25 Şubat 2019 Pazartesi

“Havada durdum, şahitlerim var.” TEMEL SAĞIROĞLU "AKP’nin Genel Başkanı: “Millet ittifakının PKK lı teröristlerle işbirliği yaptığına dair elimizde maddi delil ve belgeler var.” dedi. GÖSTERSENİZE O ZAMAN!..


“Havada durdum, şahitlerim var.” 
TEMEL SAĞIROĞLU
Bu şarlatanı hatırladınız mı?
Ben yinede kısacık bir hatırlatma yapayım.
2009 yılında Esra Ceyhan ın televizyon programına katılan Sabri isiminde ki bu soytarı telekinezi (Beyin gücü) ile havaya yükselebildiğini ve boşlukta asılı kaldığını iddia etmişti.
Stüdyoda bulunan diğer konukların;
– “haydi o zaman bize de göster ve ispat et” demeleri üzerine stüdyo içinde yerde taklalar atarak yuvarlanmaya başlamıştı.
Bu vakanın trajikomik tarafıydı.
Ama daha vahim ve utanç duyulması gereken tarafı ise;
Adı geçen programdan sonra Sabri isimli bu şarlatan soytarıya binlerce kadın tarafından yapılan evlilik teklifleriydi.
***
Yalan söylemek psikolojik bir hastalıktır. Söyleyen kişinin ruhsal sorunudur.
İnanmadığı halde bu yalana sahip çıkmak ve onu doğru kabul etmek ise ahlaksızlıktır.
İşte bu, toplumsal bir sorunudur.
*****
AKP’nin Genel Başkanı: “Millet ittifakının PKK lı teröristlerle işbirliği yaptığına dair elimizde maddi delil ve belgeler var.” dedi.
GÖSTERSENİZE O ZAMAN
Madem belgeli deliller var, yandaşınız ve propaganda aracınız olan 56 tane televizyon kanalında neden göstermiyorsunuz?
AKP’nin Genel Başkanı;
Biz vatansever Türk halkı bu maddi ve belgeli delilleri merak ediyor ve görmek istiyoruz.
Umuyoruz ki, Kabataş olayındaki başörtülü bacımızın mağduriyeti gibi düzmece değildir …
Siz bu kadar net ve kesin ifade ettiğinize göre, elinizdeki delil ve belgeler 80 milyon Türk vatandaşının gözlerinin içine baka baka;
“Valilere PKK lı teröristlere operasyon yapmayın emrini ben verdim” diyen Reis-i Cumhurumuzun televizyon ekranlarındaki itirafı gibi net ve açıktır.
Ya da:
Türkiye Cumhuriyetine terorist devlet diyen Şivan Perver ile el ele tutuşup “Megri, megri” diye çığlıklar atan parti başkanımızın mutluluğunu gösterir kıvamdadır.
Veya:
“Ne istedinizde vermedik” diyen siyasimizin bir zamanlar efendi hazretleri dediği insana yapmış olduğu sitem gibidir.
***
İç işleri Bakanı Süleyman Soylu:
“Elimizde öyle istihbaratlar var ki kanınız donar” dedi.
Yok yok siz merak buyurmayınız.
Bizim kanımız donmaz.
Siz yeter ki o istihbaratı açıklayın.
Biz neler görüp neler duymadık ki?
Düne kadar miting meydanlarında bir yerleri hasar görünceye kadar haykıran mevcut iktidara hakaret ve küfür eden insanları gördük.
Daha sonra aynı insanların onurlarını paspas yaptığını, koltuk ve makam sevdası uğruna yalanmalarını gördük.
Kanımız falan donmadı.
Şimdi hiç donmaz.
Eğer Muhalefet PKK ile işbirliği yapıyorsa ve sizler bu delillere sahipseniz;
AÇIKLAYIN
Millet 31 Mart seçimlerinde muhalefete cezasını versin.
Onları siyaset çöplüğüne göndersin.
Ayrıca;
Bu dedikleriniz Terörizm ile açık bir işbirliği değilimdir?
Sosyal Medyada bile bu suçu işleyenleri tespit edip hapse atmıyor musunuz?
O halde sizler bu maddi ve belgeli deliller ile hukuki anlamda yapılması gerekeni neden yapmıyorsunuz?
Bence mesele nedir biliyor musunuz;
HAVADA DURDUM ŞAHİTLERİM VAR
Bu sizin psikolojik sorununuz
Tanrı yardımcınız olsun.
Ama…
Size inanarak halen daha destekleyenler var yaa…
İşte bu çok ciddi bir toplumsal sorundur.
Sevgilerimle...

8 Şubat 2019 Cuma

19 Ocak 2019 Cumartesi

Mali kurumların kaçınılmaz evrimi: Bir 2099 vizyonu [BİRGÜN.NET-06 Ocak 2019]

Mali kurumların kaçınılmaz evrimi:
"Bir 2099 vizyonu"


Reel sektörle orantısız büyüyen finansal varlıklar yoluyla dar bir kesim siyaseten de hızla güçlenirken, gelir ve üretim kaynaklarının dağılımındaki adaletsizlikler, dünyanın çoğu ülkesinde ve Türkiye’de de sürdürülemez bir hale gelmiştir
BİLİM NE YAPTI – AKADEMİSYEN
Dünyanın ikinci milenyum itibarıyla vardığı iktisadi, siyasi ve sosyal çıkmazlar hemen herkesin malumu. Bu üçlü çıkmazın sürdürülmezliği, iktisadi ve siyasi gücü hızla artan bir azınlığın, geniş toplum kesimlerini keyiflerince, ve gitgide daha fazla, baskılaması şeklinde kendini gösteriyor. İşgücü piyasalarının esnek olmasıyla övünülen ABD’de, işçi örgütlenmelerinin sesi kısılmış da olsa eğitimli geniş kitlelerin finansal güce hükmeden azınlıkla gitgide artan varlık farkının yarattığı hoşnutsuzluk artık silah endüstrisi ve medya aracılığıyla yaratılan senaryolar yoluyla dahi susturulamaz vaziyette. Avrupa, siyasi gücünü iktisadi ve parasal birlikle pekiştirmek için çıktığı rotada ciddi şekilde tökezlemiş vaziyette.

Dünya güçlerinin Orta Doğu ve diğer stratejik konumda olan gelişmekte olan ülkelerdeki kaynakları bitmez tükenmez paylaşım savaşları, o ülkelerdeki insan hayatlarını hiçe saymakta. Savaş oyunlarını inceleyen bilimsel çalışmalarda, az gelişmiş ülkelerdeki sivil halkın uğradığı kayıpları sadece bilgisayar ekranında ‘esas hedef’ yanında bir başka renk olarak algılayan “bilim insanları”nın analizlerini yayınlayan bol atıflı dergiler, bilimin insan hayatından ayrışmasını normalleştirmekte…

İktisadi kalkınma, büyüme, adil bölüşüm ve etkin kurumsal değişim; kurumlar ise, kişilerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerini düzenleyerek beklentileri etkileyen oluşumlar olarak tarif edilebilir. 1970’ler sonrası istikrar ve sonra da büyüme konusunu araştıran yayınların baskın olduğu makro iktisat yazınında, bölüşüm ve kalkınma konuları yakın zamana kadar görece ihmal edildi. Diğer yandan, kalkınma için belirli kurumsal düzenlemelerin desteklenmesini savunan Washington Mutabakatı ise, etkinlik ve uygulanabilirlik açılarından zaafları nedeniyle, bilimsel literatürde saygınlığını gitgide yitirdi; kurumsal düzenlemelerin teşvik yoluyla ve her koşulda uygulanabilir ve etkin olmayacağı anlaşıldı.

Ancak, 1990’lara gelindiğinde, çok sayıda ülkede yaşanan yüksek enflasyonun yıkıcı iktisadi, sosyal ve siyasi etkilerinin üstesinden gelebilmek için para politikalarını şekillendirmek üzere tasarlanan kurumsal mekanizmaların genel kabul görmüş olduğunu da belirtmek gerekli. Para politikalarına dair kurumsal kazanımlar, enflasyon hedeflemesinin ve merkez bankası bağımsızlığının çok sayıda ülke tarafından uygulanmaya başlaması şeklinde kendini gösterdi. Peki, dünyadaki çoğu ülkede ve özellikle ülkemizde de, siyasi ve mali konularda aşılamayan bunca soruna çare olacak kurumsal düzenlemeler uygulamaya konmazken, neden en çok para politikaları alanında kurumsal gelişmeler kaydedilebildi? Bunu anlayabilmek için kurumların kime ne faydası olduğunu ve nasıl evirildiğini anlamak gerekli.

Büyük reformlar, hatta devrimler, genellikle geniş halk kesimlerine zarar veren büyük krizler ya da savaşlar sonucu hayata geçirebilmişlerdir. Geniş halk kesimlerini bir araya getirebilecek kadar büyük krizlerin olmadığı durumlarda ise, kurumsal değişimler ya güçlü iktisadi ve siyasi grupların devlet aygıtını kendi amaçları doğrultusunda etkilemesi, ya da – pek gerçekçi olmasa da, ideal olarak — çoğulcu bir devlet iradesinin zaman içinde evirilen toplumsal ve iktisadi yapıların kurumsal çerçevede gerektirdiklerini yerine getirmesi sonucu gerçekleşir. Yani, eğer büyük yıkımlar sonucu gerçekleşen reformları bir yana bırakırsak, çoğulcu bir devlet iradesinin olmadığı bir ülkede kurumlar, genellikle toplum genelinin evirilen ihtiyaçlarına göre değil, güçlü azınlıkların talepleri yönünde değişir.

Finans sektörü oyuncuları -ki bunun büyük kısmını bankalar oluşturmaktadır- organize olup taleplerini devlet aygıtına iletebilme olanakları (özellikle de oligopolistik piyasa yapısı ve teknolojiye erişim) açısından diğer sektörlere göre üstün konumdadırlar. Finans sektörünün bir diğer özelliği de, genellikle uzun dönemli kredi açıp kısa vadeli kaynak toplamaları nedeniyle net kreditör durumunda olmalarıdır ki, bu da beklentilere yansımayan enflasyon gerçekleşmesinden aşırı zarar görmelerine sebep olur. Büyüyen ve globalleşen ekonomiler ile birlikte hızla büyüyen ve güçlenen sektör olan finans sektörü, bu nedenlerle parasal istikrarı sağlayacak yasal kurumsal düzenlemeler yoluyla kendilerini korumaya alabilmişlerdir. Fiyat istikrarının reel ekonomiye etkileri de ‘ideal şartlar altında’ son derece olumludur, zira düşük enflasyon belirsizliğin de azalması ve kaynakların spekülatif kazançlar yerine gerçek yatırımlara yönelmesi için temel gerekliliktir; ancak, parasal istikrar yatırım ve kalkınma için yeterli değildir.

Büyük Resesyonun da sebebi olmuş olan, finansal türev araçların gelişmesiyle finansal varlıklardan varlık elde etme yöntemlerinin denetim ve gözetiminin yetersiz kalışı, bugün dünyada gitgide yaygınlaşan eşitsizliklerin ve iktisadi durgunluğun temel sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Reel sektörle orantısız büyüyen finansal varlıklar yoluyla dar bir kesim siyaseten de hızla güçlenirken, gelir ve üretim kaynaklarının dağılımındaki adaletsizlikler, dünyanın çoğu ülkesinde ve Türkiye’de de sürdürülemez bir hale gelmiştir. Ülkelerin yakın iktisadi tarihleri, “önce büyü sonra dağıt” teorisini geçersiz kılmış görünmektedir.

Finans teknolojilerinin azınlığın refahını artırmak için değil, reel sektörün ihtiyaçları ve toplum faydası doğrultusunda –siyasi etkilerden bağımsız— gelişimi için gerekli olan finansal denetim ve gözetim mekanizmalarıdır ki bunlar güçlü azınlığın karlılığını engelleyeceği için siyaseten desteklenmemektedir. 2008’deki Büyük Durgunluğun ve gelecekteki diğer olası finansal krizlerin, ana sebebi de budur. Bunlar ışığında, kısa vadeyi ve en çok finansal varlık sahibi güçlü azınlığı ilgilendiren kur-faiz-enflasyon ve bunların beklentileri konuları medyada ekonomi haberlerini orantısız biçimde işgal ederken, gelişmekte olan bir ülkede reel ekonominin ve istihdamın asıl odak noktasının ‘uzun dönemli bir kalkınma vizyonunun ve bunların gerektirdiği kurumsal mekanizmaların eksikliği’ oluşu neredeyse göz ardı edilmektedir. Yanlış ekonomi politikalarında ve kurumsal yanlışlarda ısrarcı Türkiye gibi ülkeler hala fiyat istikrasızlığı ve reel sektörde vizyonsuzluk sarmalında debelenmekte ise, çözüm sosyal sermaye birikimi ve kurumsal gelişim odaklı olmalıdır.
BURADAN NEREYE GİDİLİR?
Yukarıda çizilen çerçeve, sürdürülemez iktisadi, siyasi ve toplumsal sorunlar karşısında ülkelerin izleyebilecekleri farklı rotalara işaret etmekte. Hangi rotanın izleneceği, yaşanan durgunluğun geniş toplum kesimleri üzerinde artan yükünün siyasi iktidarlar tarafından ne kadar hafifletilebileceği, bu da ülkelerin gelişmişlik düzeyleri yanı sıra, ülke içinde refah farklarının ne kadar kemikleşmiş çıkar grupları yaratmış olduğu ile ilgilidir. Mesela gelir dağılımının oldukça adil, ve sosyal mobilitenin de yüksek olduğu Finlandiya gibi bir ülkenin oldukça sürdürülebilir siyasi ve iktisadi rotada olduğu düşünülebilirken, geniş toplum kesimlerinin artan yoksunluklarına tepkileri karşısında daha baskıcı olmayı seçen diğer bazı ülkeler kaynak dağılımının düzelmesi için yapılması gereken mali reformları sadece erteleme yoluna gidecek, ancak tepkiler bastırılamaz hale gelince toplumda büyüyen talepleri karşılamak zorunda kalacaklardır. Yani, bu gitgide sürdürülemez gidişat karşısında devlet yönetimlerinin ikilemi, toplumun geneli için gerekli reformları bugün yapmakla yarına bırakmak şeklindedir; ikinci seçim, güçlü azınlığın yol açtığı kurumsal skleroz durumudur.

Demokratik toplumlarda hükümetler kısa süreli iken, toplumların varlığı süresizdir. Bu da devlet yönetimine gelenlerin çoklukla kısa süreli ve çoğulcu değil çoğunlukçu hedeflere yönelik politika gütmelerinin sebebidir. Bu çelişki aşılarak uzun dönemli bir kalkınma vizyonunun etkinleşmesi, ancak kültürel bir altyapı üstüne inşa edilecek, genel kabul gören hukuki düzenlemelerle mümkün olabilir. Seçimleri ve partileri şekillendiren yasalar, toplumun sadece bir kesimini değil tümünü ilgilendirdiği için, nüfusun sadece “yüzde ellisi artı bir” gibi bir çoğunlukla değil, çok daha büyük bir çoğunluğun desteğini alabilecek şekilde düzenlenmez ise sürdürülebilir olması mümkün olmadığı gibi, toplumu kutuplaşma ve kaosa sürüklemesi beklenir. Oysa politik iktisat ve siyaset bilimcilerin anayasa ve seçim sistemleri üzerindeki bilimsel çalışmaları, uzun dönemde iktisadi, sosyal ve siyasi açılardan sürdürülebilir yasal düzenlemelere ışık tutmaktadır.

