminden önce ortak çıkarlara dayanan ilişkiler
Son yılların ikili ilişkilerine “Mavi Marmara’dan önce” ve “Mavi Marmara’dan sonra” diye bakmak gerekir. Mavi Marmara öncesinde, kabaca iki dönemden söz edebiliriz: 1949 – 2002 ve 2002 – 2010 dönemleri (1949 Türkiye’nin İsrail devletini tanıdığı yıl, 2002 AKP’nin iktidara geldiği yıldır). Bu iki dönemden birincisinde, ilişkiler her nekadar – genellikle İsrail - Arap anlaşmazlığına bağlı olarak – inişli çıkışlı olsa bile, hiçbir zaman, bu yöndeki Arap baskılarina karşın, kopma noktasına gelmemiştir (1). Türkiye, Batı ittifakının ve NATO’nun önemli bir üyesidir ve İsrail ile ilişkileri ortak çıkarlara dayanmaktadır. Bu dönemde yer alan iki önemli gelişme, ortak çıkarların ne olduklarını net bir şekilde göstermektedir: Ağustos 1958’de Ankara’da İsrail başbakanı Ben-Gurion ile Türkiye başbakanı Menderes iki ülke arasında istihbarat paylaşımını öngören gizli bir anlaşma imzalarlar. 1979 yılına kadar İran’ı da kapsayan bu anlaşma özellikle Suriye ve Irak’a – 1993’ten itibaren de İran’a – ilişkin istihbarat bilgilerinin paylaşılmasını ve Türk ekiplerine İsrail tarafından eğitim verilmesini sağlamıştır. Eylül 1995’te ise İsrail’li pilotların Türk hava sahasında manevra egzersizleri yapmalarını ve Türkiye-Suriye sınırında inceleme uçuşları sırasında toplanan bilgilerin paylaşılmasını öngören bir askeri anlaşma imzalanır. İstihbarat ve askeri alanlarda İsrail ile iyi ilişkiler, Türkiye’ye ABD’deki İsrail yanlısı lobi örgütlerinin desteğini kazandırmıştır.
  1. AKP dönemi ve Erdoğan’ın giderek artan saldırgan söylemi
2002’den itibaren, bir yandan sivil, diğer yandan askeri olmak üzere iki farklı eğilim gözlemliyoruz. Sivil alanda, AKP lideri Erdoğan, seçimlerden sonraki ilk bildirilerinde İsrail ile ilişkileri geliştirmeye devam edeceğine söz verir. Ancak aradan çok geçmeden İsrail’e karşı önce eleştirel ve giderek artan saldırgan bir söylem benimsemeye başlar. Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin’in 2004’te öldürülmesini “İsrail devlet terörü” olarak niteler. 2006’da Filistin seçimlerinin ardından Hamas liderlerinden birini Ankara’da kabul eder. 2008’de Gazze’deDökme Kurşun operasyonunun ardından “Ortadoğu’da barışa en büyük tehdidin İsrail” olduğunu belirtir. Son olarak da, Ocak 2009’da Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e karşı ünlü “One minute” çıkışıyla, İsrail’i “çocuk öldürmeyi iyi bilmek”le suçlar. Bununla birlikte askeri alanda – ve bu arada bakanlıklar düzeyindeki ikili ilişkilerde – temaslar “normal olarak” devam eder: Örneğin, 2000’li yılların başında Israel Aircraft Industries (İsrail Uçak Sanayii) Türk F-4 ve F-5 jetlerinin yenilenmesini öngören çok önemli bir anlaşmaya imza atar. Eylül 2007’de ise İsrail’in Suriye’deki askeri bir tesise karşı hava saldırısı bir sorun olmaksızın Türk hava sahasından geçer.
  1. Mavi Marmara olayıyla ilişkilerde en düşük noktaya geliniyor
Mayıs 2010’un sonunda, aralarında Mavi Marmara’nın da bulunduğu altı gemiden oluşan bir filo Gazze ablukasını delmek amacıyla Türkiye’den yola çıkar. Mavi Marmara’ya İsrailli komandolar tarafından yapilan müdahele sırasında gemideki dokuz Türk eylemci hayatını kaybeder. Olay üzerine Türk hükümeti İsrail’deki elçisini geri çeker, sonradan da (2) İsrail elçisi Ankara’dan kovulur ve diplomatik ilişkiler ikinci katip düzeyine indirilir. Türkiye, ilişkilerin normale dönmesi için İsrail‘den üç talepte bulunur: Özür, ölenlerin ailelerine tazminat ve Gazze ablukasının – Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası hukuğa uygun bulunmasına karşın – kaldırılması. İsrail bu talepleri reddeder, ölenler için üzüntü duyduğunu, askerlerin meşru müdafaa durumunda hareket ettiklerini belirtir. 2011’de, birkaç milyar doları bulan savunma sanayii anlaşmaları durdurulur ve son olarak Türk hükümeti operasyona katılan İsrail’liler ve komutanları aleyhinde dava açar. Erdoğan, İsrail ile yaşanan bu krizden 2011 ile 2013 yılları arasında had safhada yararlanır ve “İsrail’e kafa tutmayı beceren Müslüman lider” imajını başarıyla geliştirir. Bu da kendisinin Arap halkları nezdinde son derece popüler hale gelmesini sağlar.
  1. ABD’yi sinirlendirmeye başlayan bir durum ve ikili görüşmelere dönüş
İki ülke arasındaki gerilim, bölgedeki başlıca iki müttefiğinin daha fazla istikrarsızlık yaratmasını istemeyen ABD’yi sinirlendirir. Mart 2013’te Başkan Obama’nın İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında Netanyahu dokuz Türk’ün ölümünden dolayı Erdoğan’dan telefonda özür diler. İsrail’in resmi bildirisinde şunlar belirtilir: “Başbakan Netanyahu can kaybına yol açan hatalardan dolayı Türk halkından özür diler, aileler için tazminat anlaşması yapılmasını kabul eder”. Bu özür, İsrail açısından oldukça önemli – ve ülke içinde tartışmalara yol açan – bir adım oluşturuyordu ve Türkiye’nin İsrail’liler aleyhine açılan davalardan vazgeçmesi beklentisiyle alınmış bir karardı. Ne var ki sonuçta bu beklenti gerçekleşmeyince, ilişkiler de düzelmedi. Sonunda ikili görüşmeler Aralık 2013’te tekrar başladı. Şubat 2014’ten itibaren İsrail ve Türk basınında görüşmelere konu olan tazminat rakamları hakkında, 20 ya da 23 milyon dolar üzerinde anlaşmaya varıldığı haberi verildi (3). 9 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu televizyonda “İsrail ile ilişkilerin normale yakın” olduğunu belirtti (4). Ayrıca Mısır’ın Gazze sınırını kapatmasıyla, İsrail ablukasının fiili olarak kaldırıldığını, örtük olarak da olsa, kabul etti. Bu gelişmeler, resmi bir anlaşmaya varılmasının bir gün meselesi olduğu beklentisini yarattı.
Ancak bu bildiriden 48 saat sonra Erdoğan basına yaptığı bir açıklamada, ilişkilerin normalleşmesi için Gazze ablukasının tamamen kaldırılması gerektiğini bildirdi (5). Bunun üzerine İsrail basınında da – daha önceden anlaşmayı kabul ettiği belirtilen – Netanyahu’nun sonuçta anlaşmayı kabul etmediği haberi çıktı.
Kararsızlık gibi görünen bu gelişmelerin, aslında iki tarafın iç politika hesaplarıyla ilintili olduğu açık. Bu, özellikle Türk tarafı için geçerli. Gerçekten de, Erdoğan’ı bekleyen üç önemli tarih var: 30 Mart’ta (AKP’nin kazandığı) belediye seçimleri, bu senenin Ağustos ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015’teki genel seçimler. İsrail’e karşı saldırgan söylem, kendi popülerliği açısından her zaman kazançlı bir taktik olduğundan, Erdoğan’ın ikili ilişkilerin 30 Mart’tan önce normalleşmesini politik bir risk olarak değerlendirmiş olduğunu düşünebiliriz. İsrail tarafı da daha fazla taviz vererek Erdoğan’a bir hediye sunmak durumunda olmadığından, bu tarihten önce bir anlaşmaya varılmamış olmasını normal karşılamak gerekir.
Ne var ki, iki tarafın diplomatlarının çalışmaya devam ettiği biliniyor ve tarafların seçimlerden sonra çok beklemeyeceklerini savunan irdelemeler mevcut (6). Ayrıca geçenlerde Netanyahu’nun enerji ve güvenlik temsilcisi ve Mossad’ın eski başkan yardımcısı David Meidan’ın, seçimlerden sonra ilişkilerin normalleşmesini görüşmek üzere 24 Mart’ta Ankara’ya gizli bir ziyarette bulunduğu haberi de iki ülke basınına sızdı (7).
