10 Kasım 2016 Perşembe

YENİ MUHALEFET & NACİ AKIN (Manisa, SELENDİ MEDYA)

YENİ MUHALEFET
NACİ AKIN
"Yeni" sihirli bir sözcük, çekiciliği var. Her şeyin yenisi makbul denir, çocukluğunda bayramlarda yeni bir giysi, ayakkabı alındığındaki mutluluğunu hatırlamayan var mıdır? Ancak her yeni iyi, güzel olmadığı gibi her eski de kötü değildir. Bu sihirli sözcüğün ne anlama geldiğinin idraki içinde olamayanlar eskiyi, geçmişi kötüleyerek, yok sayarak güya yeniyi parlatmaya çalışıyorlarsa bu yeni demek değildir. Oysa eskinin iyisi, kalitesinden, değerinden bir şey kaybetmeyeni, yenilenebilir olanı her zaman yenisinden daha değerlidir. Klasik sözcüğü yıllar geçse de değerini koruyabilen, her daim kabul gören asla eskimeyen, eser, eşya hatta fikirler ve fikir akımları için söylenir. Ya antika? O da eskidikçe kıymetlenen şeyler için söylenir.
Rahmetli anneannemin Karşıyaka'daki hala dün gibi korunan evinde 60 yıllık Prestcold buzdolabı var, hala ilk günkü gibi işlevini sürdürüyor. Belki çok enerji sarf ediyor, derin dondurucusu yok, no frost değil ama sorarım size, siz evinizde kaç kez buzdolabınızı yenilediniz? Yenilerin ömrü ne kadardır? Endüstri geliştikçe artık eskisi gibi sağlam ürün üretilmiyor, bu gibi ürünler birkaç yılda bir yenilenmeli ki endüstrinin çarkı dönsün. Artık eskisi gibi, bobin sarma, tamir gibi olaylar yok, bir yeri arızalandı mı sök at yeni parça tak. Neredeyse yenisinin yarı fiyatı kadar masraf çıkıyor, öyleyse at, yenisini al, tüketim toplumunun gereği bu. Gel de şimdi evladiyelik eskileri arama. Konumuz bu değil tabi ki.
Eski dilde eskinin karşılığı iki sözcük vardır. "Köhne" eskimiş, yıpranmış, bozulmuş, dökülmüş, iş göremez duruma gelmiş, değerini yitirmiş şeyler için söylenir. "Kadim" sözcüğüne ise olumlu bir anlam yüklenmiştir. Başlangıcı geçmişin derinliklerinde bulunan, pek çok eskiye uzanan, öncesiz anlamını taşır, kadim medeniyetler, kadim dostlar, kadim kültürler gibi. İşte her ikisi de eski anlamına gelen bu sözcüklerin arasındaki farklılık belki yeniden de neyi kast ettiğimiz hakkında da bir fikir verebilir.
Bir şeyin önüne yeni nitelemesi koyduğunuzda gerçekten yeni oluyor mu? Yeni Türkiye aldatmacası var, acaba gerçekten yeni mi? Belki, lüks konutları, binaları, AVM'leri, yeni köprüleri, duble yolları, ve benzeri gelişmeleri dikkate alırsak Türkiye gerçekten ilerliyor, yenileniyor, gelişiyor demek mümkündür. Ancak, Türkiye'nin gerçekten büyümesine, ilerlemesine, sanayileşmesine yol açan, Keban, Karakaya, Atatürk Barajı, Kralkızı, Dicle gibi enerjide çağ atlatan üretim seviyelerine ulaştıran barajların, dünyada eşi benzeri bulunmayan Urfa tünellerinin üzerine yenileri konulabilmiş midir? Erdemir, İsdemir, Tüpraş, Petkim, TAİ ve daha nice sanayi tesisleri, çimento, gübre, şeker fabrikalarının bir yenisi yapılabilmiş midir? Ne gezer hepsi birer birer elden çıkarılmıştır. Dahası özel sektör yatırımlarında, yeni bir Tofaş, Otosan, Renault, Mersedes, MAN, gibi dev otomotiv tesisleri kurulabilmiş midir? Ya zihniyet? Ya toplumsal gelişme? Bilimde, kültürde, sanatta, demokrasi, özgürlükler, hukuk, adalet anlayışında, hoşgörü anlayışında, evrensel kurallara uyumda gelişme, ilerleme var mıdır? Ne gezer giderek geriliyoruz.
Ya muhalefet? Türkiye'nin bugün geldiği durumdan iktidar kadar muhalefet de sorumludur. 14 yıldır olan bitene, Habur manzaralarına, çadır mahkemelerine, devletin terör örgütü tarafından kuşatılmasına, kumpaslara göz yumulmasına, keyfiliğe, tarafgirliğe, vurdumduymazlığa rağmen 14 yıldır iktidar hala % 50'ler dolayında destek bulabiliyorsa bunun asıl sorumlusu muhalefettir. Resmen olmasa da adının önüne yeni sıfatı ekleyen CHP gerçekten yenilenmiş midir? Gerçek bir sosyal demokrat parti olabilmiş midir? MHP zaten köhnemiş, iktidarın stepnesi nitelemelerine muhatap hale gelmiştir. HDP desen Türkiye partisi olabilmesi şöyle dursun, barış söylemiyle topladığı oyların hakkını verememiş, terör örgütünün siyasi kanadı olmaktan öte gidememiştir.
Evet! Türkiye'nin hem siyasal hem de ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözmesi, toplumdaki gerginliği yumuşatması, kutuplaşmadan, kavgadan uzaklaşması, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, bağımsız yargıyı, sosyal adaleti yeniden siyaset anlayışının merkezine koyması için yeni bir iktidar kadar yeni bir muhalefet anlayışına ve yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı vardır.
Unutmayın ki gerçekten yeni nitelemesine yakışan bir iktidar ve zihniyet değişikliğinin yolunu 1945'de dört yiğit adamın CHP gurubuna verdiği dörtlü takrir sağlamıştır. Beğenmediğiniz İsmet Paşa ise "parti içinde muhalefete izin vermem, muhalefet edeceklerse ayrı parti kursunlar" sözleriyle çok partili siyasi hayatın önünü açmıştır.
Gerek iktidar partisinde, gerekse muhalefet partilerinde cesur yürekle ortaya çıkabilecek, dörtlü takriri imzalayan yiğit insanlar gibi hem ülkenin, hem demokrasinin önünü açabilecek vasıfta siyasetçilerimiz vardır. Farklı partilerde olsalar da aslında çoğu merkez sağ siyaset anlayışıyla yetişmiş değerlerdir. Son günlerde kadim dostlarımız Sayın İlhan Kesici'yi ve Sayın Aytun Çiray'ı televizyonlarda daha sık görür olduk. Sayın Meral Akşener deseniz zaten halkta bir karşılık bulmuş.
Ülkenin doğruya doğru, eğriye eğri demesini bilen, bağcı dövmeyi değil üzüm yemeyi şiar edinen, kutuplaşmaya, kavgaya son vermeyi, uçurumun eşiğine gelmişlikten düze çıkmayı hedefleyen, ekonomiyi yönetebilecek, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden asla taviz vermeyecek yeni bir muhalefet anlayışına ihtiyacı vardır. İktidarın yolu da, Türkiye'nin önü de ancak böyle açılabilir. Saydığım isimler birlikte bu işi başarabilecek vasıftadırlar.
Yeni muhalefeti bekleyin. Umut dağın ardındadır, oysa gerçek yanı başındadır. Kalın sağlıcakla. (9 Kasım 2016 Çarşamba)