Dünya çapında ve özellikle de ülkelerin kendi içlerinde artan eşitsizliklere ek olarak, teknolojik gelişmelerin artan hızla işgücü piyasalarından uzaklaştırdığı geniş halk kitlelerinin gitgide karar alma mekanizmalarından da soyutlanması 2000’lerin bir gerçeği olarak görünmekte. Bu gidişatın sosyal sermayeye ve toplumsal refaha büyük zarar verdiği açıktır. Bu nedenle, 2000’lerde mutlaka gerçekleşeceği ve tüm dünya ülkelerine yayılacağı tahmin kolayca tahmin edilebilecek olgu, mali devrimdir! Bu devrim, çoğu ülkede gecikmiş ya da zaman içinde yıpratılmış olan toplumsal katılımcılığı ve ‘adil bölüşümü’ sağlayacak kurumsal düzenlemelerin yasalaşarak hayata geçirilmesi şeklinde olacaktır.

Siyasi kurumların kapsayıcılığının ve kalkınmanın en önemli göstergelerinden biri sosyal mobilitedir, ki bu ancak kaliteli bilimsel eğitimin saf kamu malı olmasıyla mümkündür. Eşitliği önceleyen mali politikaları sağlayacak kurumsal reformların ‘devrim’ niteliği dünya üzerinde bu tür uygulamaların yaygınlaşması şeklinde olacaktır düşüncesindeyim. Bu vizyonu hayata geçirecek mali devrimlerin güçlü azınlıklara yol açacağı ‘yaratıcı yıkım’ maliyeti, insanlık için edinilecek büyük kazanım yanında önemsiz kalacaktır. Sonuç olarak, adil dağıtımı sağlayacak kurumsal düzenlemelerin hayata bir an önce geçmesi, dünyayı biriken sorunlarla daha fazla yıpratmadan, insanca yaşam için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bunun için gerekli irade, henüz tam mobilize olamamış %99’da mevcuttur.

17 Ocak 2019 Perşembe

Türk Eğitim Sistemi Geriye Gidiyor!.. "DESAM Demokrasi ve Eğitim Stratejik Araştırmalar Merkezi & Democracy and Education Centerfor Strategic Studies"Milli Eğitim Bakanlığı Kapatılmalı mı?... (DESAM Başkanı, Gürkan AVCI)

DESAM
DEMOKRASİ VE EĞİTİM STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ
Democracy and Education Centerfor Strategic Studies
Demokrasi ve Eğitim Stratejik Araştırmalar Merkezi (DESAM) Başkanı Gürkan Avcı,  atanmayı bekleyen öğretmen adaylarının konuğu oldu. Atanamayan öğretmenler platformunun davetiyle Elit Otelde öğretmen adaylarıyla bir araya gelen Gürkan Avcı, öğretmen adaylarının sorularını da yanıtladığı konuşmasında şunları söyledi;
Türk Eğitim Sistemi Geriye Gidiyor!..
150 sene önceki milli eğitim bakanımız söylemişti; “Şu okullar olmasa, milli eğitimi ne güzel idare ederdim!” diye… Görülüyor ki hiç ders alan olmamış… Yine ders alan çıkmayacak gibi… O zaman hakikat bu; Milli Eğitim Bakanlığını kapatmak mı gerekiyor?

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ve YÖK pedagojik değil ideolojik davrandığı için birçok şeyi yanlış yaptı. Hızla gelişen/değişen dünyaya uyum sağlayamadı. Bir türlü milli ve kültürel özelliklerimizle evrensel çağdaş değerleri harmanlayarak özgün ve başarılı bir sistem inşa edemedi. Bunu gördük ve eleştirdik…

OKULLARDA GERÇEK ÖĞRENME YAPILAMIYOR!
MEB ve YÖK hükümetlerin ve onun imajının çıkarları doğrultusunda reforme edilip, modellenip durdu sürekli olarak.   MEB ve YÖK’ün amacı insanlara adaletçi ve eşitlikçi olmayan sistem anarşisi içerisinde uslu bir şekilde yaşayıp, rejime sadık olmalarını sağlamak oldu.

Bırakın ilk, orta ve lise öğrenimini bugün üniversitelerimizde dahi gerçek öğrenmeyi yapamıyoruz. Öğretmen anlatıyor, öğrenciler dinliyor ve yazılı/sözlü sınav cevapları ve verilen talimatları ne kadar yerine getirdiği ile başarısı ölçülüyor. Hatırlama ve ezberleme üzerine kurulu derinliksiz, reaktif ve tecrübe etmekten uzak çağdışı bir eğitim modeli. Böylesi bir eğitim sisteminden geçmiş bireylerin küreselleşen dünyada başarılı olması ne kadar beklenebilir?

OKULLAR ÖĞRENCİLERİ KONTROL ALTINDA TUTMAK İÇİN Mİ VAR!
Okullarımız ve üniversitelerimiz öğrencileri gün boyunca kontrol altında tutmak, çoktan tedavülden kalkmış bilgi ve içerikleri demode yöntem ve kolaycı esaslar üzerinden şırınga etmek, bağımlı bir şekilde zamanlarını doldurmaları için varlar. Gerçek hayatta ise özerklik ve aktiflik başarı ve verimlilik için çok büyük önem arz ediyor. Oysa günümüzde neyi, ne zaman ve niçin yapacağının kontrolünü, plan ve organizasyonunu ekip ruhu içerisinde koordine edebilen, özerk hareket kabiliyeti yüksek bireyler yetiştirmektir esas olan.

Özerklik hele çağımızda ve özellikle okullarda verilmesi gereken en önemli kazanımdır. OECD üyeleri içinde en çok okula devamsızlığın yaşandığı ülke Türkiye. Çocuklarımız okulu sevmiyor ve çok isteksizler. Çünkü okuldayken mutlu ve özgür olamıyorlar.

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ YAPAY VE EZBERE DAYALI!
Dediğim gibi Türk eğitim sistemi büyük oranda yapay ve ezbere dayalı öğrenim üzerine kurulmuştur. Müfredatın dayattığı bilgi paketlerini ne kadar hatırladığını ve ezber gücünü ölçer. Oysa bilgi ve eğitim çok daha boyutlu ve yapaylıktan uzak bir gerçeklik ve bağ kurma, uyarlama kapasite becerisi ile ölçülmelidir.

O yüzden öğrencilerimiz okulu bitirdikten sonra hatta hemen sınavın ardından ezberledikleri bilgileri hemen unuturlar. Geride kalan yalnızca sınavda aldığı notun hatırasıdır.

Üniversitelerde de durum aynıdır. Yapay eğitim sistemleri yüzünden öğrencinin aldığı eğitimin kariyerine ve yaşamına sağlayacağı avantajlar çok azdır. Gerçek hayatın sınırlarını zihinsel yetenekleriyle aşması, karşısına çıkan engellere meydan okumak için ihtiyacı olan stratejiyi oluşturan düşünsel vizyon aparatları hep eksiktir ya da yoktur.

TÜRKİYE’DE EĞİTİM ADI ALTINDA ÇOCUKLARA İŞKENCE YAPILIYOR!
Türkiye’de iktidar değiştikçe müfredatta değişir, kitaplarda,  tüm bürokrasi ve yöneticilerde değişir, ta ki okul müdürlerine kadar hemen her şey. Bir şey değişmez! Sorgulamadan ve itiraz etmeden vergisini ödeyen, zorunlu ideolojik eğitime öğrencisini gönderen ve emredildiğinde gözünü kırpmadan savaşa giden, ülkenin sıkıntılarını, borcunu, cefasını ve fedakarlığı sırtlanan fakir halk çocukları değişmez.

Türk eğitim sistemi hiçbir farklı görüşe yer vermediği gibi tahammül de göstermez; öğrenciyse okuldan atar veya kriminalizeye savurur, öğretmense sürgün eder yahut meslekten ihraç eder. Oysa demokratik, bilimsel, sivil ve halkçı eğitim sistemleri özgür, müreffeh, mutlu bir toplum yaratır. Kendi tabanını değil tüm halkı memnun etmeye çalışır.

Milli eğitimin en büyük handikaplarından birisi de bütün yumurtaları bir sepete koyan tek tipleştirici algoritmik dayatmasıdır. Vasat bir tek tipleşme yaratan eğitim sistemimiz her öğrenciye aynı bilgiyi, aynı zamanda ve aynı yollarla öğretmeye çalışır. Bu durum eğitim adı altında çocuklara yapılan bir işkencedir. Oysa her çocuk birbirinden farklı ilgilere, yetenek, beceri ve hedeflere sahiptir. Her çocuk farklı yollarla, farklı sürelerde ve farklı kaynakları farklı şekillerde kullanarak öğrenir. Verimli ve sağlıklı öğrenmek bu farklılıkları dikkate almakla mümkün olur.

Ama bizim okullarımız “Ben kimim? Hangi alanlarda iyiyim? Ne yapmam lazım? Ne istiyorum?” gibi en yaşamsal ve temel konularda dahi öğrencilere yardımcı olamaz. Bizim eğitim sistemimiz öğrencilerin farklılıklarını da dikkate almaz. Ardından farklı birçok öğrenciyi başarısız ve tembel diye etiketleyerek kenara iter.

OKULLARIMIZ MUTSUZ VE KAFASI KARIŞIK ÖĞRENCİLERLE DOLU!
Bu nedenlerle Türk eğitim sistemi insandan uzaktır ve farklılıklara saygısı da yoktur. Farklı ve değişik özelliklere sahip 30-40 öğrenciyi bir sınıfa doldurup hepsine aynı zamanda, aynı şeyleri ve aynı yöntemle adeta zulüm ederek öğretmeye çalışır. Bir taraftan da hepsini susmaya, uslu olmaya zorlayarak bir birleriyle etkileşim içine girmelerine, çocukluklarını/gençliklerini yaşamalarına ve kaynaşmalarına da izin vermez. Bizim okullarımız sıkılan, kafası karışan, geri veya geride olduğuna inanan, mutsuz, kompleksli, baskılanmış öğrencilerle doludur.

YENİ ÜNİVERSİTELER YERLİ VATANDAŞA HAYALLER SATMAK İÇİN AÇILIYOR!
Türk eğitim sistemi pragmatist bir zihniyete sahiptir. Seçimler yaklaşırken yarım milyonu aşkın atanamayan öğretmenlerden oy toplamak için öğretmen atama takvimini işletir. Ülkenin rezerv ve ihtiyaçlarını planlamaksızın hiç olmadık yerlerde üniversite, fakülte açarak yerli vatandaşlara hayaller satar. Lüzumsuz yere açtığı üniversite ve okullara liyakat, ehliyet ve hakkaniyeti gözetmeden torpillileri doldurarak hem kadrolaşır hem istihdam yaratır.

Dijital devrim ve teknolojik gelişmeler bugün bilgi ve eğitime ulaşmada, eğitim sistemlerinde kökten farklılıklara neden olmaya devam etmektedir. Fakat Türk eğitim sistemi bu yenilik ve değişimlere ayak uydurmak şöyle dursun, değişimi anlamakta dahi çok geri kalmıştır.

FATİH PROJESİ TÜRKİYE’NİN ZAMAN, PARA VE İNSAN KAYBETMESİNE NEDEN OLDU!
Yenidünyada eğitim ve bilgi mekân –sınır tanımadan değişip saniyeler içinde gerçekleşiyorken, bütün eğitim sistemlerinde alışılmışın çök ötesinde sıcak hareketlenmelere neden olurken Türk eğitim sistemi ülkeyi ve öğrencileri daha da geriye götürmekte, çağdaş dünyadan kopartan ilkel bir zihniyete bürünmektedir.

Örneğin 2010 yılında büyük hayaller, astronomik harcamalar, yatırımlarla ve eğitimde “Çağ açıp çağ kapatacak” iddiasıyla başlatılan ve 2014 yılında bitmesi gerekirken bugün yarısına dahi ulaşılamadan büyük şaibe ve skandallar eşliğinde çöpe atılan FATİH projesinin hazin sonu ne demek istediğimi açık seçik ortaya koymaktadır.

Kontrolü kaybetme, tek tipleştirememe, asimile edememe korkusuyla eğitimde şeffaflaşma, özgürleşme, teknolojik imkânları kullanma, dijitalleşme gibi trendleri es geçen Türk eğitim sistemi çağdaş yöntem ve teknikleri olabildiğince sınırlamaya çalışmaktadır. Türkiye’nin çağdaş eğitim sisteminden anladığı okullara projeksiyon makineleri, bilgisayar ve akıllı tahtalar koymaktan ve öğretmenler/veliler arasında whatsapp grupları kurmaktan ibarettir.

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ YENİ DÜNYAYI ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ YAŞIYOR!
Oysa dijital teknoloji ve buna bağlı olarak sürekli gelişen, değişen eğitim yöntemleri ve online eğitim araçları Türk eğitim sistemini yetersiz hatta biçare bırakmaktadır. Türk eğitim sistemini yöneten ideolojik politikacılar ve liyakatsiz bürokratlar günümüz gençliğinin evirilme hızına ayak uyduramadığı gibi eğitimde dijital devrimi anlama ve kavramakta dahi öğrenme güçlüğü çekmektedir.

Çünkü bu zihniyet dijital çağın değerleri olan özgürlük, ayrımsız insan sevgisi, insan/yaşam neşesi, kendini ifade etme ve bağımsızlık gibi evrensel değerleri kavramaktan uzaktır. Bu evrensel değerler bizimkilere göre zararlı düşünceler ve tehlikeli fikirler demektir. Bağımlı, itaatkâr, sorgulamayan ve büyüklerimiz her şeyin en iyisini bilir diyen bir gençlik anlayışını arzulayan Türk eğitim sistemi işte bu çatışma, kan uyuşmazlığı ve sorunlar yumağının müsebbibi ve suçlusudur.

EĞİTİM SİSTEMİ TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNİN EN ETKİN ARACI OLARAK KULLANILIYOR!
Türk eğitim sistemi toplum mühendisliğinin ve genç beyinleri yıkamanın en etkin aracı olarak kullanılmaktadır halen. Tarih, felsefe, din gibi yoruma açık dersler yanı sıra hemen tüm ders ve konuları, resmi ve özel tüm okullarda tek bir müfredatla, tek bir ders kitabıyla ve tek bir perspektifle öğretmeye çalışır. Bu yüzden de ilkel, korkak ve sevgisiz bir ruha sahiptir.

2019’un dünyasında dahi Türk milli eğitimi özgür düşüncenin ve aydınlanmanın en büyük düşmanı durumundadır. Milli eğitim iktidar için, politikacılar için hamaset, demogoji ve oy toplama aracıdır. Milli eğitim halktan gasp edilen vergiler ve paralarla halka karşı mevzii güçlendirmektir.

Bu yüzden tüm toplumun geleceğini mahveden Milli Eğitim Bakanlığını kapatma gerekliliği tek bir pencereden izah edilebilecek kadar basit bir mevzu olmasa gerek. Gerçekten milli eğitimi kaldırsak Türkiye daha yaşanılabilir ve daha mutlu bir ülkeye dönüşür mü? Hangi girişimler, organizasyonlar bu eğitim işini yapabilir?

EĞİTİM SİSTEMİMİZ ÖZGÜRLÜKLERE TAMAMEN KAPALI!
Aksi takdirde özgürlükleri denetim uğruna kısıtlayan, bağımsızlığa tahammül göstermeyen, adaletsizlikçi sınavlarla eğitimde çeşitli limitasyonlar koyan, farklı ve özgün müfredatları yasaklayan, farklı ekolleri temsil eden okullara müsaade etmeyen, öğrencilerin istedikleri okulların istedikleri bölümlerine girmesine izin vermeyen, gençlerin nitelikli okul ve üniversitelere girip otantik ve sofistike eğitimler almalarına engel olan, herkese ezberci ve merkezi planlamacı eğitimi dayatan, tek düze olmayan otantisitesi yüksek ve özgürlük tanıyan eğitim sistemlerine tamamen kapalı, bakanlıktan medet ummadan kendi çözümlerini üretmeye çalışan okul yönetimlerine tahammül göstermeyen bir eğitim sistemi ile daha ne kadar gidebiliriz ki?