Gözlemcilerin büyük çoğunluğuna bakılırsa, ilişkilerin normalleşmesinin, en azından diplomatik yalnızlıklarını azaltmak açısından, her iki tarafın da yararına olacağı ortaya çıkıyor. Türk tarafı için geçerli dört neden söz konusu:
1. Türkiye bölgedeki geleneksel tarafsızlık politikasından vazgeçip Sünni yanlısı politikaları benimseyeli beri (Mısır’da Müslüman Kardeşler’e ve Mursi’ye destek, Gazze’de Hamas’a destek, Suriye’de Sünni muhalefete destek), Mısır, Suriye, Irak ve İran ile ilişkileri bozuldu. Türkiye’nin yalnızlığı, Mart sonu Kahire’de düzenlenen İslam İşleri Yüksek Konseyi toplantısına davet edilmemesiyle daha görünür hale geldi. Bazı yorumculara göre (8), Suudi Arabistan, ABD’nin de yardımıyla, Suriye’de “ılımlı” bir muhalefeti destekler görünmek, Türkiye’yi ise “aşırı” grupları destekleyen bir ülke olarak göstermek çabasında. Bu çabaların arkasında, Suudi’lerin Vahabi İslam’ı ile Türklerin “demokratik” İslam’ı arasındaki daha derin bir rekabeti görmek mümkün.
2. İsrail’in de katıldığı bölgesel NATO manevralarına Türkiye’nin katılmayı reddetmesi, ülkeyi askeri alanda da yalnızlaştırmış durumda.
3. Ermeni konusudan dolayı Türkiye’nin ABD ile, özellikle de Amerikan Kongresi’yle, daha iyi ilişkilere ihtiyacı var (9).
4. Türkiye, bölgeye yaptığı ihracat için, Irak ve Suriye sınırlarındaki güvenlik sorunları yüzünden, Hayfa limanına bağımlı hale geldi.
Ancak, tüm bu etkenlerden daha da ağır basan bir etken, İsrail’in doğal gazı olabilir.
5.   İsrail doğal gazının “kazan – kazan” potansiyeli?
Öncelikle aşağıdaki altı gözlemle başlayalım.
1. 2010 yılında Hayfa açıklarında keşfedilen Leviathan doğal gaz alanı, İsrail enerji tarihinin en önemli keşfi olarak kabul ediliyor. Rezervlerin, İsrail’in 70 yıllık doğal gaz ihtiyacını karşılayabileceği tahmin ediliyor (10) (daha alt katmanlarda bulunan petrolü hesaba katmadan). İsrail’in enerji tüketiminin yaklaşık %40’ını oluşturan doğal gaz, petrol ve kömürden çok daha “temiz” bir kaynak.
2. Haziran 2013’te İsrail Leviathan rezervlerinin yarısına yakın bir miktarını ihracata ayırmaya karar verdi (11). O tarihten itibaren, doğal gazın kime ve nasıl ihraç edileceği sorusu ön plana çıktı.
3. En önemli doğal gaz taleplerine bakıldığında (12) Avrupa Birliği, Türkiye ve Uzakdoğu ülkeleri öne çıkıyor. Uzakdoğu’ya ihracat, İsrail gazının sıvılaştırılmasını ve deniz yoluyla taşınmasını gerektirir ki bunun için iki yol söz konusu: Süveyş kanalı veya Eilat limanı. Ancak bu yolların her ikisi de sorunludur. Sorunlar, birincisinde Mısır’daki siyasi istikrarsızlıktan, ikincisinde turizmle geçinen Eilat’ı bir doğal gaz ihracat platformuna dönüştürmenin zorluğundan kaynaklanmaktadır. Bu durumda geriye Türkiye ve AB ülkeleri kalıyor. AB ülkeleri, genel olarak Rus gazına bağımlılıklarını azaltmak eğilimindeler (özellikle Ukrayna krizinden beri). Enerji ihtiyaçları her yıl %4-5 oranında artan Türkiye ise, doğal gazının %60’ını sağlayan Rusya’ya olan bağımlılığını özellikle – ve AB ülkelerinden daha fazla – azaltmak ihtiyacında. Ayrıca Türkiye Rus gazının 1000 m³’ünü 442 dolara satın alırken, İsrail gazı için sözü geçen fiyat 350 dolar civarında, yani %21 oranında daha düşük (13).
4. Türkiye Avrupa’ya enerji taşımacılığında da önemli bir rol oynamak istiyor. Aralık 2013’te imzalanmış bir anlaşmayla, 2018’den itibaren Azerbaycan (Şah Deniz yatağı) doğal gazı Gürcistan ve Türkiye yoluyla Yunanistan’a, Bulgaristan’a, Arnavutluk’a ve İtalya’ya boru hattıyla taşınacak (14). Bu yolla, hem Rus doğal gazına hem İran doğal gazına ilginç bir alternatif yaratılmış olacak.
5. İsrail doğal gazının ihracatı için en ekonomik yol, Leviathan’ı Türkiye’nin güney kıyısına bağlayacak bir denizaltı boru hattıdır. Bu hat daha sonra Avrupa’ya Azerbaycan doğal gazını taşıması öngörülen boru hattına bağlanabilir. Bu boru hattının maliyeti 3 milyar dolar civarında. İsrail için Avrupa pazarlarına alternatif bir ulaşım yolu ise Kıbrıs’ta bir doğal gaz sıvılaştırma fabrikası kurulması. Ancak böyle bir fabrikanın maliyeti 10-12 milyar dolar civarında (15).
Leviathan’ı işleten konsorsiyumun (Noble Energy, Delek ve Avner Oil ortaklığı) en az 4 Türk şirketiyle (Turcas, Zorlu, Çalık ve Enka) temasta olduğu biliniyor. Son haftalarda, ortaklığın boru hattının inşaatı için teklif çağrısına yanıt olarak gelen Türk tekliflerinin incelenmekte olduğu haberi iletildi (16).
6. Leviathan’dan Türkiye’nin güney kıyısına bir boru hattı döşenecekse, bu hat zorunlu olarak Kıbrıs karasularından geçecek (teknik olarak İsrail’le halen savaş halinde olan Lübnan’ın ve Suriye’nin karasularından geçmek söz konusu olmadığı sürece). Ne var ki Kıbrıs 1974 yılından (adayı Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan bir darbeye tepki olarak yapılan Kıbrıs Harekatı’ndan) beri ikiye bölünmüş bir ülkedir. Rum ve Türk tarafları anlaşmadıkça, İsrail ile (Güney) Kıbrıs arasında bir anlaşma yapılması söz konusu olamaz (17). İşte bu nedenle ABD’nin de baskısıyla Şubat 2014’te iki tarafın arasında kapsamlı bir anlaşmaya varılması amacıyla tekrar görüşmelere başlandı.
Bu altı gözlemden aşağıdaki irdelemeye varmak mümkün.
Bölgede “ispatlanmış” rezervlere sahip olan tek ülke olarak, İsrail güçlü pozisyondadır.
Ekonomik açıdan bakıldığında İsrail’in Türkiye ve Kıbrıs’la anlaşmasının, sonrasında da anlaşmanın ilgilenen AB ülkelerine genişletilmesinin, hem İsrail ve Türkiye için, hem de AB’ye olan borçlarını ödeyebilmek için paraya ihtiyacı olan Kıbrıs için bir “kazan-kazan” senaryosu oluşturduğu açık. Doğalgaz tedariklerini – fiyatını da düşürerek – çeşitlendirecek AB ülkeleri için de bir “kazan-kazan” durumu söz konusu. Son olarak, Rusya ile gerginliğin artmakta olduğu şu zamanlarda bölgedeki müttefiklerinin istikrara katkıda bulunmaları ABD’nin de yararınadır.
Görüldüğü gibi, bu “kazan-kazan” senaryolarının gerçekleşmesi Kıbrıs’ta iki taraf arasında varılacak bir anlaşmaya bağlıdır. Böyle bir anlaşma, ek olarak, NATO üyeleri Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginliğin giderilmesi ve Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki gerginliğin azaltılması gibi göz ardı edilemeyecek avantajlar da sağlayacaktır.
Ancak sözkonusu Ortadoğu olunca, olumsuz senaryoların her zaman göz önünde bulunması gerektiğini de biliyoruz. Örneğin, Kıbrıs’ta görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanabilir; İsrail ile Lübnan arasında “münhasır ekonomik bölge” olarak adlandırılan “ekonomik suların” tartışmalı sınırlarında çatışma çıkabilir (18); bölgedeki kuvvetler dengesini bozabilecek bir silahlanma yarışına gidilebilir (İsrail donanmasının doğal gaz rezervlerini koruyabilmek için güçlenmekte olduğu şu sıralarda, Türkiye’nin de Aralık 2013’te İspanya’ya bir milyar Dolar karşılığında bir uçak gemisi ısmarladığını biliyoruz) (19). Özetle, riskler göz ardı edilemez.
