28 Mayıs 2014 Çarşamba

ŞEREF AYDOĞAN: "YENİ DEMOKRASİ’YE İLK ADIM; HAYATIM, HATIRATIM VE SİYASİ PARTİLER"

YENİ DEMOKRASİ’YE İLK ADIM;
HAYATIM, HATIRATIM VE SİYASİ PARTİLER
Şeref AYDOĞAN
Şeref AYDOĞAN 1965
Öncelikle hatırlatmalıyım ki, 12 Eylül 1980 darbesi ile Türkiye Cumhuriyeti Siyaset tarihinde 4. Cumhuriyet olarak tanımlanan; Acılı, ıstıraplı ve fırtınalı 27 Mayıs 1960 dönemi fiilen sona erdi. Dolayısıyla “emir kademe zincirine uygun olarak yapılan bu müdahale” 27 Mayıs darbesi ve 12 Mart muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde resmi silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesidir.
Bu müdahale ile dönem itibarıyla Süleyman Demirel 'in Başbakan'ı olduğu; Pahalılık, yolsuzluk, anarşi, terör-tedhiş ve ülke çapına yayılan kargaşayı önlemekte güçlük çeken, hatta başarısız olan, güçsüzleşen, başıbozukluğa yenik düşen hükümet görevden alındı. Hakkaniyet, adalet ve eşitlikle hükümferma olma yeteneğini yitiren Türkiye Büyük Millet Meclisi, fesih ve ilga edildi. 12 Mart 1970 post modern askeri müdahale ve muhtırası sonucu kısmen revize ve rehabilite edilerek değiştirilen 1960 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı. Türkiye Cumhuriyeti siyasetinin yeniden tasarlandığı ve aşama, aşama yeniden yapılandırıldığı bir dönem başladı.
Şeref AYDOĞAN 1968
Merak eden gençler için hatırlatmak gerekirse; 12 Eylül 1980 askerî müdahalesinin asli sebep ve gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, yaygın anarşi, terör-tedhiş; Süleyman Demirel (AP) hükümetinin yetersiz, yeteneksiz ve iktidarsızlığı ile parlâmento’nun birçok tur ardından Cumhurbaşkanı'nı seçememesi ve 6 Eylül 1980 günü Konya'da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan, şerîat istemli, Cumhuriyet, adalet ve hukuka karşı tehdit içeren bir kalkışma girişimi olarak nitelenen kalkışma / yürüyüş gösterildi.
Dahası, Askeri müdahalenin ardından, siyasi cinayetlerin çok kısa sürede sona ermesi, bütün memlekette emniyet, huzur ve güvenliğin tam olarak sağlanması, günlük yaşamın bütün yönleriyle normale dönmesi, halkı memnun ve mutlu etti. Fakat belirli akım ve kesimler başta ordu olmak üzere güvenlik güçlerinin şiddet eylemlerini darbe öncesinde neden önlemediği ya da önleyemediği sorularını sormaya ve öküz altında buzağı aramaya, hazır sakinleşmiş ortamı tekrar bulandırmaya, fitne yaratmaya koyuldular. 
Bu meyanda üretilen dedikodu ve fitneler arasında, ABD yönetiminin TSK tarafından hazırlanan darbeden önceden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter'a “bizim çocuklar işi bitirdi..” anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin duyurulması 12 Eylül 1980'de Amerika'nın rolü konusunu çeşitli odaklar boyutunda tartışmalara yol açtı.
FIRTINALI GÜNLER ÇABUK GEÇTİ
Şeref AYDOĞAN 1969
            Nihayet fırtınalı günler çabuk geçti. 1980, 81 ve 82 Milli Güvenlik Konseyinin yoğun faaliyetleri, yeni anayasa hazırlıkları ve o güne değin bütünüyle bozulmuş, deforme ve laçka edilmiş, tefessüh (fesih olmuş, yok olmuş) etmiş, yozlaşmış idari, mali, sosyal, kültürel ve toplumsal düzenin yeniden tesis, temin, ikame ve idame çalışmaları ile geçti. Gerçek o’ki, 1980 öncesi anlamında siyasi partilerin yokluğundan, “bütün zamanların mutlu azınlığı” addedilen küçük bir rantiye kesim hariç olmak üzere, milletin kahir ekseriyeti halinden memnun ve gidişattan yana mutlu idi...
Ta ki, Anayasa oylanıp onaylanıncaya, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu Kurucu Meclis tarafından kabul edilip “yeni demokratik düzene geçişin ilk adımları atılarak”, yıllar sonra “acemi, öncü, taklit ve aslında emanetçi/vesayetçi” olarak algılayıp tanımlayacağımız; 1980 Anayasa’sında “Demokratik Siyasi Hayatın Vazgeçilmez Unsurları” siyasi partiler tek tük kurulmaya başlayıncaya kadar!... Nihayet olan oldu ve “bu günlerin öncüsü, yarınların sözcüsü, yeni siyasetin emanetçi teşekkülleri”nin meltemsi rüzgârları esmeye başladı…      
1983 YILI MAYIS AYI…
O tarihlerde ben Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığında kıdemli, makbul ve mutemet bir memurum. Tam da yeni siyasi partilerin peş peşe kurulmaya başlandığı ateşli, heyecanlı günlerdi. Bir gün dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Firuz Çilingiroğlu beni makamına çağırarak; “Bize yeni bir görev verildi, bu görevi senin yürütmeni istiyorum” diyerek, elime 2820 sayılı siyası partiler yasasını ihtiva eden resmi gazeteyi verdi;
“Bunu dikkatle incele ne yapılması gerektiği konusunda bir rapor hazırla” dedi.
O hafta sonu, hiç vakit kaybetmeden derhal başlamak üzere, yaklaşık iki ya da üç gün bu yeni yasa üzerinde çalışarak; “Siyasi parti sicil profilinin nasıl oluşacağı, merkez ve örgüt faaliyetleri hakkında ne gibi dosyaların tutulacağı ve genel kontrol, takip ve koordinasyona ilişkin olarak” hazırladığım tasarıyı kendilerine arz ettim. Taslağı aldı ve birkaç gün süreyle aralıksız olarak, sürekli bu taslağı inceledi, savcılarla danışmalarda bulundu, Yargıçlara gitti-geldi ve sonuçta beni makamına çağırarak: “Al bunu, iyi, beğendim, çok güzel olmuş. Hiçbir yerine dokunmak, eklemek, çıkartmak ve her hangi bir değişiklik yapmak gerekmedi. Aferin. Seni kutlarım. Haydi ekibini kur ve uygulamaya başla” diye emir verdi…
YCBS SİYASİ PARTİLER BÜROSU KURULUYOR..  
Şeref AYDOĞAN 1969
Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcısı Firuz Çilingiroğlu’ndan böyle güçlü bir emir, yetki ve kuruluş talimatı alır almaz derhal harekete ve faaliyete geçtim. Projelendirdiğim tasarıyı, tam bir dikkat, itina ve özenle çalışarak kısa sürede hayata geçirdim. Bunun için gerekli bütün ekipman, donamım ve kadro desteği zaman içinde peyderpey sağlandı. Özellikle ve öncelikle Sayın Başsavcımız, bilgi ve birikim sahibi kıdemli arkadaşlarla istişare ederek büro ve sistemi kısa sürede kurdum. Bir yandan da yeni siyasi partiler teşekkül ediyor, hızla siyaset sahnesine çıkıyor ve akabinde üye kayıt, politika üretme ve örgütlenme faaliyetlerine başlıyorlardı. 
Bundan yaklaşık otuz yıl önce, “Türkiye’de ilk” olarak kurduğum düzen, bugün halen güncelliğini koruyor. Elektronik sistem, yaygın bilgisayar desteği, dijital veri arşiv CD/DVD ortamı, hızlı ve hatasız erişim, iletişim ve bilişim, bilgi paylaşımı imkânları ile desteklenmiş olarak özel tabanında mükemmel bir biçimde çalışıyor. Bu sistemde, örneğin bundan 30 yıl önce arşivlenen bir belge, üye kaydı veya her hangi yazışmaya sadece bir dakika gibi çok kısa bir sürede ulaşmak mümkün olmaktadır..
BİRAZCIK BAŞA SARALIM…
            Yukarda anlattığım ve ayrıntılı açıkladığım kurulumun ilk nüvesi tamamlanmış, düzen oturmuş ve sistem işlemeye başlamıştı. Bütün dosyalar sistematik bir düzen ve bilhassa özenle etiketlenmiş biçimde kullanıma hazırdı. Tam biz işleri bitirdik ki, partiler de bir bir kurulmaya başladı. Artık kurulan her parti için bir sicil dosyası açıyordum. Bu arada medya çok yakından ilgileniyordu. Gazeteciler ile çoğu köşe ve sütun yazarları (Medya mensupları) bizim servisi mekân tutmuş, neredeyse gün boyu benimle beraber mesai yapıp, aldıkları haberlerini sabah, yayınlanmış şekliyle getirip gösteriyorlardı.
            PARTİLERDE BÜYÜK HEYECAN;VETO KORKUSU
Şeref AYDOĞAN 1970
            Partiler ilk kuruluşlarında Milli Güvenlik Konseyi denetiminden geçiyor; Zaman, zaman bazı parti kurucuları veto ediliyordu. Veto edilen kurucuların yerine en kısa sürede yeni kurucular bildiriliyor, onlar da konsey denetiminden geçiyor, tekrar tekrar inceleme, değerlendirme ve elemeye tabii tutuluyorlardı. Dolayısıyla bu durum, yeni kurulan partiler için büyük bir heyecan kaynağı ve aynı zamanda en büyük korkuları idi.. Ta ki 30 kurucu tamam olana kadar bu heyecan, stres ve koşuşturmaca aralıksız devam ediyordu. 30 ve daha yukarı kurucuya ulaşan parti, adeta bayram ediyor, büyük sevinç yaşıyordu. Hâttâ, kurucuları tamamlandığında, Halkçı Partide görevli Cemile hanımın, boynuma sarılarak, o an için duyduğu büyük sevinci benimle paylaşmasını hiç unutmuyorum.
            İLGİNÇ BİR OLAY!...
            Bir partiye veto ile ilgili tebligata gittiğimde, baktım ki hepsi birden istifa etmişler!. Bu nedenle tebligatımı kimse almak istemedi. Ne yapacağımı şaşırdım. Sıcak Ağustos ayı, ben oruçluyum. Partide mahsur kaldım. Devreye Sevgili başsavcım telefonla girmek suretiyle beni büyük bir dertten kurtardı. Neden sonra tebligatı yapıp çıktım...
            SEÇİME KATILABİLME SÜRESİNİN SON GÜNÜ…
            Seçime katılabilme süresinin son gününde, Konsey’den gelen bildirimin Doğru Yol Partisi (DYP) (bugünkü Demokrat Parti) ve SODEP’nin bildirimine ilişkin yazılar akşamüzeri geç saatte geldi. Öyle ki, ben, zorunlu yasal tebligatları yaptıktan sonra tekrar başvuru süresi geçmişti. Bazı basın ve yayın organlarında, bu gecikmenin Başsavcılığımızdan kaynaklandığı şeklinde haberler yer aldı. Oysa tebligatları ben yapıyordum. Gecikme tamamen konseyden kaynaklanıyordu. İşte bu sebeple, seçime katılma hakkına sahip oldukları halde, sadece tebliğ ve tebellüğ gibi son derece basit bir sorun yüzünden iki parti maalesef seçimlere katılamadı. Böylece, sadece üç parti seçime katılmış oldu!..
Şimdi, döneme ilişkin bazı özellikli olaylar ve anekdotlara bakalım..
            SİYASİ YASAKLAR VE ÖZALLI YILLAR…
Şeref AYDOĞAN 1971
Biraz baştan alarak günceli hatırlatmak gerek sanırım.
Şöyle ki; 07 Kasım 1982'de yeni Anayasa halkoyuna sunuldu ve % 91.3 oyla kabul edildi. Aynı oylamayla Milli Güvenlik Kurulu onaylandı ve Devlet Başkanı sıfatıyla Kenan Evren de 7. Cumhurbaşkanlığına seçildi. Seçimlerin 6 Kasım 1983'te yapılacağı açıklandı. Bu açıklamanın ardından 1983 ortalarında bütün siyasi faaliyetler serbest bırakıldı. Ancak Milli Güvenlik Kurulu işleri sıkı tutmayı sürdürüyordu. Bir Parti kurulurken, MGK'ya kurucuları inceleme, değerlendirme ve icabında veto etme yetkisi verilmişti.
1980’de kapatılan partilerden CHP'nin tabanına hitap eden Erdal İnönü'nün kurduğu SODEP; Adalet Partisi'nin devamı olarak, Emekli General Ali Fethi Esener Başkanlığında kurulan Büyük Türkiye Partisi ve Doğru Yol Partisi de vetolardan nasibini almış; Hatta Ali Fethi Esener Paşa tarafından kurulan Büyük Türkiye Partisi, çok kısa bir sürede kapatılmıştı. Böylece Seçimlere, Turgut Özal'ın başında bulunduğu Anavatan Partisi (ANAP); Necdet Calp'in başına geçtiği Halkçı Parti ve Turgut Sunalp'in Milliyetçi Demokrasi Partisi katıldı. 
ANAP, CALP, RAP RAP!..
06 Kasım 1983 seçimleri sonucunda ANAP tek başına iktidara geldi. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra, IMF politikalarını uygulamak amacıyla Bülent Ulusu kabinesi ve Hükümeti’nde ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcılığı yapan ve göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yılında istifa ederek, 20 Mayıs 1983'de Anavatan Partisi'ni kuran Turgut Özal yeni hükümeti oluşturdu. (ANAP % 4 5:212,  HP % 30:117,  MDP:71 )
06 Kasım 1983 seçiminde 400 kişiden müteşekkil o gün ki parlamentoda % 45 oyla 212 milletvekili çıkararak iktidar olan; 45. dönem Başbakanı Turgut Özal, 1984 yılında ifa ve icra edilen, yerel seçimlerde de “mahalli yönetimlerde” iktidar oldu. Diğer taraftan, 25 Mart 1984'te yapılan yerel yönetim seçimlerine katılan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SODEP) ise ANAP’ın ardından % 23.4 oy alarak ikinci parti oldu.
Şimdiki adı Demokrat Parti (DP) olan ve Adalet Partisi (AP)'nin devamı biçimi kabul ve millete ilân edilen DYP (Doğru Yol Partisi) 1983 yılında kurulduğunda Genel Başkanlık görevine Ahmet Nusret Tuna getirilmişti. Ahmet Nusret Tuna ancak 1 ay kadar partiye Genel Başkanlık etti. Ardından Yıldırım Avcı Genel Başkanlığa geldi. 1985'te toplanan Olağan Büyük Kurultay’da Hüsamettin Cindoruk'a yenilerek Genel Başkanlık görevini bıraktı.
Diğer taraftan, 13 Nisan1984'te toplanan SODEP (Sosyal Demokrat Parti)’in 1. Küçük Kurultayında Genel Başkan Erdal İnönü “solda tek çatının şart olduğunu” söyledi. Arkasından 26 Eylül 1985'te Gürkan ve İnönü SODEP ve HP’nin birleşme protokolünü imzaladılar. İş bu yeni partinin adını da Sosyal Demokrat Halkçı Parti olarak açıkladılar. HP kurultay toplanarak partinin adı SHP olarak değiştirildi. Ardından toplanan SODEP kurultayında parti feshedildi ve SHP'ye katıldı. 30 Mayıs 1986 tarihinde SHP’nin 1.Kurultayı toplandı ve Erdal İnönü’yü mutabakatla genel başkanlık görevine getirdiler.
Nihayet, 14 Kasım 1985'te Rahşan Ecevit tarafından kurulan DSP, eski Halkçı Parti 'den ayrılıp bağımsız kalmış, ya da SHP'den görüş ayrılıkları nedeniyle istifa ederek ayrılmış kimi milletvekillerinin katılmasıyla TBMM'de grup oluşturabildi…
            BU SÜREÇ ÇOK HAREKETLİ VE YOĞUN GEÇİYORDU…
Şeref AYDOĞAN 1979
            Bu dönem, Siyasi Partiler kuruluşlarını gerçekleştirdikten sonra, kanunda öngörülen ve şart koşulan asgari sayıda teşkilat kurma çalışmaları, adeta bir rekabet ve yarış ortamında başladı. Öyle ki parti sayısının sürekli arttığı, bir takım ayrılma ve birleşmelerin yaşandığı, çok yoğun bir teşkilâtlanma faaliyetinin sürdüğü hızlı bir çalışma ortamına girmiştik. O kadar çok teşkilat kuruluş, kongre ve sair işlem evrakı geliyordu ki; Tercüman gazetesi yazarı Reşat Yazıcı bir haberinde “Başsavcılık adeta evrak mezarlığına döndü” diye yazmıştı. İşte o zaman toplam topu topu 15 parti teşkilatı vardı…
Şimdi teşkilatı olan olmayan 78 parti mevcut. Varın gerisini siz hesap edin!..
            Neyse, bir taraftan parti kuruluşları gerçekleşirken, diğer taraftan da üye kayıtları hız kazandı. Siyasette hareketlilik artmış; Parti bağlamında siyasi faaliyetlerde büyük yoğunluk başlamıştı. O zamanlar, data/veri kayıtları bilgisayara işletmenlerce yapılıyordu. Burada özellikle ifade edeyim; Türkiye’de bilgisayar, ilk defa, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığı “Siyasi Partiler Bürosunda” kullanılmaya başlandı. Bu da, “siyasi sicil bürosu” tarihinde mutlaka dikkate alınması, unutulmaması ve not edilmesi gereken önemli bir konu olsa gerek!