3 Kasım 2016 Perşembe

“KÜTÜPHANE!” - Mustafa Aslan Aksungur, Eğitimci–Araştırmacı-Yazar

“KÜTÜPHANE!”
Mustafa Aslan Aksungur 
Eğitimci–Araştırmacı-Yazar
Yine burada bilgiler vermeden geçersem, konu salt anlaşılmaz olmakla kalmaz, uğradığım hayal kırıklıklarının dozunu… Derecesini… Yıkımını olduğu gibi değil, olamadığı gibi bile yansıtamam sizlere... O yüzden, buyurun sizlere bir demetçik artı bilgi daha sunayım:
İşini bilmez bir yakınımın, bunkerlerinden altınlar akan bir taşıma işini, durmamacasına kovalamak göreviyle görevlendirildim. Dört bin işçi çalıştıran, büyük bir fabrikaya attım kapağı. Akşamın sekizinden (yirmisinden) sabahın sekizine, sabahın sekizinden akşamın yirmisine, nöbet nöbet fabrikada kalıyorum. Kömür tozu, yanmış kömür cürufu, zehirli gaz sızıntıları, gazdan daha da zehirli gürültü-zırıltı sesleri arasında koşuşturup duruyorum bu iş yerinde...
Burası: Kütahya. Burası, “Kütahya Azot Fabrikası…”
İşleri yolağına koyup, dinlenceye çekildiğim zamanlarda başlıyor asıl sorunum, asıl sıkıntılarım...
Asıl o zamanlarda azıtıyor gönül azaplarım, beyin sancılarım...
Ne oturup dinlenecek bir yerceğiz var Azot’ta, ne vakit geçirecek bir durakcağız var... Hele, üç-dört saatlik de bir boş zamanınız varsa ve de günlerce, aylarca bu durumda kalmışsanız, bu beyin ve gönül azabının ne menem bir azap olduğunu, ucundan, kıyısından sizler de belki tahmin edebilirsiniz...
Tam, iki yıl çektim bu çetrefilli azabı ben...
İki yıl demek, dile kolay. Ortalama insan ömrünün otuzda biridir iki yıl. Bi-yol yaşamaya kalkın da bakın o vakit bu iki yıl sözcüğünün somut anlamına siz. Sanırım benden daha oflaz anlarsınız o sıkıntılı ”iki yıl”  sözcüğünün beyninize çaktığı paslı zaman çivisini...
Bu iki yıl içinde, sayısız ahbaplar edindim. Sayısız tanışlar kazandım Fabrikada. İşçisinden aşçısına, müdüründen memuruna,  mühendisine, şefine,  Usta-başılarına... Posta-başılarına… Kademecilerine... Bakımcılarından, kömürcülerine, kuyucularına, bekçisine, asansörcüsüne, muhasebecisine, çaycısına…
Kendini beğenmiş amirlerine, alçak-gönüllü memurlarına, makamlarını asık suratlarıyla, acı zart-zurt larıyla doldurmaya çalışan aciz yetki sahiplerine, odacısına, şoförüne, operatörüne, yağcısına, vardiya değişimli, tam üç nöbet yarı-yorgun, içtenlikli işçilerine, dalkavukluğu sanat edinmiş, domuzuna hasetlenenlere, işlerimizi kolaylaştıran insan evlatlarına, zorlaştıran rüşvetçi yetki sahiplerine, binde bir de olsa, hak tutmaya çalışanlarına... vbg.. vbg.. vbg…lerle her türden, akıla gelebilecek her  yapıdaki insanlarla tanıştım....
Bu koca kalabalık âlem içinde, bu koca iki yıllık zaman içinde, tek bir Allahın kulu çıkıp da, fabrikada, kapısı hiç açılmadık, gıcır gıcır bir KİTAPLIK olduğunu söyleyen olmadı bana. Yine bu koca yıl içinde, -düne değin- eline bir kitap açıp ta okuyan tek, bir tek sevimli yahut bed çehreli, yüksek adam görmedim. Ne bilirdim, nasıl aklıma getirebilirdim ben bu budala aklımla bu fabrikada bir kitaplık bulunabileceğini..?
Bu da benim budalalığım... Aptallığım... Ayıbım işte..!
Ne bilsinler bu üç yıllık, beş yıllık, on beş yıllık, kitap sayfası açmamış amirler, memurlar, mühendisler, kendilerini aydın sanan karanlık insanlar,  işçi ağırlıklı bu Azot Fabrikasında da bir kitaplık buluna-bileceğini..?!
Gereksinimi duyulan şeyler aranıp bulunur ancak...
Acıkmadan önce, ekmeği arama gereğini hangimiz duyarız? Dudaklarımız susuzluktan hiç çatlamamışsa, çöl develerinin ağustos ateşinde ne susuzluklar çektiğini nereden bilebiliriz?
Eh, okuyup yazmayı, okuyup yazmak için öğrenmişsek eğer, bize ne o elin kitabından, o elin kitaplığından..?
”Kitapsız..!”lara, kitaplık, ne gerek..?!
Asık suratlı, rahatının kaçacağından ödü kopan o ödlek KİTAPLIK sorumlusuyla tanıştırdı kader beni işte, son sonunda. Herkesler gibi, o binlerce, yüz binlerce, milyonlarca okuyup-yazmayı iş edinmeyenler gibi çekiliriz daracık dünyamızın midye kabuğuna bizler de, atarız kendimizi o yetmiş kulaç denizin derinliklerine, tutunuruz oracıkta bir yerli kayanın pütürüne. Günümüzü “DÜN”  ederiz... ”Dûun” ederiz..! (*)
Dün, elinde bir kitap bulunan, daha askerliğini bile yapmamış, gencecik bir Geçici İşçinin, dalgın dalgın kitap okuduğunu gördüm. Ne de olsa serde Öğretmenlik var: Dünyalar benim oldu o anda... .
”-Demek burada bir kitaplık var imiş de benim haberim olmamış bugüne değin, öyle mi? Yuh olsun şu, bana..!”  Dedim, kendi kendime bir yuh daha çektim...
Olsun böylesi okumaya gönül vermiş işçiler de, ister kadrolu işçi olsun, isterse “Geçici İşçi” olsun. Yeter ki, kitap okuyan, kitaba tutkun işçilerimiz olsun..!
Bak o zaman sen işlerin verimine... Ülkemizin yükselişine..!
İçimi, dışımı nurlu bir sevinç, bir tarifsiz mutluluktur, kaplayı-verdi birden. Bu geçici işçiyi, fabrikanın bu en büyük işçisini kucaklayıp, kucaklayıp öpmek tutkusuna kapıldım kendi kendime.
Ah: ”-El-âlem ne der?” Engelini, ”-Çevremizdekiler ne düşünür?” Çengelini bir aşabilsem, hiç dıklınmadan, hiç duraksamadan kalkıp, bu geçici işçi kardeşimizi kucaklayıp, kucaklayıp öpecektim...
“Peygamberler Tarihi”ni okuyordu işçimiz.
“Okusun da, ne okursa okusun!” Du. Az şey miydi Dört bin işçi çalıştıran koca fabrikada tek bir işçi bile olsa, bir Türk işçisinin kitap okuması..?
Sokuldum yanına:
”-Nereden aldın bu kitabı kardeeeş..?” Dedim.
”-Fabrikanın kitaplığı var ağabey; oradan aldım...” Dedi.
”-Deme yahu..! Ben iki yıldır buradayım, fabrikanın bir kitaplığı olduğunu daha bugüne dek hiç duymamıştım. Hiç kimse fabrikada bir KİTAPLIK olduğunu söylemedi bana. Nerede bu kitaplık..?”
“-Aşağıda ağabey, kantar kulübesinin yanı-başında...”
Hıımmm..!Aldım müjdeyi ol geçici işçimizden.
Durabilir miydim gayrı ya yerimde ben..? Hemen, koşar-adım Kantar kulübesine koştum. Kitaplık aramaya başladım, Kantar kulübesinin çevrelerinden. Buldum hazinemi. Hış-mış, girdim içeriye.
Biraz hayret, biraz şaşkınlık, bir haylice de merak dolu bakışlarla baktı yüzüme, sarı bıyıklı, orta yaş sınırını geçmemiş, sevimsiz bir surat...
Gözlerim kitaplık raflarındaki dizili duran, düzgün düzgün ciltlenmiş, kapakları açılmamış cilt cilt kitapları görünce, gözlerim kitap bayramı yaptı...  O anki aceleci ve acemi tahminlerimle, on bini aşkın kitap olduğunu hesapladı beynim hemen oracıkta. Yıllar yılı gömüde kalmış “İskender Altınlarıydı bunlar. Ne yazık ki, yerlerini gördüğümüz, bildiğimiz halde, yine de gömülerinden çıkarıp güneşin altına seremeyecektik bu altınları...
”Shylock” olsak, süremeyecektik elimizi bu hazineye...
“-Buyurun ağabey, bir emriniz mi var?” Dedi, kitaplık sorumlusu.
“-Yooo! Estağfurullah.  Emir değil, ricam olacak kardeeş..!” Dedim.
“-Buyurun, söyleyin efendim..!”
“Pek güzel bir kitaplık varmış fabrikamızda da, benim haberim olmamış. Ben kül müteahhidinin görevlisiyim. İşleri bitirdikten sonra, şööyle, hem dinleneceğim, hem okuyacağım bir yer bulmak, cennetten bir koltuk bulmak kadar çekici ve hoş gelecek bana. O yüzden şaşkınlaştım birden. Boş zamanlarımda oturup okuyabilir miyim burada?”
“-Görüyorsun ağabey, burada oturacak yer yok. Burası, ”Ödünç Kitap Verme Servisi.” Salt, işçilere kitap vermek, dışarıda okumalarını sağlamak amacıyla kurulmuş. Kitap isterseniz, kuşkusuz ki sizlere de kitap verebiliriz. Siz de fabrikanın adamı sayılırsınız. Kitabı alır, götürür, okur, okuduktan sonra geri getirirsiniz...”
O ışıklı mutluluğuma bir çıra isi düştü o anda. Beş, altı bin insan çalıştıran koca fabrikaya Kitap-lık yapılır da, bir ”Okuma Salon”cuğu yapılamaz mıydı..? 
“Made In Turkiiş” markalı bir Türk Kütüphanesinin beynimde o anki yarattığı depremi ben burada, yeterince anlatamayacağım sizlere...  Ama ne gam: Ben anlatamasam da sanırım sizler, benim anlata-bileceğimden çok daha duruca ve çok daha aynalıca anladınız ”meselenin (sorunun) kare-kökünü...”     
Sağlıklı günlerde kalın; saygın, kitaplı yaşamlar yaşayın…
m.a.a
Dûun: Alçaltma, aşağılama, boşa harcama…           

29 Ekim 2016 Cumartesi

CUMHURİYET; TÜRKİYE’NİN DOĞUM GÜNÜ - Eğitimci, Araştırmacı, Şair – Yazar: ARZU KÖK