Sonuçta sorulması gereken soru şudur: Türkiye ve İsrail’in ortak ekonomik çıkarlarının gerektirdiği pragmatizm, liderler düzeyindeki güven eksikliğinin üstesinden gelebilecek mi? Bu soruya iyimser bir cevap iki nedenle mümkün gözüküyor: 1. İsrail, Ürdün ve Filistin Özerk Yönetimi ile “bile” bağlayıcı doğal gaz anlaşmalarına imza atmış durumda. 2. Son aylarda güvenlik alanında ortaya çıkan yeni bir etken, iki tarafı da reel-politik’e, yani pragmatizme, itecek nitelikte: hem Türkiye’yi hem de İsrail’i tehdit eden Suriye’li cihatçı terör riski.
Son olarak, İsrail’de Mart ayında düzenlenen bir kamuoyu araştırmasına göre İsrail halkının %73,8’i Ortadoğu’daki gelişmelerden dolayı Türkiye ile “ilişkilerin iyileştirilmesinin önemli olduğu” görüşünde (20). (Benzer bir Türk kamuoyu araştırmasını bulmak mümkün olmadı.)
6.   Kriz sırasında ekonomik ilişkiler ve turizm
Savunma sanayii anlaşmaları ve turizm dışında, iki ülke arasındaki ticaret son yıllarda yaşanan kriz durumundan etkilenmedi. Aksine, ticaret hacmi ilerledi. Gerçekten de, 2010 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 3,5 milyar Dolar’ken, bu rakam 2013 yılında 5,1 milyar Dolar’a yükseldi. 2013 yılının sonunda Türkiye İsrail’in 6’ncı en büyük ihracat durağı oldu (21).
Turizm sektörü ise Mavi Marmara olayından önemli derecede etkilendi: 2008 yılında Türkiye’ye 560.000’den fazla İsrail’li turist (her 13 İsrail’liden biri) tatile gelmişken, bu rakam 2012 yılında 84.000’e indi. Ancak, 2013 yılının ortasından itibaren rakamların yükselmesiyle eğilim değişmeye başladı (her nekadar rakamlar 2010 yılı öncesinden oldukça düşükseler de) (22). Son aylarda, İsrail işçi sendikaları Türkiye’ye seyahat boykotuna son verdiklerini bildirdiler (İsrail’de sendikaların iç ve dış turizmi teşvikte önemli rolleri bulunuyor). İsrail basınında çıkan bir habere göre bu sene Pesah (Hamursuz) bayramı için Türkiye’ye rezervasyonlar geçen seneye oranla %100 artmış bulunuyor (23). Tel-Aviv’in Ben Gurion Havalimanında Türk Hava Yolları’nın El-Al’dan sonra en fazla yolcu taşıyan havayolu olduğunu biliyoruz. Son olarak, El-Al’in bu yaz Türkiye seferlerine tekrar başlayacağı haberi Türk ve İsrail basınında duyuruldu. El-Al altı sene önce güvenlikle ilgili sorunlardan dolayı Türkiye’ye uçuşlarını durdurmuştu (24).
***
(1)   Efraim İnbar, The Resilience of Israeli-Turkish Relations (İsrail-Türkiye İlişkilerinin Esnekliği), sayfa 591: http://www.biu.ac.il/SOC/besa/efraim inbar/Oct2005.pdf
(2)  Eylül 2011’de Birleşmiş Milletler’in Palmer Raporu’nun Gazze ablukasını yasal bulması üzerine
(8)  Turkey sidelined by its Arab Spring policies  (Türkiye’nin Arap Baharı politikaları sonucunda dışlanması): http://www.al-monitor.com/pulse/politics/2014/03/turkey-arab-spring-syria-policies-sidelined. html# 
(9)  Türk Musevi Cemaati yetkililerinin, İsrail’in ve ABD’deki İsrail yanlısı lobi örgütlerinin Ermeni sorununa ilişkin rolleri hakkında, Bkz. Laurent – Olivier Mallet : La Turquie, les Turcs et les Juifs (Türkiye, Türkler ve Museviler), İsis Yayınları, İstanbul, 2008. Sayfa 415-429
(10)                      Le bassin du Levant et Israël - une nouvelle donne gėopolitique ?(Doğu Akdeniz Havzası ve İsrail – yeni bir jeopolitik olgu mu?)http://www.voltairenet.org/article174058
(11)                       Gisements de gaz israėliens : le début d’une révolution (İsrail doğal gaz kaynakları: bir devrimin başlangıcı): http://siliconwadi.fr/8191/le-gaz-en-israel ve Les Dividendes pour la paix du gaz israélien (İsrail doğal gazının barış getirisi): http://www.lemonde.fr/idees/article/2013/08/07/les-dividendes-pour-la-paix-du-gaz-israelien 3458664 3232.html
(12)                       İsrail’in 2014 yılının başında doğalgaz ihracatı anlaşmaları imzaladığı Filistin Özerk Yönetimi’nin ve Ürdün’ün dışında
(13)                       İsrail gazı 2017’de Türkiye’ye geliyor:http://haber.gazetevatan.com/israil-gazi-2017de-turkiyeye-geliyor/610737/2/Ekonomi
(14)                       Gas Politics After Ukraine (Ukrayna’dan sonra doğalgaz politikaları):http://www.foreignaffairs.com/print/137540 vehttp://fr.euronews.com/2013/12/17/le-gaz-de-shah-deniz-ii-l-accord-d-investissement-ouvre-la-voie-des-livraisons-/
(15)                        Chypre : la paix en échange de l’exploitation du gaz en Méditerranée ? (Kıbrıs: Akdeniz’de doğal gaz karşılığında barış?):http://www.rtbf.be/info/economie/detail chypre-la-paix-en-echange-de-l-exploitation-du-gaz-en-mediterranee?id=8203693 ve İsrail gaza geliyor:http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/25831745.asp
(16)                       10 bids for Leviathan export tender to Turkey (Türkiye’ye Leviathan ihracatı için 10 ihale): http://www.globes.co.il/en/article-10-bids-for-leviathan-export-tender-to-turkey-1000926526
(17)                       Uluslararası deniz hukukuna göre, petrol ve gazın bulunduğu bölgeyle ilgili herhangi bir siyasi sorunun bulunmaması gerekir:http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/125470-akdenizi-karistiracak-kesif ve daha kapsamlı bilgi için: http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-ercument-tezcan/kibris-adasi-aciklarinda-petrol-ve-dogalgaz-arama-faaliyetleri-kapsaminda-ortaya-cikan-krizin-hukuki-ve-siyasi-boyutlari/
(18)                       Lübnan – İsrail karasuları anlaşmazlığı: http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=85241
(19)                       Turkey’s new carrier alters eastern Mediterranean security and energy calculus (Türkiye’nin yeni uçak gemisi Doğu Akdeniz’de güvenlik ve enerji hesaplarını değiştiriyor): http://www.ipost.com/Opinion/Op-Ed-Contributors/Turkeys-new-carrier-alters-eastern-Mediterranean-energy-and-security-calculus-340352
(20)                      30-31 Mart 2014 tarihlerinde Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Evens Merkezi’nin gerçekleştirdiği kamuoyu araştırması
(21)                       La Turquie pourrait redevenir la destination favorite des touristes israéliens (Türkiye tekrar İsrail’li turistlerin bir numaralı tercihi olabilir):http://www.israel-infos.net/article.php?id=10075
(23)                       http://www.haaretz.com/news/national/.premium-1.581713
YAZAR HAKKINDA:
İstanbul’da doğup çok dilli bir ailede büyüdüm ve önce New York’a sonra da Paris‘e olmak üzere iki kez göç ettim. Bu göçler sayesinde, hem “yabancı” (Amerikan, Fransız, “Batı”) kültürleri içeriden tanıma, hem de kendi kültürlerime dışarıdan bakma fırsatını buldum.
Columbia Üniversitesi’nde endüstri mühendisliği yüksek lisansıyla başlayan sekiz senelik New York hayatım, bir demokraside halkın iyi bilgilenmesinin ve kaliteli bir gazeteciliğin önemini yakından gözlemleme fırsatı da oldu.
Yaklaşık 20 sene önce Paris’e yerleştim ve halen büyük bir Fransız şirketinde operasyonel risk yönetiminden sorumluyum.
Son yıllarda, hem dernek bağlamında konferans organizasyonları, hem de kişisel bağlamda yazdığım yazılarla edindiğim tecrübelere dayanarak blog yazarlığı yapmaya başladım.
 www.alfandar.fr blogumda, dört kültürlü bir toplum gözlemcisi olarak, yazılı basınını düzenli olarak takip ettiğim Türkiye, İsrail, ABD ve Fransa’daki gelişmelerle ve bu ülkelerin “kendine has”lıklarıyla ile ilgili yeni perspektifleri paylaşmayı amaçlıyorum.
RAFAEL SADI