            SİYASİ PARTİLER ARASI ÜYE KAYIT YARIŞI VE
KAYITLI ÜYE SAYISINDA REKABET…
           Bugün olduğu gibi, önceden de partiler arasında üye sayıları konusunda kıyasıya bir yarış ve amansız rekabet vardı. O zamanlar partilerin üye kayıtlarında hayali (sahte) kayıtlar yazımlar, daha önceden bildirilen bir üye grubunu tekrar bildirmek, seçmen sandık listesini bir partinin üyesi gibi göstermek gibi eğilim ve alışkanlıklar vardı.
Çok açık ve net bir örnek vermek gerekirse; Anavatan Partisinin Malatya İli merkez ilçesinde olduğu gibi, bir üyeye birden fazla sıra numarası vermek suretiyle 17 bin üye’yi 35 binmiş gibi göstermek; Van ilinde bir kahvehanede yapılan 4 bin üye kaydı v.d. gibi..
Bu tür mükerrer, sahte, mezarlık mahsulü ve abartma kayıtların, resmi bildirim dönemi değil; Tam tersine dönem dışında gönderilmesi enteresandır. İşin garibi bu ve buna benzer bir takım sahte, şaibeli, uydurma/düzenleme kayıtların doğrudan büromuza elden teslim edilmesi yerine; Başsavcılığımız adına postaneden ilçe seçim kuruluna üye listesi gönderilme yolunun tercih edilmesi gibi, hileli, kurnazca ve şaibeli yöntemlere başvurulması idi…
VERİLEN RESMİ VE MUKAYYET
(KAYITLI/ZİMMETLİ) BİR LİSTENİN, BEREKETLİ DÖNÜŞÜ… 
Şeref AYDOĞAN 1980 Polatlı
Hiç unutmam; Milletvekili Mehmet Pürdaroğlu bir gün büromuza gelerek; “Partilerine ait kayıtlı üye listelerinin aslının tarafımıza gönderildiğini, bu listenin kendilerine verilmesini, zira ihtiyaca binaen asıl listenin fotokopisini alıp geri vereceklerini” söylemesi üzerine, 23 bin civarındaki üyeye ait asıl listeyi (tedbir olması bakımından) onaylayıp teslim ettik. Aradan bir süre geçtikten sonra, dönüşünde 123 bin üye listesi geldi. Durumu derhal fark ederek, mezkür parti ile ilgili Savcıya haber verdik. Bahse konu sözde Milletvekilini Savcımız Ahmet Şükrü Dağlı makamına davet edip, durumu kendisine özenle anlatarak; “Bu tasarrufunuzla siz, bizi, adeta iğfal ettiniz” demesi üzerine Mehmet Pürdaroğlu isimli milletvekilinin utancından nasıl da kızarıp, mahcubiyetinden terlediğini hiç unutmuyorum.
Tabi ki bu arada teslim ettiğimiz kadarını alıp gerisini iade ettik.
BURADA BİR MESELE VAR!...
            Maksadı her ne olursa olsun; Şimdi ve daha evvelinde bunca üye kayıtları yapılıyor ancak, her ne hikmetse çok az yerlerde ve nadiren ön seçime gidiliyor! Eğer, insan hakları, evrensel hukuk, adalet ve demokrasinin “olmazsa olmaz” zorunluluğu ön seçim yapılmayacak ise, bunca üye kaydına ne gerek var?.. Zaten üye’ye bir şey sormadıktan, danışmadıktan, üye ile birlikte çalışmadıktan ve Kanun gereği “KİTLE PARTİSİ” olamadıktan sonra!.. Üye kaydı yapsan ne olur?, yapmasan ne olur?..
Yine, Anayasa ve Kanun gereği zorunlu “Parti içi demokrasi” ise, maalesef hiç birinde yok!.. İsimlerine Parti deniliyor ama, Anayasa, Kanun ve mevzuat anlamında tek parti yok!.. Buda demektir ki, partilerde üyelerin; Anayasa, Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunlarının zorunlu kıldığı Demokratik, ahlâki, eşit, adil ve hukuki normlarda seçme ve seçilme hakkı söz konusu bile değil, belki de bu demokratik hak asla kullandırılmıyor. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo da buna göre büyük bir çelişki ifade ediyor. Partiler var, üyeler var ama demokrasi yok!.
Bir başka enteresan tespitim de şu: Bu ezeli rekabet ve kıyasıya üye bildirme yarışına mukabil her zaman iktidar Partisine ait üye sayısı “en fazla” olur. Zira vatandaş üye olmazsa işe giremez, kamusal bir işe girdiği takdirde de üye olmak yasaktır. Ne yaman bir çelişki!..
            Yeri gelmişken vurgulamakta yarar var. YCBS Siyasi Partiler Büromuzla, parti genel merkezleri arasında sıkı, düzenli ve sürekli irtibat vardır. Bu irtibat kesintisiz olarak sürer. Hiç bir siyasi parti ile büro ilişkileri arasında kopukluk, soğukluk ve çekince vaki olmaz. Resmi iş, işlem ve ilişkilerin daima karşılıklı güven, samimiyet, sorumluluk ve karşılıklı itimada dayalı olarak devamlılık arz etmesi ve sürdürülebilir olmasına önem verilir.
            İKTİDAR VE MUHALEFET ARASINDAKİ BARİZ FARK..   
Şeref AYDOĞAN 1980 Polatlı
            Otuz yıldır gözlediğim çok garip ve enteresan bir mesele daha var. Şöyle ki, iktidara ve / veya iktidar Partisine mensup çalışanlar, memur (ve müstahdemler bile) Yargıtay da ki büromuza girişlerinde dimdik ve hışımla girer; Diğer partilere mensup çalışanlar ise gayette normal, sakin ve temkinli, bazen da korkak-ürkek ve çekinceli giriş yapar. Velev ki, iktidarın değişmesi halinde, söz konusu giriş vaziyetleri de derhal değişir... Bu sefer, tam tersi olur.
            Meselâ, Partilerin ilk kuruluşlarında, kurucu üyeler üzerindeki heyecanı bir süre sonra kaybettiklerini fark eder, artık ilk günlerdeki eski heyecanlarını göremezsiniz. Zira aralarında zamanla başlayan makam-mevki sürtüşmesi, rekabet, kıskançlık, çekememezlik, hor görme, küçümseme ve istihza başlar. Hatta çoğunlukla bir takım kurucular gidişata kızıp partilerinden ayrılırlar. Bu defa da ayrılanların birkaçı gidip yeni parti kurarlar...
            NEDEN PARTİ KURARLAR?..
            İçinde bulundukları, kayıtlı ve dahi görevli oldukları partilerinde başarılı olamayıp, kendilerine uygun bir yer edinemeyenler, görev verilmeyenler ya da umduklarını mevcut siyasi partide bulamayanlar, gün gelir mutlaka yeni bir parti kurmaya soyunurlar. Bu insanlara neden parti kurmak gerektiğini sorduğumda; ‘bu iktidarla (veya bu partide) bir yere varılmaz, mevcut partilerin her biri için ayrı olumsuz gerekçe belirterek bu boşluğu biz dolduracağız” derler. Sonunda kendileri de yukarıda ki tanıma uyarlar. Bazıları da protokolde yer almak için parti kurar. Şu an için hiç faaliyeti olmayan, ulaşılamayan, tebligat yapılamayan partiler var.
Ama maalesef “yasal boşluk” nedeniyle hiç bir şey yapılamıyor.
Şeref AYDOĞAN 1981 Patnos
            SİYASETTE PARTİLERİN GELECEĞİ..
            İlk başta ülke idaresine talip olarak yola çıkılır.
            Yeni kurulmuş bir partinin geleceği, kuruluş belgelerinin düzenli olması ve işlerinin düzen, intizam ve disiplinle takip edilmesinden anlaşılır. Son on yıl içerisinde kurulan siyasi partilerin hiç biri gelişme gösteremez diye düşünüyor ve durumlarını ümitsiz görüyorum.
           Bunun yanında parti işlerini çok ciddi takip edenler de var. Bazı partiler ilk seçimden aldığı sonuca göre kapanma yoluna gider. Bazı partiler ise benzer isimle kurularak diğer partiyi zor durumda bırakmak bir şeyler elde etmek isterler. Bazıları da partili kimliği taşımak amaçlı kurar. 
            GENELLİKLE “NE İÇİN” PARTİ KURARLAR?..
            Bazıları, cazip isim koyup, alan kapatarak, patent alarak ve isimleri tekelleri altında tutarak, bir anlamda “ilerde kullanılması mümkün” isimleri sahiplenerek; Başka birileri aynı adla parti kurmak istediğinde “isim hakkını” satın almalarını sağlamak için,
            Bu tip sansasyoncu ve spekülâtörler, elektronik adresler ve WEB SİTESİ domain’leri da alarak, partiler üzerinden haksız kazanç sağlarlar..
           Kimisi, belirli bir zaman sürecinden yararlanarak, “kâğıt üzerinde” (aslında var olmayan) gerçek dışı örgütler oluşturmak suretiyle seçime katılma hakkını alıp, bu hakkı yeni kurulmuş veya seçime katılma hakkı bulunmayan başka partilere büyük çıkarlar karşılığı devir ve temlik etme (satma) amacıyla,
            Başka birileri ise; Anayasa, kanunlar ve mevzuatın partilere tanıdığı özel ayrıcalık, değişik hak, muafiyet, istisna, imkân ve imtiyazlardan yararlanmak veya kötü niyetli aşırı uçlar ile istismarcı grupları menfaat karşılığı yararlandırmak için,
            En sık ve en yaygın görüleni ise; Bir parti kurup, bir şekilde iktidar, koalisyon ortağı veya iktidara yakın olunduğunda kamu imkânlarından yararlanmak, menfaat sağlamak veya hırs ve ihtiraslarını tatmin etmek için parti kurmaktır. 
            Parti kuruluş tarihlerine baktığımızda, özellikle (Milletvekili genel ve yerel) seçimler öncesi ve seçimler sonrası parti kuruluşları daha fazla olur.
            Son zamanlarda yasak olmasına rağmen birde ticari faaliyette bulunma furyası başladı.
            Biz bu konuda, Başsavcılık ve Başkanlık yoluyla 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasasında değişiklik, yeni düzenleme, ek ve çıkarma istemlerinde bile bulunduk. Örneğin: Ayrıntıları aşağıda görülen haber; Sunuşunda da açıkça ifade edildiği gibi, yaşanan sorunların derinliğine anlatıldığı ve çözüm önerilerinin de birlikte sunulduğu yazışmalarımızdan “özgün örnek” olarak ileri sürülebileceklerden sadece bir tanesidir. Haber ve yazı basında yer aldığı biçimde ve aynan aşağıdaki gibidir:  
            “TBMM BAŞKANLIĞINA YAZI YAZILDI..
Mevcut ve mer-i 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, tam bir dikkat, dürüstlük, eşitlik, adalet ve tarafsızlıkla uygulanamıyor. Üstelik, yasayı ihlâl, görevi ihmal ve suiistimaller de (yeterince ve gerektiğince) takip edilmiyor!..
Yargıtay: Siyasi Partiler Kanunu değişsin
Yargıtay, siyasi parti adı altında ticari faaliyet yapıldığına dikkat çekerek Siyasi partiler Kanunu'nda değişiklik yapılmasını istedi
Dünya Bülteni/ Haber Merkezi, 10 Aralık 2013 - Ankara
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 30 kişinin bir araya gelerek parti kurabildiği, son zamanlarda ticari faaliyette bulunma amacıyla siyasi parti kurulduğu ve siyasi parti isminin verdiği kolaylıklardan yararlanarak kafeterya, türkü evi, restoran gibi yerler işletildiğine dikkati çekerek, “Siyasi Partiler Kanunu'na bu konuda yeni bir ceza hükmü” eklenmesini önerdi.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Hasan Erbil imzasıyla TBMM Başkanlığı'na, Siyasi Partiler Kanunu'nda değişiklik önerilerinin yer aldığı bir yazı gönderildi.
SİYASİ PARTİLER BÜROSU’NUN TAHKİMİ
Değişiklik önerisi yazısında;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Bürosu'nun teknik alt yapısının güçlendirilmesi, ihtiyacı karşılayacak kadronun ihdasının sağlanması, siyasi parti sicil kayıtlarının daha hızlı, işlevsel, kolay ve denetlenebilir şekilde tutulmasının sağlanması için Siyasi Partiler Kanunu'nda maddelerinin güncellenmesi amacıyla; TBMM'de grubu bulunan partilerin ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı temsilcilerinin katılımıyla bir çalışma yürütüldüğü anımsatıldı.
Söz konusu yazıda, bu çalışma sonucunda ortaya çıkan değişiklik önerilerine yer verildi.
SAHTE ÜYE KAYITLARI
Siyasi Partiler Kanunu'nda önerilen değişiklikle, siyasi partilere üye olma ve üyelikten çekilme başlıklı madde yeniden düzenleniyor.
Buna göre, siyasi partiler tarafından bir kişi ilk defa üye kayıt edilirken, kişinin daha önce bir siyasi partiye üye olup olmadığı sorgulandıktan sonra, ayrıntılı bir üye kayıt formu düzenlenecek. Başvuru, üye olacak kişiye referans olan partililer, kaydı yapan parti görevlisi ve üye adayı tarafından birlikte imzalanarak kabul edilecek.
Partiye giriş işlemlerini gösteren üyelik beyannamelerinin birer örneği ilçe ve il teşkilatlarında, alfabetik sıra esasına göre tasnif edilmiş olarak ayrı bir dosyada saklanacak.
Bu düzenleme ile kişilerin bilgileri dışında siyasi partilere sahte üye kayıtlarının önüne geçilmesi ve siyasi parti sicillerinin tutulmasında kolaylık sağlanması amaçlanıyor.
SİYASİ PARTİ ADIYLA TİCARET
Siyasi Partiler Kanunu'nun "Kanuna aykırı bağış, kredi veya borç alınması, borç verilmesi" başlıklı maddesinde de değişiklik öneriliyor.
Maddeye, "Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olarak ticari faaliyette bulunan siyasi parti sorumluları, 500 günden az olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılır ve ticari kazanç sağlanan yerin kapatılmasına karar verilir" hükmünün eklenmesi öneriliyor.
Önerinin gerekçesinde, 30 kişinin bir araya gelmesi ve kuruluş bildiri ve belgelerinin İçişleri Bakanlığı'na verilmesi ile siyasi parti kurulabildiği belirtildi.
Gerekçede, "Son zamanlarda ticari faaliyette bulunma amacıyla siyasi parti kurulduğu ve siyasi parti isminin verdiği kolaylıklardan yararlanarak kafeterya, türkü evi, restoran gibi yerler işletildiği ve gerek güvenlik gerekse mali denetimlerden kaçınmaya çalışıldığı görülmektedir" ifadesine yer verildi.
TEKNİK ALTYAPI DESTEĞİ
Seçimlerde alınan tedbirlere uymayanlara uygulanan 3 aydan 6 aya kadar hafif hapis cezasının, 90 günden 180 güne kadar adli para cezasına dönüştürülmesi öngörülüyor.
Söz konusu değişiklikle, yeni TCK'nın hükümlerine uyum sağlanması amaçlanıyor.
Öneriler arasında, siyasi parti üye kayıtlarının ve sicil dosyalarının elektronik ortamda tutulması konusunda duyulan ihtiyaç ve bu kayıtları tutmak ve aktarmakla sorumlu olan kişilerin belirlenmesi amacıyla aynı kanunda bir değişiklik öngörülüyor.
SİYASİ PARTİ SİCİLLERİ
Kanunda önerilen diğer bir değişiklikle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, siyasi parti sicil dosyaların tutulması, dosyalardaki güncellemelerin daha hızlı bir şekilde takip edilebilmesi için teknik altyapısının güçlendirilmesi amaçlanıyor. Değişiklik, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na ek kadro ve gerekli görülen durumlarda sözleşmeli personel çalıştırma imkânı sağlıyor.
TBMM BAŞKANLIĞI’NA GÖNDERİLEN YAZI
Meclis Başkanlığı'na gönderilen yazıda, Siyasi Partiler Kanunu'nun işlevini yitirmiş maddeleri ile yürürlükten kaldırılma ve Anayasa Mahkemesi kararları nedeniyle içeriği boş hale gelen maddelerin de kanun metninden çıkarılmasına ilişkin öneri de yer alıyor.”
            İşte bahusus haber böyle…
İnternette bir tarama yapsanız daha ne haberler çıkar!..