DESAM
DEMOLRASİ VE EĞİTİM STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ
Democracy and Education Centerfor Strategic Studies
Demokrasi ve Eğitim Stratejik Araştırmalar Merkezi (DESAM) Başkanı Gürkan Avcı, atanmayı bekleyen öğretmen adaylarının konuğu oldu. Sayıları 500 bine dayanan atanamayan öğretmenler platformu temsilcilerinden Ayfer Yıldız’ın davetiyle Ankara Elit Otelde öğretmen adaylarına seslenen Gürkan Avcı, öğretmen adaylarının ve ailelerinin sorularını da yanıtladığı konuşmasında şunları söyledi;
Milli Eğitim Bakanlığı Kapatılmalı mı?...
150 sene önceki milli eğitim bakanımız söylemişti; “Şu okullar olmasa, milli eğitimi ne güzel idare ederdim!” diye… Görülüyor ki hiç ders alan olmamış… Yine ders alan çıkmayacak gibi… O zaman hakikat bu; Milli Eğitim Bakanlığını kapatmak mı gerekiyor?

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ve YÖK pedagojik değil ideolojik davrandığı için birçok şeyi yanlış yaptı. Hızla gelişen/değişen dünyaya uyum sağlayamadı. Bir türlü milli ve kültürel özelliklerimizle evrensel çağdaş değerleri harmanlayarak özgün ve başarılı bir sistem inşa edemedi. Bunu gördük ve eleştirdik…

MEB ve YÖK hükümetlerin ve onun imajının çıkarları doğrultusunda reforme edilip, modellenip durdu sürekli olarak.   MEB ve YÖK’ün amacı insanlara adaletçi ve eşitlikçi olmayan sistem anarşisi içerisinde uslu bir şekilde yaşayıp, rejime sadık olmalarını sağlamak oldu.

Bırakın ilk, orta ve lise öğrenimini bugün üniversitelerimizde dahi gerçek öğrenmeyi yapamıyoruz. Öğretmen anlatıyor, öğrenciler dinliyor ve yazılı/sözlü sınav cevapları ve verilen talimatları ne kadar yerine getirdiği ile başarısı ölçülüyor. Hatırlama ve ezberleme üzerine kurulu derinliksiz, reaktif ve tecrübe etmekten uzak çağdışı bir eğitim modeli. Böylesi bir eğitim sisteminden geçmiş bireylerin küreselleşen dünyada başarılı olması ne kadar beklenebilir?

Okullarımız ve üniversitelerimiz öğrencileri gün boyunca kontrol altında tutmak, çoktan tedavülden kalkmış bilgi ve içerikleri demode yöntem ve kolaycı esaslar üzerinden şırınga etmek, bağımlı bir şekilde zamanlarını doldurmaları için varlar. Gerçek hayatta ise özerklik ve aktiflik başarı ve verimlilik için çok büyük önem arz ediyor. Oysa günümüzde neyi, ne zaman ve niçin yapacağının kontrolünü, plan ve organizasyonunu ekip ruhu içerisinde koordine edebilen, özerk hareket kabiliyeti yüksek bireyler yetiştirmektir esas olan.

Özerklik hele çağımızda ve özellikle okullarda verilmesi gereken en önemli kazanımdır. OECD üyeleri içinde en çok okula devamsızlığın yaşandığı ülke Türkiye. Çocuklarımız okulu sevmiyor ve çok isteksizler. Çünkü okuldayken mutlu ve özgür olamıyorlar.

Dediğim gibi Türk eğitim sistemi büyük oranda yapay ve ezbere dayalı öğrenim üzerine kurulmuştur. Müfredatın dayattığı bilgi paketlerini ne kadar hatırladığını ve ezber gücünü ölçer. Oysa bilgi ve eğitim çok daha boyutlu ve yapaylıktan uzak bir gerçeklik ve bağ kurma, uyarlama kapasite becerisi ile ölçülmelidir.

O yüzden öğrencilerimiz okulu bitirdikten sonra hatta hemen sınavın ardından ezberledikleri bilgileri hemen unuturlar. Geride kalan yalnızca sınavda aldığı notun hatırasıdır.

Üniversitelerde de durum aynıdır. Yapay eğitim sistemleri yüzünden öğrencinin aldığı eğitimin kariyerine ve yaşamına sağlayacağı avantajlar çok azdır. Gerçek hayatın sınırlarını zihinsel yetenekleriyle aşması, karşısına çıkan engellere meydan okumak için ihtiyacı olan stratejiyi oluşturan düşünsel vizyon aparatları hep eksiktir ya da yoktur.

Türkiye’de iktidar değiştikçe müfredatta değişir, kitaplarda,  tüm bürokrasi ve yöneticilerde değişir, ta ki okul müdürlerine kadar hemen her şey. Bir şey değişmez! Sorgulamadan ve itiraz etmeden vergisini ödeyen, zorunlu ideolojik eğitime öğrencisini gönderen ve emredildiğinde gözünü kırpmadan savaşa giden, ülkenin sıkıntılarını, borcunu, cefasını ve fedakarlığı sırtlanan fakir halk çocukları değişmez.

Türk eğitim sistemi hiçbir farklı görüşe yer vermediği gibi tahammül de göstermez; öğrenciyse okuldan atar veya kriminalizeye savurur, öğretmense sürgün eder yahut meslekten ihraç eder. Oysa demokratik, bilimsel, sivil ve halkçı eğitim sistemleri özgür, müreffeh, mutlu bir toplum yaratır. Kendi tabanını değil tüm halkı memnun etmeye çalışır.

Milli eğitimin en büyük handikaplarından birisi de bütün yumurtaları bir sepete koyan tek tipleştirici algoritmik dayatmasıdır. Vasat bir tek tipleşme yaratan eğitim sistemimiz her öğrenciye aynı bilgiyi, aynı zamanda ve aynı yollarla öğretmeye çalışır. Bu durum eğitim adı altında çocuklara yapılan bir işkencedir. Oysa her çocuk birbirinden farklı ilgilere, yetenek, beceri ve hedeflere sahiptir. Her çocuk farklı yollarla, farklı sürelerde ve farklı kaynakları farklı şekillerde kullanarak öğrenir. Verimli ve sağlıklı öğrenmek bu farklılıkları dikkate almakla mümkün olur.

Ama bizim okullarımız “Ben kimim? Hangi alanlarda iyiyim? Ne yapmam lazım? Ne istiyorum?” gibi en yaşamsal ve temel konularda dahi öğrencilere yardımcı olamaz. Bizim eğitim sistemimiz öğrencilerin farklılıklarını da dikkate almaz. Ardından farklı birçok öğrenciyi başarısız ve tembel diye etiketleyerek kenara iter.

Bu nedenlerle Türk eğitim sistemi insandan uzaktır ve farklılıklara saygısı da yoktur. Farklı ve değişik özelliklere sahip 30-40 öğrenciyi bir sınıfa doldurup hepsine aynı zamanda, aynı şeyleri ve aynı yöntemle adeta zulüm ederek öğretmeye çalışır. Bir taraftan da hepsini susmaya, uslu olmaya zorlayarak bir birleriyle etkileşim içine girmelerine, çocukluklarını/gençliklerini yaşamalarına ve kaynaşmalarına da izin vermez. Bizim okullarımız sıkılan, kafası karışan, geri veya geride olduğuna inanan, mutsuz, kompleksli, baskılanmış öğrencilerle doludur.

Türk eğitim sistemi pragmatist bir zihniyete sahiptir. Seçimler yaklaşırken yarım milyonu aşkın atanamayan öğretmenlerden oy toplamak için öğretmen atama takvimini işletir. Ülkenin rezerv ve ihtiyaçlarını planlamaksızın hiç olmadık yerlerde üniversite, fakülte açarak yerli vatandaşlara hayaller satar. Lüzumsuz yere açtığı üniversite ve okullara liyakat, ehliyet ve hakkaniyeti gözetmeden torpillileri doldurarak hem kadrolaşır hem istihdam yaratır.

Dijital devrim ve teknolojik gelişmeler bugün bilgi ve eğitime ulaşmada, eğitim sistemlerinde kökten farklılıklara neden olmaya devam etmektedir. Fakat Türk eğitim sistemi bu yenilik ve değişimlere ayak uydurmak şöyle dursun, değişimi anlamakta dahi çok geri kalmıştır.

Yenidünyada eğitim ve bilgi mekân –sınır tanımadan değişip saniyeler içinde gerçekleşiyorken, bütün eğitim sistemlerinde alışılmışın çök ötesinde sıcak hareketlenmelere neden olurken Türk eğitim sistemi ülkeyi ve öğrencileri daha da geriye götürmekte, çağdaş dünyadan kopartan ilkel bir zihniyete bürünmektedir.

Örneğin 2010 yılında büyük hayaller, astronomik harcamalar, yatırımlarla ve eğitimde “Çağ açıp çağ kapatacak” iddiasıyla başlatılan ve 2014 yılında bitmesi gerekirken bugün yarısına dahi ulaşılamadan büyük şaibe ve skandallar eşliğinde çöpe atılan FATİH projesinin hazin sonu ne demek istediğimi açık seçik ortaya koymaktadır.

Kontrolü kaybetme, tek tipleştirememe, asimile edememe korkusuyla eğitimde şeffaflaşma, özgürleşme, teknolojik imkânları kullanma, dijitalleşme gibi trendleri es geçen Türk eğitim sistemi çağdaş yöntem ve teknikleri olabildiğince sınırlamaya çalışmaktadır. Türkiye’nin çağdaş eğitim sisteminden anladığı okullara projeksiyon makineleri, bilgisayar ve akıllı tahtalar koymaktan ve öğretmenler/veliler arasında whatsapp grupları kurmaktan ibarettir.

Oysa dijital teknoloji ve buna bağlı olarak sürekli gelişen, değişen eğitim yöntemleri ve online eğitim araçları Türk eğitim sistemini yetersiz hatta biçare bırakmaktadır. Türk eğitim sistemini yöneten ideolojik politikacılar ve liyakatsiz bürokratlar günümüz gençliğinin evirilme hızına ayak uyduramadığı gibi eğitimde dijital devrimi anlama ve kavramakta dahi öğrenme güçlüğü çekmektedir.

Çünkü bu zihniyet dijital çağın değerleri olan özgürlük, ayrımsız insan sevgisi, insan/yaşam neşesi, kendini ifade etme ve bağımsızlık gibi evrensel değerleri kavramaktan uzaktır. Bu evrensel değerler bizimkilere göre zararlı düşünceler ve tehlikeli fikirler demektir. Bağımlı, itaatkâr, sorgulamayan ve büyüklerimiz her şeyin en iyisini bilir diyen bir gençlik anlayışını arzulayan Türk eğitim sistemi işte bu çatışma, kan uyuşmazlığı ve sorunlar yumağının müsebbibi ve suçlusudur.

Türk eğitim sistemi toplum mühendisliğinin ve genç beyinleri yıkamanın en etkin aracı olarak kullanılmaktadır halen. Tarih, felsefe, din gibi yoruma açık dersler yanı sıra hemen tüm ders ve konuları, resmi ve özel tüm okullarda tek bir müfredatla, tek bir ders kitabıyla ve tek bir perspektifle öğretmeye çalışır. Bu yüzden de ilkel, korkak ve sevgisiz bir ruha sahiptir.

2019’un dünyasında dahi Türk milli eğitimi özgür düşüncenin ve aydınlanmanın en büyük düşmanı durumundadır. Milli eğitim iktidar için, politikacılar için hamaset, demogoji ve oy toplama aracıdır. Milli eğitim halktan gasp edilen vergiler ve paralarla halka karşı mevzii güçlendirmektir.

Bu yüzden tüm toplumun geleceğini mahveden Milli Eğitim Bakanlığını kapatma gerekliliği tek bir pencereden izah edilebilecek kadar basit bir mevzu olmasa gerek. Gerçekten milli eğitimi kaldırsak Türkiye daha yaşanılabilir ve daha mutlu bir ülkeye dönüşür mü? Hangi girişimler, organizasyonlar bu eğitim işini yapabilir?

Aksi takdirde özgürlükleri denetim uğruna kısıtlayan, bağımsızlığa tahammül göstermeyen, adaletsizlikçi sınavlarla eğitimde çeşitli limitasyonlar koyan, farklı ve özgün müfredatları yasaklayan, farklı ekolleri temsil eden okullara müsaade etmeyen, öğrencilerin istedikleri okulların istedikleri bölümlerine girmesine izin vermeyen, gençlerin nitelikli okul ve üniversitelere girip otantik ve sofistike eğitimler almalarına engel olan, herkese ezberci ve merkezi planlamacı eğitimi dayatan, tek düze olmayan otantisitesi yüksek ve özgürlük tanıyan eğitim sistemlerine tamamen kapalı, bakanlıktan medet ummadan kendi çözümlerini üretmeye çalışan okul yönetimlerine tahammül göstermeyen bir eğitim sistemi ile daha ne kadar gidebiliriz ki?

25 Aralık 2018 Salı

MERKEZİ YERELLEŞME (KÜ-YEREL DEĞİL, ME-YEREL) "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" ANKARA KALESİ NO: 143 (25 Aralık 2018) Dünya küreselleşme dönemine girdikten sonra, ortaya bir de Kü-yerel kavramı çıkartılmıştır.

ANKARA KALESİ NO: 143
MERKEZİ YERELLEŞME 
(KÜ-YEREL DEĞİL; ME-YEREL) 
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN 
Ankara, 25 Aralık 2018
Dünya küreselleşme dönemine girdikten sonra, ortaya bir de Kü-yerel kavramı çıkartılmıştır. Bu kavram küreselleşme ve yerelleşme kavramlarının birleşiminden meydana gelen birleşik yeni bir kavram olarak hem makalelerde hem de geleceğe yönelik tartışmalarda yer almakta, daha doğru dürüst ne anlama geldiği belirtilmeden geleceğin yeni dünya düzeninin oluşturulmasında kilit bir deyim olarak kullanılmaktadır. Normal olarak bütün kamuoyunun bu yeni yaklaşımı bilmesi ya da öğrenmesi gerekirken, halk kitlelerini fazlalık olarak gören neo-liberal entellektüel yaklaşım ,eski dünya düzenini yıkarken ve küresel sermayenin imparatorluğuna giden bir yolda emin adımlarla ilerlerken , bir de ortaya Kü-yerel dayatmasını çıkararak fazlasıyla kullanmakta ve kafa karışıklığına neden olarak , finans-kapitalin kapitalist diktatörlüğüne yepyeni bir yapılanma sağlamağa çaba göstermektedir . Daha doğru dürüst küreselleşmenin ne olduğu açıklanmadan , küreselleşme kökenli yeni ve uydurma kavramlar çıkartarak , anlaşılmaz teoriler geliştirmek dünya kamuoyunu sarstığı gibi beş kıtanın ülkelerine dağılmış halk kitlelerini önemli ölçüde kafa karışıklığına sürükleyerek ,kaostan yeni bir düzen çıkarma planlarını dolaylı yollardan devreye sokmaktadır . Kü-yerel kavramı bu açıdan son derece önemli ve üzerinde titizlikle durulması gereken yepyeni bir deyimdir . Bu kavram önümüzdeki dönemde , küresel dönüşümün sağlanmasında kilit anlamlarda rol oynayacak gibi görünmektedir .