[HASTURKTV] 20/05/14 TÜRKIYE – İSRAIL ILIŞKILERINDE DURUM MİCHAEL ALFANDARİ -HASTURKTV.COM‏_RAFAEL SADI ARVISADI2@GMAIL.COM [HASTURKTV]_

Posted by: Rafael Sadi <arvisadi2@gmail.com>

15 Mayıs 2014 Perşembe

14 MAYIS "DÜNYA ÇİFTÇİLER GÜNÜ" İDRAK EDİLDİ!...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dünya Çiftçiler Gününde Konuştu:
-Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dünya Çiftçiler Gününde Konuştu: -''Toprağa her bakımdan hak ettiği değeri vermek zorundayız. Toprağı berekete dönüştüren çiftçiye bütün imkanlarını kullanarak sahip çıktık”
Ankara - 14.05.2012 - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Toprağa her bakımdan hak ettiği değeri vermek zorundayız. Toprağı berekete dönüştüren çiftçiye bütün imkanlarını kullanarak sahip çıktık” dedi.
Erdoğan, hedeflerinin Türkiye'de açık kanalet sisteminden kapalı sisteme geçmek olduğunu belirterek, ''Açık kanalet sisteminde nereden bakarsanız bakın yüzde 60-65 buharlaşmayla suyu kaybediyoruz. Bunu kaybetmememiz lazım. Çünkü biz su zengini bir ülke değiliz'' dedi.
Başbakan Erdoğan, Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) tarafından JW Marriot Otel'de 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü dolayısıyla düzenlenen törendeki konuşmasına, annelerin Anneler Günü'nü kutlayarak ve hayatlarını kaybeden eski Trabzon milletvekili Mustafa Cumur ile eski Bakan Eyyüp Cenap Gülpınar için rahmet dileyerek başladı.
''Aşık Veysel'in gönül gözüyle ifade ettiği gibi insanoğlu olarak bizim sadık yarimiz kara topraktır. Dost dost diye nicesine sarıldık/Benim sadık yarim kara topraktır/Beyhude dolandım boşa yoruldum/Benim sadık yarim kara topraktır/Havaya bakarsam hava alırım/Toprağa bakarsam dua alırım/Topraktan ayrılırsam nerede kalırım/Benim sadık yarim kara topraktır'' diyen Erdoğan, Allah'ın insanları topraktan yarattığını, insanların hayatını toprağın üzerinde ve ondan elde ettiği nimetlerle sürdürdüğünü vurguladı.
Erdoğan, ''Öldüğümüzde de toprağa geri dönüyoruz. Toprak olmazsa bu dünyada kalacak yer bulamadığımız gibi, öteki aleme göçtüğümüzde de yatacak yerimiz olmayacak. Bunun için toprağa her bakımdan hak ettiği değeri vermek zorundayız'' diye konuştu.
-''Tarım ürünleri ihracatımız 2011 yılında 15,3 milyar dolara yükseldi''-
Toprağı berekete dönüştüren çiftçiye bütün imkanlarını kullanarak sahip çıktıklarını belirten Erdoğan, kendi kendine yetecek bir tarımsal üretim potansiyeline sahip olmasının Türkiye'nin en büyük gücü olduğunun altını çizdi.
Hükümetleri döneminde Türkiye'yi her alanda güçlendirirken tarımın en başta gelen alanlar arasında yer aldığını söyleyen Erdoğan, ''Tarımı stratejik bir alan olarak gördük ve bütün adımlarımızı ona göre attık. Böylece tarımsal gayrisafi yurtiçi hasılamızı 2002 yılındaki 23,7 milyar dolar üzerinden 2011 yılında yüzde 165'lik artışla 62,7 milyar dolara ulaştırdık'' dedi.
Erdoğan, şöyle devam etti:
''Tarım sektöründeki kişi başına geliri 2000 yılındaki 1000 dolar seviyesinden 2011'de 3 bin 653 dolara yükselttik. Genel ihracatımızla tarım ürünleri ihracatımızı da oldukça yüksek alanlara çıkardık. 2002 yılında 3 milyar dolar olan tarım ürünleri ihracatımız, 2011 yılında yüzde 282'lik bir artışla 15,3 milyar dolara ulaştı. Bütün bu gelişmeler sonunda Türkiye tarımsal ekonomik büyüklük bakımından dünyada 11'inci, Avrupa'da 4'üncü sıradayken, dünyada 7'inciliğe, Avrupa'da 1'inciliğe yükseldi.
Elbette bu sonuçlar kendi kendine ortaya çıkmadı. Geçtiğimiz 9,5 yıl boyunca tarımda yapısal bir dönüşüm gerçekleştirdik. Bu dönüşümün yasal altyapısını kurmak için 13 kanun çıkardık. Kaliteyi, sağlığı, verimliliği ve kırsal kalkınmayı esas alan 52 yeni destek uygulamasını hayata geçirdik.
Üreticilerimize 2003-2012 döneminde toplamda 46 milyar 400 milyon lira nakit tarımsal destek ödemesi yaptık. 2002 yılında çiftçilerimize 1 milyar 868 milyon lira tarımsal destek ödemesi yapılmışken, 2011 yılında biz bu rakamı yüzde 274'lük bir artışla 7 milyar 100 milyon liraya ulaştırdık. Destek ödemelerini yılın ilk yarısında yaparak çiftçimizin mağduriyetine meydan vermedik. Tarımsal girdilerin en önemli destekleri bizim dönemimizde verilmeye başlandı.
Örneğin mazot desteğini 2003 yılında, kimyevi gübre desteğini doğrudan çiftçiye ödemeyi 2005 yılında, sertifikalı tohum ve fide kullanma desteğini 2005 yılında, sulamaya faizsiz hibe ve kredi desteğini 2006 yılında, makine ekipmanı yüzde 50 hibe desteğini 2007 yılında ilk defa biz başlattık.
Tarımsal kredilerin 2002 yılında yıllık yüzde 59 olan faiz oranlarını 2011 yılında sulama ve hayvancılıkta sıfıra, diğer alanlarda yüzde 5'e düşürdük. Yüzde 59 faiz nerede, yüzde sıfır faiz nerede? Burada enteresan bir şey daha söyleyeceğim. 2002'de Ziraat Bankası'nın tarımsal kredi kullanımı 227 milyon lira, 2011'de 19 milyar lira. Tarım kredi kooperatiflerinin kredi kullanımı 2002'de 302 milyon, 2011'de 3,9 milyar lira. Toplamda 23 milyar lira. Yani eski rakamla 23 katrilyon lira. Bunu kullanan çiftçi sayısı 521 bin 790 kişi. Tabii burada bir güzellik daha var, 2002'de geri dönüş yüzde 38 idi. 2011'de bu, yüzde 99'a geldi. Bundan dolayı çiftçi kardeşlerimizi kutluyorum. Tarım kredi kooperatiflerinde de yüzde 71 idi geri dönüş, fakat o da yüzde 98'e yükseldi. Yani benim çiftçi kardeşim borcuna sadık. Gidip ödemesini de yapıyor.''
-''Sulama yatırımlarına özel önem veriyoruz''-
Sulama yatırımlarına da özel bir önem vererek 718 milyar lira faizsiz kredi kullandırıldığını, böylece 73 bin çiftçinin 2 milyon 700 bin dekar alanı basınçlı sulama sistemiyle sulanmasını sağladıklarını dile getiren Erdoğan, hedeflerinin Türkiye'de açık kanalet sisteminden kapalı sisteme geçmek olduğunu anlattı.
Böylelikle suda israfı, suyun buharlaşmasını önleyecek sistemi getireceklerini kaydeden Erdoğan, ''Açık kanalet sisteminde nereden bakarsanız bakın yüzde 60-65 buharlaşmayla suyu kaybediyoruz. Bunu kaybetmememiz lazım. Çünkü biz su zengini bir ülke değiliz. Bunun da adımlarını atmış oluyoruz'' dedi.
AK Parti hükümetleri döneminde Devlet Su İşleri (DSİ) aracılığıyla büyük bölümü sulama amaçlı bin 128 tesisi tamamlayarak hizmete sunduklarını dile getiren Erdoğan, 11 milyon dekar alanı sulamaya açarak sulanan arazi miktarını 55 milyon dekara ulaştırdıklarını, 2 milyon hektara yakın alanı ağaçlandırarak toprağın zarar görmesini engellediklerini ifade etti.
-“Bütün çocuklarımıza, bütün velilerimize sesleniyor ve okullarda dağıtılan sütleri gönül rahatlığıyla içmelerini istiyorum''-
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Bütün çocuklarımıza, bütün velilerimize sesleniyor ve okullarda dağıtılan sütleri gönül rahatlığıyla içmelerini istiyorum'' dedi.
Erdoğan, Türkiye hayvancılık alanında Ziraat Bankası ve tarım kredi kooperatifleri aracılığıyla 2010 yılı Ağustos ayından 2011 sonuna kadar 6 milyar 322 milyon lira faizsiz kredi kullandırdıklarını söyledi.
Çiftçinin krediyi geri ödeyebilmesini sağlamanın, kredi kullandırmaktan daha önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, ''2002 yılında Ziraat Bankası kredileri geri dönüş oranı neydi ama şimdi ne?'' diyerek, bunun çok güzel bir gelişme olduğunu kaydetti.
Başbakan Erdoğan, 2011 yılında bu gelişmeler yaşanırken, gerek süt gerek et-besi hayvancılığında da çok ciddi gelişmeler olduğunu dile getirerek, şöyle konuştu:
''2002 yılında hayvancılığa verilen destek 83 milyon lira iken bu rakamı 2012 yılında 2 milyar 100 milyon lira düzeyine çıkarıyoruz. Hayvancılık desteklerinin toplam destekler içindeki payını da 2002 yılındaki yüzde 4'ten seviyesinden 2012 yılında yüzde 28'e yükseltiyoruz. 2003 yılından bu yılın Mart ayı başına kadar hayvancılığa verdiğimiz nakit destek tutarı 7 milyar 900 milyon lirayı buldu. Büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapanlara 2010 yılından itibaren sıfır faizli 7 yıl vadeli yatırım ve işletme kredisi vermeye başladık. Bugüne kadar 111 bin kişiye 5 milyar 900 milyon lira bu kapsamda kredi kullandırdık.''
-''Toplulaştırmaya hız verdik''-
İşletmelerin küçük ve parçalı araziler şeklinde olmasının, ülkedeki tarım sektörünün en önemli yapısal sıkıntılarından birisi olduğunu dile getiren Erdoğan, bunun için arazi toplulaştırma çalışmalarına sürat verdiklerini belirtti.
Erdoğan, 1961 yılından 2002 yılana kadar geçen 41 yıllık dönemde toplam 450 bin hektar alanda toplulaştırma yapılabildiğine işaret ederek, kendilerinin 2003-2011 arasında 1 milyon 291 bin hektar alanda toplulaştırma gerçekleştirdiklerini, hedeflerinin 2023 yılına kadar ülkede toplulaştırma yapma miktarını 14 milyon hektarın tamamında yapıp bitirmek olduğunu söyledi.
2006 yılında başlattıkları kırsal kalkınma hamlesiyle bugüne kadar 4 bin 76 tarıma dayalı sanayi tesisi yapılmasını sağladıklarını ifade eden Erdoğan, 42 bin yeni istihdam oluşturan bu tesisler için 600 milyon lira hibe desteği verdiklerini belirtti.
Erdoğan, yine bu kapsamda 625 milyon lira hibe ile 160 binin üzerinde makine ekipman desteği sağladıklarına dikkati çekerek, böylece tarımda teknoloji kullanımını artırırken, makine imalat sektörünü de canlı tuttuklarını anlattı.