Üstelik şimdi, AB’nin çifte standartları, art niyet ve gizli hesapları nedeniyle olsa gerek, artık parti kapatmak da mümkün olmuyor. Bu nedenle, “parti kapatmanın” mümkün olduğu zamanlarda, daha kuruluş aşamasında bile bin türlü hileden geri kalmayan, adlarının başında “parti” sözcüğü bulunan “bazı organize teşekküllerin” şimdi neler yaptığının ve daha neler yapabileceğini hayal bile edemezsiniz.   
            PEKİ NE YAPMALI?..
Şeref AYDOĞAN 1997
            Aslında parti kuruluşu bu kadar kolay olmamalı. Kuruculara dikkat etmeli. Toplumda iyi şöhret sahibi olmayan geçmişi karanlık, iş ve iştigal alanları şaibeli, yüz kızartıcı, nitelikli suç işlemiş mücrimlere; “affedilmiş olsalar bile” insanların canı, malı ve namusuna tasallut etmiş kimselere kesinlikle “parti kurucusu” olma izni ve imkânı verilmemelidir. Bunun yanı sıra: İyi insan, iyi vatandaş, namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu partiler istikametinde ciddi, caydırıcı ve “fazilet timsali” kanaat önderlerini teşvik ederek, siyasette ileri çıkaracak, adalet ve hukuk istikametinde bir takım önlemler alınmalıdır.
            Zira partiler kuruluşlarında sonraki yasal, insani ve vicdani yükümlülüklerini yerine getirmiyorlar. Bu nedenle, gerçek siyaset yapacaklar görev almalı. İlgili makamları gerçekten meşgul ediyorlar. Bununda ciddi bir yaptırımı olmalı. “Partiler siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru!” Ancak, bu parti enflâsyonu içerisinde, “siyaset yaptığını sanan çakma, dayatma ve güdümlü, taşıma sulu kalabalıkların” kesinlikle bu tanım ve anlatımla bağdaşmadığını, ANA yasa’ya bazı ters durumların olduğunu veya yine malum kesimlerce Anayasa’nın ilgili tanım ve başlığının sulandırılmış hali olarak görüyorum. Öyle ki bazı yaptırım, bildirim, yahut işin sonunda tahakkuk eden hazine alacağı, ödenmeyen kiralar, elektrik, telefon, su paraları gibi yasal alacaklarda; Açık ve aktif göründüğü halde, gerçekte kendi kendine kapanmış olan kimi “adı kalıp, sanı olmayan” partilerde muhatap bulunamıyor.
            BAZI HATIRLATMALAR
SİYASET VE SİYASİ PARTİLERDEN ANEKDOTLAR…
            Aslında Turgut Özal’ın isteği ve bazı mihrakların bastırması sonucu; 1987 yılında yapılan referandum ile siyasi yasaklar kalkmış ve Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş, Süleyman Demirel ile Necmettin Erbakan yeniden siyasi arenada yerlerini alabilmişlerdir. Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti'nin, Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi'nin, Demirel Doğru Yol Partisinin, Erbakan ise Refah Partisi'nin genel başkanları oldular.
            Şimdilerde, İşçi Partisi’nin eş kurulu, Milli Merkez organizasyonunun başkanı rolünü üstlenen Hüsamettin Cindoruk 1987 yılında siyasi yasakların kalkması üzerine Süleyman Demirel'in genel başkanlığa geçmesi amacıyla istifa etti. Akabinde Süleyman Demirel genel başkanlığa seçildi. 1987 Genel Seçimlerinde, ANAP %36,31 oyla 292 milletvekili çıkarmış ve Özal tekrar çoğunluğu sağlayarak 46. Dönem Başbakanı olmuştur.
1987 seçimlerinde DSP iki milyonu aşkın (% 8,54) oy almasına rağmen barajın altında kalması nedeniyle milletvekili çıkaramadı. %24,74 oy alan SHP ve  %19,1 oyla DYP, 1987'de meclise giren partilerdir.
26 Mart 1989 yerel seçimlerinde SHP; Başta İstanbul, Ankara ve İzmir illeri belediye başkanlıkları ile 39 ilin belediye başkanlıklarını kazandı. Ayrıca il genel meclisi seçimlerinde %28.8 oy almayı başardı. Bunun üzerine, özellikle SHP, DYP ve ANAP başkanları iktidarının meşrutiyetini kaybettiğini halkın desteğini yitirdiğini ve bu nedenle genel seçimlerin en kısa sürede yenilenmesi gerektiğini savunmaya başladılar.
Turgut Özal 9 Kasım 1989'da Kenan Evren'den boşalan cumhurbaşkanlığına SHP ve DYP'nin muhalefetine rağmen seçildi. Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı seçilmesini protesto eden Hatay milletvekili Murat Sökmenoğlu, tepkisini daha da ileri götürerek TBMM’deki milletvekilliği sıfat ve görevinden istifa ederek sine-i millete döndü.
DAHA YAKIN TARİH VE 1990'LI YILLAR 
Şeref AYDOĞAN 19995
20 Ekim 1991 seçimlerini DYP kazandı. (DYP %27:178, ANAP:115, SHP %20:88, RP:62, DSP:7) Seçimlere Halkın Emek Partisi (HEP) ile birlikte katılan SHP seçimlerden sonra TBMM açılışında Kürt kökenli milletvekillerinin Kürtçe yemin etmeye kalkışması ortalığı karıştırdı. 21 Mart 1992 Nevruz Bayramı'nda çıkan menfur olaylar sonucunda SHP içindeki HEP kökenliler partiden istifa ettiler.
Süleyman Demirel DYP-SHP koalisyon hükümetini 20 Kasım 1991'de kurdu. SHP Genel Başkanı Erdal İnönü Başbakan Yardımcılığı görevini aldı. 12 Eylül döneminde Milli Güvenlik Konseyi tarafından çıkartılmış olan kapatılan siyasi partilerin aynı adla tekrar açılmasını engelleyen yasa Haziran 1992'de kaldırıldı. SHP içindeki muhalefet hareketinin önde gelen ismi Deniz Baykal ve diğer CHP kökenliler CHP'yi tekrar açma kararı aldılar. 
09 Eylül 1992'de CHP tekrar açıldı. SHP'den ayrılan bir grup milletvekili CHP'ye geçti. Bunu Demokrat Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Adalet Partisi takip etti. 17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın vefat etmesi üzerine 16 Mayıs 1993'te Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığına seçildi. Genel Başkanlığa ise, Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Tansu Çiller adaylıklarını koydular. Ancak ilk turda yeterli oyu alamamasına karşın Tansu Çiller'in yüksek oy alması diğer adayların adaylıktan çekilmelerine sebep oldu ve 13 Haziran 1993'te Genel Başkanlığa Tansu Çiller seçildi. 14 Haziran 1993’de, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 50. hükümeti kurma görevini Tansu Çiller'e vermiştir.
Solda birlik çalışmaları 26 Mart 1994 yerel seçimlerine ayrı ayrı giren SHP, DSP ve CHP'nin; solun toplam oy oranı %25 olabilmişti. Bir önceki seçimde kazanılan büyük kentler Refah Partisi'ne teslim edilmişti. CHP bu seçimlerde sadece %4.7 oranında oy alabildi.
Sosyal Demokrat oylar gitgide eriyordu ve birleşme çalışmaları başladı.
18 Şubat 1995'te toplanan ortak kurultayda 1003 delege birleşmenin CHP, 635 delege de SHP çatısı altında olması yönünde oy kullandı. Bunun üzerine SHP feshedilerek CHP'ye katılım kararı alındı. Hikmet Çetin oybirliğiyle CHP'nin 5. Genel Başkanı seçildi. Birleşme sürecinde partiden istifa eden CHP Genel Sekreteri Ertuğrul Günay yerine Adnan Keskin getirildi. 25 Şubat'ta yapılan seçimde Adnan Keskin Genel Sekreter oldu.
9 Eylül 1995'deki kurultayda ise Deniz Baykal genel başkanlığa geldi. 30 Ekim'de DYP ve CHP bir koalisyon hükümeti kurdu. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak yer aldı. TBMM seçimlerin, olağanüstü seçimlere gidilerek 24 Aralık 1995'te yenilenmesi kararı aldı. CHP bu seçimde kıl payı %10 barajını aşarak TBMM'ye girdi. Seçimlerin galibi ise Necmettin Erbakan'ın başında bulunduğu Refah Partisi olmuştu. RP %21.3:158, DYP:135, ANAP:132, DSP:76, CHP:49.
POST MODERN DARBE
Şeref AYDOĞAN 2002
Post-modern darbe; 28 Şubat süreci. 12 Eylül darbesi sonucu ortaya çıkan siyasetin etkisiyle 1980 ve 1990'larda radikal sağcı grupların güçlenmiş ve bunun sonucu olarak Refah Partisi, yanına Aydın Menderes’i de alarak 1995'teki genel seçimlerde siyasette güçlü duruma gelmiştir. 1996 yılında, seçimlerinin ardından kurulan DYP – ANAP hükümetinin kısa sürede dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM'de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi arasında kurulan “54.Hükümet”, 8 Temmuz 1996'da TBMM'de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştır.
28 Şubat 1997 Cuma günü yapılan MGK Toplantısı'nda radikal dinci faaliyetlere ilişkin bir MİT raporu ele alınmıştır. Bu rapordan yola çıkarak alınan kararlar için bir çeşit "sivil muhtıra" yorumu yapıldı. Türk siyaset tarihine 28 Şubat Kararları olarak geçen kararlar Türk siyasi tarihinde önemli değişikliklere neden oldu. Günün Başbakanı Prof. Necmettin Erbakan'ın 'havada yakıt ikmali' olarak tanımladığı başbakanlık görevini hükümet ortağı DYP genel başkanı Tansu Çiller'e vermek amacıyla 18 Haziran1997 'de istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sundu. Ancak Demirel, hükümet ortaklarının arasında mevcut koalisyon protokolünü dikkate almayarak hükümeti kurma görevini, protokole aykırı olarak ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. 
MESUT YILMAZ BAŞBAKAN
12 Temmuz'da Mesut Yılmaz başkanlığında ANAP - DSP – Demokrat Türkiye Partisi  arasında kurulan 55. Hükümet TBMM'den güvenoyu aldı. MGK'nun 28 Şubat kararlarının ardından özellikle 18 Nisan 1999 seçimlerine kadar süren zaman diliminde 14 Ağustos 1997 'de 8 yıllık kesintisiz eğitim kanunu TBMM’de kabul edildi. Bu kanunla, Erbakan’ın “arka bahçemiz” dediği İmam Hatip Liseleri dâhil olmak üzere Meslek Liselerini ortaokul bölümleri kapatıldı. 1998 Kasım ayında eski RP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayip Erdoğan'ın belediye başkanlığı düşürüldü.
28 Şubat süreci sırasında TSK içinde dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı yerine iki ismin; dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir ile Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak 'ın adları daha çok ön plana çıktı. 2001 yılında bir televizyon programına katılan döneminin Genelkurmay Genel Sekreteri emekli Tümgeneral Erol Özkasnak, 28 Şubat süreci'ni "post-modern bir darbe" olarak tanımlayan bazı yazarları haklı bulduğunu söyledi…
2000'Lİ YILLAR
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Recep Tayyip Erdoğan: 12 Aralık 1997 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan, Siirt'te yaptığı konuşmasında Türk Ceza Kanunu’nun 603456868 / 15154 maddesinden “Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçundan dört ay hapis cezası aldı. Fakat 14 Ağustos 2001 tarihinde kurduğu AKP, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde birinci parti olunca, seçim yasaklı Erdoğan'ın yerine Abdullah Gül, 58. Cumhuriyet Hükümeti'ni kurmuş, ardından aklanarak beraat etmiş ve partisinin başına geçmiştir.
11. CUMHURBAŞKANI SEÇİMLERİ:
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 'in görev süresinin 16 Mayıs 2007 tarihinde sona ermesi nedeni ile yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi, Başbakan Erdoğan'ın muhtemel açılım ve Cumhurbaşkanlığı adaylığına başta CHP olmak üzere diğer siyasi partiler karşı çıktılar.
CHP Erdoğan da dahil olmak üzere 3 ana makamın Milli Görüş adı verilen siyasi İslam akımının temsilcileri tarafından doldurulacağı ve bunun ülkede gerilime neden olacağı; Cumhurbaşkanı'nın tarafsız olması ve toplumsal uzlaşma ile seçilmesi ; bu makamın sahibinin Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi ve kurallarını içine sindirebilmiş olası gerekçeleri ile başta Erdoğan olmak üzere bu görüşe sahip kişilerin devletin temel nitelikleri ile ters düşeceği fikrini savunarak karşı çıkmıştır.
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin başlaması ile AKP’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü aday gösterdi. CHP seçimlerin açılış oturumunda sayının 367 olması gerektiği, Meclis İçtüzük ihlali yapıldığı gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi'ne, vaki seçimlerin iptali ve seçim sürecinin durdurulması için müracaat etti. Anayasa Mahkemesi aldığı karar ile oturum yeter sayısının 367 olması gerektiği kararını aldı. Neticede "Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nde” o güne kadar görülmemiş bir kararla "TBMM Cumhurbaşkanını seçemediği için erken genel seçime gitmek zorunda kalmıştır.
CUMHURİYET MİTİNGLERİ
Cumhuriyet Mitingi, 14-15 Nisan 2007 tarihlerinde Ankara'da düzenlenen miting. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) tarafından düzenlenen mitingde katılımcılar askere olan güvenlerini ve laik bir cumhurbaşkanı isteklerini büyük topluluklarla dile getirdiler. Miting sırasındaki protestoların ana hedefi Recep Tayyip Erdoğan ve benzer zihniyettekilerin olası cumhurbaşkanlığı adaylığıydı.
2007 MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİ
Şeref AYDOĞAN 2012
2007 seçimlerinde, AKP %47 ile TBMM'de sandalye çoğunluğunu elde etmiş ve seçim akabinde Başbakan Erdoğan toplumsal uzlaşı içinde olacakları beyanatını vermiştir. TBMM'nin açılması ve Başkanlık seçimlerini takiben Cumhurbaşkanlığı seçim süreci başlamış, AKP Abdullah Gül'ün adaylığının devam ettiğini kamuoyuna deklare etmiştir. Bunun üzerine CHP ülkenin erken seçime Abdullah Gül'ün adaylığı sebebi ile gidildiği, AKP'nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uzlaşma karşıtı tutumlarının devam ettiği gerekçesi ile oturumlara katılmayacaklarını ve Gül seçildiği takdirde görev süresi boyunca Cumhurbaşkanının hiçbir davetine katılmayacaklarını, ancak Gül'ün seçimini sonucunu da meşruiyet konusu yapmayacaklarını beyan etmiştir.
MHP ise ilk oturuma katılacaklarını ancak kendi adaylarını göstereceklerini seçimden önce ve sonrasında beyan ederek, Kayseri milletvekili Sabahattin Çakmakoğlu'nu aday gösterdi. DSP ise Recep T. Erdoğan'ın uzlaşma yanlısı olmayan tutumuna tavır koymak ve Cumhurbaşkanlığının uzlaşı ile seçilen; her kesimi temsil edebilme yeteneğine sahip birisinin olması gerekliliği düşüncesi ile bireysel başvuru yaparak aday olan Eskişehir Milletvekili Tayfun İçli'nin adaylığının desteklenmesi kararını almıştır.
2011 SEÇİMLERİ
2011 seçimlerinde, AKP %49,95 ile TBMM ye 326 milletvekili ile girdi.
Oy oranı artışına karşın meclise giren milletvekili bir önceki seçime göre azalmıştır. AKP hükümeti 3. kez iktidarda olup büyük bir kitlenin güvenini aldığını kanıtlamış; CHP  % 25,94 oy almıştır. CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun seçim öncesi doğuya ekonomik özgürlük tanınacağını söylemesi ve milletvekili adayı olarak darbeyi teşebbüsten tutuklanan komutanları göstermesi seçimlerde kayda değer bir artış gösterememesine neden oldu…
SONUÇ: 
            Bu hatıratın şahidi ve bizzat yaşayan canlı tarihi “01 Nisan 2014 günü” Türkiye Cumhuriyeti YCBS uhdesindeki “önemli, ağır ve mes’ul” görevinden emekli oldu. 