CUMHURİYET; 
TÜRKİYE’NİN DOĞUM GÜNÜ
Eğitimci, Araştırmacı, Şair – Yazar: ARZU KÖK
Suriye'de, Kafkaslarda, Trablusgarp'ta, Balkanlarda, Çanakkale'de ve Anadolu'da İstiklal Savaşı’nı planlayan, yöneten ve başaran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun kurduğu cumhuriyetin nimetlerinden yiyip içip keyif çatanlar, şimdilerde Cumhuriyet kutlamalarına, milli bilinç aşılayan antlara, bayramlara karşı çıkmaktalar... Bayram kutlanmasın diye toplu bir araya gelmeler yasaklandı valilikler kararıyla…
Cumhuriyetin kuruluşundan vefatına kadar geçen sürede, yani gerçek anlamda Cumhurbaşkanlığı yaptığı Cumhuriyetin ilk 15 yılında Mustafa Kemal, cehaletle, ekonomik sefaletle savaşıyor, Türk Ulusunu ayağa kaldırıyor, özgüven ve milli bilinç aşılıyor, varlığının farkına varmasını sağlıyordu. Bir imparatorluğun küllerinden Cumhuriyeti kurduğunda, 619 sene hüküm süren Osmanlı, Anadolu insanını tamamen unutmuştu. Halkı çuhalarla örtünen, onları sefalet içerisinde süründüren ve bundan zerre kadar haberi olmayan Osmanlıyı özleyen cahiller, vicdanlarına başvursunlar derim. Osmanlı 619 yıl boyunca Anadolu'ya tek çivi çakmamış, sadece analar cömert Mehmetçik doğurmuştur. Osmanlı da saltanatının devamı için onları cephelerde kırdırmış, vergi almış, vermeyeni de dipçikle ezmiştir...
Cumhuriyetle birlikte halk kendisine nasıl bir değer verildiğini anlamıştır. Devlet, halkının refahı için uğraşmış, " Yurtta barış, dünyada barış..." demiş, savaş yorgunu halkını yeni savaşlara sokmamıştır Mustafa Kemal Atatürk... Komşu da olsa hiçbir devletin iç işine de karışmamıştır. Kurduğu Cumhuriyet ile mazlum milletlere örnek olmuştur. İstiklal Savaşını başlatırken en büyük mucizesi, Anadolu halkını belli bir amaç etrafında ve aynı şemsiye altında toplayıp birleştirmesi, birlik, bütünlük sağlamasıydı... Örgütlü cehalet ve öncüleri bunu da unutmuş olsalar gerek. Mustafa Kemal Atatürk; hiç bir şekilde ne mezhep, ne ırk, ne aşiret, ne de sınıf ayırımı yapmamıştır. Herkesi eşit tutmuş ve düşmana karşı, vatan için, iffet için direniş başlatmıştır. Asla ayrımcılığa girmemiştir.
Yazıktır ki, son yıllarda ülkemde Cumhuriyetin temel prensiplerinden uzaklaşılmış,  93 yıldan beri ekilegelen cumhuriyet düşmanlığı tohumları ürün vermeye başlamıştır. Artık bu düşmanlar açıktan açığa tüm kinlerini kusmaya başladılar.
Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri olan hak ve hukuka saygınlık rafa kaldırıldı; adalet sistemi, siyasi gücün bir kolu haline getirildi ki bu yaşanılabilecek en büyük felaketlerden biridir. Cumhuriyetin kurucu felsefesi, Kemalist inanç ve düşünce sistemi, laiklik, yargının bağımsızlığı, basın özgürlüğü darbe üstüne darbe aldı...
Cumhuriyetin temel ilkesi olan dış politikanın ana ekseni "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi çiğnendi. Yanlış uygulamalar ve ilkel anlayışlı dış politikalar nedeniyle ülkemize çok şey kaybettirildi. Günümüzde tüm çıplaklığıyla yaşıyoruz bunu, tüm komşularımız bize adeta düşman oldu.
Eğitim sistemimiz içler acısı... Aklın ve mantığın asla kabul edemeyeceği kararlarla sistem felç haline getirildi.
İsrafın zirve yapmış durumda. Ekonomik sarsıntı içinde olan halkın gözünün içine bakarak onlarca lüks zırhlı araçlar için "çerez parası" diyen bir zihniyetin elindeki ekonomi, devletin borçlarını, cari açığı zirveye çıkarttı.
Hangisinden söz etsem bilemedim doğrusu. Al birini vur diğerine. Hangisinden konu açsam diğeri feryat figan bağırıyor…
Cumhuriyete ve onun temel ilkelerine, çağdaş toplum olmaya engel zihniyetin öncülerine sorulması gereken şey; Mustafa Kemal Atatürk de dâhil olmak üzere, Cumhuriyetin kurucu kadroları kaç kez "özel uçak" kullanarak, ailesiyle, yüzlerce yandaşıyla yurt dışına çıktı? Hangisi koruma ordusuyla dolaştı?
Cumhuriyet kurulduğu günden beri düşmanları tarafından hırpalanmasına rağmen insani değerlerin üstünlüğü ve ilkeleriyle yoluna devam ediyor. Yerli ve yabancı komploculara, takiyyecilere, vefasız entellere, örgütlü cehalete rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayaktadır, yaşıyor, yaşamaya da devam edecektir.
93 Yaşında olan Türkiye Cumhuriyeti, Türk Ulusunun aydınlık geleceğidir. Cumhuriyet Türkiye'nin doğum günüdür.
Doğum günün kutlu olsun güzel ülkem…
Arzu KÖK

18 Ekim 2016 Salı

DOĞAR DOĞMAZ AĞZI KAPANAN ÇOCUKLAR.. (Sedat Kaya, Datça)