Başbakan Erdoğan, 2015 yılına kadar 30 bin yeni istihdam oluşturan 3 bin yeni tarımsal tesise daha destek vereceklerini vurgulayarak, ihtiyaç doğrultusunda makine ekipman desteğini de devam ettireceklerini dile getirdi.
-İlk kez faizsiz kredi imkanı-
Tarımsal kalkınma kooperatiflerine ilk kez faizsiz kredi imkanını da kendilerinin getirdiğini ifade eden Erdoğan, bugüne kadar 1838 kooperatif projesine 1 milyar 800 milyon lira kredi tahsis ettiklerini, bu projelerle 178 bin çiftçi ailesini destekleyerek, iş sahibi olmalarını temin ettiklerini söyledi.
Erdoğan, çiftçilerin eğitiminin önem verdikleri bir başka alan olduğunu belirterek, sadece son 3 yılda çiftçilere sponsor desteğiyle 1 milyon 100 bin ücretsiz kitap dağıttıklarını kaydetti.
Dünyada kendi alanında bir ilk olan, internet üzerinden ulaşılan web-tarım televizyonunu kurduklarını anlatan Erdoğan, çiftçilerin günün 24 saati faydalanabildikleri bu internet sitesinde 300 eğitim filmi bulunduğunu bildirdi.
Tarımsal danışmanlık hizmeti satın alan çiftçilere ve işletmelere 600 liralık bir destek sağladıklarını dile getiren Erdoğan, ''Köye ve köylüye hizmet mahalinde olmalıdır'' anlayışından hareketle 2007 yılından bugüne kadar bu amaca dönük olarak görev yapan 7 bin 500 personel istihdam ettiklerini belirtti.
Erdoğan, bütün bunları yeterli görmedikleri için 2023 yılı için çok daha büyük hedefler belirlediklerini ifade ederek, amaçlarının 23,7 milyar dolardan 62 milyar dolara çıkardıkları tarımsal milli geliri 2023 yılında 150 milyar dolara ulaştırmak olduğunu söyledi.
Tarım ürünleri ihracatını 3 milyar dolardan 15,3 milyar dolara getirdiklerini, bunu da 2023 yılında 40 milyar dolara çıkarmayı hedeflediklerini ifade eden Erdoğan, ''Fakat başkan 50 milyar dolar müjdesini verdi. O bizi de aştı. Temennim o ki 50 milyar doları da yakalarız, 50 milyar doların da inşallah üzerine çıkarız. Gökten ne yağar ki yer kabul etmez. Tarımsal ekonomik büyüklük açısından da zaten Avrupa'da birinciliğe yükseldik. 2023 yılında dünyanın ilk 5 ülkesi arasına girmeyi planlıyoruz'' diye konuştu.
-''Sütleri gönül rahatlığıyla içmelerini istiyorum''-
Erdoğan, ülkenin imkanlarını, değerlerini ve üretimini daima kendi insanının hizmetine vermenin, kendi insanı için kullanmanın gayreti içinde olduklarını ifade ederek, bu doğrultuda çok önemli bir çalışmayı 2 Mayıs tarihi itibarıyla başlattıklarını kaydetti.
Türkiye'nin ilçe, belde ve köyleriyle 81 vilayetinde 32 bin 600 okulda her gün 7 milyon 200 bin adet süt dağıttıklarına işaret eden Erdoğan, şöyle devam etti:
''Sütün çocuklarımızın gelişimindeki önemi hepimizin malumu. Biz imkanı olan olmayan ayrımı yapmadan sadece aileleri tarafından sağlık açısından süt içmesinde sakıncası olduğu bildirilenler hariç bütün çocuklarımızı bu uygulamaya dahil ettik. Böyle kapsamlı ve büyük bir projeyi organizasyonda ciddi hiçbir aksaklık yaşanmadan başarıyla gerçekleştirdik. Projenin ilk günlerinde toplam 7 milyon 200 bin çocuğumuzdan küçük bir bölümünde süte karşı hassasiyetten kaynaklanan rahatsızlıklar ortaya çıktı. Bunlara da derhal sağlık kuruluşlarımızda gerekli müdahaleler yapıldı ve tedavileri gerçekleştirildi.
Bunun üzerine sağlık Bakanlığımız, Milli Eğitim Bakanlığımız, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığımız gerekli çalışmaları gerçekleştirdi, tetkikler yapıldı. Sonuçta yaşanan sıkıntıların gıda zehirlenmesinden kaynaklanmadığı yani sütlerle ilgili herhangi bir sorun bulunmadığı ortaya çıktı. Buradan bir kez bütün çocuklarımıza, bütün velilerimize sesleniyor ve okullarda dağıtılan sütleri gönül rahatlığıyla içmelerini istiyorum. Böylesine kapsamlı bir projede ortaya çıkan ve toplam içinde çok az sayıda olan öğrencilerimizin rahatsızlanması konusunu bir istismar vesilesi yapmak isteyenleri özellikle dikkate almamalarını rica ediyorum. Olayın önünü arkasını anlama zahmetine girmeden, araştırıp sormadan, doktorların değerlendirmelerini, tahlilleri, raporları görmeden ön yargıyla söylenen sözler kimseyi tereddüte sürüklemesin. Çünkü bu çocuklarımızın gelişimini ilgilendiren, sağlıklı, güçlü nesiller yetişmesine katkı sağlayacak bir projedir.''
-''Öz evlatlarımız olarak görüyoruz''-
Başbakan Erdoğan, okullarda süt verdikleri her bir çocuğu kendi öz evlatları olarak gördüklerini her aşamada bu hassasiyetle hareket ettiklerini vurgulayarak, ''Nitekim ilk günlerde yaşanan bu sorunlar, süte hassasiyeti olan çocuklarımız durumları ortaya çıktığı için daha sonraki günlerde ortadan kalkmıştır. Bir şikayet gelmedi. Meselenin gıda zehirlenmesinden kaynaklanmadığı anlaşılırken, bu olay üzerinden sergilenen fırsatçılıkta bütün milletimiz tarafından gayet açık şekilde görülmüş oldu'' dedi.
Sütün bol ve az olduğu mevsimlerin olduğunu belirten Erdoğan, şunları kaydetti:
''Sütün az olduğu mevsimde bu işin ticaretini yapanların bunu istismar ettiğini görüyoruz. Buradan çok büyük rantlar elde etmekte olduklarını görüyoruz. Bol olduğundan da benim süt üreticisi kardeşimin mağduriyetini görüyoruz. Onun da elinde bu defa süt kalıyor. Öyle mi? Ve elinde kaldığı için de ne oluyor? Hem istediği gibi sütünü satamıyor, satamadığı gibi bazıları da sütünü kullanamıyor. Bunları yaşadık. Bu problemi de biz bunu sübvanse etmek suretiyle böylece sütü yıl boyu ne yaptık sübvanse etmenin yanında bir de avanse ettik. Fiyatları böyle bir aynı noktaya taşımış olduk. Böylece üretici tüketici arasında sütün sanayisini yapanlar da artık bu işin istismarını yapamıyor. Bir kez daha ifade ediyorum. Süt meselesi istismar edilmeyecek, siyaset malzemesi olarak kullanılmayacak kadar önemli bir konudur. Çocuklarımız söz konusu olduğunda, onların sağlığı geleceği söz konusu olduğunda diğer her şey bizim için ikinci plandadır. Bunun aksini düşünebilen, aksini iddia edebilen bir anlayış hiç kusura bakmayın bizim tasvip edebileceğimiz bir anlayış değildir.
Bizim bu projeyle asıl amacımız çocuklarımızın sağlıklı beslenmeleri, sütün faydalarından azami derecede istifade edebilmeleridir. Bununla birlikte elbette bu proje de özellikle hayvancılık sektöründe, yem sektöründe, tarımda da önemli bir canlanmaya yol açıyor. Okullarda süt dağıtımını aynı zamanda tarım ve hayvancılık sektörü için dolaylı bir destek projesi olarak da ifade edebiliriz. Böylesine çok yönlü faydaları olan bu projeyi inşallah planladığımız şekilde sürdüreceğiz ve sonucu da ulaştıracağız.''
Başbakan Erdoğan, geçmişe devletler ve milletler için ikamesi en zor olan hususun yiyecek temini olduğunu ifade ederek, bu konuda geçmişteki sıkıntıların yaşanmaması için gerekli tedbirleri aldıklarını söyledi.
Sulanabilir araziler, arazi toplulaştırması, makine-ekipman gibi tarımsal üretim için hayati derecede önemli konularda 9,5 yıl öncesine göre Türkiye'nin son derece ileri noktalara geldiğine işaret eden Erdoğan, şöyle dedi:
''İnşallah 2023 yılı hedeflerimizi hayata geçirdiğimizde, Türkiye Cumhuriyeti'mizin kuruluşundan ancak 100 yıl sonra, en az yarım asır önce ulaşmamız gereken noktaya gelebilmiş olacağız. Türkiye, çok uzun bir dönem sadece elindeki muazzam insan gücünü değil, tarım potansiyelini ne yapacağını bilemez halde, öylece kalakaldı, izledi. Hep sanayileşme konusundaki geri kalmışlıktan yakınıyoruz, oysa asıl geri kalmışlığı tarımda yaşadık. Geçmişte sık sık ifade edilen, 'kendi kendini besleyen ülke' sözünün aslında bir afrodizmadan ibaret olduğunu, sadece bir potansiyeli anlattığını bugün artık anlamış olduk.
Toprak emek vermeden, alın teri dökmeden, gerekli altyapıyı hazırlamadan sizi doyurmaz, ondan beklediğinizi vermez. Biz tarım sektörüne, çiftçilerimize sağladığımız destekle, toprağa hak ettiği değeri veriyoruz, toprak da bereketini, ürününü, bolluğunu ülkemizden esirgemiyor, ziyadesiyle karşılığını veriyor.''
Başbakan Erdoğan, çiftçilere emekleri, alın terleri ve Türkiye'ye kazandırdıkları için teşekkür ederek, konuşmasını bitirdi.
Başbakan Erdoğan, konuşmasının ardından, Bakanlar Kurulu toplantısına katılmak üzere, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve diğer protokol üyeleriyle tokalaşarak, salondan ayrıldı. Erdoğan, törenin düzenlendiği salondan çıkarken, bazı çiftçiler ile kısa süreli görüşerek, fotoğraf çektirdi.
14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü Nedir?..
Dünya Çiftçiler Günü, merkezi Paris’te bulunan 61 ülkeden 90’ın üstünde çiftçi örgütünü temsil eden IFAP (Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu) tarafından, 14 Mayıs 1984 tarihinde Hindistan’da yapılan Genel Kurul Toplantısı’nda ilan edildi. Söz konusu toplantıda, çiftçilik mesleğine ve sorunlarına tüm dünyada farkındalığı artırmak amacıyla 14 Mayıs’ın Dünya Çiftçiler Günü olarak kutlanmasına karar verildi. IFAP’ın faaliyetlerinin 2010 yılında son bulmasına rağmen, geleneksel olarak bu günün tüm dünyada kutlanmasına devam ediliyor. Her 14 Mayıs’ta, çiftçi örgütlerince ülke genelinde toplantı, gösteri ve yarışma gibi çeşitli etkinlikler düzenleniyor.