KENAN ÇOYGUN: BİR KIBRIS KAHRAMANI (Vefatının beşinci yılında) Kod Adı: BOZKURT

 KENAN ÇOYGUN: BİR KIBRIS KAHRAMANI
Vefatının beşinci yılında
Kod Adı: BOZKURT

Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Yunanistan'a bağlamak amacıyla Rumların 1958 yılında Türklere karşı başlattıkları baskı, yıldırma ve yok etme politikalarına karşı o zamanki Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Dışişleri Bakanlığı aracılıyla Kıbrıslı Türkleri korumak, Rum çetelerine karşı kendilerine yeterli korumayı sağlamaları için bir çalışma başlatır.
Birimin başına Em.Gen. Daniş Karabelen, Ankara'daki birime Bnb. İsmail Tansu, Kıbrıs'taki göreve Yzb. Rıza Vuruşkan getirilir. Rıza bey Ada’ya İş Bankası’nı teftiş için gönderilir. Adı, Ali Conan'dır, görevi TMT Başkanı; (BAYRAKTARDIR)
Yeraltı eğitim çalışmaları başlatılır. Türkiye'ye özel birimler şeklinde gelinerek kamplarda eğitilirler. Bu arada baskılar, yıldırmalar artar. Buna karşı Türkiye'den TMT'ye gizli silah sevkiyatı  başlar.
Türk gemicileri Kemal Sadıkoğlu, Muhittin Topçuoğlu ve Kıbrıslı TMT üyeleri gizli gizli Ada’ya silah taşırlar. TMT üyelerinden Arı gurubu adı altında adaya 7. defa silah taşırken Asaf Elmas, Hikmet Rıdvan şehit olurlar, bu arada beşbin mücahit silahlanır.
Yine 1959 yılında Elma adlı tekne silah taşırken İngiliz savaş gemilerince yakalanır. Ankara’dan emir, “Derhal tekneyi batırın” olur. Asb. Bçvş. Ali Levent,
“Emredersiniz. VATAN SAĞOLSUN TMT VAROLSUN!". Son Sözü Olur.
Sene 1960; Türkiye’de ihtilal olur. İki yıl Kıbrıs unutulur gibi görülür. Ama Kıbrıs’a yeni bir Bayraktar atanır. Kıbrıs Lefkoşa Büyükelçiliği İdari Ateşesi olarak gönderilen KENAN ÇOYGUN, Kıbrıs’a TMT'nin başına geçmesi için gönderilmiştir; Kemal Coşkun olarak bilinir, kod adı, BOZKURT’TUR.
Ada’ya gelen Kenan Çoygun Lefkoşe'nin Rum kesimine yerleşir, EOKA lideri Grivas’ı 6 ay kadar adım adım takip eder. Sonra eşini ve küçük oğlunu Kıbrıs’a getirir, diğer iki çocuğunu Türkiye’de bırakır. 5 yıl içinde de hiç Türkiye'ye dönmez. Çocuklarını da göremez, silah arkadaşları onlara yardımcı olurlar. Kıbrıs'ta Denktaş'la karşılaşır. Ondan güvendiği arkadaşlarının isimlerini ister. Sene, 1963 olmuştur. Rum bölgesindeki Bayraktar Camii, Pertev Paşa Türbesi, Ömeriye Camii ikinci defa saldırıya uğrar. Ekim 1963’de KARPAZ bölgesinde toplanan EOKA Cemiyeti, Cumhuriyeti yıkıp ilhakı gerçekleştirmeğe karar verir. Aralık ayında da Lefkoşe Türk Lisesi Rum polisler tarafından basılır, Türk öğrenciler yaralanır. 1963 Noeli “Kanlı Noel” olarak anılacaktır. Rumlar, Başkent Lefkoşe'ye sahip olunca, Kıbrıs'a hakim olacaklarını sanırlar. Kaymaklı kasabasını alıp Lefkoşe'ye giden yolu kesmek isterler. EOKA'nın başına NİKOS SAMPSON gelmiştir. TMT teşkilatı olası saldırıya karşı hazırdır. Oradaki Türkleri güvenli yerlere yerleştirirler.
Bu dönemde BAYRAKTAR Kenan Çoygun artık ortaya çıkmaya başlar. Ada’yı 24 saatte alacaklarını sanan Rumlar, şanlı direniş karşısında şaşırır kalırlar. Fakat Türk kesimininde artık güçleri kalmamıştır.
Bayraktar BOZKURT (Kenan Çoygun) son çare Ankara'yı arar.  “Eğer yardım gelmezse, haklı bir nedeni olacağını düşüneceğiz. VATAN SAĞOLSUN” mesajını çeker. “Türkiye Milletçe sizlerle beraber. Dayanın. Jetlerimiz yolda” cevabını alır. Türk jetleri semada görülür. Tek mermi atmadan Rumlar baskını sona erdirirler. Kenan Çoygun, inanç, cesaret, kararlılıkla en kanlı saldırıya son anına kadar karşı koyar ve gereğini en güzel bir şekilde anlatır ve yaptırır.
Lefkoşe, Küçük Kaymaklı, Arpalık, Yeni Şehir bölgelerinde, Erenköy'de, Baf’ta, Beşparmak dağlarında, Mücahitlerin kahramanlıkları Kenan Çoygun'un savaş kabiliyeti, bizzat katıldığı çatışmalarda gösterdiği başarılar, bu işin kahramanlığını aşmıştır. O gün Kenan Çoygun olmasaydı, Kıbrıs'tan Girit gibi söz eder olabilirdik.
Kenan Çoygun bunları yapabilmek için Rum tarafına özel yetiştirilmiş insanları erzak almak için gönderir. Rumlar, “Bizimkiler sizleri basıp taciz etmişler” derler. Türkler de, “Biz duymadık, balodaydık” diye cevap verirler. Erzak almaya giden kişi 100 ekmek alacaksa 200-250 ekmek aldırır. “Bizim oralara dağlardan adamlar gelip ekmek alıp gidiyor” diye söyletirdi. “Bunlar Türk askeriymiş” dedirterek Rumları baskı altında tutardı.
23 Aralık Lefkoşe’de Rum polisi yoldan geçen Türklere ateş etmiş, bir Türk öldürülmüştü. Ancak bu sırada 3 kişilik TMT Mücahit Timi çok büyük bir cesaretle ateş ederek bir kaçını yaralamıştı. Rumlar hiç bir şey yapamamışlardı.
Kenan Çoygun saklanan silahları dağıtmak için Ankara'dan haber bekliyordu. İzin gelmemişti. Divanı harbi göze alarak, saklı yerlerden silahları çıkarıp dağıttı.
Kenan Çoygun silahların bir kısmını Kıbrıs TÜRK Alayı’nda saklamıştı. TÜRK kesimi kuşatma altında olduğu için onları da alıp dağıtmak istiyordu. Ancak TÜRK alayı Rum birlikleri tarafından çevrili idi. Tek çare Türk Büyükelçisi’ni ikna edip, resmi araba ile bunları çıkarmak idi. TMT lideri Bayraktar BOZKURT Kenan Çoygun bunu Elçi’ye nazik bir şekilde anlattı. Elçi karşı çıktı, bir kaç defa denedi, yine karşı çıktı. Sonunda silahı Elçi’nin kafasına dayadı, “Yapıyor musun, yapmıyor musun?” diye sordu! Sonunda Elçi razı olmuştu. Büyük badireler atlatılarak görev başarıldı. Kenan Çoygun az kişiyle mücadelenin zorluğunu biliyordu. Türk alayındaki genç Türk askerlerini zaman zaman irtibat kurarak TMT mücahitlerinin yanına katar, görev yaptırırdı. Sonra da kimseye fark ettirmeden onları birliklerine geri gönderirdi. Bu çok büyük risk almalar, korku ve güven veren hareketlerdir. Ancak bir lider, Bayraktar, bir BOZKURT bunları yapabilirdi. 1965 yılı Mart ayına gelindiğinde yedibin  BM Barış gücü askeri Ada’ya yerleşmiştir.
Kenan Çoygun bir gün TMT Teşkilat arkadaşlarını, bir bölükte toplantıya çağırır. Bir bakarlar elinde sazı ile Kenan Çoygun içeri girer. Tek tek herkesten bilgi aldıktan sonra, “Haydi, efeler!” diye seslenir, sazını çalmaya başlar. Sonra döne döne harika bir şekilde SARI ZEYBEK oynar, herkesi etkiler. “Hiç moralinizi bozmayın, biz haklıyız ve kazanacağız” diyerek gelenleri tek tek uğurlar.
1964 Ocak ayında Türkler Devlet dairelerinden, bakanlıklardan atılmıştı. Dr. Fazıl Küçük başkanlığında bir genel komite kurulur. Kenan Çoygun burayı, bir devletin fonksiyonlarını yapacak şekilde örgütler ve çalışır hale getirir. Kenan Çoygun bunu yaparken Kıbrıs Türkü'nün büyük küçük, genç yaşlı, kadın erkek bu mücadelenin içinde olması için herkesin derdiyle, işiyle aşıyla uğraşmıştır.
Kıbrıs Türkü’nün moral motivasyonu için bir radyo kurulmasını düşünür. Bayrak Radyosu’nu kurar. 1965 yılında 19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR  Bayramı’nı, bütün zorluklara rağmen, YUSUF KAPTAN Stadı’nda kutlar. Bu bayram Rum tarafına, “Enosis’e ulaşamayacaksınız” mesajı olur.
Yıl, 1967. Ortaklık anlaşmalarla düzelecek diye Kenan Çoygun geri çağrılır. Bütün Kıbrıs ayağa kalkar. Onlar Kenan Çoygun'u Kıbrısın Paşası olarak bilirler.
BM Barış Gücü Kenan Çoygun’un Kıbrıs’tan ayrılması için, Kıbrıs Rum kesiminde bulunan Lefkoşa Hava alanına silahsız seyahat etmesini ister. Kenan Çoygun, “Bir Türk subayı silahını asla vermez” der. “Rum polisi veya askeri beni durdurup yoklamaya kalkarsa silahımı çekip vururum” der ve silahını vermez. BM Barış Gücü onu Rumlarla muhatap etmeden ucağa kadar götürür.
TMT Bayraktarı BOZKURT KENAN ÇOYGUN artık Türkiye’dedir.
1973 yılında Tuğgeneral rütbesiyle emekli olur. 12 Ekim 2005 yılında vefat eder.
Kaynak: Türk Meclisi
http://altayli.eu5.org/news.php?readmore=78
Kahranın anısı önünde saygıyla eğilerek; Halûk Tarcan (CNRS-Paris)