DOĞAR DOĞMAZ AĞZI KAPANAN ÇOCUKLAR..
İKTİBAS: (Sedat Kaya, Datça), 18 Ekim 2016
Amerika Kıtasında Ekim ayının ikinci pazartesi "Kolomb Günü"dür.
Şenliklerle, şölenlerle kutlanır..
Tıpkı bizim "İstanbul'u... Fetih Günü" gibi..
Amerika üç gündür Kolomb Günü'nü kutluyor..
Bazı ülkelerde milyonlar çılgınca eğleniyor..
Peki kutlanan ne?..
***
1492 yılında Cenovalı kaşif Kristof Kolomb'un Nina, Pinta ve Santa Maria gemileri Amerika kıyılarına yanaştığında onları Arawak kızılderilileri karşıladı..
Kızılderililerin inancında Tanrılar sakallıydı ve denizden gelmişlerdi..
Sakallı istilacıları görünce onları doğaüstü sandılar..
Yüzerek selamladılar..
Mısır, patates ikram ettiler..
Atları, iş hayvanları, demir silahları yoktu..
Ama kulaklarına ince altın süsler takıyorlardı..
İşte o altınlar sonları oldu..
***
Kolomb kızılderililerle ilgili ilk izlenimlerini İspanya Kraliçesine şöyle yazmıştı..
“Bu insanlar o kadar yumuşak başlı, barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer”
Seyir defterine de şunları eklemişti.
"Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok... Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar."
Bir de not düşüyordu.
"Bu insanların çalıştırılması, ekin ekmesi, gerekli her işe koşulması ve bizim (Avrupalalıların) gelenek ve göreneklerimizi benimsemesi gerektiği kanısındayım"
***
Ardından katliam başladı..
Sakallı yabancılar altın ve değerli taş aramak için köyleri yağmaladı, yakıp yıktı..
Yüzlerce kadını, erkeği, çocuğu kaçırdılar..
Kadınlara tecavüz ettiler..
Direnen erkeklerin kulaklarını kestiler, kafa derilerini yüzdüler..
Gemilerine atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler.
Kolomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüzbinlerce insan yok edildi..
Ardından akın akın geldiler..
Tüm Amerika Kıtasını cehenneme çevirdiler..
Katliamlara papazlar da katıldı..
Katolik olmayı kabul etmeyen Kızılderili şamanları ayaklarından asılarak canlı canlı yakıldı..
Kolomb Amerika'ya vardığında dünya nüfusunun 5'te biri kızılerili idi..
Sayıları 70 milyonu geçiyordu..
1492'den bugüne sadece 2 milyon kaldılar..
***
Dünya tarihinin en büyük soykırımını yapan Avrupalı istilacıların bu katliamı kitaplara şöyle yansıdı..
" İspanyollar istilacılar her geçen gün daha kibirli oluyordu. Aceleleri varsa yerlilerin sırtına biniyorlardı. İspanyolların canavarlığı sınır tanımıyordu.. Birgün ikisi de birer papağan taşıyan iki yerli çocuğa rastlayan iki papaz, papağanları aldılar ve sırf zevk olsun diye çocukların kafasını kestiler”
Las Casas
"Ben Küba’da iken üç ayda yedi bin çocuk öldü. Acıdan çılgına dönen bazı anneler bebeklerini nehirde boğuyorlardı... Böylece erkekler madenlerde, kadınlar ağır çalışma içinde ve çocuklar da süt bulamadıkları için ölüyordu. Bu kadar büyük, güçlü ve verimli topraklar kısa sürede boşaldı. İnsanlığa o kadar yabancı olan tüm bunları kendi gözlerimle gördüm ve şimdi bile yazarken ürperiyorum."
Las Casas
“Tanrı’nın hususi takdiriyle savaştan kaçan kızılderililerin tamamına yakını çiçekten öldürdük. Tanrı topraklarımızı temizledi”
"Massachusetts Körfezi Kolonisi’nin ilk valisi John Wintrop
"Kızılderilileri yakıyorduk..Onları böyle ateşte kızarırken ve bu ateşi söndüren kan gölünde görmek korkunç bir manzaraydı, çürüyen cesetler ve bunlardan yayılan koku berbattı fakat zafer tatlı bir fedakârlık gibiydi Bizlere olağanüstü yardımlarda bulunarak bu kadar gururlu ve kibirli bir düşmanı elimize düşüren, bu kadar çabuk bir zafer bahşeden Tanrı’ya şükranlarımızı sunarız."
Plymouth Kolonisi’nin Valisi William Bradford
"Kızılderililerin hamal olarak kullanılmasını kınamıyorum. Ancak bir adamın bir domuza ihtiyacı varken 20 tane öldürüyordu. 4 Kızılderili'ye ihtiyaç duyduğunda bir düzine alıyordu. Metreslerini omuzlarda taşınan hamaklar içinde fakir Kızılderililer'e taşıtan birçok İspanyol vardı. Bu uygulamalar esnasında yerlilerin maruz kaldığı kötü muameleler, zararlar, soygunlar, haksızlıklar ve büyük kötülüklerin sayılması istense bunun sonu gelmez. Çünkü onlar için Kızılderilileri öldürmek, yararsız hayvanları öldürmekte birdi. "
Cieaze de Leo
"Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı.. Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra hâlinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu."
Papaz Motolinia
"Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm.
Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar.”
Bartolome de Las Casas
"Askerler pek çok Kızılderili'yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş-yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı..Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.”
David de Vries
***
Gerçeğin ta kendisidir..
Kızılderili kadınları çocukları doğduğunda elleriyle onların ağzını kapatırlar..
Nefes alması için ellerini bir süre çekip, bebeğin tekrar ağlamasına fırsat vermeden aynı hareketi tekrarlarlar. .
Ağlamamak, gözlerini dünyaya açan bir Kızılderilinin aldığı ilk derstir..
Beyaz adamdan kaçarken, kucaktaki bebeğin ağlaması her şeyin sonu demektir..Dersini iyi alamayan bir bebeğin çıkaracağı ses, kurşun yağmurundan ölmek demektir.
***
Amerika Kıtası bugünlerde "Kolomb Günü" nü kutluyor..
Şenlikler, şölenler yapılıyor..
Milyonlar çılgınca eğleniyor..
Kolomb'tan bu güne 524 yıl geçti..
524 yılda 70 milyondan fazla insan katledildi..
Bir kültür yok edildi..
Beyaz adamın bu eğlencesi(!), kızılderililerin sonu oldu..
İyi kutlamalar.
(Sedat Kaya, Datça)
18 Ekim 2016