Glocalization kavramı
Glocalization kavramı , başta İngilizce olmak üzere bütün lâtince kökenli batı dillerinde , küreselleşme aşamasına geçildikten sonra gündeme getirilen yeni bir kavramdır , ve kü-yerel kavramının batı dillerindeki karşılığıdır . Küreselleşmenin karşılığı olan globalizm ile yerelleşmenin batı dillerindeki tanımı olan localizaton kavramlarının bir araya getirilmesiyle glocalization diye yeni bir kavram gündeme getirilerek , küreselleşme yolu ile yerelleşme ya da yerelleşme üzerinden küreselleşme oluşumları açıklanmağa çalışılmıştır . Uluslar arası büyük sermaye kuruluşlarının öncülüğünde , gizli dünya devletinin planları doğrultusunda küresel emperyalizm bütün dünya ülkelerini sarsarak ele geçirmeğe başlayınca , ortaya çıkan yeni durumları açıklayabilmek zorlaşmış ve işte bu aşamada glocalization ya da kü-yerelleşme gibi sonradan olma uydurma yeni kavramlar oluşturma yoluna gidilmiştir .Dünya ülkelerine zorla küreselleşmeyi kabül ettirmeğe çalışan sermaye kuruluşları , bazı yerel yönetimler ya da sivil toplum kuruluşları aracılığı kü-yerelleşme konularında açık oturumlar ya da bilimsel toplantılar düzenleyerek kendilerine kitlesel taban yaratmanın peşinde koşmuşlardır .Çeşitli üniversitelerden devşirilen küreselci ya da neo-liberal öğretim görevlileri ile bazı bilim adamlarını ortak projelere ikna eden emperyal merkezler , küreselleşme sürecine paralel bir biçimde kü-yerelleşme projesini de kendilerine yakın gördükleri bazı yerel yönetimler ya da dışarıdan finans kaynağı sağlayarak satın aldıkları sivil toplum kuruluşları aracılığı ile kü-yerelleşmenin önünü açmağa çalışmaktadırlar . Belediye birliklerine sızarak , bazı büyük kent belediyelerini ele geçirerek , bunlar aracılığı ile toplantılar yapılmakta ve ulusal,üniter,merkezi yapıda kurulmuş olan bugünkü devlet düzenleri yıkılmağa çalışılmaktadır . Açıktan devlet yıkıcılığı , kü-yerelleşme gibi ne olduğu belirsiz ,sonradan olma tehlikeli kavramlar üzerinden yapılmağa çalışılmakta ve insanların kafaları ciddi boyutlarda karıştırılarak, para babalarının yeni dünya hegemonya düzeni kurulmağa çalışılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara
Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’nın çeyrek yüzyıllık belediye başkanı bundan birkaç sene önce , Kuvayı Milliye hareketinin merkezi olan başkentte , bu yepyeni emperyal kavramın başlığında yer aldığı bir bölgesel toplantı düzenleyerek , dünyanın merkezi coğrafyasında Kü-yerelleşme dönemini resmen başlatmıştır . Eski Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulmuş olan bugünkü Orta Doğu devletlerinin bütün büyük kentlerinin belediye başkanları , Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’da bir toplantıya davet edilerek , Orta Doğu’da Kü-yerelleşme süreci başlatılmıştır .(Glocalization in Middle East ) üst başlığı altında düzenlenen bu bilimsel görünümlü toplantıya , Orta Doğu haritasında yer alan büyük kentlerin belediye başkanları katılmış ve birkaç günlük toplantı sonucunda bugün sıcak savaşların dış tahriklerle sürüp gittiği merkezi coğrafyanın geleceği kentler üzerinden konuşularak planlanmağa çalışılmıştır . Başkentler devre dışı bırakılırken ,başkentlerdeki merkezi devlet yapıları küresel emperyalizmin neo-liberal politikaları ile zaman içerisinde tasfiye edilirken , Türkiye’nin başkenti Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail Projeleri doğrultusunda bir Kü-yerel yapılanmanın odağı olarak devreye girmektedir . Bir anlamda , Türkiye’nin başkenti olan Ankara , sonunda Ankara’daki merkezi devleti bile ortadan kaldıracak küresel emperyalist projeye alet edilmekte , Ankara kendisini başkent olmaktan çıkaracak bölgesel bir emperyal proje uğruna Türk ulusunun var olma savaşı olan Kuvayı Milliye’den gelen ülke merkezi olma konumunu yabancı planlar uğruna kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmaktadır . Türk devleti içindeki eski kadrolar gelişmelerden habersiz bir biçimde gelişmeleri izlerken , dışarıda yetiştirilmiş neo-liberal genç kadrolar , merkezi devletten yerel devletlere geçiş sürecinde çok bilinçli ve programlı biçimlerde kullanılmaktadırlar .
Türkiye’de daha çok küreselci, neo-liberal , alt kimlikçi ve cemaatçı kesimlerde destek bulan Kü-yerel projesi
Türkiye’de daha çok küreselci, neo-liberal , alt kimlikçi ve cemaatçı kesimlerde destek bulan Kü-yerel projesi , kısaca yerelleşerek küreselleşme ya da küreselleşerek yerelleşme anlamında bir yaklaşımı gündeme getirmektedir . Kü-yerelciler kendi aralarında örgütlendikleri gibi , çeşitli yayınlar çıkartarak , yerel düşünerek küreselleş ya da tamamen tersi bir doğrultuda küresel düşünerek yerelleş gibi bir sloganı kendilerine ana ilke olarak benimsemişler ve bu doğrultularda , batının emperyal devletlerinden para desteği alarak , ülke içinde küresel emperyalizme paralel bir sivil insiyatifin öncüsü olmağa çalışmışlardır .Kü-yerelciler özellikle Avrupa Birliği politikalarına uygun bir çizgide çalışmalarını sürdürerek , dışarıdan gelen yabancı konuşmacıların katılımları ile ülkede yerelleşmeyi küresel emperyalizmin isteklerine uygun bir çizgide gerçekleştirmek üzere çalışmalarını yürütüp gelmişlerdir . Sivil toplum kuruluşlarının kendi ülkelerinin devletlerine karşı duran, hatta daha da ileri giderek alt kimlikçi ve bölgeci bir doğrultuda düşmanca bir tavrı benimseyen işbirlikçi yaklaşımları çerçevesinde Kü-yerel kavramı Türkiye’nin gündemine oturmuştur . Artık gelinen yeni aşamada Türkiye’nin bir çok kentinde bu doğrultuda toplantılar yapılmakta ve yerel insiyatifler oluşturulurken , ülkenin ulusal ve üniter yapısı ihmal edilerek ülkenin bölünmesine ve merkezi devletin dağılmasına giden yollar dolaylı olarak açılmaktadır . Küresel emperyalizm ulus devletlere savaş açarken , bu siyasal yapıların merkezlerini hedef almakta , başkentleri devre dışı bırakacak yepyeni bir oluşum sürecini öne çıkarmaktadır . Başkentler her türlü kötülüğün kaynağı olarak gösterilerek halkın gözünden düşürülürken , yeni yerelleşme süreçlerinin başlatıldığı yerel merkezler geleceğin kentleri ya da yerel yönetimleri olarak halk kitlelerine lanse edilmekte ve böylece merkezi devletlerden yerel devletçiklere ya da eyalet devletlerine geçişin önü açılmağa çalışılmaktadır . Bu doğrultuda geliştirilen yerelleşme süreci ulus devletleri ve bunların başkentlerini kendisine hedef seçmiş olan küresel emperyalizmin çıkarlarına çok uygun düştüğü için , yeryüzü haritasında yer alan bütün devletyapıları kökten sarsılmakta , halen var olan iki yüz ulus devlet düzeninden ,yerelleşme ya da kü-yerel atılımlar ile gündeme getirilen yeni kent merkezlerinin çevresinde oluşturulacak iki bin eyalet devleti oluşumuna doğru bir yeni açılım ,büyük sermayenin çıkarlarına uygun düşecek bir çizgide gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır.
Emperyal merkezlere karşı ulus devletlerin direnmeleri...
Emperyal merkezlere karşı ulus devletlerin direnmeleri ve kendilerini korumaları doğrultusunda önlemler almasına izin vermemek üzere , kü-yerel oluşumları hızlandıracak bazı uluslar arası toplantılar yapılarak resmi belgeler yayınlanmış , bu doğrultuda ulus devletlerin katılımı ile evrensel çizgide geçerli olacak protokollar imzalanmıştır . Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bunların içinde en önde gelen hukuk belgesidir . Yüzyıllar süren savaşlar döneminden sonra bir kıtasal birlik etrafında bir araya gelerek Avrupa Birleşik Devletleri ya da Avrupa Birliği oluşumu çerçevesinde birleşmeğe çalışan Avrupa ülkelerine küresel sermaye yerel yönetimler özerklik şartını dayatmaktadır . Bugün elliye yakın devletin yer aldığı Avrupa kıtasında bir bölgesel birlik var olan devletlerin kendilerini korumaları yüzünden kurulamadığı için ,kıtasal bütünleşmenin yolu gelecekte kentler arası birliğe doğru kaydırılmağa çalışılmakta ve bunun için de Avrupa kentleri , devletlerin kurulu bulunduğu başkentlerin yönetiminden çıkartılmak istenmektedir . Orta çağ Avrupası’ nın haritası incelendiğinde beş yüz civarında kent devletinden oluştuğu görülmektedir . Kentler arası ilişkiler ile sınırlar ortadan kalktığı için , ve daha kolay ilişkiler oluşturulabildiğinden , bir bölgesel birliğe yönelen Avrupa coğrafyasındaki ulus devletler ortadan kaldırılmak istenmekte ve bu devletlerin başkentlerinin ülke içindeki kentler üzerindeki hegemonyasına son verilerek tüm kentler geleceğe dönük olarak serbest bırakılmağa çalışılmaktadır . Bölgesel birlik oluşturulurken , ulusal sınırlar aşılmakta ve tüm kentler uluslar arası kurallara bağlı kılınarak , başkentlerin merkezi devlet yapılanmaları ortadan kaldırılmak istenmektedir . Böylece , ulus devletlerden önce eyalet devletlere daha sonraki aşamada da kent devletlerine yönelerek , bir Avrupa kıtasal birliğinin küresel sermayenin güdümünde oluşturulması planlanmaktadır . Yerelleşme olgusu , aynı zamanda küreselleşmenin önündeki engel olan ulusal ve merkezi devletleri ortadan kaldırdığı için ,kü-yerel bir yapılanmanın elde edilmesini sağlamaktadır .
Yerelleşme bir anlamda demokrasinin doğal gereği olarak kabül edilmekte
Yerelleşme bir anlamda demokrasinin doğal gereği olarak kabül edilmekte ve bu doğrultudaki gelişmeler yeni demokrasi projeleri ya da demokratikleşme süreçleri ile desteklenerek , yerel yönetimler öne çıkartılmağa çalışılmaktadır .Bir anlamda demokratik ilerlemeler ile yerelleşme olguları paralel gitmekte , devletlerin merkezi yapılarının hedef alınarak tasfiye edilmelerinde bunlar beraberce kullanılmaktadır. Demokrasi kavramı ile cumhuriyet düzenleri sarsılırken , yerel yönetimler yolu ile de merkezi yönetimler devre dışı bırakılmağa çalışılmaktadır . Bugünün ulus devletlerini merkezi ve üniter yapıları ile ortaya çıkartan geçmişten gelen siyasal ve sosyal gelişmeler e bugün yer verilmemek istenmekte , bunların tamamen tersi doğrultuda sosyal olaylar uzaktan kumandalı manüple edilerek , küresel sermayenin yeni dünya düzene doğrultusunda bütün ülkeler yepyeni yapılanmalara doğru sürüklenmektedirler .İmparatorluklardan ulus devletlere giden yolda devlet merkezleri ve başkentler kutsal bir yere sahipken , bugün tamamen tersi bir doğrultuda kentler ve yerel yönetimler öne çıkartılmakta , geleceğin ideal devlet biçimi olarak yerel devletleşmeler açık bir destekleme ile gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır . Her türlü yerel değer önemsenerek öne çıkartılırken , merkezin temsil ettiği değerler ya da başkentlerin konumu ile ilgili oluşumlar ya da toplumsal birikimler sanki yokmuş gibi hareket edilmektedir . Kasıtlı bir yerelcilik giderek bütün dünyada küresel sermayenin desteği ile yüceltilirken , her türlü merkezi değer kötülenerek devre dışı bırakılmağa çalışılmaktadır . Tarihin ilk dönemlerinden bu yana devam edip gelen yerelleşme ve merkezileşme çekişmesinde , merkezi yapıya sahip olan ulus devletleri yıkma doğrultusunda küresel sermaye açıkca yerel yönetimlerden yana bir tutum izleyerek büyük ulus devletlerin merkezi güçlerinden kurtulmağa çalışmaktadır . Sivil toplum kuruluşları ile beraber yerel yönetimler , gelinen bu yeni aşamada küresel sermayenin taşeronları ve işbirlikçileri tarafından ulus devletlere karşı kışkırtılarak açıktan kullanılmaktadırlar . Her ikisine de batının emperyal ülkelerinden ve sermaye merkezlerinden para yardımı geldiği için , yerel yönetimler dernekler ve vakıflar ile kendi devletlerine karşı açıkça kullanılmaktadırlar . Bir anlamda devlet düşmanlığı yerelleşme ve sivil toplumculuk girişimlerinin ana uğraşısı konumuna gelmektedir .
Yerelleşme olgusu aynı zamanda yerel yönetimlerin örgütlenmesini de beraberinde getirir
Yerelleşme olgusu aynı zamanda yerel yönetimlerin örgütlenmesini de beraberinde getirdiği için , her ülke ya da bölge açısından yerinden yönetim gibi bir ilke doğal bir sonuç olarak öne çıkartılmaktadır . Yerelleşme ya da yerelcilik ansiklopedik anlam olarak merkez yokluğu anlamına gelmektedir . Belirli merkezlerden rahatsız olan yerlerde, o yerde yaşayan insan toplulukları kendi aralarında bir araya gelerek ve örgütlenip yerel yapılanmalara giderek yerel yönetimleri ortaya çıkarabilirler , Yerel yönetim bir yerin ya da bölgenin oradan yönetilmesi , başka hiçbir yere ya da merkeze bağlı olmaması anlamına gelmektedir . Yerel yönetimler ,bazen bütünüyle yerinden yönetimi ya da kısmı olarak bir yerel insiyatifin örgütlenmesini temsil etmektedirler . Merkez yokluğu ya da merkezsizlik yerel yönetimlerin doğal sonucudur . Belirli bir merkeze bağlı olmayan belirli bir yörenin insanlarının bir araya gelerek kendi kendilerini yönetme ya da yörelerini yerinden yönetim biçimi ile yönetebilme hakları doğal olarak vardır . Dünya tarihindeki önemli gelişmeler ve bu doğrultuda ortaya çıkan oluşumlar , zaman zaman büyük siyasal yapıların çöküşünü ya da dağılmasını gündeme getirdiği için , böylesine geriye dönük olumsuz gelişmeler karşısında kalan her yöre toplumunun kendi yerel yönetimini oluşturarak , kamu hizmetlerinin ve yöresel sorunlarının, yerel insiyatifler ile yönetmeleri mümkün olabilmektedir . Dünya tarihinin ortaya koymuş olduğu bu gibi gelişmeler , yeni dünya düzeni planlarına kalkışan küresel sermaye açısından da ders verici olmuş ve ,zaman içinde dağılan büyük devletlerin geriye bıraktığı kalıntılar içinden yerel yönetimlerin çıkması gerçeğini göz önünde bulunduran finans kapitalin patronları , dağılma ile zaman içinde çıkan yerel yapılanmaları önceden planlayarak bu kez normal koşullar içinde bir dağılmanın ötesinde acil koşullar çerçevesinde ulus devletleri ve merkezi büyük yapıları çözmek ve parçalayarak önceden hazırlanmış bir dağıtma operasyonunu yerelleşme süreçlerini destekleyerek gündeme getirmekte ve böylece kü-yerel bir programı uygulama alanına aktarmaktadır . Büyük imparatorluklar beş ya da altı yüz yıl yaşama şansına sahip olmalarına rağmen , uluslar arası finans kapital böylesine uzun bir zaman içinde dağılma senaryolarını beklemeden hareket etmekte ve bir an önce kendi küresel imparatorluğunu kurabilme doğrultusunda , hiç beklemeden kü-yerel projelerin yerel yönetimler üzerinden uygulanması ile acele olarak dağıtma senaryosunu gerçekleştirebilmenin arayışı içinde olmaktadır .
Kü-yerel projenin içinde yer alan çok önemli bir başka kavram
Kü-yerel projenin içinde yer alan çok önemli bir başka kavram olarak ,hizmette halka yakınlık anlamına gelen subsidiarite kavramı kullanılmaktadır . Bugünün küreselleşme eğilimlerine uygun bir çizgide gelişen Avrupa Birliği gibi büyük kıtasal oluşumlarda , merkezi yönetimi devre dışı bırakmak yerelleşmeyi daha geniş boyutlarda uygulayabilmek doğrultusunda bir de hizmette halka yakınlık anlamında , yerine koyma ya da ikame etme anlamlarına da gelecek bir tarzda subsidiarite kavramı , merkezi yönetimin yerine yerel yönetimi geçirebilme amacıyla fazlasıyla kullanılmaktadır . Dışarıdan gelen baskı ve dayatmalara karşı halk kitlelerin tepki göstermesi ve tepkilerin gelişerek karşıt akımlara zemin hazırlaması gibi durumları önleyebilme doğrultusunda , bu ilke devreye sokularak , kü-yerel projelere devam edilmek istenmektedir . Avrupa kıtası ülkeler ya da devletler Avrupa’sından bölgeler ya da halklar Avrupasına doğru bir dönüşüme zorlanırken , kü-yerelleşme gene önde gelen bir çizgide uygulama alanına getirilmekte ve ,yerel hizmetlerin yerel yönetimler çatısı altında örgütlenmesiyle devlet merkezleri ya da başkentler ile ilişkiler kesilerek , yerelleşme üzerinden küreselleşmeye yönelen bir oluşum düzeni gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır . Hizmette halka yakınlık gibi halk kitlelerine hoş görünen cilalı kavramlar kü-yerelleşme doğrultusunda geliştirilirken ,toplumlar merkezi devletin kontrolu dışına çıkarılmakta ve bu yoldan küresel emperyalizmin dünya halklarını bütünüyle denetimi altına alabilmesinin yolları açılmak istenmektedir . Avrupa Birliği bir kıtasal oluşum ya da Avrupa Birleşik Devletleri olarak oluşturulmağa çalışılırken , ulus devletlerin direnişleri bu yollardan aşılmağa çalışılmakta , uluslar ve onların devletleri tarihin çöplüğüne doğru süpürülürken , kü-yerel projeler üzerinden hem bölgesel hem de küresel yapılanmaların önü açılmağa çalışılmaktadır . Avrupa topluluğu bu doğrultuda yönlendirilirken , tarihin bir sonucu olan uluslar ve onların ulus devletleri tasfiye olmağa mahkum edilmektedirler .