20 Mayıs 2014 Salı

Türkiye – İsrail ilişkilerinde durum MİCHAEL ALFANDARİ, FRANSA

Türkiye – İsrail ilişkilerinde durum

MİCHAEL ALFANDARİ, FRANSA
Golda Meir’e atfedilen ünlü bir cümle vardır: “Musa Peygamber, bizlere bula bula Ortadoğu’da hiç petrolün bulunmadığı tek yeri buldu”. Meir, zamanında haklıydı, ancak 2010 yılında İsrail açıklarında çok önemli doğal gaz kaynakları bulunduğundan beri durum epey değişti. İşte bu doğal gaz, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde önemli bir etken oluşturacak nitelikte. 
  1. AKP döneminden önce ortak çıkarlara dayanan ilişkiler
Son yılların ikili ilişkilerine “Mavi Marmara’dan önce” ve “Mavi Marmara’dan sonra” diye bakmak gerekir. Mavi Marmara öncesinde, kabaca iki dönemden söz edebiliriz: 1949 – 2002 ve 2002 – 2010 dönemleri (1949 Türkiye’nin İsrail devletini tanıdığı yıl, 2002 AKP’nin iktidara geldiği yıldır). Bu iki dönemden birincisinde, ilişkiler her nekadar – genellikle İsrail - Arap anlaşmazlığına bağlı olarak – inişli çıkışlı olsa bile, hiçbir zaman, bu yöndeki Arap baskılarina karşın, kopma noktasına gelmemiştir (1). Türkiye, Batı ittifakının ve NATO’nun önemli bir üyesidir ve İsrail ile ilişkileri ortak çıkarlara dayanmaktadır. Bu dönemde yer alan iki önemli gelişme, ortak çıkarların ne olduklarını net bir şekilde göstermektedir: Ağustos 1958’de Ankara’da İsrail başbakanı Ben-Gurion ile Türkiye başbakanı Menderes iki ülke arasında istihbarat paylaşımını öngören gizli bir anlaşma imzalarlar. 1979 yılına kadar İran’ı da kapsayan bu anlaşma özellikle Suriye ve Irak’a – 1993’ten itibaren de İran’a – ilişkin istihbarat bilgilerinin paylaşılmasını ve Türk ekiplerine İsrail tarafından eğitim verilmesini sağlamıştır. Eylül 1995’te ise İsrail’li pilotların Türk hava sahasında manevra egzersizleri yapmalarını ve Türkiye-Suriye sınırında inceleme uçuşları sırasında toplanan bilgilerin paylaşılmasını öngören bir askeri anlaşma imzalanır. İstihbarat ve askeri alanlarda İsrail ile iyi ilişkiler, Türkiye’ye ABD’deki İsrail yanlısı lobi örgütlerinin desteğini kazandırmıştır.
  1. AKP dönemi ve Erdoğan’ın giderek artan saldırgan söylemi
2002’den itibaren, bir yandan sivil, diğer yandan askeri olmak üzere iki farklı eğilim gözlemliyoruz. Sivil alanda, AKP lideri Erdoğan, seçimlerden sonraki ilk bildirilerinde İsrail ile ilişkileri geliştirmeye devam edeceğine söz verir. Ancak aradan çok geçmeden İsrail’e karşı önce eleştirel ve giderek artan saldırgan bir söylem benimsemeye başlar. Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin’in 2004’te öldürülmesini “İsrail devlet terörü” olarak niteler. 2006’da Filistin seçimlerinin ardından Hamas liderlerinden birini Ankara’da kabul eder. 2008’de Gazze’deDökme Kurşun operasyonunun ardından “Ortadoğu’da barışa en büyük tehdidin İsrail” olduğunu belirtir. Son olarak da, Ocak 2009’da Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e karşı ünlü “One minute” çıkışıyla, İsrail’i “çocuk öldürmeyi iyi bilmek”le suçlar. Bununla birlikte askeri alanda – ve bu arada bakanlıklar düzeyindeki ikili ilişkilerde – temaslar “normal olarak” devam eder: Örneğin, 2000’li yılların başında Israel Aircraft Industries (İsrail Uçak Sanayii) Türk F-4 ve F-5 jetlerinin yenilenmesini öngören çok önemli bir anlaşmaya imza atar. Eylül 2007’de ise İsrail’in Suriye’deki askeri bir tesise karşı hava saldırısı bir sorun olmaksızın Türk hava sahasından geçer.
  1. Mavi Marmara olayıyla ilişkilerde en düşük noktaya geliniyor
Mayıs 2010’un sonunda, aralarında Mavi Marmara’nın da bulunduğu altı gemiden oluşan bir filo Gazze ablukasını delmek amacıyla Türkiye’den yola çıkar. Mavi Marmara’ya İsrailli komandolar tarafından yapilan müdahele sırasında gemideki dokuz Türk eylemci hayatını kaybeder. Olay üzerine Türk hükümeti İsrail’deki elçisini geri çeker, sonradan da (2) İsrail elçisi Ankara’dan kovulur ve diplomatik ilişkiler ikinci katip düzeyine indirilir. Türkiye, ilişkilerin normale dönmesi için İsrail‘den üç talepte bulunur: Özür, ölenlerin ailelerine tazminat ve Gazze ablukasının – Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası hukuğa uygun bulunmasına karşın – kaldırılması. İsrail bu talepleri reddeder, ölenler için üzüntü duyduğunu, askerlerin meşru müdafaa durumunda hareket ettiklerini belirtir. 2011’de, birkaç milyar doları bulan savunma sanayii anlaşmaları durdurulur ve son olarak Türk hükümeti operasyona katılan İsrail’liler ve komutanları aleyhinde dava açar. Erdoğan, İsrail ile yaşanan bu krizden 2011 ile 2013 yılları arasında had safhada yararlanır ve “İsrail’e kafa tutmayı beceren Müslüman lider” imajını başarıyla geliştirir. Bu da kendisinin Arap halkları nezdinde son derece popüler hale gelmesini sağlar.
  1. ABD’yi sinirlendirmeye başlayan bir durum ve ikili görüşmelere dönüş
İki ülke arasındaki gerilim, bölgedeki başlıca iki müttefiğinin daha fazla istikrarsızlık yaratmasını istemeyen ABD’yi sinirlendirir. Mart 2013’te Başkan Obama’nın İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında Netanyahu dokuz Türk’ün ölümünden dolayı Erdoğan’dan telefonda özür diler. İsrail’in resmi bildirisinde şunlar belirtilir: “Başbakan Netanyahu can kaybına yol açan hatalardan dolayı Türk halkından özür diler, aileler için tazminat anlaşması yapılmasını kabul eder”. Bu özür, İsrail açısından oldukça önemli – ve ülke içinde tartışmalara yol açan – bir adım oluşturuyordu ve Türkiye’nin İsrail’liler aleyhine açılan davalardan vazgeçmesi beklentisiyle alınmış bir karardı. Ne var ki sonuçta bu beklenti gerçekleşmeyince, ilişkiler de düzelmedi. Sonunda ikili görüşmeler Aralık 2013’te tekrar başladı. Şubat 2014’ten itibaren İsrail ve Türk basınında görüşmelere konu olan tazminat rakamları hakkında, 20 ya da 23 milyon dolar üzerinde anlaşmaya varıldığı haberi verildi (3). 9 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu televizyonda “İsrail ile ilişkilerin normale yakın” olduğunu belirtti (4). Ayrıca Mısır’ın Gazze sınırını kapatmasıyla, İsrail ablukasının fiili olarak kaldırıldığını, örtük olarak da olsa, kabul etti. Bu gelişmeler, resmi bir anlaşmaya varılmasının bir gün meselesi olduğu beklentisini yarattı.
Ancak bu bildiriden 48 saat sonra Erdoğan basına yaptığı bir açıklamada, ilişkilerin normalleşmesi için Gazze ablukasının tamamen kaldırılması gerektiğini bildirdi (5). Bunun üzerine İsrail basınında da – daha önceden anlaşmayı kabul ettiği belirtilen – Netanyahu’nun sonuçta anlaşmayı kabul etmediği haberi çıktı.
Kararsızlık gibi görünen bu gelişmelerin, aslında iki tarafın iç politika hesaplarıyla ilintili olduğu açık. Bu, özellikle Türk tarafı için geçerli. Gerçekten de, Erdoğan’ı bekleyen üç önemli tarih var: 30 Mart’ta (AKP’nin kazandığı) belediye seçimleri, bu senenin Ağustos ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015’teki genel seçimler. İsrail’e karşı saldırgan söylem, kendi popülerliği açısından her zaman kazançlı bir taktik olduğundan, Erdoğan’ın ikili ilişkilerin 30 Mart’tan önce normalleşmesini politik bir risk olarak değerlendirmiş olduğunu düşünebiliriz. İsrail tarafı da daha fazla taviz vererek Erdoğan’a bir hediye sunmak durumunda olmadığından, bu tarihten önce bir anlaşmaya varılmamış olmasını normal karşılamak gerekir.
Ne var ki, iki tarafın diplomatlarının çalışmaya devam ettiği biliniyor ve tarafların seçimlerden sonra çok beklemeyeceklerini savunan irdelemeler mevcut (6). Ayrıca geçenlerde Netanyahu’nun enerji ve güvenlik temsilcisi ve Mossad’ın eski başkan yardımcısı David Meidan’ın, seçimlerden sonra ilişkilerin normalleşmesini görüşmek üzere 24 Mart’ta Ankara’ya gizli bir ziyarette bulunduğu haberi de iki ülke basınına sızdı (7).
Gözlemcilerin büyük çoğunluğuna bakılırsa, ilişkilerin normalleşmesinin, en azından diplomatik yalnızlıklarını azaltmak açısından, her iki tarafın da yararına olacağı ortaya çıkıyor. Türk tarafı için geçerli dört neden söz konusu:
1. Türkiye bölgedeki geleneksel tarafsızlık politikasından vazgeçip Sünni yanlısı politikaları benimseyeli beri (Mısır’da Müslüman Kardeşler’e ve Mursi’ye destek, Gazze’de Hamas’a destek, Suriye’de Sünni muhalefete destek), Mısır, Suriye, Irak ve İran ile ilişkileri bozuldu. Türkiye’nin yalnızlığı, Mart sonu Kahire’de düzenlenen İslam İşleri Yüksek Konseyi toplantısına davet edilmemesiyle daha görünür hale geldi. Bazı yorumculara göre (8), Suudi Arabistan, ABD’nin de yardımıyla, Suriye’de “ılımlı” bir muhalefeti destekler görünmek, Türkiye’yi ise “aşırı” grupları destekleyen bir ülke olarak göstermek çabasında. Bu çabaların arkasında, Suudi’lerin Vahabi İslam’ı ile Türklerin “demokratik” İslam’ı arasındaki daha derin bir rekabeti görmek mümkün.
2. İsrail’in de katıldığı bölgesel NATO manevralarına Türkiye’nin katılmayı reddetmesi, ülkeyi askeri alanda da yalnızlaştırmış durumda.
3. Ermeni konusudan dolayı Türkiye’nin ABD ile, özellikle de Amerikan Kongresi’yle, daha iyi ilişkilere ihtiyacı var (9).
4. Türkiye, bölgeye yaptığı ihracat için, Irak ve Suriye sınırlarındaki güvenlik sorunları yüzünden, Hayfa limanına bağımlı hale geldi.
Ancak, tüm bu etkenlerden daha da ağır basan bir etken, İsrail’in doğal gazı olabilir.
5.   İsrail doğal gazının “kazan – kazan” potansiyeli?
Öncelikle aşağıdaki altı gözlemle başlayalım.
1. 2010 yılında Hayfa açıklarında keşfedilen Leviathan doğal gaz alanı, İsrail enerji tarihinin en önemli keşfi olarak kabul ediliyor. Rezervlerin, İsrail’in 70 yıllık doğal gaz ihtiyacını karşılayabileceği tahmin ediliyor (10) (daha alt katmanlarda bulunan petrolü hesaba katmadan). İsrail’in enerji tüketiminin yaklaşık %40’ını oluşturan doğal gaz, petrol ve kömürden çok daha “temiz” bir kaynak.
2. Haziran 2013’te İsrail Leviathan rezervlerinin yarısına yakın bir miktarını ihracata ayırmaya karar verdi (11). O tarihten itibaren, doğal gazın kime ve nasıl ihraç edileceği sorusu ön plana çıktı.
3. En önemli doğal gaz taleplerine bakıldığında (12) Avrupa Birliği, Türkiye ve Uzakdoğu ülkeleri öne çıkıyor. Uzakdoğu’ya ihracat, İsrail gazının sıvılaştırılmasını ve deniz yoluyla taşınmasını gerektirir ki bunun için iki yol söz konusu: Süveyş kanalı veya Eilat limanı. Ancak bu yolların her ikisi de sorunludur. Sorunlar, birincisinde Mısır’daki siyasi istikrarsızlıktan, ikincisinde turizmle geçinen Eilat’ı bir doğal gaz ihracat platformuna dönüştürmenin zorluğundan kaynaklanmaktadır. Bu durumda geriye Türkiye ve AB ülkeleri kalıyor. AB ülkeleri, genel olarak Rus gazına bağımlılıklarını azaltmak eğilimindeler (özellikle Ukrayna krizinden beri). Enerji ihtiyaçları her yıl %4-5 oranında artan Türkiye ise, doğal gazının %60’ını sağlayan Rusya’ya olan bağımlılığını özellikle – ve AB ülkelerinden daha fazla – azaltmak ihtiyacında. Ayrıca Türkiye Rus gazının 1000 m³’ünü 442 dolara satın alırken, İsrail gazı için sözü geçen fiyat 350 dolar civarında, yani %21 oranında daha düşük (13).