8 Ekim 2016 Cumartesi

ALBERT EİNSTEİN’İN ÖZEL MEKTUBU!.. Erdal Akalın

ALBERT EİNSTEİN’İN ÖZEL MEKTUBU!..
1980’lerin sonunda ünlü dehanın kızı olan Lieserl, Einstein’ın yazdığı 1400 mektubu Yahudi Üniversitesine bağışladı; tek bir şartı vardı: babasının ölümünün üzerinden 20 yıl geçene kadar içerikleri yayınlanmayacaktı. Bu okuyacağınız mektup Lieserl Einstein için olanlardan bir tanesi olup, yirmi yıllık zaman aşımı sonrası ortaya çıkarılmış ve yayınlanabilmiştir.
AK-ŞAKA köşesi olarak bu mektubu ve tabii ki içeriğini dikkatlerinize sunuyorum;
“İzafiyet kuramını açıkladığım zaman çok az kişi beni anladı, şimdi insanlığa ulaşması için yazacaklarım da bu dünyada yanlış anlaşılma ve önyargıyla çarpışmaya mahkum.
Mektupları gerektiği sürece korumanı istiyorum, ta ki toplum şimdi açıklayacaklarımı kabul edecek düzeye gelene kadar.
Bilimin açıklayamadığı son derece kuvvetli bir güç var. Bu güç herkesi kapsıyor ve yönetiyor, evrenin çalışmasını sağlayan her olgunun arkasında bile o var ve henüz bizim tarafımızdan tanımlanamadı.
Bu evrensel güç SEVGİDİR.
Bilim insanları, evren için birleşik bir kuram ararken, görülemeyen en kuvvetli evrensel gücü unuttular.
Sevgi ışıktır, onu alıp verenleri aydınlatan.
Sevgi yer çekimidir, çünkü insanların birbirine çekim hissettmelerini sağlar.
Sevgi kuvvettir, çünkü bizdeki en iyiyi çoğaltır, ve insanlığın kör bencilliklerinde tükenmemesine izin verir.
Sevgi için yaşarız ve ölürüz.
Sevgi Tanrıdır ve Tanrı sevgidir.
Bu güç herşeyi açıklar ve yaşama anlam katar. Bu bizim çok uzun süredir göz ardı ettiğimiz bir çelişkidir, çünkü belki insanın evrende kendi özgür iradesiyle kullanamayacağı tek enerji olduğu için sevgiden korkuyoruz.
Sevgiye görünürlük verebilmek için, en ünlü denklemimde basit bir yer değiştirme yaptım.
Eğer E=mc2 yerine, dünyayı iyileştirecek olan enerjinin ışık hızının karesiyle çarpılacak sevgiyle sağlanabileceğini kabul edersek, şu sonuca varıyoruz: sevgi en kuvvetli güçtür, çünkü sınırı yoktur.
İnsanlığın evrendeki bizim düşmanımız haline gelen diğer güçleri kullanmakta ve kontrol etmekte ki başarısızlığından sonra kendimizi başka çeşit bir enerjiyle beslememiz zorunludur.
Eğer türümüzün hayatta kalmasını istiyorsak, eğer hayatta bir anlam bulmamız gerekiyorsa, eğer dünyayı ve içinde yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek ve biricik cevaptır.
Belki bir sevgi bombası, gezegenimizi harap eden açgözlülük, nefret ve bencilliği tamamen yok edebilecek kadar güçlü bir cihaz, yapmaya hazır değiliz.
Buna rağmen her bireyin enerjisini açığa çıkartmayı bekleyen küçük ama kuvvetli bir jenaratör var.
Bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman sevgili Lieserl, sevginin hepsini yendiğini, herşeyin ötesine geçtiğini doğrulayabileceğiz, çünkü sevgi hayatın en özlü kısmıdır.
Bütün hayatım boyunca kalbimin içinde sana dair sessizce atanları ifade edemediğim için çok derin bir pişmanlık duyuyorum. Belki artık özür dilemek için çok geç, ama zaman göreceli olduğu için sana söylemem gerekiyor : seni seviyorum ve nihai cevabı bulduğum için sana teşekkür ederim.
Baban Albert Einstein” // Erdal Akalın (07.10.2016)

23 Eylül 2016 Cuma

Prof. Michio Kaku: İnsanlık için çok önemli gelişmeler olacak! Yakın Gelecekte Dünyada Neler Olacak [ Michio Kaku ]