Kü-yerel projelerin temelinde geçmişten gelen yerellik o ilkesi
Kü-yerel projelerin temelinde geçmişten gelen yerellik o ilkesi bulunmakta ve geleceğe dönük ulus devlet ötesi oluşumların tezgahlanmasında bu ilke ana bir kural olarak uygulanmaktadır . Yönetim sistemlerinin demokratikleşmesi görünümünde sürekli olarak yerellik ilkesi öne çıkarılmakta vatandaşların ülke yönetiminde etkisinin artırılması gerekçesi ile de merkezi yönetimin gücü ve üniter yapının bütünlüğünün yıkılmasında yerellik ilkesi haklı gösterilerek dıştan güdümlü dönüşüme devam edilmeğe çalışılmaktadır . Bütün bilgilerin merkezde toplandığı ,ülke ile ilgili tüm kararların gene merkezde alındığı ulus devlet yapıları aşılırken , daha geniş kıtasal oluşumlara yol açacak ve bunlar üzerinden de bir büyük dünya konfederasyonunu küresel sermayenin güdümünde oluşumunu gerçekleştirecek açılım ve atılımlar birbiri ardı sıra gerçekleşme aşamasına gelecektir . Hizmette halka daha yakın durma gibi bir görünümden yararlanan kü-yerelcilik ,küresel imparatorluğa yerel yönetimler üzerinden gitmeyi hedeflemekte ve bu doğrultuda en büyük engel olarak öne çıkan başkentleri devre dışı bırakarak tek merkezli bir finans kapital imparatorluğunun hazırlıklarının tamamlanmasını sağlamaktadır . Dışlanan başkentler bir araya gelmedikçe ve küresel büyük şirketler tarafından empoze edilen dıştan güdümlü kü-yerel planlara karşı bir işbirliği ya da ortak bir çalışma düzenine gitmedikçe , önceden kurgulanmış olan sistem çalışmakta ve ulus devletler düzeninden küresel şirketler egemenliği dönemine geçiş doğrultusunda hızlı bir dönüşüm yaşanmaktadır . Devletlerin merkezi yönetiminin kesin otoritesini silmeğe çalışan tekelci şirketler açısından yerelleşme alternatif olarak devreye girmekte ve bu doğrultuda kü-yerel projeler şirketlerin desteği ile uygulamaya getirilmektedir .Halka en yakın yönetimleri hizmetin halkla bütünleştirilmesi biçiminde gündeme getiren kü-yerel politikalar ,halk kitleleri için aldatıcı olmakta , sivil toplum kuruluşları ya da yerel yönetimler üzerinden tekelci şirketlerin kucağına sürüklenen halk kitleleri , zaman içinde vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları kendi devletlerine düşman bir hale düşürülerek , üniter devlet yapılarını bölücü bir konuma iteklenmektedirler . Küresel sermayenin güdümündeki medya organları aracılığı ile beyinleri yıkanan halk kitleleri böylesine oyunlara alet edilirken , ulusların egemenliği ya da halkların kendi kaderlerini belirlemesi ilkesi doğrultusunda kurulmuş olan ulus devlet yapıları hızla bir çöküşe mahkum edilmektedirler.
Hizmetler yerelleştirilirken,
Hizmetler yerelleştirilirken, hizmete en yakın yönetim olarak lanse edilen yerel yönetimler aynı zamanda halka da en yakın yönetim biçimi olarak tanıtılmakta , halkların yerinden yönetiminde yerel yönetimlere kilit bir misyon yaratılmaktadır . Bu doğrultuda , yerel yönetimlerin özerkliği talep edilmekte ve hiçbir biçimde merkezi yönetimin müdahalesi ya da ulusal egemenlik düzeninin gerektirdiği bir biçimde ulusal insiyatifin yerel yönetimlerde etkili olmaması için özerklik başlıca kaçış yolu olarak görülmektedir . Alt kimlikçi yapılanmalar , ülkenin belirli bölgelerinde farklı etnik ya da dinsel yapılanmalara gitmek isteyen bölücü akımlar ulusal egemenliğin dışına çıkmak ve merkezi yönetimin baskısından sıyrılabilmek üzere özerkliği bir kurtuluş yolu olarak görmektedirler . Özerklik yerel yönetimlere bir hak ve hukuk statüsü olarak tanınınca ,ülkenin bölünmesine ve merkezi devletin çöküşüne giden yol açılmakta ve bu doğrultuda kü-yerel açılımlar yeni küçük eyalet devletçiklerinin oluşumunu sağlayarak , büyük ulus devletlerin küçültülmesine yardımcı olmaktadır . Ayrı bir tüzel kişilik çatısı altında örgütlenen yerel yönetimler ,kü-yerel açılımlar doğrultusunda kendi kendine açılım yapabilir bir noktaya getirilebilmekte ve ayrıca dışarıdan sağlanacak maddi destekler ile , küresel yeni dünya düzeni oluşumu çizgisinde yönlendirilebilmektedirler . Özerklik statüsü bu açıdan bir güvence sağlamakta ve böylece yerel yönetimler merkezi yönetimin ya da ulus devletin kontrol alanı dışına çıkarak geleceğin eyalet devletlerinin oluşum süreçleri hızlandırılmaktadır . Her yerel adım böylece aynı zamanda ulus devletin dışına çıkılarak küreselleşmeye yönelen bir oluşumun öncüsü de olabilmektedir . Ulus devlet içinde yerelleşmek ya da merkezden kopuk bir yapılanmaya gitmek aynı zamanda tamamen tersi bir çizgide dışa açılarak aynı zamanda küreselleşmek anlamına da gelebilmektedir . Merkezi yönetimin sakıncaları ,bürokratik yapısı ile otoriter baskıları sürekli olarak gündemde tutularak ulus devletler kötülenmekte ,yerelleşme ise bu gibi tuzaklardan kaçış olarak gösterilirken yeni bir özgürleşme olarak kamuoyuna benimsetilmeğe çalışılmaktadır . Yerelleşme halk topluluklarını merkezden uzaklaştırırken sanki özgürleştiriyormuş gibi bir durum ortaya çıkarmakta ama , başkentlerden kopan bölgelerin küresel sermaye ve ona bağlı tekelci şirketlerin saldırısı ve sömürüsü altına girmesine yol açarak yeni bir emperyalizmin ve buna bağlı olarak gündeme gelen köleleştirmenin öne çıkmasına neden olmaktadır .
Kü-yerel uygulamalardan birisi olarak gündemde gelen kentlerin dışa açılması
Kü-yerel uygulamalardan birisi olarak gündemde gelen kentlerin dışa açılması , başkentlerin güdümü dışına çıkarak uluslar arası kuruluşlar ile bağlantı içine girmesi son yıllarda fazlasıyla görülmektedir . Özellikle Uluslar arası Para Fonu ya da Dünya Bankası gibi çok büyük evrensel kuruluşlar , devletlere ya da hükümetlere kredi açmayı bir yana bırakarak kentlere ve belediyelere kredi vermeğe başlamışlardır . Bu gibi uygulamaların sonucunda bir çok geri kalmış bölge kenti ve onların belediyeleri başkentleri by-pas ederek dışa açılmışlar , büyük ekonomik kuruluşlardan ya da uluslar arası bankacılık sisteminden yüklü krediler alarak kendi yöresel sorunlarını çözmeğe çalışmışlar ama sonunda gene kendi devletlerine ve de başkentlerinin yönetimine muhtaç bir duruma düşmüşlerdir .Yöresel sorunlarının çözüm projelerine finans kaynağı sağlamak üzere yurtdışından borç para sağlayan bazı kentler , aldıkları borçları geri ödeyememişler ve zaman içerisinde kapitalist ekonomik sistemin faiz bataklığına sürüklenerek iflas bayrağını çekmek zorunda kalmışlardır . Krediler yolu ile ulus devletleri çökerten küresel kapitalist sistem benzeri uygulamaları , borç tuzağına düşürdüğü kentler ya da yerel yönetimler içinde uygulamaya devam edince bir çok yerel yönetim iflas ederek gene kendi ülkelerinin devletinin himayesine sığınmak zorunda kalmışlardır . Kü-yerel projeler yerel yönetimleri merkezden uzaklaştırırken , yeni ufuklara açılan yerel yönetimler borç bataklarında sürüklenirken okyanuslarda boğulurken gene kendi devletlerine avuç açma noktasına gelmişlerdir . Kapitalisz tuzaklar merkezi yönetimler ile beraber yerel yönetimleri de iflas noktasına itekleyince , kü-yerel projeler iflas etmiştir . İnsanlığın doğasına aykırı olan kapitalist emperyalizmin sömürgeciliği , küreselleşme ya da yerelleşme oyunları ile insanlığı yeniden köleliğe mahkum etme aşamasına getirmiştir .Etnik toplumlara devlet kurdurma projeleri ,kü-yerel politikalar ile dıştan desteklenmesine rağmen , yerel yönetimlerin güçsüz kalması ve bu yüzden kapitalist sistem içinde batma noktasına gelmesiyle etkinliğini yitirerek devre dışı kalma noktasına gelmiştir .
Küresel şirketlerin ulus devletleri tarih sahnesinden silme girişimleri
Küresel şirketlerin ulus devletleri tarih sahnesinden silme girişimleri aşamasında gündeme getirilmiş olan kü-yerelleşme , İMF ve Dünya Bankasın’dan borç alarak başkentlere savaş açan yerel yönetimlerin iflas etmesi üzerine artık durma noktasına gelmiştir . Merkezi devletin sahip olduğu güçlü yapılanmadan yoksun kalan yerel yönetimler dış dünyaya açılınca cılız kalmışlar ve geleceğin kent devletlerini tekelci şirketlerin desteği ile uluslara karşı oluşturma yolunda kendilerinden beklenen adımları atamamışlardır . Geçmişten gelen yerelleşme olgusu , küreselleşme aşamasında kü-yerel projelere dönüştürülmek istenmiş ama ,büyük sermayenin çıkmazları ve sorunları yüzünden bu açılım bitme noktasına gelmiştir . Büyük parasal destekler ile kentleri başkentlere karşı kışkırtma ya da geleceğin kent devletlerini oluşturma noktasında eyalet devletlerine dönüştürme girişimlerinin çoğunlukla başarısız kaldığı görülmektedir . Çeyrek yüzyıllık küreselleşme döneminde birbiri ardı sıra görülen yerel yönetim iflasları , yerel yönetimlerden yerel devletlere geçme senaryolarının gerçekçi olmadığını ve birer ütopyadan öte gitmediğini açıkça göstermiştir . Bir çok etnik kavgaya ve de cemaat çekişmesine yol açan yerelleşme süreçlerinde , toplumların iç savaşa gitmesine neden olunmuş ve ve küçük yerel yapılar arasındaki çekişmeler büyük toplum yapılarında karışıklığa ve bazen da iç savaşlara yol açmıştır . Güçlü bir merkezin ortadan kaldırılması , toplumsal alanda kaosa giden süreçlerin de başlangıcı olduğu için ,artık kü-yerel projelerden ya da uygulamalardan söz edebilmek giderek zorlaşmıştır . Küresel sermayenin taşeronu konumundaki neo-liberal kadrolar ya da kuruluşların , fanatik ulus ,devlet ya da başkent düşmanlığının ötesinde ,hiçbir işe yaramayan kü-yerelleşme artık insanlığın gündeminden düşme aşamasına gelmiştir . Bir devlet çatısı altında halkı ile bütünleşmeyen , bölücü ve parçalayıcı kü-yerel girişimlerin kamu zararına yol açtığı kesinleşince , küresel emperyalizmin dayatması olan kü-yerelleşme süreci durma noktasına gelmiştir . Aradan geçen çeyrek asırlık zaman dilimi ,kü-yerelleşmenin gerçek dışı olduğunu , dünyanın bugünkü koşullarına uymadığını kanıtlayınca , bütün dış çabalara ve uzaktan kumandalı manüplasyonlara rağmen, kü-yerelci bir yapılanma başarılamamıştır .
Batı kapitalizminin dünya imparatorluğu
Batı kapitalizminin dünya imparatorluğu için zorlanan kü-yerelleşme diğer küresel politikalar gibi bitme noktasına geldiğinde , insanlık artık yerelleşmeyi yeniden düşünmek ve bugünün dünyasının koşullarına uygun bir biçimde gerçekçi bir tarzda düzenlemek durumundadır . Bir çok ülkede yerelleşme dışarıda küresel emperyalizme uygun bir yapılanma sağlayamamıştır ama , insanlığın geleceği açısından cumhuriyet devletlerinin kendi toplumlarını daha gelişmiş bir çizgide yönetebilmeleri açısından gene de demokratik bir alternatif olarak geçerliliğini korumaktadır . Bu nedenle , yerelleşme olgusu artık küresel şirketlerin ve emperyalizmin güdümünden kurtarılarak , merkezi ulus devletlerin yönlendirmesi doğrultusunda yeniden ele alınmalıdır . Böylesine yeni bir yaklaşım yeni bir kavramlaştırma yaklaşımı çerçevesinde ME-YEREL ya da MERKEZİ YERELLEŞME olarak adlandırılabilir . Geçmişten gelen bir alışkanlıkla , yerelleşme hep merkezin yokluğu anlamında adem-i merkeziyet kavramı ile açıklanmağa çalışılmış ve sürekli olarak merkeze ya da merkeziyetçiliğe karşı gibi gösterilmiştir . Bugünkü ulus devlet ya da üniter devlet modelleri incelendiği zaman, hem merkezi yönetimlerin hem de yerel yönetimlerin aynı anayasa ile yönetilen ortak bir devletin çatısı altında yer alabildikleri görülmektedir . Merkezi ve yerel yapılar ortak bir çatı altında buluşabildiğine göre , o zaman bu iki kavramı birbirine karşıt bir doğrultuda değil ama , yan yana ve birbirini tamamlayıcı bir doğrultuda ele almak mümkün olabilmektedir . Bu çerçevede ,bir devletin merkezi yapısının yanı sıra yerel yönetimler de yer alabilmeli ve merkezin kontrolü altında yerelleşme güçlendirilerek , artan nüfusun ve kamu gereksinmelerinin karşılanmasında merkez ve yerel yönetimler işbirliği sayesinde daha üst düzeylerde geliştirilebilmelidir . Yerel yönetimler başkentlere karşı ya da merkezi devlete düşmanlık içinde bir gelişmeye yönelmemeli ,ulus devletlerin merkezi ile anlaşarak MERKEZİ YERELLİK , ya da ME-YEREL ilkesi doğrultusunda geleceğe dönük gelişme programlarına yönelebilmelidir . Ancak böylece her yerel yönetim kendi ülkesinin koşullarına uygun düşen bir yeni yapılanma süreci içine girebilecek ve böylece küresel emperyalizmin sömürge batağından ulus devletlerin koruyucu şemsiyesi altında kendisini kurtarabilecektir . İflas tehlikesi olmayan yerel yönetimler , kendi ülkeleri ve de merkezi devletleri ile beraber doğal gelişim süreçlerini tamamlayarak yeni dünya düzeninde daha güvenli bir konumda var olabileceklerdir .
MERKEZİ YERELLEŞME
Şimdiye kadar merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik ayrı ayrı ele alınmış ve sanki bu iki akım birbirine düşmanmış gibi bir ortam yaratılmıştır . Bugün gelinen aşamada artık geçmişten gelen deneylerin bir bütünsellik içerisinde değerlendirilmesiyle ,daha üst düzeyde çağdaş bir kamu yönetiminin gerçekleştirilebilmesi için merkeziyetçilik ile yerelcilik ya da yerelleşme birlikte ele alınmak durumundadır .Bir devlet geleceğe dönük kendisini yenilerken , hem merkezi yapısında hem de taşrada yer alan yerel yönetimlerde yenileşmeyi bir bütünsellik içinde birbiriyle bağlantılı olarak ele almak durumundadır . Merkezde yeni yapılanmayı sağlayan idari reformlar yapılırken , yerel yönetimler de de benzeri yenilemelere gidilmelidir . Türkiye’de küresel baskılar ile gündeme getirilen kamu yönetimi reformu ile beraber yerel yönetimler reformu girişimlerinin başarısız kalmasının ana nedeni , bunların belirli bir bütünlük içerisinde ele alınmamasıdır . O zaman , sadece yerelcilik yaparak ya da yerelleşmeyi öne çıkararak ,bir idari reformun yapılamayacağı artık açıkça ortadadır .Artan nüfus dikkate alınarak yerel yönetimler güçlendirilmeli ,yerel yönetimlere kendi bölgelerindeki etkinliklerini artıracak düzeyde yeni yetkiler verilebilmelidir . Ne var ki , yerel yönetimlerin güçlendirilmesi , merkezin tasfiyesi anlamına da gelmemeli , tıpkı yerel yönetimler de olduğu gibi merkez de benzeri doğrultuda daha da güçlendirilmelidir . Böylece , ME-YEREL ilkesi doğrultusunda ,başkent’de yer alan merkezi devlet ile buna bağlı olan yerel yönetimler bir bütünsellik içerisinde güçlendirilerek ülkenin kamu yönetimi ve kamu hizmeti gereksinimleri en üst düzeyde karşılanabilmelidir. MERKEZİ YERELLEŞME , yapılacak idari reformun esası olmalı , böylece var olan ulus devletler dağılmadan , merkezi devletler kü-yerel politikalar ile çökertilmeden insanlığın beklentilerini karşılayabilecek yepyeni bir kamu örgütlenmesi , ulusal çizgide geliştirilecek idari reformlar ile başarılabilmelidir . Yerel yönetimler ile merkezi yönetim birlikteliğinden daha güçlü kamu yönetimi teknikleri ortaya çıkabilmeli ve , giderek artan nüfusun gereksinmeleri doğrultusunda daha gelişmiş yönetim biçimleri ile daha mutlu ve düzenli bir yeni dünya düzeni kurulabilmelidir .
KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE KAOS DEĞİL AMA!..
KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE KAOS DEĞİL AMA ME-YEREL POLİTİKALAR İLE BİR DÜZEN KURULMALIDIR. KAOS’tan SONRA YENİ DÜZEN İSTEYENLERE DÜNYA BIRAKILMAMALIDIR. YENİ DÜNYA DÜZENİ SAVAŞ İLE DEĞİL BARIŞ VE DAYANIŞMA İLE KURULMALIDIR. KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE ETNİK VE DİNSEL ÇATIŞMALARA İZİN VERİLMEMELİ, ME-YEREL POLİTİKALAR İLE DAYANIŞMA VE BARIŞ İÇİNDE DÖNÜŞÜM SAĞLANMALIDIR. ME-YEREL POLİTİKALAR İLE HER ÜLKEDE İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA GERÇEKLEŞTİRİLMELİ VE DÜNYA’YA BARIŞ GETİRİLMELİ, YENİ DÜNYA DÜZENİ İÇİN TÜM İNSANLIK ORTAK MÜCADELE ETMELİDİR. ME-YEREL POLİTİKALAR İLE HER TÜRLÜ ÇATIŞMA ÖNLENMELİ VE BARIŞ İÇİNDE BİR GELECEK HAZIRLANMALIDIR.