4. Türkiye Avrupa’ya enerji taşımacılığında da önemli bir rol oynamak istiyor. Aralık 2013’te imzalanmış bir anlaşmayla, 2018’den itibaren Azerbaycan (Şah Deniz yatağı) doğal gazı Gürcistan ve Türkiye yoluyla Yunanistan’a, Bulgaristan’a, Arnavutluk’a ve İtalya’ya boru hattıyla taşınacak (14). Bu yolla, hem Rus doğal gazına hem İran doğal gazına ilginç bir alternatif yaratılmış olacak.
5. İsrail doğal gazının ihracatı için en ekonomik yol, Leviathan’ı Türkiye’nin güney kıyısına bağlayacak bir denizaltı boru hattıdır. Bu hat daha sonra Avrupa’ya Azerbaycan doğal gazını taşıması öngörülen boru hattına bağlanabilir. Bu boru hattının maliyeti 3 milyar dolar civarında. İsrail için Avrupa pazarlarına alternatif bir ulaşım yolu ise Kıbrıs’ta bir doğal gaz sıvılaştırma fabrikası kurulması. Ancak böyle bir fabrikanın maliyeti 10-12 milyar dolar civarında (15).
Leviathan’ı işleten konsorsiyumun (Noble Energy, Delek ve Avner Oil ortaklığı) en az 4 Türk şirketiyle (Turcas, Zorlu, Çalık ve Enka) temasta olduğu biliniyor. Son haftalarda, ortaklığın boru hattının inşaatı için teklif çağrısına yanıt olarak gelen Türk tekliflerinin incelenmekte olduğu haberi iletildi (16).
6. Leviathan’dan Türkiye’nin güney kıyısına bir boru hattı döşenecekse, bu hat zorunlu olarak Kıbrıs karasularından geçecek (teknik olarak İsrail’le halen savaş halinde olan Lübnan’ın ve Suriye’nin karasularından geçmek söz konusu olmadığı sürece). Ne var ki Kıbrıs 1974 yılından (adayı Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan bir darbeye tepki olarak yapılan Kıbrıs Harekatı’ndan) beri ikiye bölünmüş bir ülkedir. Rum ve Türk tarafları anlaşmadıkça, İsrail ile (Güney) Kıbrıs arasında bir anlaşma yapılması söz konusu olamaz (17). İşte bu nedenle ABD’nin de baskısıyla Şubat 2014’te iki tarafın arasında kapsamlı bir anlaşmaya varılması amacıyla tekrar görüşmelere başlandı.
Bu altı gözlemden aşağıdaki irdelemeye varmak mümkün.
Bölgede “ispatlanmış” rezervlere sahip olan tek ülke olarak, İsrail güçlü pozisyondadır.
Ekonomik açıdan bakıldığında İsrail’in Türkiye ve Kıbrıs’la anlaşmasının, sonrasında da anlaşmanın ilgilenen AB ülkelerine genişletilmesinin, hem İsrail ve Türkiye için, hem de AB’ye olan borçlarını ödeyebilmek için paraya ihtiyacı olan Kıbrıs için bir “kazan-kazan” senaryosu oluşturduğu açık. Doğalgaz tedariklerini – fiyatını da düşürerek – çeşitlendirecek AB ülkeleri için de bir “kazan-kazan” durumu söz konusu. Son olarak, Rusya ile gerginliğin artmakta olduğu şu zamanlarda bölgedeki müttefiklerinin istikrara katkıda bulunmaları ABD’nin de yararınadır.
Görüldüğü gibi, bu “kazan-kazan” senaryolarının gerçekleşmesi Kıbrıs’ta iki taraf arasında varılacak bir anlaşmaya bağlıdır. Böyle bir anlaşma, ek olarak, NATO üyeleri Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginliğin giderilmesi ve Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki gerginliğin azaltılması gibi göz ardı edilemeyecek avantajlar da sağlayacaktır.
Ancak sözkonusu Ortadoğu olunca, olumsuz senaryoların her zaman göz önünde bulunması gerektiğini de biliyoruz. Örneğin, Kıbrıs’ta görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanabilir; İsrail ile Lübnan arasında “münhasır ekonomik bölge” olarak adlandırılan “ekonomik suların” tartışmalı sınırlarında çatışma çıkabilir (18); bölgedeki kuvvetler dengesini bozabilecek bir silahlanma yarışına gidilebilir (İsrail donanmasının doğal gaz rezervlerini koruyabilmek için güçlenmekte olduğu şu sıralarda, Türkiye’nin de Aralık 2013’te İspanya’ya bir milyar Dolar karşılığında bir uçak gemisi ısmarladığını biliyoruz) (19). Özetle, riskler göz ardı edilemez.
Sonuçta sorulması gereken soru şudur: Türkiye ve İsrail’in ortak ekonomik çıkarlarının gerektirdiği pragmatizm, liderler düzeyindeki güven eksikliğinin üstesinden gelebilecek mi? Bu soruya iyimser bir cevap iki nedenle mümkün gözüküyor: 1. İsrail, Ürdün ve Filistin Özerk Yönetimi ile “bile” bağlayıcı doğal gaz anlaşmalarına imza atmış durumda. 2. Son aylarda güvenlik alanında ortaya çıkan yeni bir etken, iki tarafı da reel-politik’e, yani pragmatizme, itecek nitelikte: hem Türkiye’yi hem de İsrail’i tehdit eden Suriye’li cihatçı terör riski.
Son olarak, İsrail’de Mart ayında düzenlenen bir kamuoyu araştırmasına göre İsrail halkının %73,8’i Ortadoğu’daki gelişmelerden dolayı Türkiye ile “ilişkilerin iyileştirilmesinin önemli olduğu” görüşünde (20). (Benzer bir Türk kamuoyu araştırmasını bulmak mümkün olmadı.)
6.   Kriz sırasında ekonomik ilişkiler ve turizm
Savunma sanayii anlaşmaları ve turizm dışında, iki ülke arasındaki ticaret son yıllarda yaşanan kriz durumundan etkilenmedi. Aksine, ticaret hacmi ilerledi. Gerçekten de, 2010 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 3,5 milyar Dolar’ken, bu rakam 2013 yılında 5,1 milyar Dolar’a yükseldi. 2013 yılının sonunda Türkiye İsrail’in 6’ncı en büyük ihracat durağı oldu (21).
Turizm sektörü ise Mavi Marmara olayından önemli derecede etkilendi: 2008 yılında Türkiye’ye 560.000’den fazla İsrail’li turist (her 13 İsrail’liden biri) tatile gelmişken, bu rakam 2012 yılında 84.000’e indi. Ancak, 2013 yılının ortasından itibaren rakamların yükselmesiyle eğilim değişmeye başladı (her nekadar rakamlar 2010 yılı öncesinden oldukça düşükseler de) (22). Son aylarda, İsrail işçi sendikaları Türkiye’ye seyahat boykotuna son verdiklerini bildirdiler (İsrail’de sendikaların iç ve dış turizmi teşvikte önemli rolleri bulunuyor). İsrail basınında çıkan bir habere göre bu sene Pesah (Hamursuz) bayramı için Türkiye’ye rezervasyonlar geçen seneye oranla %100 artmış bulunuyor (23). Tel-Aviv’in Ben Gurion Havalimanında Türk Hava Yolları’nın El-Al’dan sonra en fazla yolcu taşıyan havayolu olduğunu biliyoruz. Son olarak, El-Al’in bu yaz Türkiye seferlerine tekrar başlayacağı haberi Türk ve İsrail basınında duyuruldu. El-Al altı sene önce güvenlikle ilgili sorunlardan dolayı Türkiye’ye uçuşlarını durdurmuştu (24).
***
(1)   Efraim İnbar, The Resilience of Israeli-Turkish Relations (İsrail-Türkiye İlişkilerinin Esnekliği), sayfa 591: http://www.biu.ac.il/SOC/besa/efraim inbar/Oct2005.pdf
(2)  Eylül 2011’de Birleşmiş Milletler’in Palmer Raporu’nun Gazze ablukasını yasal bulması üzerine
(8)  Turkey sidelined by its Arab Spring policies  (Türkiye’nin Arap Baharı politikaları sonucunda dışlanması): http://www.al-monitor.com/pulse/politics/2014/03/turkey-arab-spring-syria-policies-sidelined. html# 
(9)  Türk Musevi Cemaati yetkililerinin, İsrail’in ve ABD’deki İsrail yanlısı lobi örgütlerinin Ermeni sorununa ilişkin rolleri hakkında, Bkz. Laurent – Olivier Mallet : La Turquie, les Turcs et les Juifs (Türkiye, Türkler ve Museviler), İsis Yayınları, İstanbul, 2008. Sayfa 415-429
(10)                      Le bassin du Levant et Israël - une nouvelle donne gėopolitique ?(Doğu Akdeniz Havzası ve İsrail – yeni bir jeopolitik olgu mu?)http://www.voltairenet.org/article174058
(11)                       Gisements de gaz israėliens : le début d’une révolution (İsrail doğal gaz kaynakları: bir devrimin başlangıcı): http://siliconwadi.fr/8191/le-gaz-en-israel ve Les Dividendes pour la paix du gaz israélien (İsrail doğal gazının barış getirisi): http://www.lemonde.fr/idees/article/2013/08/07/les-dividendes-pour-la-paix-du-gaz-israelien 3458664 3232.html
(12)                       İsrail’in 2014 yılının başında doğalgaz ihracatı anlaşmaları imzaladığı Filistin Özerk Yönetimi’nin ve Ürdün’ün dışında
(13)                       İsrail gazı 2017’de Türkiye’ye geliyor:http://haber.gazetevatan.com/israil-gazi-2017de-turkiyeye-geliyor/610737/2/Ekonomi
(14)                       Gas Politics After Ukraine (Ukrayna’dan sonra doğalgaz politikaları):http://www.foreignaffairs.com/print/137540 vehttp://fr.euronews.com/2013/12/17/le-gaz-de-shah-deniz-ii-l-accord-d-investissement-ouvre-la-voie-des-livraisons-/
(15)                        Chypre : la paix en échange de l’exploitation du gaz en Méditerranée ? (Kıbrıs: Akdeniz’de doğal gaz karşılığında barış?):http://www.rtbf.be/info/economie/detail chypre-la-paix-en-echange-de-l-exploitation-du-gaz-en-mediterranee?id=8203693 ve İsrail gaza geliyor:http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/25831745.asp
(16)                       10 bids for Leviathan export tender to Turkey (Türkiye’ye Leviathan ihracatı için 10 ihale): http://www.globes.co.il/en/article-10-bids-for-leviathan-export-tender-to-turkey-1000926526
(17)                       Uluslararası deniz hukukuna göre, petrol ve gazın bulunduğu bölgeyle ilgili herhangi bir siyasi sorunun bulunmaması gerekir:http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/125470-akdenizi-karistiracak-kesif ve daha kapsamlı bilgi için: http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-ercument-tezcan/kibris-adasi-aciklarinda-petrol-ve-dogalgaz-arama-faaliyetleri-kapsaminda-ortaya-cikan-krizin-hukuki-ve-siyasi-boyutlari/
(18)                       Lübnan – İsrail karasuları anlaşmazlığı: http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=85241
(19)                       Turkey’s new carrier alters eastern Mediterranean security and energy calculus (Türkiye’nin yeni uçak gemisi Doğu Akdeniz’de güvenlik ve enerji hesaplarını değiştiriyor): http://www.ipost.com/Opinion/Op-Ed-Contributors/Turkeys-new-carrier-alters-eastern-Mediterranean-energy-and-security-calculus-340352
(20)                      30-31 Mart 2014 tarihlerinde Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Evens Merkezi’nin gerçekleştirdiği kamuoyu araştırması
(21)                       La Turquie pourrait redevenir la destination favorite des touristes israéliens (Türkiye tekrar İsrail’li turistlerin bir numaralı tercihi olabilir):http://www.israel-infos.net/article.php?id=10075
(23)                       http://www.haaretz.com/news/national/.premium-1.581713
YAZAR HAKKINDA:
İstanbul’da doğup çok dilli bir ailede büyüdüm ve önce New York’a sonra da Paris‘e olmak üzere iki kez göç ettim. Bu göçler sayesinde, hem “yabancı” (Amerikan, Fransız, “Batı”) kültürleri içeriden tanıma, hem de kendi kültürlerime dışarıdan bakma fırsatını buldum.
Columbia Üniversitesi’nde endüstri mühendisliği yüksek lisansıyla başlayan sekiz senelik New York hayatım, bir demokraside halkın iyi bilgilenmesinin ve kaliteli bir gazeteciliğin önemini yakından gözlemleme fırsatı da oldu.
Yaklaşık 20 sene önce Paris’e yerleştim ve halen büyük bir Fransız şirketinde operasyonel risk yönetiminden sorumluyum.
Son yıllarda, hem dernek bağlamında konferans organizasyonları, hem de kişisel bağlamda yazdığım yazılarla edindiğim tecrübelere dayanarak blog yazarlığı yapmaya başladım.
 www.alfandar.fr blogumda, dört kültürlü bir toplum gözlemcisi olarak, yazılı basınını düzenli olarak takip ettiğim Türkiye, İsrail, ABD ve Fransa’daki gelişmelerle ve bu ülkelerin “kendine has”lıklarıyla ile ilgili yeni perspektifleri paylaşmayı amaçlıyorum.
RAFAEL SADI