PROF. MİCHİO KAKU:
YAKIN GELECEKTE "İNSANLIK İÇİN ÇOK ÖNEMLİ GELİŞMELER" OLACAK!..
Prof. Dr. Michio Kaku, yakın gelecekte yaşanacak teknolojik gelişmeler ışığında geleceğin dünyasını 4. Uluslararası Eğitim Forumu'nda paylaştı.
4. Uluslararası Eğitim Forumu dünyanın en zeki insanları arasında yer alan ünlü kuantum fizikçisi ve dünyaca ünlü fütürist Prof. Michio Kaku’yu ağırladı. Gelişen teknolojinin eğitimde de çığır atlatacağına dikkat çeken Prof. Kaku, “Öğrenciler artık periyodik cetveli ezberlemek zorunda kalmayacak, bir göz kırpışta tüm bu bilgiye erişebilecekler” dedi.
“Türkiye'nin Geleceğine İnanıyoruz: Geleceği Okuyoruz” teması altında, eğitimin değişen dünyadaki yeri, iş dünyasının eğitimden beklentisi ve eğitimin yeni teknolojiler ışığında şekillenen geleceğinin tartışıldığı etkinlikte  Prof. Dr. Michio Kaku, başta eğitim olmak üzere, tıptan biyolojiye, medyadan finansa kadar birçok farklı alanda yakın gelecekte yaşanacak çok önemli değişimleri katılımcılarla paylaştı.
Dünyanın en zeki insanları arasında gösterilen, kuantum fizikçisi ve fütürist Prof. Dr. Kaku, nitelikli bir eğitim sisteminin inşasına katkıda bulunulması amacıyla 2 Nisan 2016'da düzenlenen “Türkiye'nin Geleceğine İnanıyoruz: Geleceği Okuyoruz” konulu IV. Uluslararası Eğitim Forumu'nda bir konuşma yaptı. Yakın gelecekte yaşanacak teknolojik gelişmeler ışığında geleceğin dünyasını katılımcılara aktaran Prof. Kaku, teknolojinin bilgiye erişim olanaklarını sınırsız hale getirerek eğitimi geliştireceğini, öğretmenlerin de bu süreçte öğrenciler için birer rehber ve akıl hocası haline geleceğini söyledi.
“İNTERNETİN YERİNİ YAKINDA ‘BEYİN-NET’LER ALACAK”
Konuşmasına bilim dünyasında yaşanan gelişmelerin insanların yaşamına olan somut etkilerinden bahsederek başlayan ünlü bilim insanı, “Kuantum fiziği benim için ne yaptı sorusuyla çok sık karşılaşıyorum. Hemen söyleyeyim, fizikçiler olarak transistörleri icat ettik, interneti icat ettik, televizyonu, radyoyu, hastanede kullandığımız röntgen ve MR cihazlarını icat ettik. Uzay programını, GPS sistemlerini icat ettik” diye konuştu.
Geleceğe yönelik tahminleri sorulan 300 bilim insanından biri olduğunu hatırlatan Michio Kaku, “Biz fizikçiler tahminleri severiz. Yazdığım kitaplarda 500 yıl içinde ne olacağını anlamaya çalıştım. Burada da 15-20 yıl içerisinde yaşayacağımız değişimlere odaklanacağım. Bir fizikçinin tahminiyle yüksek kültürün ve toplum sanatının egemen olacağı dev bir forum halini alacak olan internetin yerini yakın gelecekte ‘beyin-net'ler alacak. SMS gönderimlerinin yerini duygu, anı ve his aktarımı alacak. Anılarımızı bile artık internete yükleyebiliyoruz” ifadelerini kullandı.
“GELİŞİMDE DÖRDÜNCÜ DALGA MOLEKÜLER FİZİK İLE GELECEK”
Bilim insanlarının genç insanlara ilham kaynağı olması gerektiğinin altını çizen Kaku, üzerine sıklıkla konuşulan varlık, servet ve diğer konuların tamamının kökünde bilim ve teknolojinin yattığını vurguladı.
“10.000 yıl önce buzlar altındaydık. Buz eridikten sonra tarımı keşfettik ve kadim medeniyetler böyle oluştu. 1900'lerin başına geldiğimizde ortalama yaşam süresi beklentisi 40'lı yaşlar seviyesindeydi. Uzun mesafeli iletişim pencereden bağırmaktan ibaretti. Yüksek hızlı seyahat denince akla çamura saplanan atlar geliyordu” diyerek katılımcılara insanlığın gelişim basamaklarını özetleyen Michio Kaku, 1800'lerde başlayan sanayi devriminin insanı ilk kez buhar ve makine kuvvetiyle tanıştırdığını hatırlattı.
“Daha sonra elektrik ve manyetizma üzerine çalışmaya başladık ve elektrik çağına geçtik. Bu da transistörlerin, lazerlerin içinde bulunduğu yüksek teknoloji çağını başlattı ve üçüncü dalga da bu şekilde tamamlandı” diyen Michio Kaku, dördüncü dalganın moleküler fizikle geleceğini ifade etti.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ AKILLI GÖZLÜKLERLE TANIYACAK”
Günümüzde teknolojinin geldiği noktanın muazzam etkilerine dikkat çeken ünlü bilim insanı, “Bilgisayarların kuvveti 18 ayda bir iki kat yenileniyor. Günümüzde kullandığımız cep telefonları NASA'nın 1960'ların sonunda uzaya gönderdiği uzay araçlarından daha güçlü. Geçmişte bir odayı kaplayan bilgisayar dediğimiz şey, gelecekte tamamen ortadan kalkacak. İnternet artık camların, gözlüklerin, kontakt lenslerin içerisinde olacak” diye konuştu.
İnsanların artık birbirlerini takacakları akıllı gözlüklerle tanıyacaklarını söyleyen Kaku, kişilerin yüzlerini tanıyabilen cihazlar sayesinde bir insanın yüzüne bakmakla onun özgeçmişini tüm ayrıntılarla öğrenmenin, evlerdeki akıllı duvar kağıtlarıyla tüm bilgilere anında erişimin mümkün olabileceğini belirtti
“ÖĞRETMENLİK KAVRAMI AKIL HOCALIĞINA DÖNÜŞECEK”