3 Aralık 2018 Pazartesi

DÜNYA’NIN PROFESÖRÜ OKTAY SİNANOĞLU Ref: Ahlat Haber Gazetesi Yazan: İlhami NALBANTOĞLU (Dünyanın en genç profesörü, Türkiye'nin Einstein'ı Oktay Sinanoğlu,)

DÜNYA’NIN PROFESÖRÜ
OKTAY SİNANOĞLU

Ref: Ahlat Haber Gazetesi

Yazan: İlhami NALBANTOĞLU
Dünyanın en genç profesörü, Türkiye'nin Einstein'ı Oktay Sinanoğlu, 80 yaşında Amerika'da hayata gözlerini yumdu.
Türk insanının göğsünü kabartan çalışmalarıyla adını tüm dünyaya duyuran Oktay Sinanoğlu kimdir, çalışmaları nelerdir?
Oktay Sinanoğlu, babasının Türkiye Başkonsolosluğunda görev yapmakta olduğu İtalya’nın Bari kentinde doğdu. 1939 yılında İtalya'da II. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Ailesiyle Türkiye'ye döndü.
Oktay Sinanoğlu, Ankara Yenişehir Lisesi'ne burslu öğrenci olarak girdi ve 1953 yılında bu okulu birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla Kimya Mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956'da ABD Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.
1957'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nü sekiz ayda bitirerek yüksek kimya mühendisi oldu. "Alfred Sloan" ödülünü aldı. 1959'da Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'de kuramsal kimya doktorasını tamamladı. 1960'ta Yale Üniversitesi'nde öğretim üyesi (asistan profesör) oldu.
1960-1961 yıllarında atom ve moleküllerin çok-elektronlu kuramı ile "Doçent" oldu. 1963'te 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak 28 yaşında "tam profesör" unvanını aldı. 20. yüzyılda Yale Üniversitesi'nde bu sanı kazanan en genç öğretim üyesidir.
1962 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti yalnız Oktay Sinanoğlu'na mahsus olmak üzere kendisine Danışman Profesör ünvanını verdi. Yale Üniversitesi'nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. 1973'de Almanya'nın en yüksek "Aleksander von Humboldt Bilim Ödülü"nü ilk kazanan kişi oldu. 1975'de Japonya'nın "Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülü"nü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu’na ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü ünvanı verildi. 1976'da Japonya'ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır. Amerikan Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir. Meksika hükümeti tarafından yüksek Bilim Ödülü "Elena Moshinsky" ile ödüllendirildi.
Dünyada yeni kurulmaya başlayan moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri oldu. DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirdi. Dünyanın pek çok yerinde buluşları ve kuramları ile ilgili konferanslar verdi.
1980'li yıllarda çalışmalarını kimya biliminin basit bir şekilde öğretilmesine yönelik bir kuramsal çerçeve üzerinde yoğunlaştırdı. 1993'te Yale Üniversitesi'ndeki profesörlük görevlerinden erken sayılabilecek bir yaşta emekliye ayrıldı. Aynı yıl Türkiye'ye dönerek Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü'nde profesörlüğe atandı. 2002 yılında bu görevden de emekliye ayrıldı.
Türkiye'de bulunduğu dönemde çalışmalarını daha çok Türk ulusal kimliği ve Türk diliyle ilgili milliyetçi görüşlerini yaymaya adadı. Eğitim dilinin resmi dil olması gerektiğini ve yabancı dilin takviyeli olarak öğretilmesinin gerektiğini savunmaktadır. Matematiksel yapısından dolayı Türkçenin en iyi bilim dili olduğunu söylemektedir
Yaşamı boyunca Kuantum mekaniğine birçok katkıda bulunmuş bir bilim adamıdır. P.A.M. Dirac'in de üzerinde uğraştığı ancak çözümleyemediği bir problemi, "Kuantum mekaniği"nde, Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri çözdü. Böylece Kimya bilimini bu topolojik inceleme ile sağlam bir temele oturttu.
19 Nisan 2015 tarihinde hayatını kaybetti.
Ülkemiz adına yapmış olduğu bu denli önemli başarılarından dolayı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’na Tanrıdan rahmet diliyor, minnetle anıyoruz.

10 Kasım 2018 Cumartesi

NAHİT DURU: MÜFLİS TÜCCAR ESKİ DEFTERLERİ KARIŞTIRIRMIŞ., İNCİ HEKİMOĞLU: BENİ O HEKİMLERE EMANET ETMEYİN., ESFENDER KORKMAZ: İKTİDAR NEDEN DENETİM İSTEMİYOR?., ÜMİT ZİLELİ: HAYDİ BAKALIM ÇIKARIN YAZDIĞINIZ YAZILARI., AHMET TAKAN: ÖDÜL KİMİN BAŞINA KONULDU?.., YILMAZ ÖZDİL: KARAYILAN

NAHİT DURU: ‘MÜFLİS TÜCCAR ESKİ DEFTERLERİ KARIŞTIRIRMIŞ’