[HASTURKTV] 20/05/14 TÜRKIYE – İSRAIL ILIŞKILERINDE DURUM MİCHAEL ALFANDARİ -HASTURKTV.COM‏_RAFAEL SADI ARVISADI2@GMAIL.COM [HASTURKTV]_

Posted by: Rafael Sadi <arvisadi2@gmail.com>

15 Mayıs 2014 Perşembe

14 MAYIS "DÜNYA ÇİFTÇİLER GÜNÜ" İDRAK EDİLDİ!...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dünya Çiftçiler Gününde Konuştu:
-Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dünya Çiftçiler Gününde Konuştu: -''Toprağa her bakımdan hak ettiği değeri vermek zorundayız. Toprağı berekete dönüştüren çiftçiye bütün imkanlarını kullanarak sahip çıktık”
Ankara - 14.05.2012 - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Toprağa her bakımdan hak ettiği değeri vermek zorundayız. Toprağı berekete dönüştüren çiftçiye bütün imkanlarını kullanarak sahip çıktık” dedi.
Erdoğan, hedeflerinin Türkiye'de açık kanalet sisteminden kapalı sisteme geçmek olduğunu belirterek, ''Açık kanalet sisteminde nereden bakarsanız bakın yüzde 60-65 buharlaşmayla suyu kaybediyoruz. Bunu kaybetmememiz lazım. Çünkü biz su zengini bir ülke değiliz'' dedi.
Başbakan Erdoğan, Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) tarafından JW Marriot Otel'de 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü dolayısıyla düzenlenen törendeki konuşmasına, annelerin Anneler Günü'nü kutlayarak ve hayatlarını kaybeden eski Trabzon milletvekili Mustafa Cumur ile eski Bakan Eyyüp Cenap Gülpınar için rahmet dileyerek başladı.
''Aşık Veysel'in gönül gözüyle ifade ettiği gibi insanoğlu olarak bizim sadık yarimiz kara topraktır. Dost dost diye nicesine sarıldık/Benim sadık yarim kara topraktır/Beyhude dolandım boşa yoruldum/Benim sadık yarim kara topraktır/Havaya bakarsam hava alırım/Toprağa bakarsam dua alırım/Topraktan ayrılırsam nerede kalırım/Benim sadık yarim kara topraktır'' diyen Erdoğan, Allah'ın insanları topraktan yarattığını, insanların hayatını toprağın üzerinde ve ondan elde ettiği nimetlerle sürdürdüğünü vurguladı.
Erdoğan, ''Öldüğümüzde de toprağa geri dönüyoruz. Toprak olmazsa bu dünyada kalacak yer bulamadığımız gibi, öteki aleme göçtüğümüzde de yatacak yerimiz olmayacak. Bunun için toprağa her bakımdan hak ettiği değeri vermek zorundayız'' diye konuştu.
-''Tarım ürünleri ihracatımız 2011 yılında 15,3 milyar dolara yükseldi''-
Toprağı berekete dönüştüren çiftçiye bütün imkanlarını kullanarak sahip çıktıklarını belirten Erdoğan, kendi kendine yetecek bir tarımsal üretim potansiyeline sahip olmasının Türkiye'nin en büyük gücü olduğunun altını çizdi.
Hükümetleri döneminde Türkiye'yi her alanda güçlendirirken tarımın en başta gelen alanlar arasında yer aldığını söyleyen Erdoğan, ''Tarımı stratejik bir alan olarak gördük ve bütün adımlarımızı ona göre attık. Böylece tarımsal gayrisafi yurtiçi hasılamızı 2002 yılındaki 23,7 milyar dolar üzerinden 2011 yılında yüzde 165'lik artışla 62,7 milyar dolara ulaştırdık'' dedi.
Erdoğan, şöyle devam etti:
''Tarım sektöründeki kişi başına geliri 2000 yılındaki 1000 dolar seviyesinden 2011'de 3 bin 653 dolara yükselttik. Genel ihracatımızla tarım ürünleri ihracatımızı da oldukça yüksek alanlara çıkardık. 2002 yılında 3 milyar dolar olan tarım ürünleri ihracatımız, 2011 yılında yüzde 282'lik bir artışla 15,3 milyar dolara ulaştı. Bütün bu gelişmeler sonunda Türkiye tarımsal ekonomik büyüklük bakımından dünyada 11'inci, Avrupa'da 4'üncü sıradayken, dünyada 7'inciliğe, Avrupa'da 1'inciliğe yükseldi.
Elbette bu sonuçlar kendi kendine ortaya çıkmadı. Geçtiğimiz 9,5 yıl boyunca tarımda yapısal bir dönüşüm gerçekleştirdik. Bu dönüşümün yasal altyapısını kurmak için 13 kanun çıkardık. Kaliteyi, sağlığı, verimliliği ve kırsal kalkınmayı esas alan 52 yeni destek uygulamasını hayata geçirdik.
Üreticilerimize 2003-2012 döneminde toplamda 46 milyar 400 milyon lira nakit tarımsal destek ödemesi yaptık. 2002 yılında çiftçilerimize 1 milyar 868 milyon lira tarımsal destek ödemesi yapılmışken, 2011 yılında biz bu rakamı yüzde 274'lük bir artışla 7 milyar 100 milyon liraya ulaştırdık. Destek ödemelerini yılın ilk yarısında yaparak çiftçimizin mağduriyetine meydan vermedik. Tarımsal girdilerin en önemli destekleri bizim dönemimizde verilmeye başlandı.
Örneğin mazot desteğini 2003 yılında, kimyevi gübre desteğini doğrudan çiftçiye ödemeyi 2005 yılında, sertifikalı tohum ve fide kullanma desteğini 2005 yılında, sulamaya faizsiz hibe ve kredi desteğini 2006 yılında, makine ekipmanı yüzde 50 hibe desteğini 2007 yılında ilk defa biz başlattık.
Tarımsal kredilerin 2002 yılında yıllık yüzde 59 olan faiz oranlarını 2011 yılında sulama ve hayvancılıkta sıfıra, diğer alanlarda yüzde 5'e düşürdük. Yüzde 59 faiz nerede, yüzde sıfır faiz nerede? Burada enteresan bir şey daha söyleyeceğim. 2002'de Ziraat Bankası'nın tarımsal kredi kullanımı 227 milyon lira, 2011'de 19 milyar lira. Tarım kredi kooperatiflerinin kredi kullanımı 2002'de 302 milyon, 2011'de 3,9 milyar lira. Toplamda 23 milyar lira. Yani eski rakamla 23 katrilyon lira. Bunu kullanan çiftçi sayısı 521 bin 790 kişi. Tabii burada bir güzellik daha var, 2002'de geri dönüş yüzde 38 idi. 2011'de bu, yüzde 99'a geldi. Bundan dolayı çiftçi kardeşlerimizi kutluyorum. Tarım kredi kooperatiflerinde de yüzde 71 idi geri dönüş, fakat o da yüzde 98'e yükseldi. Yani benim çiftçi kardeşim borcuna sadık. Gidip ödemesini de yapıyor.''
-''Sulama yatırımlarına özel önem veriyoruz''-
Sulama yatırımlarına da özel bir önem vererek 718 milyar lira faizsiz kredi kullandırıldığını, böylece 73 bin çiftçinin 2 milyon 700 bin dekar alanı basınçlı sulama sistemiyle sulanmasını sağladıklarını dile getiren Erdoğan, hedeflerinin Türkiye'de açık kanalet sisteminden kapalı sisteme geçmek olduğunu anlattı.
Böylelikle suda israfı, suyun buharlaşmasını önleyecek sistemi getireceklerini kaydeden Erdoğan, ''Açık kanalet sisteminde nereden bakarsanız bakın yüzde 60-65 buharlaşmayla suyu kaybediyoruz. Bunu kaybetmememiz lazım. Çünkü biz su zengini bir ülke değiliz. Bunun da adımlarını atmış oluyoruz'' dedi.
AK Parti hükümetleri döneminde Devlet Su İşleri (DSİ) aracılığıyla büyük bölümü sulama amaçlı bin 128 tesisi tamamlayarak hizmete sunduklarını dile getiren Erdoğan, 11 milyon dekar alanı sulamaya açarak sulanan arazi miktarını 55 milyon dekara ulaştırdıklarını, 2 milyon hektara yakın alanı ağaçlandırarak toprağın zarar görmesini engellediklerini ifade etti.
-“Bütün çocuklarımıza, bütün velilerimize sesleniyor ve okullarda dağıtılan sütleri gönül rahatlığıyla içmelerini istiyorum''-
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Bütün çocuklarımıza, bütün velilerimize sesleniyor ve okullarda dağıtılan sütleri gönül rahatlığıyla içmelerini istiyorum'' dedi.
Erdoğan, Türkiye hayvancılık alanında Ziraat Bankası ve tarım kredi kooperatifleri aracılığıyla 2010 yılı Ağustos ayından 2011 sonuna kadar 6 milyar 322 milyon lira faizsiz kredi kullandırdıklarını söyledi.
Çiftçinin krediyi geri ödeyebilmesini sağlamanın, kredi kullandırmaktan daha önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, ''2002 yılında Ziraat Bankası kredileri geri dönüş oranı neydi ama şimdi ne?'' diyerek, bunun çok güzel bir gelişme olduğunu kaydetti.
Başbakan Erdoğan, 2011 yılında bu gelişmeler yaşanırken, gerek süt gerek et-besi hayvancılığında da çok ciddi gelişmeler olduğunu dile getirerek, şöyle konuştu:
''2002 yılında hayvancılığa verilen destek 83 milyon lira iken bu rakamı 2012 yılında 2 milyar 100 milyon lira düzeyine çıkarıyoruz. Hayvancılık desteklerinin toplam destekler içindeki payını da 2002 yılındaki yüzde 4'ten seviyesinden 2012 yılında yüzde 28'e yükseltiyoruz. 2003 yılından bu yılın Mart ayı başına kadar hayvancılığa verdiğimiz nakit destek tutarı 7 milyar 900 milyon lirayı buldu. Büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapanlara 2010 yılından itibaren sıfır faizli 7 yıl vadeli yatırım ve işletme kredisi vermeye başladık. Bugüne kadar 111 bin kişiye 5 milyar 900 milyon lira bu kapsamda kredi kullandırdık.''
-''Toplulaştırmaya hız verdik''-
İşletmelerin küçük ve parçalı araziler şeklinde olmasının, ülkedeki tarım sektörünün en önemli yapısal sıkıntılarından birisi olduğunu dile getiren Erdoğan, bunun için arazi toplulaştırma çalışmalarına sürat verdiklerini belirtti.
Erdoğan, 1961 yılından 2002 yılana kadar geçen 41 yıllık dönemde toplam 450 bin hektar alanda toplulaştırma yapılabildiğine işaret ederek, kendilerinin 2003-2011 arasında 1 milyon 291 bin hektar alanda toplulaştırma gerçekleştirdiklerini, hedeflerinin 2023 yılına kadar ülkede toplulaştırma yapma miktarını 14 milyon hektarın tamamında yapıp bitirmek olduğunu söyledi.
2006 yılında başlattıkları kırsal kalkınma hamlesiyle bugüne kadar 4 bin 76 tarıma dayalı sanayi tesisi yapılmasını sağladıklarını ifade eden Erdoğan, 42 bin yeni istihdam oluşturan bu tesisler için 600 milyon lira hibe desteği verdiklerini belirtti.
Erdoğan, yine bu kapsamda 625 milyon lira hibe ile 160 binin üzerinde makine ekipman desteği sağladıklarına dikkati çekerek, böylece tarımda teknoloji kullanımını artırırken, makine imalat sektörünü de canlı tuttuklarını anlattı.
Başbakan Erdoğan, 2015 yılına kadar 30 bin yeni istihdam oluşturan 3 bin yeni tarımsal tesise daha destek vereceklerini vurgulayarak, ihtiyaç doğrultusunda makine ekipman desteğini de devam ettireceklerini dile getirdi.
-İlk kez faizsiz kredi imkanı-
Tarımsal kalkınma kooperatiflerine ilk kez faizsiz kredi imkanını da kendilerinin getirdiğini ifade eden Erdoğan, bugüne kadar 1838 kooperatif projesine 1 milyar 800 milyon lira kredi tahsis ettiklerini, bu projelerle 178 bin çiftçi ailesini destekleyerek, iş sahibi olmalarını temin ettiklerini söyledi.
Erdoğan, çiftçilerin eğitiminin önem verdikleri bir başka alan olduğunu belirterek, sadece son 3 yılda çiftçilere sponsor desteğiyle 1 milyon 100 bin ücretsiz kitap dağıttıklarını kaydetti.
Dünyada kendi alanında bir ilk olan, internet üzerinden ulaşılan web-tarım televizyonunu kurduklarını anlatan Erdoğan, çiftçilerin günün 24 saati faydalanabildikleri bu internet sitesinde 300 eğitim filmi bulunduğunu bildirdi.
Tarımsal danışmanlık hizmeti satın alan çiftçilere ve işletmelere 600 liralık bir destek sağladıklarını dile getiren Erdoğan, ''Köye ve köylüye hizmet mahalinde olmalıdır'' anlayışından hareketle 2007 yılından bugüne kadar bu amaca dönük olarak görev yapan 7 bin 500 personel istihdam ettiklerini belirtti.
Erdoğan, bütün bunları yeterli görmedikleri için 2023 yılı için çok daha büyük hedefler belirlediklerini ifade ederek, amaçlarının 23,7 milyar dolardan 62 milyar dolara çıkardıkları tarımsal milli geliri 2023 yılında 150 milyar dolara ulaştırmak olduğunu söyledi.
Tarım ürünleri ihracatını 3 milyar dolardan 15,3 milyar dolara getirdiklerini, bunu da 2023 yılında 40 milyar dolara çıkarmayı hedeflediklerini ifade eden Erdoğan, ''Fakat başkan 50 milyar dolar müjdesini verdi. O bizi de aştı. Temennim o ki 50 milyar doları da yakalarız, 50 milyar doların da inşallah üzerine çıkarız. Gökten ne yağar ki yer kabul etmez. Tarımsal ekonomik büyüklük açısından da zaten Avrupa'da birinciliğe yükseldik. 2023 yılında dünyanın ilk 5 ülkesi arasına girmeyi planlıyoruz'' diye konuştu.
-''Sütleri gönül rahatlığıyla içmelerini istiyorum''-
Erdoğan, ülkenin imkanlarını, değerlerini ve üretimini daima kendi insanının hizmetine vermenin, kendi insanı için kullanmanın gayreti içinde olduklarını ifade ederek, bu doğrultuda çok önemli bir çalışmayı 2 Mayıs tarihi itibarıyla başlattıklarını kaydetti.
Türkiye'nin ilçe, belde ve köyleriyle 81 vilayetinde 32 bin 600 okulda her gün 7 milyon 200 bin adet süt dağıttıklarına işaret eden Erdoğan, şöyle devam etti:
''Sütün çocuklarımızın gelişimindeki önemi hepimizin malumu. Biz imkanı olan olmayan ayrımı yapmadan sadece aileleri tarafından sağlık açısından süt içmesinde sakıncası olduğu bildirilenler hariç bütün çocuklarımızı bu uygulamaya dahil ettik. Böyle kapsamlı ve büyük bir projeyi organizasyonda ciddi hiçbir aksaklık yaşanmadan başarıyla gerçekleştirdik. Projenin ilk günlerinde toplam 7 milyon 200 bin çocuğumuzdan küçük bir bölümünde süte karşı hassasiyetten kaynaklanan rahatsızlıklar ortaya çıktı. Bunlara da derhal sağlık kuruluşlarımızda gerekli müdahaleler yapıldı ve tedavileri gerçekleştirildi.
Bunun üzerine sağlık Bakanlığımız, Milli Eğitim Bakanlığımız, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığımız gerekli çalışmaları gerçekleştirdi, tetkikler yapıldı. Sonuçta yaşanan sıkıntıların gıda zehirlenmesinden kaynaklanmadığı yani sütlerle ilgili herhangi bir sorun bulunmadığı ortaya çıktı. Buradan bir kez bütün çocuklarımıza, bütün velilerimize sesleniyor ve okullarda dağıtılan sütleri gönül rahatlığıyla içmelerini istiyorum. Böylesine kapsamlı bir projede ortaya çıkan ve toplam içinde çok az sayıda olan öğrencilerimizin rahatsızlanması konusunu bir istismar vesilesi yapmak isteyenleri özellikle dikkate almamalarını rica ediyorum. Olayın önünü arkasını anlama zahmetine girmeden, araştırıp sormadan, doktorların değerlendirmelerini, tahlilleri, raporları görmeden ön yargıyla söylenen sözler kimseyi tereddüte sürüklemesin. Çünkü bu çocuklarımızın gelişimini ilgilendiren, sağlıklı, güçlü nesiller yetişmesine katkı sağlayacak bir projedir.''
-''Öz evlatlarımız olarak görüyoruz''-
Başbakan Erdoğan, okullarda süt verdikleri her bir çocuğu kendi öz evlatları olarak gördüklerini her aşamada bu hassasiyetle hareket ettiklerini vurgulayarak, ''Nitekim ilk günlerde yaşanan bu sorunlar, süte hassasiyeti olan çocuklarımız durumları ortaya çıktığı için daha sonraki günlerde ortadan kalkmıştır. Bir şikayet gelmedi. Meselenin gıda zehirlenmesinden kaynaklanmadığı anlaşılırken, bu olay üzerinden sergilenen fırsatçılıkta bütün milletimiz tarafından gayet açık şekilde görülmüş oldu'' dedi.
Sütün bol ve az olduğu mevsimlerin olduğunu belirten Erdoğan, şunları kaydetti:
''Sütün az olduğu mevsimde bu işin ticaretini yapanların bunu istismar ettiğini görüyoruz. Buradan çok büyük rantlar elde etmekte olduklarını görüyoruz. Bol olduğundan da benim süt üreticisi kardeşimin mağduriyetini görüyoruz. Onun da elinde bu defa süt kalıyor. Öyle mi? Ve elinde kaldığı için de ne oluyor? Hem istediği gibi sütünü satamıyor, satamadığı gibi bazıları da sütünü kullanamıyor. Bunları yaşadık. Bu problemi de biz bunu sübvanse etmek suretiyle böylece sütü yıl boyu ne yaptık sübvanse etmenin yanında bir de avanse ettik. Fiyatları böyle bir aynı noktaya taşımış olduk. Böylece üretici tüketici arasında sütün sanayisini yapanlar da artık bu işin istismarını yapamıyor. Bir kez daha ifade ediyorum. Süt meselesi istismar edilmeyecek, siyaset malzemesi olarak kullanılmayacak kadar önemli bir konudur. Çocuklarımız söz konusu olduğunda, onların sağlığı geleceği söz konusu olduğunda diğer her şey bizim için ikinci plandadır. Bunun aksini düşünebilen, aksini iddia edebilen bir anlayış hiç kusura bakmayın bizim tasvip edebileceğimiz bir anlayış değildir.
Bizim bu projeyle asıl amacımız çocuklarımızın sağlıklı beslenmeleri, sütün faydalarından azami derecede istifade edebilmeleridir. Bununla birlikte elbette bu proje de özellikle hayvancılık sektöründe, yem sektöründe, tarımda da önemli bir canlanmaya yol açıyor. Okullarda süt dağıtımını aynı zamanda tarım ve hayvancılık sektörü için dolaylı bir destek projesi olarak da ifade edebiliriz. Böylesine çok yönlü faydaları olan bu projeyi inşallah planladığımız şekilde sürdüreceğiz ve sonucu da ulaştıracağız.''
Başbakan Erdoğan, geçmişe devletler ve milletler için ikamesi en zor olan hususun yiyecek temini olduğunu ifade ederek, bu konuda geçmişteki sıkıntıların yaşanmaması için gerekli tedbirleri aldıklarını söyledi.
Sulanabilir araziler, arazi toplulaştırması, makine-ekipman gibi tarımsal üretim için hayati derecede önemli konularda 9,5 yıl öncesine göre Türkiye'nin son derece ileri noktalara geldiğine işaret eden Erdoğan, şöyle dedi:
''İnşallah 2023 yılı hedeflerimizi hayata geçirdiğimizde, Türkiye Cumhuriyeti'mizin kuruluşundan ancak 100 yıl sonra, en az yarım asır önce ulaşmamız gereken noktaya gelebilmiş olacağız. Türkiye, çok uzun bir dönem sadece elindeki muazzam insan gücünü değil, tarım potansiyelini ne yapacağını bilemez halde, öylece kalakaldı, izledi. Hep sanayileşme konusundaki geri kalmışlıktan yakınıyoruz, oysa asıl geri kalmışlığı tarımda yaşadık. Geçmişte sık sık ifade edilen, 'kendi kendini besleyen ülke' sözünün aslında bir afrodizmadan ibaret olduğunu, sadece bir potansiyeli anlattığını bugün artık anlamış olduk.
Toprak emek vermeden, alın teri dökmeden, gerekli altyapıyı hazırlamadan sizi doyurmaz, ondan beklediğinizi vermez. Biz tarım sektörüne, çiftçilerimize sağladığımız destekle, toprağa hak ettiği değeri veriyoruz, toprak da bereketini, ürününü, bolluğunu ülkemizden esirgemiyor, ziyadesiyle karşılığını veriyor.''
Başbakan Erdoğan, çiftçilere emekleri, alın terleri ve Türkiye'ye kazandırdıkları için teşekkür ederek, konuşmasını bitirdi.
Başbakan Erdoğan, konuşmasının ardından, Bakanlar Kurulu toplantısına katılmak üzere, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve diğer protokol üyeleriyle tokalaşarak, salondan ayrıldı. Erdoğan, törenin düzenlendiği salondan çıkarken, bazı çiftçiler ile kısa süreli görüşerek, fotoğraf çektirdi.
14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü Nedir?..
Dünya Çiftçiler Günü, merkezi Paris’te bulunan 61 ülkeden 90’ın üstünde çiftçi örgütünü temsil eden IFAP (Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu) tarafından, 14 Mayıs 1984 tarihinde Hindistan’da yapılan Genel Kurul Toplantısı’nda ilan edildi. Söz konusu toplantıda, çiftçilik mesleğine ve sorunlarına tüm dünyada farkındalığı artırmak amacıyla 14 Mayıs’ın Dünya Çiftçiler Günü olarak kutlanmasına karar verildi. IFAP’ın faaliyetlerinin 2010 yılında son bulmasına rağmen, geleneksel olarak bu günün tüm dünyada kutlanmasına devam ediliyor. Her 14 Mayıs’ta, çiftçi örgütlerince ülke genelinde toplantı, gösteri ve yarışma gibi çeşitli etkinlikler düzenleniyor.