9 Mayıs 2014 Cuma

Prof. Dr. D. Ali ERCAN, UZAK DA OLSA BİR UMUT VAR … ama mutluluk döneminin doğumu çok acılı olacak...

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

UZAK DA OLSA BİR UMUT VAR
… ama mutluluk döneminin doğumu çok acılı olacak

Değerli arkadaşlar, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, artık her önüne gelen, her eli kalem tutan, her mikrofonu veya kamerayı önünde bulan  hemen her konuda,  bilir-bilmez yazıyor, çiziyor, konuşuyor. Eskilerin deyimiyle “ahkâm” kesiyor. Büyük bir bataklıktaki milyonlarca kurbağa sesinin yarattığı curcunaya çok benziyor Bilişim Dünyamız; gürültülü bir kakafoni, iğrenç  bir bilgi kirliliğinden başka bir şey değil... Aslına bakarsanız, Dünyadaki genel durum da bizdekinden pek farklı değil...
Bilerek bilmeyerek yaratılan bu sisli ortam, aslında oltanın ucuna takılmış  informasyon (reklam!?)  kurtçuklarıyla dolu “bir avlan ortamı”dır; kafası bulandırılmış, pusulası şaşırtılmış yığınlara yönelik sürüm, satış, siyaset, sömürü alanıdır. “Küresel liberal ekonomik sistem” bu minval üzere, kendine özgü bir mantıkla işlemektedir; bu mantığa göre, ne olursa olsun, tekerlek dönmeli, üretim-paylaşım-tüketim sarmalındaki bireyin beyni Din-Siyaset-Ticaret kafesinde tutulmalıdır. 
Birey doğumundan ölümüne değin “müşteri”dir ve öyle kalmalıdır; bebek müşteridir, çocuk müşteridir, kadın müşteridir, öğrenci müşteridir, hasta müşteridir, emekli müşteridir, inanan müşteridir vs... Ve birey/müşteri son tahlilde aldığından daha çoğunu vermiş olarak sahneden ayrılmalıdır. Anlamsız ve gereksiz olsa da, Doğanın yıkımına mal olsa da, bir şekilde üretim sürdürülmeli, haksız ve dengesiz paylaşımla gerginleştirilmiş toplumlar savurgan tüketim döngüsünde tutulmalıdır… 
Peki, Gezegenimiz üzerinde, doğayla çelişkili bu gidişat daha ne kadar sürer dersiniz?  
“Hep böyle gider; çünkü insanlar aslında gerçek bilgi aranışında değil, teselli beklentisindeler; bilgi edinmek değil, teselli bulmak istiyorlar; coşku, heyecan arıyorlar, alkışlamak istiyorlar.. Bilgi edinmek ise zor, zahmetli ve sıkıntılı bir iştir; o nedenle insanlık alışkanlıklarına bağlılığı sürdürecek, topluma nesnel bilgi verenler değil, sosyal ortamda ve medyada eğlendiren, gaz veren, umut ticareti yapan insanlar, teselli eden kaynaklar (yani tuzaklar) tercih edilecektir.....” diyebilirsiniz,  ama unutmayalım, son sözü doğa yasaları söyler; Doğa yasalarıyla çelişkili sosyal yasalar sürgit egemen olamazlar.
Değerli arkadaşlar, mevcut gidişatın çok uzun süreceği kuşkuludur. En geç bu yüzyılın ortalarına doğru Petrolün eko-teknik anlamda bittiği, dolayısıyla, enerji kriziyle tetiklenmiş küresel ekonomik kriz(ler)in, çöküntünün baş gösterdiği, bir yandan da nüfusun 10 milyara doğru tırmandığı kaotik bir durumu düşünün. Üstüne üstlük kaçınılmaz hızlı iklim değişikliğinin neden olacağı olumsuz çevre etkilerini düşünün.  Sosyal yapı büyük acılarla kökünden değiştirecek ve tapınılagelen küresel kapitalist paradigma bu Yüzyılın sonunda  çökecektir. Kapitalist sistemin uydurup dillere doladığı “Sürdürülebilir kalkınmak” saçmalığı terk edilerek,  “sürdürülebilir yaşam” aranışına geçilecektir.

22. yüzyıla insanlık büyük bir kıyımdan arta kalan hayli azalmış, (2-3 milyarlık) bir nüfusla ve hayli yıpranmış olarak, ama kesinlikle çok daha deneyim kazanmış, aydınlanmış ve beynindeki binlerce yıllık cenderelerden kurtulmuş olarak girecektir. 22. Yüzyıl, Gezegenimizde bilimin gerçekten egemen olduğu, küresel sosyal barışın etkin korunduğu yepyeni, mutlu bir sürecin başlangıcı olabilir, bedeli çok ağır olsa da. Sevgilerimle. æ

3 Mayıs 2014 Cumartesi

İNSANİ DEĞERLER’İN ÜYESİ OLABİLMEK; Mehmet BOZDEMİR İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı ve Demokraside Birlik Vakfı Başkanı