Teknolojinin eğitim üzerinde yaratacağı değişimlere de dikkat çeken Michiu Kaku, öğrencilerin gözlerini kırptığında karşılarına sınırsız bilgi taşıyan kontakt lenslerin eğitimde devrim yaratacağını söyledi.
“Öğrenciler artık periyodik cetveli ezberlemek zorunda kalmayacak, bir göz kırpışta tüm bu bilgiye erişebiliyor olacaklar” diyen Kaku, uzaktan öğrenimin ve e-ders kavramının önemine de değindi. Dünyanın en önemli üniversitelerinden Massachussets Institute of Technology'nin derslerinin e-ders yöntemiyle Pakistan'da mali durumu iyi seviyede olmayan öğrenciler tarafından indirilebildiğini hatırlatan Kaku, eskiden 600 öğrenciye ders veren bir öğretmenin bu yöntemle yüz binlerce öğrenciye ders verebilir hale geldiğini ifade etti.
Teknolojinin eğitimde öğretmenlerin yerini tamamen almayacağını söyleyen Kaku, “Teknoloji öğretmen kavramını ortadan kaldırmayacak ancak öğretmenin rolünü bir hayli değiştirecek. Pakistan'daki öğrenciler bu dersleri indirebiliyorlar fakat gerektiği seviyede ilerleyemiyorlar. Bunun sebebi onlara yol gösteren bir rehber, denetim, ev ödevi ve akran baskısı gibi kavramların olmayışı. Dolayısıyla okulu bırakıyorlar. Öğretmen işte bu nokta önemli bir role sahip. Artık ezberleme anlayışı olmayacak çünkü tüm bilgilere anında erişebilecekler. Öğretmenler artık öğrencilerini yönlendiren, onların gelişimini denetleyen akıl hocalarına dönüşecek. İşte geleceğin öğretmeni bu” ifadelerini kullandı.
Evlerin duvarlarına yerleştirilecek akıllı duvar kağıtlarının internet bağlantısıyla tıp, hukuk ve eğitim gibi alanlarda tüm bilgileri anında ve etkileşimli olarak aktarabileceğinin altını çizen Kaku, doktorların ve avukatların da bu teknolojik devrim nedeniyle ortadan kalkmayacağını, rollerininse öğretmenlerde olduğu gibi danışman ve akıl hocalığı temelinde gelişeceğinivurguladı.
“DİJİTALLEŞME İNSAN HAYATININ TAMAMINI ETKİSİ ALTINA ALACAK”
Dünyada dijitalleşme devriminin müzikle başladığını hatırlatan Michio Kaku, CD'leri ortadan kaldıran dijitalleşmenin dijital kağıt ve artırılmış gerçeklik gibi teknolojilerle tıp, finans ve iş dünyasını da etkisi altına alacağını savundu. Çip maliyetinin günden güne azaldığını ve 2025 yılında çip maliyetinin bir kuruş seviyesine ineceğini söyleyen Michio Kaku, insanları evlerinden alıp iş yerlerine götürecek sürücüsüz arabaların, gözlüksüz 3D televizyonların yakın gelecekte insanların yaşamına gireceğini söyledi.
“KANSERİ 10 YIL ÖNCEDEN TESPİT EDECEĞİZ”
Dijitalleşmenin en çok etkileyeceği alanlardan birinin tıp olacağını söyleyen ünlü fütürist, “Dijitalleşme sağlık harcamalarını düşürecek. Çipler ve kameralar hap boyutuna getirildiğinde kolonoskopi gibi tahlil yöntemleri de tarih olacak. Kansere nano-tıbbi malzemelerle saldıracağız ve ‘tümör' sözcüğünü tıp literatüründen sileceğiz. İnsanlar tuvaletlerine kuracakları likit biyopsi sistemleriyle kanser hastalığını 10 yıl önceden tespit edebilecekler. Günümüzde bir oda kadar yer kaplayan MR makineleri çok daha küçük manyetik alanlar yaratabilen süper bilgisayarlar sayesinde çok daha küçük boyutlara getirilebilecek” diye konuştu.
“ALZHEİMER HASTALARINA HATIRA DESTEĞİ”
DNA analizi ve kök hücre alanındaki çalışmaların gelişmesiyle insanlara yeni organlar üretilebileceğini söyleyen Kaku, “Artık kemik üretebiliyoruz. Burun, kulak ve insan yaşlandıkça daha çok ihtiyaç duyduğu yeni eklemleri geliştirebileceğiz. Kalp rahatsızlığı olanlara yepyeni bir kalp sunulabilecek” dedi.
İnsanın en karmaşık organı olan beyinin de teknoloji sayesinde artık daha iyi anlaşılabildiğini vurgulayan Michio Kaku, teknolojinin beyin gücünü kullanılabilir hale getirmesi sayesinde tüm bedeni felçli insanların bile sosyal yaşamlarını idame ettirebilecek hale gelebileceğinin altını çizdi. Beyinde depolanan insan hafızasının kaydedilip internete aktarılabildiğini söyleyen Michio Kaku, tıpkı işitme cihazlarında olduğu gibi Alzheimer hastalarına da hatıra desteği sunabilecek makineler geliştirileceğini ifade etti.
“İNSAN ZEKÂSINA YAKIN YAPAY ZEKA İÇİN HENÜZ ERKEN”
Dijitalleşmenin iş dünyasını da kökten değiştireceğini söyleyen Michio Kaku, “Bilgiye sınırsız erişim sayesinde müşteriler satın alacakları ürünün maliyet, hammadde ve benzeri tüm ayrıntılarını öğrenebilecekler. Bu şeffaflık sayesinde üreticiler de rekabette öne çıkmak için en iyi fiyat teklifini sunmak ve en yararlı hammaddeyi kullanmak zorunda kalacaklar. Bu da kapitalizmi her zamankinden daha iyi bir noktaya taşıyacak” diye konuştu.
Robot teknolojisindeki gelişime de değinen Michio Kaku, insan zekasına yakın bir yapay zeka için henüz erken olduğu görüşünü paylaştı. Mevcut en zeki robotun bir böceğin zeka seviyesine sahip olduğunu hatırlatan Kaku, mevcut robot teknolojisinin daha çok erişkin insanların sağlık sorunlarına hitap edecek temelde ilerlediğinin altını çizdi.