Biliyorum ki; “Bu başlık nereden çıktı?” diyeceksiniz. Ekonomik kriz nedeniyle konkordato isteyen veya iflas eden şirketler için değil bu başlık...
Son günlerde ekonomik kriz ABD’li Papaz Bronson ve McKinsey olayı enflasyonun önlenemeyişi evleri sarsan mutfak yangını gibi sorunlar almış başını gidiyor. İktidar bu sorunlarla nasıl baş edeceğini bilemiyor.
O nedenle de AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’liler bu olayları unutturmak için eski defterleri karıştırmaya başladılar. Çünkü halkı inandırabilecek yeni söylemleri yok.
“Andımız”la ilgili Danıştay kararı ve ezanın Türkçe okunmasının yanı sıra yıllardır başları sıkıştığında sarldıkları İsmet Paşa’nın camileri ahır veya depo yaptığı iddiaları yeniden gündeme taşındı ve İnönü islam karşıtı gibi sunuldu. Aslında yıl olarak 1930’lar diyorlar ama Atatürk’ün adını anmadan
Cumhuriyetimizin Devletimizin kurucusunu en yalın arkadaşı İsmet İnönü üzerinden vurmaya çalışıyorlar.
Öncelikle İsmet Paşa Laik Cumhuriyet’e inanmış eskilerin deyimi ile “mütedeyyin“ bir devlet adamıydı ve de yaşamının hiç bir döneminde “dini siyasete alet” etmedi.
Paşa oruç tutmak dahil elinden geldiğince dini vecibelerini sessizce yerine getirmeye çalışırdı.
Meydanlarda dini politikaya alet etmemek inançlardan medet umarak din ticareti yapmadan halktan oy istememek dinsizlik sayılıyorsa bunun adı en hafifinden cehalettir.
Bugün İsmet Paşa’ya “dinsizlik “ suçlaması yöneltenler O’nun kendi parası ile Çankaya Merkez Camii’ni yaptırdığını halılarını da eşi Mevhibe hanımın aldığını bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa ayıp bilip de bu suçlamayı yapıyorlarsa daha büyük ayıp. Hatta günah…
Genç tarihçilerimizden Sinan Meydan camilerin depo olarak kullanımına ilişkin şu gerçeği kaç kez açıkladı bilmiyorum. Bir de ben Meydan’ın kaleminden anımsatayım:
“İsmet İnönü II. Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1939-1946 yılları arasında Türkiye’ye yönelik muhtemel bir saldırıda camilerin hedef alınmayacağını düşünerek müzelerimizdeki “tarihi” ve“dini” değeri olan eserleri zarar görmemeleri için bazı camilere koydurarak koruma altına almıştır. Evet İsmet İnönü 1939-1946 arasında bazı camileri ‘depo’ yapmıştır ama bu depolar Kutsal emanetler Hz. Muhammed’in sancağı kılıcı hırka-i saadeti Hz. Osman’ın kanlı Kuran’ı
Kerim’i gibi ‘dinsel ve tarihsel’ değeri olan eşyaların deposudur. Örneğin Topkapı Sarayı’ndaki‘Kutsal Emanetler’ bu emanetlerle ilgilenen görevlilerle birlikte Niğde’ye götürülerek Niğde’deki bazı camilere konulmuştur. ”
Tanımaktan onur duyduğum İsmet Paşa’la ilgili doğruların anlaşılması için birkaç konuya vurgu yaptım o kadar...
Mustafa Kemal Atatürk’e gelince orada da baltayı taşa vuruyor müfteriler.
Turgut Özakman da Atatürk’e iftira atanlara şu cümlelerle adeta tarih ders veriyor:
“Yunanlılar giderken ahşaptan yapılmış 8-10 bin köy camiisini yaktı. İnsanları içine doldurup yaktı. Cumhuriyet ilk iş olarak bütün camileri yaptırdı…
Polatlı’dan İzmir’e kadar olan bütün köy camileri Cumhuriyet’in eseridir… Para toplayarak yaşıyordu din adamları. Cumhuriyettir ki onları kadrosuna aldı.
İmam maaş alıyor... Bunu yapan Atatürk. İnsan ona bir dua etmez mi?
En tehlikeli cehalet dinde cehalet. Çünkü onu koyun gibi kullanırsınız dinde cahil olan adamı istediğiniz gibi kullanırsınız. Matematik cahili olursanız fazla bir şey değil bakkal kandırır. Ama öbürü çok büyük tehlike…”
Din bezirganları Atatürk’ü ve İsmet Paşa’yı istedikleri kadar karalamaya çalışsınlar gerçekler gün gibi ortada.
Bu iftiraların karalamaların nedeni belli.
Yerel seçimler yaklaşırken yeniden “din”i öne çıkarıp sorunları unutturmaya çabalıyorlar ama bu kez nafile nafile…
Enflasyon pahalılık halkın cebini vurdu bir kere.
İNCİ HEKİMOĞLU: 
BENİ O HEKİMLERE EMANET ETMEYİN
hekimogluinci@artigercek.net
Her talep iktidar tarafından toplum mühendisliğinin bir başka basamağına tırmanma vesilesi yapılırken topluma eza olarak geri dönen yeni bir mağduriyet alanı yaratıyor.
Yakın bir dostum anlatmıştı.
70’li yıllarda ağır bir mide kanamasıyla Ankara’da bir devlet hastanesine yatırılır.
Günler geçer ama iyileşmesi beklenirken her gün daha da kötüye gider.
Sararır solar zayıflar ve bitkinlikten parmağını kıpırdatamaz hale gelir.
Sevenleri endişe ve panik içinde sorumlu doktoru soru yağmuruna tutarlar ama “elimizden geleni yapıyoruz bekleyip göreceğiz” dışında umut verici bir yanıt alamazlar.
Oysa artık beklenecek zaman kalmamıştır ve yakınları harekete geçer.
Tanıdık doktorlar bulunur görüş alınır ve apar topar güvenilir buldukları başka bir hastaneye naklederler.
Bu karar hayatını kurtarır.
Sevgili dostumun aslında tedavi edilmediği ölüme yatırıldığı anlaşılmıştır.
Daha vahimi gözünü kırpmadan hastasını ölüme terk eden doktorun MHP’li olduğu ortaya çıkmıştır.
Kutuplaşmanın sokak çatışmalarına dönüştüğü “darbe koşullarının olgunlaştırıldığı” bilmem kaçıncı MC hükümetinin iş başında olduğu yıllar…
Milliyetçi Cephe iktidarının devletin bütün kilit noktalarını ele geçirdiği tıpkı bugünkü gibi kadrolaşmanın her alanda fütursuzca uygulandığı yıllar yani bahsedilen dönem…
Devlet hastaneleri de payını almıştı elbet faşizmin örgütlenmesinden.
12 Eylül Darbesi’nden sonra işkencehanelerde görev alan Adli Tıp’ta “işkence yoktur” raporları veren cezaevlerinde işkenceyi örtmekten sorumlu olan o doktorlar 70’li yıllarda yapmıştı ‘staj’larını.
Şimdi yeni bir ‘doldur-boşalt’ uygulamasıyla sağlık alanı tümüyle kontrol altına alınıyor.
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti önleyecek tedbirler almak yerine bunu da bir ‘fırsat’a çeviren iktidar adeta şiddete yeni boyutlar kazandıran yasayı anıldığı gibi “sağlıkta şiddet” olarak Komisyondan geçirdi.
Galiba artık öğrenmemiz gereken ilk ders bu iktidardan hiçbir soruna çözüm üretmesini talep etmemek.
Her talep iktidar tarafından toplum mühendisliğinin bir başka basamağına tırmanma vesilesi yapılırken topluma eza olarak geri dönen yeni bir mağduriyet alanı yaratıyor.
Meclis yeni rejimin basit bir manivelası haline gelmişken hâlâ alternatif yaratıcı kapsayıcı örgütlenme ve siyaset üretme kanallarına yoğunlaşmamak mağduriyet alanlarını giderek çeşitlendirip genişletiyor.
Komisyon görüşmelerinin sosyal medyadaki video kayıtlarını herkes izlemeli.
Hukuku çoktan geçtik Komisyonun tabi olduğu/olması gereken yasaların tüzüğün geleneklerin nasıl zorbalıkla çiğnendiğini herkes görmeli.
Anayasa başta olmak üzere İLO Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi ulusal ve uluslararası hukukun bir emirle yok sayılmasının ibret-i alemlik kaydıdır çünkü.
Ve iktidar üyelerinin kendilerine saygısının geldiği seviyeyi…
Artı Gerçek yazarı ve HDP’li komisyon üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun twitter hesabından yaptığı paylaşım bugün hiçbirini utandırmıyor olabilir ama yarının garantisi yok.
“Gece yarısı her türlü zorbalıkla uyduruk bir oylamayla tamamen usulsüzlük içinde güya 5. maddeyi komisyondan geçirdiler. Mazlumlardan aldıkları beddualar arşı inletir bu yürekten kahırlarla sonları kesin berbat! Tek bir vekilleri madde lehinde konuşamadı yüzleri yoktu. ”
Konuşamadıkları için muhalefet milletvekillerini de konuşturmamakta bulmuşlar çareyi.
CHP’li Doktor Ali Şeker isyanını bu mesajla duyurdu:
“Sağlık Komisyonu üyesiyim. 5. madde üzerine söz istedim. 11 saat beklettiler. Bana bekleyen komisyon üyeleri ve milletvekillerine söz vermediler. Komisyon
Başkanı AKP Grup Başkanları’nın talimatıyla oylamaya geçti. Faşizme karşı direnmek haktır. ”
HDP’li Meral Danış Beştaş ise mesajında “KHK’lı doktorlara medeni ölüm getiren 5. maddeninoylaması bile yapılmadan kabul edildiği ilan edildi. Bir AKP klasiği...” diyerek bize eğitimde 4x4x4uygulamasının komisyondan geçişini hatırlattı.
Genç yapılı adeta dövüş sporları eğitimi almış milletvekillerinden küçük bir ordu komisyonu basmış ve muhalif milletvekillerini döve döve yasayı geçirmişlerdi.
Gerçekten bir AKP klasiği.
Tamam da “faşizme karşı direnmek hak” ise dayak yiyerek zorbalık karşısında çaresiz kalarak ve bunların karşılığında mesaj atarak mı olacak o iş?
Bu yasayla mağdur edilecek doktor sayısının 7 bin civarında olduğu belirtiliyor.
O da şimdilik…
Sayısız mezun atanmayı bekliyor hem de hastanelerde en az 20 bin uzman 10 bin pratisyen açığı bulunurken.
Türk Sağlık-Sen’in geçen yıl açıkladığı verilere göre 141 bin 259 doktor görevdeydi ve 100 binkişiye sadece 179 doktor düşüyordu.
Niye atama yapmadıkları malum. MİT veya Emniyetten gelecek fişleme sonuçlarını bekliyorlar.
Yani artık hastaneleri de yandaş dinci-kinci iktidar emrini Hipokrat Yemini’nden üstün tutan doktorlarla dolduracaklar.
Üstelik bunların çoğu tabela üniversitelerinden mezun olmuş ‘seçkin’lerden oluşacak.
“Yargıya güven”in yanılmıyorsam tarihimizde ilk kez “polise güven”in bile altına düştüğü ülkemizde sağlık çalışanları ve doktorlar da artık güven endeksinde yargının altında bir yere yerleşirler.
Şahsen sevenlerime diyebileceğim tek şey mümkünse beni rejimin kindar-dindar ve yetersiz doktorlarına emanet etmeyin.
ESFENDER KORKMAZ: 
İKTİDAR NEDEN DENETİM İSTEMİYOR?
esfender@esfenderkorkmaz.com
Sayıştay'ın bazı kamu dairelerinde ve belediyelerdeki usulsüzlükleri meydana çıkaran raporundan sonra Denetimden Sorumlu Başkan Yardımcısı görevden alındı.
Eylül enflasyonu da yüksek çıkınca Türkiye İstatistik Kurumu Başkan Vekili görevden alınmıştı
İktidar doğrudan ve denetimden hoşlanmıyor. Başkanlık sistemini "Başkan ne derse ve ne yaparsa doğrudur. Tek yetkili ve sorumlu başkandır" şeklinde anlıyor.
Kaldı ki Sayın Cumhurbaşkanı da bu anlayışı eskiden beri açıkça dile getiriyor.
Başbakanlığı sırasında müteahhitlere yatırımlarda Danıştay engeliyle karşılaştığını söylemişti. Danıştay Başkanlığı da cevap olarak; "Hukuka bağlı olması gereken Sayın Başbakan'ın Danıştay'ı dolayısıyla hukuku icraatına engel sayması kabul edilemez maksadı aşar nitelikte talihsiz bir açıklamadır" demişti.
Yine Sayın Cumhurbaşkanı Danıştay 8. Dairesi tarafından verilen 'Öğrenci Andı' kararına tepki göstererek "Vatandaş sizi tokatlamıyor beni tokatlıyor" demişti ve ardından Danıştay kararının idareye müdahale olduğu ve yeni sistemin yürütmede çift başlılığı kaldırdığı şeklinde yorum yapmıştı.
Hangi sistem olursa olsun demokratik hukuk devletinde yürütmeyi denetleme ve yürütmenin yanlışlarını engelleyen denetim mekanizmaları vardır.
Türkiye'de Danıştay ve Sayıştay yetkisini Anayasadan alıyor. AKP iktidarında 2005 yılında değişen Anayasanın 160. maddesine göre Sayıştay kamu kurumları ve belediyelerin gelir-gider ve mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemekle yükümlüdür.
Türkiye'de Meclis'in yetkileri kısıtlandı ve fakat Sayıştay'ı düzenleyen madde aynen duruyor.
Dünya Adalet Projesi (WJP) dünyadaki hukukun üstünlüğünü ilerletmek için çalışan bağımsız çok disiplinli bir organizasyondur.
WJP'ye go¨re hukukun üstünlüğü sürdürülebilir ekonomik kalkınma hesap verebilir hükümet ve temel haklara saygı sunan topluluklar için fırsat ve eşitliğin temelini oluşturur.
WJP'nin 2018 raporuna göre Türkiye 2017 yılında hukukun üstünlüğü endeksine giren kriterler açısından da ortanın altında puan aldı ve 113 ülke içinde 101. sırada geri sıralarda yer aldı.
2017 yılında Türkiye'nin en geri kaldığı kriter "hükümet yetkilerinin denetimi ve gerektiğinde eylemlerinin kısıtlanması" kriteridir. Türkiye bu kriterde 113 ülke içinde sondan üçüncü olmuştur. Afganistan Nikaragua Etiyopya Uganda gibi ülkeler daha üst sıralardadır.
Kaynak: World Justice Project Rule of Law Index 2018'den derlenmiştir.
***
Bu alandaki sorun Sayıştay denetimine sınır getirilmesi Meclis'te AKP çoğunluğunun her yasayı yeterli tartışmadan ve kontrolsüz çıkarması hükümetin çıkardığı OHAL kararnamelerinin OHAL ile sınırlı değil de kalıcı olarak ve kanun yerine geçen kararlar olması niteliğinde olması yargının yeniden düzenlenerek daha fazla siyasi etki altına alınması her şeyin Cumhurbaşkanı kararnamesi ile çözülmeye çalışılması Türkiye'yi hükümeti ve hükümet yetkilerini denetlemede dünyanın en geri ülkeleri arasına soktu.
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/iktidar-neden-denetim-istemiyor-49545yy.htm
ÜMİT ZİLELİ: 
HAYDİ BAKALIM ÇIKARIN YAZDIĞINIZ YAZILARI.
Ertuğrul Özkök dün köşesinde “FETÖ savcısı” Ferhat Sarıkaya ile ilgili kaleme aldığı yazısında“13 yıl sonra öğrenip dehşete düştüğü kumpası uygulanan iğrenç yöntemleri” anlatmış… Üşenmedim bulup saydım; tee 2005'ten bu güne yalnızca ben tam 9 yazı yazmışım o iğrenç kumpasla Sarıkaya veFETÖ ile ilgili görememiş demek ki! TV'lerdeki tartışmaları da izlememiş!. . Bir de başka gazetelerdeki arkadaşlarının siyasetçilerin yazdıklarını söylediklerini önlerine koyup düşünme çağrısı yapmış Özkök… Gerekçesi çok ilginç:
-Biz milletçe 11 yıl nasıl uyuduk veya nasıl uyutulduk!. .
Çok haklı! uyuyanlar uyutanlar uyutulanlar o gün yazdıklarını çıkarıp ortaya koymalı; koymalı ki kimlerin hangi iğrençliklere meze olduğu kimlerin savaştığı kimlerin arka kapıdan sıvıştığı ortaya çıksın!.. Haa bu arada eşi Tansu Hanım'ı da yürekten kutluyorum; tümünden yürekli çıktığı için!. . Ben kendi hesabıma 2016 yılında yayınlanan tüm süreci anlattığım yazımla katılıyorum kampanyaya (kumpanya mı demeliydim acaba!)
-Bakalım kaç yiğit çıkacak er meydanına göreceğiz!. .
ELLERİ KAN İÇİNDE BİR CEMAAT SAVCISI!. .
Ferhat Sarıkaya… Bir savcı… Ama bir Cumhuriyet savcısı değil…
Fethullah Gülen'in “kahraman” payesi ile onurlandırdığı nice yaşamları söndürmüş elleri kan içinde bir Cemaat savcısı… Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının öncüsü olarak tarihe geçen Van 100. Yıl Üniversitesi ve Şemdinli operasyonlarının ön planındaki “en cevval piyonu!. . ”