İNSANİ DEĞERLER’İN ÜYESİ OLABİLMEK
Mehmet BOZDEMİR
İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Ve Demokraside Birlik Vakfı Başkanı
İnsani Değerler Derneği’nin üyesi olabilmek oldukça zor fakat o kadar da onurlu bir iştir. İnsani değerler Derneği üyesi hem bu değerleri hayatı boyunca yaşar, temsil eder ve hem de bu değerleri her yerde ve her zaman savunur. Dernek Tüzüğünün Amaç kısmını ifade eden 2.Maddesinin a bendinde;” a) Başta, katılımcı demokrasi, insanın temel hak ve özgürlükleri ile evrensel hukuk kuralları olmak üzere; sevgi, saygı, yardımlaşma, hoşgörü, ahlak, adalet, vefa, şefkat, merhamet, inanç, din, düşünce, sanat, emek, bilgi, bilim, kültür gibi insani değerlerin yeniden tespitini yapıp, bunların toplum hayatında etkin bir şekilde yaşanmasını, kaybedilmemesini ve yüceltilmesini sağlamak,
            Yani en başta çağın değerleri olan demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri ve evrensel hukuku savunamıyorsanız ve bunlara sahip çıkamıyorsanız insani değerler derneği üyesi olamazsınız. AK Parti 17 Aralık 2013 e kadar bu değerleri savunduğu için biz de AK Partiyi destekledik. Yanlış anlaşılmasın, elbette bu değerleri savunan bütün siyasi partileri destekleriz. Yoksa biz hiçbir zaman bir siyasi partinin veya grubun arka bahçesi olamayız.
17 ve 25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra Türkiye’de özellikle Sayın Başbakan’ın görüş ve tavırlarında çok önemli değişiklikler oldu. Yargıya müdahale edildi, birçok emniyet mensupları ve bürokratlar görevlerinden alındı, demokrasi, özgürlükler ve hukuk geriye götürüldü, AK Partiyi veya Sayın Başbakanı eleştiren herkes hain ilan edildi ve hakaretlere maruz kaldı.
Bu durum üzerine 1 Ocak 2014 tarihinde İDD Yönetim Kurulu olarak Genel Merkezde yaptığımız bir basın toplantısı ile “17 Aralık’ta İstanbul’da yapılan operasyonlardan sonraki gelişmeler süratle çok tehlikeli boyutlara doğru yol almaktadır. …Demokratik bir hukuk devletinde yargıya müdahale darbelerden daha büyük hasarlar meydana getirebilir. … ” şeklinde özetleyebileceğimiz görüşlerimizi kamuoyuna açıkladık.
Daha sonra ben bu çerçevede Genel Başkan olarak şahsi görüşlerimi ifade eden; 20 Ocak tarih ve “DEMOKRASİMİZ VE SOSYAL BARIŞ TEHDİT ALTINDA” başlıklı, 10 Mart tarih ve “DEMOKRASİ, HUKUK VE AHLAK ASKIYA ALINDI VATANSEVER DEMOKRATLAR NEREDE ???”başlıklı, 23 Nisan tarih ve “30 MART SEÇİMLERİ VE DEMOKRASİ” başlıklı konuyla ilgili üç yazı yazdım ve sitemizde yayımlandı.
            Bu yazılarım üzerine toplumun büyük bir kesiminden ve birçok üyelerimiz tarafından tebrik edildim, hatta bazı kişiler de İDD’ye üye oldular. Fakat aklını siyasetle bozmuş, tam bir AK Parti fanatiği veya AK Parti mensubu olan bazı üyelerimiz beni tenkit ettiler ve 3-5 kişi İDD üyeliğinden istifa etti. Beni ilk tenkit eden kişi eskiden cemaatte bulunmuş sonra ayrılmış bir üyemizdi.
Bir grup veya cemaatten ayrılan kişiler genelde en sert eleştirileri yapanlar oluyor. Eğer gelişmeleri dikkatlice takip ederseniz, televizyonlara çıkıp en sert eleştirileri, hakaretleri hatta iftiraları genelde bu kişiler yapıyor. Bunlara şu ayeti bir kere daha hatırlatmak isterim: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide 8)
            Bu arada kamu görevlisi olan ve hükümetin gazabından korkup üyelikten istifa eden birkaç üyemiz oldu. 17 Aralık operasyonlarından bütün Türkiye’nin etkilendiği gibi bizim Derneğimiz de etkilenmişti. İstanbul ve Elazığ şubemizin benim görüşlerimden farklı görüşler ifade eden iki bildirisini de Web sitemizde yayımladık. Bütün bunları saygıyla karşılıyorum. Fakat İDD üyeliğine yakışmayacak şekilde dedikodu yapan, benim taraf olduğum iftirasını atan, saygıdan, sevgiden yoksun bazı üyelerimizin bulunduğunu sosyal medyadan öğrenmek beni fevkalade üzmüştür. Türkiye’yi saran kamplaşma, kutuplaşma ve fitne hareketi böylece İDD’ye de bulaşmış oldu.
            Yukarıda bahsettiğim gelişmeler ve yazılarımla ilgili olarak bugüne kadar hiçbir İDD şube Başkanı benimle herhangi bir görüşme ve konuşma yapmamıştır. Benimle hiçbir görüşme yapmadıkları halde ben iki şubenin bildirisini web sitemizde yayımladım. Bazı yönetim kurulu üyelerimizin bu yayımlamaya karşı çıkmalarına rağmen yayımlanmasını sağladım. Başka görüş bildirenler olsa onları da yayımlardım.(Kimseye hakaret etmemek şartıyla) Çünkü ben farklılıkların güzellik olduğuna inanıyorum. İDD’de çok farklı görüş, düşünce ve inanca sahip çok değerli üyelerimiz vardır.
Sayın Başbakanı eleştirmemize dayanamayan üyelerimiz bunu dedikodu şeklinde yapacaklarına gelip bize yanlışlarımızı söylesinler, düşüncelerinin doğru olduğuna inanıyorlarsa beni ikna etmeye çalışsınlar. Herkese kendi düşüncelerini dayatmasınlar. Siyasetteki büyüklerini örnek alarak kendileri gibi düşünmeyenleri hain ilan etmesinler. Benim başından beri söylediklerimi ve yukarıda belirttiğim tarihlerde yazdığım yazıları, 25 Nisan’da AYM Başkanı Sayın Haşim KILIÇ en güzel şekilde ifade etmiştir. Her üyemize Sayın KILIÇ’ın konuşmasını dikkatle okumasını tavsiye ederim.
            Ben gençlik yıllarımda ülkücü oldum, mücadeleci oldum, biraz da risaleyi nur okudum. Fakat hiçbir zaman cemaatçi olmadım. Bütün cemaatlere ve gruplara her zaman saygılı oldum, onların çalışmalarını ve başarılarını takdir ettim, bildiğim yanlışlarını da açıkça kendilerine söyledim. Bu grup ve cemaatler arasında en başarılı bulduğum ve takdir ettiğim de Fethullah Gülen cemaati olmuştur. Çünkü ülkemizi bir marka olarak bütün dünyaya onlar tanıttılar ve eğitimde büyük başarılar sağladılar. Ayrıca onları bütün İslam dünyası, bütün insanlık takdir ediyor.
17 Aralık’a kadar da Sayın Başbakan ve AK Partililer de takdir ediyordu. Sayın Başbakanın Cemaate ve Sayın Fethullah Gülen’e yaptığı hakaretleri ve suçlamaları tasvip etmem mümkün olmadığı gibi insanları bu derece aşağılamanın hatta bazı yaratıklardan dahi aşağıya indirmenin bizim kültürümüzde ve inanç sistemimizde yeri olmadığına inanıyorum. Bu siyaset tarzı bizim üslubumuz ve tarzımız değildir. Hazreti Ali’nin güzel bir sözü var: ”Başkasına yapılan bir haksızlığı kendinize yapılmış gibi hissediyorsanız insansınız.” Hacı Bektaşi Veli, düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayın diye buyuruyor.
Hazreti Yunus:”Bir gönül yıktın ise kıldığın namaz namaz değil” diye sesleniyor. Hazret Mevlana:”Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.” diye öğüt veriyor. İşte bizim medeniyetimizin temel taşları bu anlayışlardır. Siyaseti menfaat için yapmak canavarlıktır. Siyaset hizmet için yapıldığı zaman bir değer kazanır.
            Bugün Müslümanların önemli sorunlarından biri de dini bir ideoloji gibi anlamalarıdır. Bütün insanlığa kurtuluşu gösteren İslam’ı bir ideoloji haline çevirirseniz, sizin gibi inanmayan, sizin gibi düşünmeyen herkesi düşman veya hain ilan edersiniz. İslam’ın en çok önem verdiği, hak, hukuk ve adalet kavramlarından koparsınız. Dindar nesil yetiştireceğiz derken dini ve kutsalları kullanmış olursunuz, ahlaklı nesiller yetiştiremezsiniz. Yüce Peygamberimizin ısrarla vurguladığı “din ahlaktır, din ahlaktır, din ahlaktır” vecizesinden kopmuş olursunuz.
            Kendilerinin dindar olduğunu ifade eden üyelerimize şu ayeti de bir kere daha hatırlatmak isterim. Mensup oldukları Derneğin Genel Başkanının arkasından konuşup dedikodu(gıybet)yapanlar, insani değerlerin daha alfabesini bile bilmeyenler bu ayeti bir kere daha okusunlar. ” Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?
İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurat 12) Sayın Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun belirttiği gibi insani değerlerle İslami değerler birbiriyle örtüşür.
            17 Aralık herkes için bir imtihan olduğu gibi İnsani Değerler Derneği üyeleri için de bir imtihan olmuştur. Kimlerin haktan, hukuktan, hakikatten, kimlerin güçten ve güçlüden yana olduğu işte böyle zamanlarda belli olur. Gücün hukukuna tapanlar bir gün olur mutlaka hukukun gücüyle karşı karşıya gelirler.
            Bütün Müslümanların regaip kandilini kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim.
            Ayrıca bütün çalışanların 1 Mayıs Bayramını kutluyorum. 1 Mayıs 2014

29 Nisan 2014 Salı

Ermeni Aydınları da Türklerden özür dileme kampanyası başlatıyor… Halûk TARCAN & Taki KAPLAN ve Aydoğan KEKEVİ