9 Eylül 2016 Cuma

SİYASİ VE İDEOLOJİK MÜCADELE NEDEN YOK?., Nusret KEBAPÇI

Gazeteci; Eğitimci, Araştırmacı-Yazar
NUSRET KEBAPÇI
SİYASİ VE İDEOLOJİK MÜCADELE NEDEN YOK?
Nusret KEBAPÇI
Tamam, 15 Temmuzda FETÖ bir darbe girişiminde bulundu ve sonucunda devletin hemen her hücresinden temizlenmeye başlandı…
TBMM hariç…
Ama daha şimdiden sadece kamuda 100 bin’e yakın insanın görevden alındığı dikkate alınırsa, bu sayının çok daha yukarılara çıkacağı anlaşılıyor.
Bakın şu konuda hiç bir itirazım yok.
Eğer gerçekten suç işlemişse…
Darbeye bulaşmışsa, mutlaka hesap sorulmalı…
Yargı önüne çıkarılmalı da…
Şimdiye kadar yapılan sadece polisiye bir mücadele…
Operasyonun siyasi ve ideolojik ayağı yok…
Yani hangi siyasi partilerde…
Dernek…
Vakıf ve sendikalarda…
Kimlerin…
Nasıl…
Hangi yöntemlerle örgütlendikleri, insanların nasıl ikna edildiği veya ne gibi şantajlar yapılarak FETÖ’ nün bu gibi örgütlere ve devlet içine sızdığı açıklanmadığı gibi…
İşin ideolojik boyutu…
Yani tarikat ve cemaatlerin devlet içinde nasıl örgütlenip, otorite kurduklarına ilişkin de herhangi bir şey yok.
Hem zaten iktidarın “diğer cemaatlerin kaygı duymaması gerektiğini” açıklaması…
Aynı zamanda basında bu yönde çıkan haberler, bir tarikatın yerinin başka bir tarikat tarafından doldurulacağının da ipuçlarını vermektedir.
Bu nedenle çok açık bir şekilde de ortaya çıkmaktadır ki laik ve çağdaş olmayan, ulus bilinciyle donanmamış hiç bir örgüt ki buna devlet de dahildir, tarikat ve cemaatlere karşı ideolojik mücadele veremez.
Diyeceksiniz ki vermesi gerekli mi?
Tarikat ve cemaatler devlet içinde olursa ne olur?
Bakın ne olur biliyor musunuz?
Hani zaman zaman basında…
“Falan devlet yetkilisi tarikat şeyhini ziyaret etti…”
“Bir profesör falan şeyhin elini öptü.”
“General erden emir aldı…”
“Falan kurumda hizmetli genel müdüre bile emrediyordu.” türünden haberler çıkıyor ya…
İşte bu durum, sadece FETÖ ‘ye ait olmayıp neredeyse tüm tarikat ve cemaatlerde benzer tutumlar söz konusudur…
Çünkü hiç bir tarikatta şeyh seçimle falan yönetime gelmez…
Nasıl seçilir biliyor musunuz? Kendisinden önce o mevkide bulunan şeyhin önermesiyle, onun ölümünden sonra.
Şimdi söyleyin; herhangi bir tarikat mensubu, hizmetinin karşılığında öldükten sonra cenneti vaat eden şeyhinin mi söylediklerini yerine getirir?
Yoksa hiç bir dini vasfı olmayan yöneticisinin mi?
Bu durum devlette devamlılığı, liyakati bozucu bir durum ortaya çıkarmaz mı?
Ayrıca bu tür örgütlenmelerde millet bilinci olmadığından, millet, ülke çıkarları, bağımsızlık, vatan, emperyalizm gibi kavramlarla tanışmayan tarikat ve cemaat mensuplarının her zaman için emperyalistlerce kullanılması olasılığı ne olacak…
Demek istediğim sadece devlet kurumlarında liyakat ve hiyerarşiyi sağlamanın değil…
Bağımsızlığın, ulusal egemenliğin, hatta sanayileşmenin, çağdaşlaşmanın, ulusal çıkarları korumanın bile sadece bir tek yolu bulunmaktadır…
Laik bir ulus devlet…
Değilse bir cemaati ortadan kaldırmaya çalışırken kendinizi başka bir dış destekli cemaatin kollarında pekala bulmanız mümkün…
09–09–2016