İşte bu “kahraman” savcı tam 11 yıl sonra 15 Temmuz darbe girişiminin ardından “vicdanen rahatsız” olduğunu söyleyerek itirafçı oldu… Halen Ankara Cumhuriyet
Savcısı olduğundan itiraflarını da birlikte çalıştığı mesai arkadaşı savcılara yaptı!. .
İtiraflarını okuduğumda yüreğim sızladı… Savcı kılığındaki bir müridin işlediği “cinayetler” zindana tıktığı insanlar şerefi lekelendiği için kendini asan kalp krizi geçiren insanlar cemaatçi hakim ve polis şefinin verdiği talimatlar çerçevesinde hazırladığı iddianameler hepsi bir bir gözümün önünden geçti…
Savcı suretine bürünmüş bu mürit küçücük minnacık bir “adam” dı ama çok büyük işler başardı; Türkiye'yi bambaşka iklimlere sürükleyecek rejimi dinamitleyecek
Türk ordusunu tarihinde olmadığı şekilde diz çöktürecek binlerce on binlerce suçsuz günahsız insanın ve ailelerinin darmadağın olmasına sebep olacak düğmeye o bastı…Ve 11 yıl sonra hem de hâlâ“Cumhuriyet savcısı” sıfatını taşırken korku belasına hiç utanıp sıkılmadan itirafçılığa soyundu…
-“Kahraman” savcının kalibresi işte ancak bu kadardı!. .
BİR GENEL SEKRETERİ KATLETMEK!. .
İlk cinayeti bir üniversite genel sekreterinin intiharıydı!. .
Ona Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ve çalışma arkadaşlarının defterinin dürülmesi görevi verildi ilk olarak…
O sıralar parti içinde epey etkin olan Hüseyin Çelik yerel seçimlerde Cemaat çevresine meydanlarda açık açık şu sözü vermişti:
-Belediyeyi bize verin üniversiteyi halledeceğiz!. .
Tam da öyle oldu!. . Sarıkaya “tıbbi cihaz alımı ihalesinde yolsuzluk” gerekçesiyle Rektör Aşkın'ın Genel Sekreter Enver Arpalı'nın ve bazı çalışanların tutuklanmasını sağladı. Sarıkaya itiraflarında bu başarısından ötürü Van Başsavcısı Kemal Kaçan tarafından alnından öpülerek kutlandığını anlattı!. .
Bu tutuklanmayı onuruna yediremeyen defalarca tahliye dilekçesi veren Genel Sekreter Arpalı sonunda bir çamaşır ipiyle kendini asarak intihar etti.
Genel sekreterinin intihar ettiğini duyan Rektör Aşkın ise kalp krizi geçirdi zor kurtarıldı. Sonra?. Sonrası yok! Tüm sanıklar beraat etti!. . Ama iş başarılmış üniversite Fethullah'ın müritlerinin kucağına düşmüştü!. .
-Bir intihar bir kalp krizi ve söndürülen darmadağın edilen yaşamlar pahasına!. .
GÜNEY AFRİKA BOSNA VE ANKARA!. .
Cemaat'in bu ilk büyük kumpasını başarıyla sonlandıran Ferhat Sarıkaya'ya zaman geçirmeden ikinci kumpas davası verildi; hedef bu kez çok daha büyüktü:
-Genelkurmay Başkanı olacağı neredeyse kesinleşen Yaşar Büyükanıt!. .
Aradıkları fırsat ise ayaklarına gelmişti; Şemdinli'de Umut Kitabevi'ne bombalı saldırı yapılmış bir kişi yaşamını yitirmişti. İki astsubay ve bir PKK itirafçısı suçlanıyordu… Sarıkaya itiraflarında kumpası nasıl hazırladıklarını şöyle anlattı:
-Başsavcı Vekili İbrahim Özer soruşturmayı bana verdi. Daha sonra Yargıtay üyesi olan İlhan Kaya o zaman Van'da 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanıydı. Beni o yönlendirmeye başladı.
Ancak bu kez kumpas tutmadı! Cemaat'in savcısı HSYK tarafından meslekten atıldı. Gülen'in“kahraman savcıya iyi bakın” talimatı gereği Sarıkaya ve ailesi
Güney Afrika'ya yerleştirildi. Yediği önünde yemediği ardında bir hayat yaşadığını itiraflarında anlattı. Öyle ki; emekli generallerin açtıkları davalarda mahkum edildiği tazminatlar dahi Cemaat tarafından ödendi.
Sarıkaya ve ailesi 18 ay kadar da Bosna'da ikamet etti. Çocukları burada okudu. Daha sonra Ankara'ya döndü. 2010 referandumu sonrasında gerekli tüm makamlar
Cemaat'in eline geçince de Ankara'ya Cumhuriyet Savcısı olarak atandı iyi mi?!. Gazeteci İsmail Saymaz'ın Hürriyet Pazar ekinde kaleme aldığı “Bir savcının cinayet defteri”başlıklı incelemesinden öğrendiğim kadarıyla bu muhteremin “cinayetleri” yalnızca 2005'de yediği herzelerle sınırlı kalmamıştı; başka hayatların sönmesinde intiharlar yaşanmasında da “başrollerden” birini oynadığı ortaya çıkmıştı!..
Ve bu “itirafçı-savcı” kılıklı mürit ülkenin başkentinde görevini sürdürüyor…
-Yargılanıp günahlarının bedelini ödemesi için daha kaç hayat söndürmesi gerekiyor acaba?!.
AHMET TAKAN: 
ÖDÜL KİMİN BAŞINA KONULDU?..
ahttakan@gmail.com
Bayram değil seyran değil... Enişte bize neden selam verdi!... Hem de ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer'in Ankara ziyareti sırasında... Hem de açıklama ABD Ankara Büyükelçiliği vasıtası ile yapıldı... ABD; PKK'lı teröristler Murat Karayılan Cemil Bayık Duran Kalkan'ın başlarına toplam12 milyon dolarlık ödül koydu.
İçeridekiler milletin aklı ve zekasıyla her daim alay ederse dışarıdakilerin eli armut mu toplar?. . Eli kanlı katilleri bugüne kadar büyüten ve himaye eden kim?. . Yaşadıkları inlerde ABD subayları değil de Venüs ordusu subayları ile mi dolaşıyorlardı?. . Bu katillerin emrindeki kahpeler her türlü eğitim para ve silah desteğini Uganda mı sağlıyordu?. . Bugüne kadar aklınız neredeydi?. . "Vay be ne büyük kıyak çektiniz bize" deyip güdümünüzdeki siyasetçiler gibi bizlerden de önünüzde iki kat bükülmemizi mi bekliyorsunuz?. .
Defolur gidersiniz!. .
Haber duyulur duyulmaz Ankara'nın nabzını tutmak için güvenilir askerî ve istihbarat kaynaklarımla bir dizi görüşme yaptım. Önce 2 yıldır ABD'nin PKK elebaşlarına yaptığı "dönüşeceksiniz" baskısını hatırlattılar. Peki bu son nokta mı?. . İstihbarat kaynakları "ABD 'Rojava' denilen bölgeden dönüşüme karşı çıkan PKK güçlerinin çıkmasını istiyor. 'Çıkın Türkiye'yi durdurayım' diyor. Bunu bizim için yapmıyorlar. Kendi planlarını uyguluyorlar. Çözüm sürecini güncellemişler. Diğer yandan da İran operasyonuna bizden de destek istiyorlar. 'Rojava' ABD'nin hem yönetim üssü hem askerî operasyon merkezlerinden biri hem enerji koridoru. BOP'un da merkezi PKK'yı burada istemiyorlar. Şu an PKK dağ kadrosu buradan çıkıyor ama yeni kadroları ile YPG geliyor. Değişen bir şey yok. ABD bu hamlelerle sadece PKK'nın adını bitiriyor. Hepsine YPG diyor. Direnenleri de temizleyecek. ABD bunları Rojava'da günah keçisi ilan etti. Diğerlerine 'eğer bunlar giderse Türkiye size hiçbir şey yapamaz' mesajı veriyor" değerlendirmelerini yapıyor.
"Rojava" denilen bölgenin Fırat'tan Irak sınırına kadar Kuzey Suriye'deki sözde Kürt kantonları olduğunu hatırlatarak devam edelim.
ABD bir taşla kuş sürüsü vurmayı hedefliyor. İran'a yakın Cemil Bayık ile PKK-İran ilişkisini Murat Karayılan ile "Rojava"da çok etkili olan PKK ilişkisini kırmak istiyor. Duran Kalkan meselesi ise biraz derin!. .
Dönüştürülen PKK'da bu katillerin yerine kimler getirilecek?. . Anladığım kadarıyla ABD yeni sivri isimler istemiyor. Alt kadrolardan "akademik eğitim verdikleri" isimleri bölgeye götürerek görevlendiriyor ve idari kadroları bunlardan kuruyor. 3 teröristin başlarına ödül konulması ardından bugün itibarıyla şunları sıralayabiliriz;
* Suriye'de yeni oluşum kavgasında ABD yeni bir hamle yaptı. Kontrol hamlesi.
* ABD YPG/PKK içindeki kavgaya da net olarak taraf oldu. Eski tüfekleri kovdu. Bu Türkiye'ye kıyak çekmeden ziyade oradakilerin de gazını alma operasyonu.
* ABD kullandığı adamları eskidi mi çöpe atar. Yakın geçmişteki örnek; Taliban.
* Çapulcu başı Barzani Kuzey Irak'ta referandum yaparken "bir süre bekle acele etme" demişti. Neden?. . Çünkü Suriye ile Irak'taki sözde Kürt devletlerinin birleştirilmesi işini ABD yapacaktı ve bunun herhangi bir nedenle sekteye uğratılmasını istemiyorlardı. Suriye'deki yapılanmaların sorunsuz tamamlanması gerekiyordu. Suriye ve Irak'taki yapılanmalar tamamlandıktan sonra referandumla birleşme planlanıyordu.
* Suriye'deki özerk yapılanmalara rejim itiraz etmez.
* Rusya ABD ile çok rahat anlaşır. Çünkü tek hesabı Akdeniz'deki üslerine dokunulmamasıdır.
* ABD petrol kaynaklarını düşünür.
* Hatırlar mısınız?. . Kuzey Irak'ta binlerce militanını besliyor olmasına rağmen çapulcu başı Barzani ile PKK yönetim kadrosu arasında liderlik konusunda şiddetli kapışmalar olmuştu. ABD'de sözde Kürt devletinin kuruluşunun başlangıç noktası olarak Suriye'yi göstermişti.
* Hiç unutmamız gereken bir husus daha var; İmralı'da sefa süren bebek katili Öcalan da tüm konuşmalarında sözde Kürt devletinin kuruluşu için ilk adres olarak Suriye'yi gösterir.
* Kandil ile İmralı'nın ters olduğunu bilmeyen kaldı mı?. .
* ABD Türkiye'de salak atlatma oyunu oynuyor. PKK YPG'ye dönüştü. Biliyorsunuz YPG ABD için terör örgütü değil müttefik. İnanmayan son ortak devriye görüntülerine baksın.
* Çok yakında "PKK'yı bitirdik" havalarıyla birilerinin yeni çözüm masasına kurulduklarını görürseniz onların da "muhatabımız PKK değil. O bitti. Bölgeye artık barış gelecek" dediklerini duyarsanız sakın ha şaşırmayın!. .
Bu arada PKK'nın formatlanarak nasıl devletleştirildiğine ilişkin kaleme aldığım yüzlerce yazıdan biri olan 29 Mart 2018 tarihli "Fransa Türkiye aleyhine şer yayınlarına başladı" başlıklı yazıma bir kez daha bakın. O yazıda ABD'nin yancısı Fransa'da çok popüler bir TV kanalında yayınlanan belgeseldekiPKK/YPG sözde devletleşmesini sizlere aktarmıştım.
Hâlâ ABD'nin teröristlerin başlarına koyduğu ödüle "Türkiye'ye yapılmış geç de olsa bir kıyak"olduğuna inanan ve kafasında soruları olan varsa;
O zaman gitsin bebek katili Öcalan'ın idam edilmesine karşı çıkanlara ve bu idamı engelleyenlere danışsın. Bir bildikleri vardır mutlaka!. .
Allah bana ömür vermesin de İran operasyonun ardından Türk yurduna Kuzey Suriye'den topyekûn nasıl saldırıldığını görmeyeyim!. .
YILMAZ ÖZDİL:
KARAYILAN
Bin sene önce değil…
Sadece beş sene önce.
***
Açılım kepazeliğinin revaçta olduğu günlerdi.
Murat Karayılan Kandil'de basın toplantısı düzenledi.
Sayın basınımız sevinçle coşkuyla koştura koştura gitti.
Bazı yalaka köşe yazarlarımız aman geç kalmayayım diye iki gün önceden gitti.
***
Sayın basınımızı kalaşnikoflarla karşıladılar.
Apo posterleriyle Pkk bayraklarıyla donatılmış mekanlarda sofralara oturttular pilav üstü tavuk yedirdiler.
Muz cumhuriyeti'nden geldikleri için muz ikram ettiler.
Kahve ikram etmediler.
“Doydunuz mu?” diye sordular.
Doymuşlardı.
Kalkın sıraya girin dediler.
Hepsini sıraya soktular.
Donlarına kadar arama yaptılar.
Kamyonet kasalarına bindirip dağa çıkardılar.
***
Sayın basınımızdan 160 gazeteci gelmişti.
Alayını çadıra soktular.
Murat Karayılan Apo posteriyle Pkk bayrağının önüne oturdu.
Konuşma yapacağı masada 34 ayrı televizyon kanalının mikrofonu vardı.
Anadolu Ajansı bile oradaydı.
Devletin resmi haber ajansı canlı yayın için Kandil'e gönderilmişti.
Tarihte ilk'ti.
***
Murat Karayılan anlattı.
Sayın basınımız ertesi gün “bravo şahane yaşasın” manşetleri attı.
50 bin insanımızın ölümünden sorumlu olan terör örgütü “sivil toplum örgütü” gibi gösterildi.
Güzellemeler yapıldı.
***
Mesela Pkklılardan bile daha çok Pkkcı olan bir köşe yazarı var. Şunları yazdı: “Kandil'e çıktık. Pkk'nın pasaport kontrolünden geçtik. Çat pat Türkçe konuşan kontrol noktasının şefi olduğu anlaşılan sevimli bir delikanlı ‘abi ben sizi bir yerden tanıyorum?' diye sordu. ‘Televizyondan olabilir mi?' dedim.
‘Tabii ağabey televizyonda seyrettiydim bu adam cesur adam be dediydim' dedi. ”
***
Demek ki neydi?
Teröristler “sevimli delikanlı”ydı.
Teröristlere sevimli delikanlı diyen gazeteciler de “cesur adam”lardı.
***
Bir başkası aynen şöyle döktürdü: “Güzel bir ceviz ağacının dibinde öğle yemeğindeyiz. Keyifle yiyoruz. Etrafta incir ağaçları dut ağaçları pembe pembe çiçekler açmış Kürdistan gülleri…”
***
Ne romantik değil mi?
***
Sayın basınımızın mensupları Kandil'den canlı yayınlar yaptılar.
Pkk'nın “samimi” olduğunu anlattılar.
Pkk'yı eleştirenlerin “ırkçı” ve “faşist” olduğunu anlattılar.
***
Pkk'ya yakınlığıyla tanınan Fırat Haber Ajansı da oradaydı.
Ancak… Fırat Haber Ajansı muhabiri Karayılan'ın ne dediğini değil bizim gazetecilerin neler dediğini gözlemlemişti bizim gazetecileri haber yapmıştı.
Sayın gazetecilerimiz “kendi çalıştıkları kurumları şikayet etmiş”lerdi!
“Kürdistan haberleri yaptıklarını ama bağlı bulundukları editörler tarafından sansürlendiklerini haberlerinin değiştirildiğini anlatmış”lardı!
Yani açıkça kendi çalıştıkları kurumları Pkk'ya ispiyonlamışlardı.
***
Kuyruğa girdiler.
Sünnet çocukları gibi sırayla Murat Karayılan'ın yanına oturdular.
Sırıta sırıta poz verdiler.
Kadın gazetecilerden biri o gurur duyduğu hatırasını şöyle ambalajladı: “Açıkçası çatık kaşlı olacağını düşünmüştüm. Halbuki Murat Karayılan sohbet boyunca gülümsüyor. Kariyer hırsı yok. Bir lokma bir hırka. Saygılı. Kültürlü. Bilimsel konuşuyor. ”
***
Zannedersin… Tonton babacan bi aile büyüğünü tarif ediyordu.
Teröristten ziyade “terörişko”ydu.
Okuyunca insanın Pkk'ya katılası geliyordu!
***
Ana haber bültenlerinde ballandıra ballandıra yayınladılar.
Ekrana bi tek mekap'la çıkmadıkları kaldı!
Gazetelerde neredeyse tam sayfa verildi.
Haber kanallarında günlerce başka mevzu yoktu.
Örgüt meşrulaştırıldı.
***
Bunlar olurken… Türkiye Cumhuriyeti'nin genelkurmay başkanı “terörist” sıfatıyla hapisteydi.
Pkk tanık TSK sanık'tı.
İmralı'ya muhabbet Silivri'ye müebbet'ti.
Akp'ye göre “Türkiye bağırsaklarını temizliyor”du.
Apo'yu makyajlıyorlardı… Öğrenciliğinde namaz kılan oruç tutan derin devlet tarafından kandırılan talihsiz bir genç olarak tarif ediyorlardı. “Zavallı apocuk” olarak pompalıyorlardı.
***
Ya şimdi?
***
Aynı gazeteler aynı televizyonlar utanmadan yazıyor: “ABD dışişleri bakanlığı Murat Karayılan'ın başına beş milyon dolar ödül koydu yerini bildirene beş milyon dolar verilecek ayrıca Cemil Bayık için dört milyon dolar Duran Kalkan için üç milyon dolar ödül verilecek. ”
***
Dünyada daha yüzsüz bir basın var mıdır sanmıyorum.
***
Ve Amerikan büyükelçiliğini uyarıyorum.
Kapılarınızda hazırlık yapın.
Çünkü tiko parayı gördüler ya…
Şimdi aynı sayın basınımız sizin elçiliğin önünde kuyruğa girer “Murat Karayılan'ın adresini ilk ben ispiyonlayayım” diye!