Ermeni Aydınları da Türklerden özür dileme kampanyası başlatıyor…
Halûk TARCAN & Taki KAPLAN ve Aydoğan KEKEVİ
Aşağıda 16.12.2008 tarihinde yazdığım “Ermeni Aydınları da Türklerden özür dileme kampanyası başlatıyor” başlıklı yazım ve Sayın Taki KAPLAN’ın yine aynı tarihe denk gelen ve aynı konuyu işleyen yazısı bulunuyor.
Kendi yazımın girişini “güncel”e uyarlayıp bir daha paylaşıyorum..
Sayın Taki KAPLAN’a  yazısı ve yazısında dillendirdiği önemli (ve bazıları herkesce -en azından benim tarafımdan- pek bilinmeyen) bazı olaylara dikkatlerimizi çektiği için kendisine ayrıca teşekkür ediyorum..
* * *
Bu yazıların “mizah” taraflarından  daha önemlisi; her iki yazıda dile getirilen “Konu Başlıkları” alt alta konulduğunda  ortaya çıkacak olan listenin “Millet-i Sadıka”nın hiç de sadık olmayanlarının  “günah” veya “sabıka listesi” olmasıdır: Bu listeyi (ve daha bir çok sabıkayı) sürekli görmezlikten gelip parmaklarını hep “Türk’ e doğrultanlarla; içeride ve dışarıda kendilerini  “Ermeni yanlısı” gibi gösterip aslında “Ermeni yanlısı” falan olmadıkları gibi “human” da  olmayan, sadece Türk soykırımı yapan “Taşnak / daşnaksutyun” yanlısı olanlar ve onlara destek verenler bir de bu listeye göz atmalıdırlar..
Esen kalınız..
Aydoğan KEKEVİ 27.04.14
* * * * * * * * * * * * * * * *
Aydoğan KEKEVİ
Ermeni Aydınları “Taviz de neymiş, biz özür diliyoruz” kampanyası başlatacaklar..
Her zaman her yerde hep görevde olan muhbir muhabirimizin bildirdiğine göre Başbakan’ın “Taziye Mesajı”ndan aşırı derecede etkilenen Diaspora ve Ermenistan, Başbakan’dan da “Mek parmak” daha ileri giderek hem jest olsun, hem torba dolsun, hem de başka uluslara örnek  olsun diyerek  başlatacakları “TARİHİMİZLE YÜZLEŞİYORUZ” kampanyası için “ÖZÜR dileyecekleri maddeler”in listesini hazırlamışlar.
Listeyi kimse görmeden ele geçirip bize ulaştıran muzip muhabirimize teşekkür ediyor listeyi açıklıyoruz.
 (NOT:Bu haberin bir “Seitung” haberi niyetine okunması  rica olunur)
* * * *
"Biz aşağıda imzası bulunanlar; Osmanlı İmparatorluğunun “MİLLET-İ SADIKA”sı Ermenilerin torunları olarak:
* Bizans’ın Kırım’a sürdüğü 70 bin Ermeni’yi Gedik Ahmet Paşa kumandasındaki savaş filosuyla alıp yeniden Osmanlı topraklarına getirip İstanbul’a yerleştiren, Ermeni Patrikliğini ihdas eden Fatih Sultan Mehmet’ten;
* Türkmen gençleri cepheden cepheye koşturulduklarından doğan genç sanatçı ve zanaatçı açığını Tebriz’den getirdiği Ermeni sanatkarlarla giderip; ülkenin sanat damarlarını Ermenilere teslim eden Yavuz Sultan Selim’den;
* atalarımızı paşalıktan bakanlığa, Saray hazinesinin tesliminden imparatorluğun temsiline kadar her türlü makama layık gören tüm Osmanlı’dan;
* kendilerine gösterilen bu güvene layık ve sadık davranmayan;
- dış ülkelerin emperyalist amaçlarına alet olan;
- savaş halinda olan Osmanlı Ordusuna arkadan saldıran,
- eli silah tutan erkeklerin cephede olmasını fırsat bilip köy yağmalayan, ırza geçen;
- terör örgütü kurup onlarca Türk diplomatını şehit eden;
- bugünkü Ermenistan sınırları içinde bir tek Türk bile barındırmayan;
- Yıllardır her yerde, her fırsatta Türkleri kötülemeyi meslek edinen;
- Okul kitaplarından masallara kadar her yerde her fırsatta Ermeni çocuklarına “Türk düşmanlığı”nı aşılayan;
- gerçekleri yazanları, söyleyenleri, korkutarak susturmaya sindirmeye çalışan;
- gerçekleri yazan kitapları piyasalardan toplattıran, belgeleri yok eden;
- Ermenistan arşivlerini açmayarak sorunu sürüncemede bırakıp, kullanan;
- sahte belgeler, tahrifatlı resimler, uyduruk sayılarla yıllardır dünya kamuoyunu aldatan;
- Karabağ’da, Hocalı’da sivil çoluk çocuk demeden katliam yapıp, milyonlarca Azeri’yi göçürüp perişan eden;
- her fırsatı ”yerli yersiz”, “doğru yanlış” demeden kullanarak Türkleri Dünyaya şikayet edip kötüleyen atalarımız ve günümüz Ermenileri adına özür diliyor; Türk milletinden bizleri ve atalarımızı bağışlamalarını rica ediyoruz..."
* * *
----- Original Message -----From: davut arslantürk // Sent: Monday, April 23, 2012 11:28 PM
Subject: [cumhuriyetimizicin] GERÇEK ÖZÜR VE ÖZÜR SAHİPLERİ
***
Taki KAPLAN
GERÇEK ÖZÜR VE ÖZÜR SAHİPLERİ
- Ermenileri yaklaşık 850 yıl dinlerine-kültürlerine karışmadan yönetip onlara “Millet-i Sadıka” diyen ecdadımdan kim özür dileyecek?.
- Ayinlerinde devamlı andıkları, onlar için patrikhane kuran Fatih Sultan Mehmet’ten
kim özür dileyecek?.
- Kendisine suikast düzenleyen Ermenilere karşı bile hoşgörü ile yaklaşan II.Abdülhamit’ten
kim özür dileyecek?.
- 1906-1922 yılları arasında Erzurum, Kayseri, Yozgat, Çorum, Merzifon, Samsun ve Adana’da çıkardıkları isyanlarda ve çeşitli bölgelerdeki saldırılarda Hınçak, Taşnak örgütlerinin katlettiği 517.955 Türk’ten kim özür dileyecek?.
- I.dünya Savaşı sonrası İngilizlerin sözde Ermeni katliamı iddiası ile tutuklayıp işkence yaptığı ve daha sonra delil bulamayıp serbest bıraktığı 143 vatanseverden kim özür dileyecek?.
- 1915 Tehcirinde Ermeni zulmüne maruz kalmış Türklerin, Osmanlı Ordusu korumasındaki Ermenilere saldırmasından dolayı kurulan Nemrut Kürt Mustafa Divanında görevi kötüye kullanmak suçundan sahte şahitlerle idam edilen 69 kişi, çeşitli hapis cezaları alan 210 kişiden
kim özür dileyecek?.
- Bu mahkemede idam cezası alan ve T.B.M.M.’nin 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla “Milli Şehit” ilan ettiği …… son sözünde “Beni ecnebilere yalakalık olsun diye asıyorlar. Fertler ölür, millet yaşar…Yaşasın Türk milleti” diye haykıran Boğazlıyan kaymakamı şehit Kemal Bey’den kim özür dileyecek?.
- Ermeni iddialarını incelemek için Anadolu’ya gelen ve Türklerin bu konuda haklı olduğunu, Ermenilerin Türkleri katlettiğini bir raporla dünyaya duyuran General Harbord’u katliam bölgelerinde gezdiren M. Kemal Atatürk’ten kim özür dileyecek?.
- Tehcir kanunundan baş sorumlu ilan edilen 1921 yılında Almanya’da bir Ermeni suikasti ile şehit edilen Talat Paşa’dan kim özür dileyecek?.
- İstanbul’un işgalden önce ve sonra Türklere ihanet etmedikleri gerekçesi ile Hınçak ve Taşnak komitacısı Ermenilerin öldürdüğü kendi soydaşları, Avukat Haçik, Gedikpaşa Kilisesi vaizi Dacet Vertabet, Dikran Karagözyan, Apik Uncıyan, Jambanyan, İzmir’de Balyozyan, Erzincan’da Ahoran, Armin, Polis Memuru Markan, Şimon Maksut ve nice vatansever Ermeniden kim özür dileyecek?.
- 1973-1994 yılları arasında Ermeni Terör Örgütü Asala tarafından hunharca öldürülen 42 diplomatımızdan kim özür dileyecek?.
- 26 Şubat 1992’de Hocalı’da Ermenilerce katledilen 1.300 Azeri Türk’ünden kim özür dileyecek?.
- Asala’nın devamı niteliğinde olan PKK’nın şehit ettiği Türk askerlerinden ve 30 binin üzerinde Türk vatandaşlarından kim özür dileyecek?.
- Ermeni soykırımı yalanını dünyaya haykıran ve onların yalanlarını bir bir ispat eden, ancak içerdeki(!) ve dışarıdaki Ermeni diyasporası ile ilişkileri düzeltmek adına görevinden alınan eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu’ndan
kim özür dileyecek?.
EVET BİZ ÖZÜR DİLEYECEĞİZ!...
“Sizi hayatta iken kahpe kurşunlardan koruyamadık, ancak hatıranızı hain kalemlerden koruyacağız” 21.12.2008
Taki KAPLAN
Tarihçi

* * * * * **