9 Mayıs 2014 Cuma

Prof. Dr. D. Ali ERCAN, UZAK DA OLSA BİR UMUT VAR … ama mutluluk döneminin doğumu çok acılı olacak...

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

UZAK DA OLSA BİR UMUT VAR
… ama mutluluk döneminin doğumu çok acılı olacak

Değerli arkadaşlar, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, artık her önüne gelen, her eli kalem tutan, her mikrofonu veya kamerayı önünde bulan  hemen her konuda,  bilir-bilmez yazıyor, çiziyor, konuşuyor. Eskilerin deyimiyle “ahkâm” kesiyor. Büyük bir bataklıktaki milyonlarca kurbağa sesinin yarattığı curcunaya çok benziyor Bilişim Dünyamız; gürültülü bir kakafoni, iğrenç  bir bilgi kirliliğinden başka bir şey değil... Aslına bakarsanız, Dünyadaki genel durum da bizdekinden pek farklı değil...
Bilerek bilmeyerek yaratılan bu sisli ortam, aslında oltanın ucuna takılmış  informasyon (reklam!?)  kurtçuklarıyla dolu “bir avlan ortamı”dır; kafası bulandırılmış, pusulası şaşırtılmış yığınlara yönelik sürüm, satış, siyaset, sömürü alanıdır. “Küresel liberal ekonomik sistem” bu minval üzere, kendine özgü bir mantıkla işlemektedir; bu mantığa göre, ne olursa olsun, tekerlek dönmeli, üretim-paylaşım-tüketim sarmalındaki bireyin beyni Din-Siyaset-Ticaret kafesinde tutulmalıdır. 
Birey doğumundan ölümüne değin “müşteri”dir ve öyle kalmalıdır; bebek müşteridir, çocuk müşteridir, kadın müşteridir, öğrenci müşteridir, hasta müşteridir, emekli müşteridir, inanan müşteridir vs... Ve birey/müşteri son tahlilde aldığından daha çoğunu vermiş olarak sahneden ayrılmalıdır. Anlamsız ve gereksiz olsa da, Doğanın yıkımına mal olsa da, bir şekilde üretim sürdürülmeli, haksız ve dengesiz paylaşımla gerginleştirilmiş toplumlar savurgan tüketim döngüsünde tutulmalıdır… 
Peki, Gezegenimiz üzerinde, doğayla çelişkili bu gidişat daha ne kadar sürer dersiniz?  
“Hep böyle gider; çünkü insanlar aslında gerçek bilgi aranışında değil, teselli beklentisindeler; bilgi edinmek değil, teselli bulmak istiyorlar; coşku, heyecan arıyorlar, alkışlamak istiyorlar.. Bilgi edinmek ise zor, zahmetli ve sıkıntılı bir iştir; o nedenle insanlık alışkanlıklarına bağlılığı sürdürecek, topluma nesnel bilgi verenler değil, sosyal ortamda ve medyada eğlendiren, gaz veren, umut ticareti yapan insanlar, teselli eden kaynaklar (yani tuzaklar) tercih edilecektir.....” diyebilirsiniz,  ama unutmayalım, son sözü doğa yasaları söyler; Doğa yasalarıyla çelişkili sosyal yasalar sürgit egemen olamazlar.
Değerli arkadaşlar, mevcut gidişatın çok uzun süreceği kuşkuludur. En geç bu yüzyılın ortalarına doğru Petrolün eko-teknik anlamda bittiği, dolayısıyla, enerji kriziyle tetiklenmiş küresel ekonomik kriz(ler)in, çöküntünün baş gösterdiği, bir yandan da nüfusun 10 milyara doğru tırmandığı kaotik bir durumu düşünün. Üstüne üstlük kaçınılmaz hızlı iklim değişikliğinin neden olacağı olumsuz çevre etkilerini düşünün.  Sosyal yapı büyük acılarla kökünden değiştirecek ve tapınılagelen küresel kapitalist paradigma bu Yüzyılın sonunda  çökecektir. Kapitalist sistemin uydurup dillere doladığı “Sürdürülebilir kalkınmak” saçmalığı terk edilerek,  “sürdürülebilir yaşam” aranışına geçilecektir.

22. yüzyıla insanlık büyük bir kıyımdan arta kalan hayli azalmış, (2-3 milyarlık) bir nüfusla ve hayli yıpranmış olarak, ama kesinlikle çok daha deneyim kazanmış, aydınlanmış ve beynindeki binlerce yıllık cenderelerden kurtulmuş olarak girecektir. 22. Yüzyıl, Gezegenimizde bilimin gerçekten egemen olduğu, küresel sosyal barışın etkin korunduğu yepyeni, mutlu bir sürecin başlangıcı olabilir, bedeli çok ağır olsa da. Sevgilerimle. æ

3 Mayıs 2014 Cumartesi

İNSANİ DEĞERLER’İN ÜYESİ OLABİLMEK; Mehmet BOZDEMİR İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı ve Demokraside Birlik Vakfı Başkanı

İNSANİ DEĞERLER’İN ÜYESİ OLABİLMEK
Mehmet BOZDEMİR
İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Ve Demokraside Birlik Vakfı Başkanı
İnsani Değerler Derneği’nin üyesi olabilmek oldukça zor fakat o kadar da onurlu bir iştir. İnsani değerler Derneği üyesi hem bu değerleri hayatı boyunca yaşar, temsil eder ve hem de bu değerleri her yerde ve her zaman savunur. Dernek Tüzüğünün Amaç kısmını ifade eden 2.Maddesinin a bendinde;” a) Başta, katılımcı demokrasi, insanın temel hak ve özgürlükleri ile evrensel hukuk kuralları olmak üzere; sevgi, saygı, yardımlaşma, hoşgörü, ahlak, adalet, vefa, şefkat, merhamet, inanç, din, düşünce, sanat, emek, bilgi, bilim, kültür gibi insani değerlerin yeniden tespitini yapıp, bunların toplum hayatında etkin bir şekilde yaşanmasını, kaybedilmemesini ve yüceltilmesini sağlamak,
            Yani en başta çağın değerleri olan demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri ve evrensel hukuku savunamıyorsanız ve bunlara sahip çıkamıyorsanız insani değerler derneği üyesi olamazsınız. AK Parti 17 Aralık 2013 e kadar bu değerleri savunduğu için biz de AK Partiyi destekledik. Yanlış anlaşılmasın, elbette bu değerleri savunan bütün siyasi partileri destekleriz. Yoksa biz hiçbir zaman bir siyasi partinin veya grubun arka bahçesi olamayız.
17 ve 25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra Türkiye’de özellikle Sayın Başbakan’ın görüş ve tavırlarında çok önemli değişiklikler oldu. Yargıya müdahale edildi, birçok emniyet mensupları ve bürokratlar görevlerinden alındı, demokrasi, özgürlükler ve hukuk geriye götürüldü, AK Partiyi veya Sayın Başbakanı eleştiren herkes hain ilan edildi ve hakaretlere maruz kaldı.
Bu durum üzerine 1 Ocak 2014 tarihinde İDD Yönetim Kurulu olarak Genel Merkezde yaptığımız bir basın toplantısı ile “17 Aralık’ta İstanbul’da yapılan operasyonlardan sonraki gelişmeler süratle çok tehlikeli boyutlara doğru yol almaktadır. …Demokratik bir hukuk devletinde yargıya müdahale darbelerden daha büyük hasarlar meydana getirebilir. … ” şeklinde özetleyebileceğimiz görüşlerimizi kamuoyuna açıkladık.
Daha sonra ben bu çerçevede Genel Başkan olarak şahsi görüşlerimi ifade eden; 20 Ocak tarih ve “DEMOKRASİMİZ VE SOSYAL BARIŞ TEHDİT ALTINDA” başlıklı, 10 Mart tarih ve “DEMOKRASİ, HUKUK VE AHLAK ASKIYA ALINDI VATANSEVER DEMOKRATLAR NEREDE ???”başlıklı, 23 Nisan tarih ve “30 MART SEÇİMLERİ VE DEMOKRASİ” başlıklı konuyla ilgili üç yazı yazdım ve sitemizde yayımlandı.
            Bu yazılarım üzerine toplumun büyük bir kesiminden ve birçok üyelerimiz tarafından tebrik edildim, hatta bazı kişiler de İDD’ye üye oldular. Fakat aklını siyasetle bozmuş, tam bir AK Parti fanatiği veya AK Parti mensubu olan bazı üyelerimiz beni tenkit ettiler ve 3-5 kişi İDD üyeliğinden istifa etti. Beni ilk tenkit eden kişi eskiden cemaatte bulunmuş sonra ayrılmış bir üyemizdi.
Bir grup veya cemaatten ayrılan kişiler genelde en sert eleştirileri yapanlar oluyor. Eğer gelişmeleri dikkatlice takip ederseniz, televizyonlara çıkıp en sert eleştirileri, hakaretleri hatta iftiraları genelde bu kişiler yapıyor. Bunlara şu ayeti bir kere daha hatırlatmak isterim: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide 8)
            Bu arada kamu görevlisi olan ve hükümetin gazabından korkup üyelikten istifa eden birkaç üyemiz oldu. 17 Aralık operasyonlarından bütün Türkiye’nin etkilendiği gibi bizim Derneğimiz de etkilenmişti. İstanbul ve Elazığ şubemizin benim görüşlerimden farklı görüşler ifade eden iki bildirisini de Web sitemizde yayımladık. Bütün bunları saygıyla karşılıyorum. Fakat İDD üyeliğine yakışmayacak şekilde dedikodu yapan, benim taraf olduğum iftirasını atan, saygıdan, sevgiden yoksun bazı üyelerimizin bulunduğunu sosyal medyadan öğrenmek beni fevkalade üzmüştür. Türkiye’yi saran kamplaşma, kutuplaşma ve fitne hareketi böylece İDD’ye de bulaşmış oldu.
            Yukarıda bahsettiğim gelişmeler ve yazılarımla ilgili olarak bugüne kadar hiçbir İDD şube Başkanı benimle herhangi bir görüşme ve konuşma yapmamıştır. Benimle hiçbir görüşme yapmadıkları halde ben iki şubenin bildirisini web sitemizde yayımladım. Bazı yönetim kurulu üyelerimizin bu yayımlamaya karşı çıkmalarına rağmen yayımlanmasını sağladım. Başka görüş bildirenler olsa onları da yayımlardım.(Kimseye hakaret etmemek şartıyla) Çünkü ben farklılıkların güzellik olduğuna inanıyorum. İDD’de çok farklı görüş, düşünce ve inanca sahip çok değerli üyelerimiz vardır.
Sayın Başbakanı eleştirmemize dayanamayan üyelerimiz bunu dedikodu şeklinde yapacaklarına gelip bize yanlışlarımızı söylesinler, düşüncelerinin doğru olduğuna inanıyorlarsa beni ikna etmeye çalışsınlar. Herkese kendi düşüncelerini dayatmasınlar. Siyasetteki büyüklerini örnek alarak kendileri gibi düşünmeyenleri hain ilan etmesinler. Benim başından beri söylediklerimi ve yukarıda belirttiğim tarihlerde yazdığım yazıları, 25 Nisan’da AYM Başkanı Sayın Haşim KILIÇ en güzel şekilde ifade etmiştir. Her üyemize Sayın KILIÇ’ın konuşmasını dikkatle okumasını tavsiye ederim.
            Ben gençlik yıllarımda ülkücü oldum, mücadeleci oldum, biraz da risaleyi nur okudum. Fakat hiçbir zaman cemaatçi olmadım. Bütün cemaatlere ve gruplara her zaman saygılı oldum, onların çalışmalarını ve başarılarını takdir ettim, bildiğim yanlışlarını da açıkça kendilerine söyledim. Bu grup ve cemaatler arasında en başarılı bulduğum ve takdir ettiğim de Fethullah Gülen cemaati olmuştur. Çünkü ülkemizi bir marka olarak bütün dünyaya onlar tanıttılar ve eğitimde büyük başarılar sağladılar. Ayrıca onları bütün İslam dünyası, bütün insanlık takdir ediyor.
17 Aralık’a kadar da Sayın Başbakan ve AK Partililer de takdir ediyordu. Sayın Başbakanın Cemaate ve Sayın Fethullah Gülen’e yaptığı hakaretleri ve suçlamaları tasvip etmem mümkün olmadığı gibi insanları bu derece aşağılamanın hatta bazı yaratıklardan dahi aşağıya indirmenin bizim kültürümüzde ve inanç sistemimizde yeri olmadığına inanıyorum. Bu siyaset tarzı bizim üslubumuz ve tarzımız değildir. Hazreti Ali’nin güzel bir sözü var: ”Başkasına yapılan bir haksızlığı kendinize yapılmış gibi hissediyorsanız insansınız.” Hacı Bektaşi Veli, düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayın diye buyuruyor.
Hazreti Yunus:”Bir gönül yıktın ise kıldığın namaz namaz değil” diye sesleniyor. Hazret Mevlana:”Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.” diye öğüt veriyor. İşte bizim medeniyetimizin temel taşları bu anlayışlardır. Siyaseti menfaat için yapmak canavarlıktır. Siyaset hizmet için yapıldığı zaman bir değer kazanır.
            Bugün Müslümanların önemli sorunlarından biri de dini bir ideoloji gibi anlamalarıdır. Bütün insanlığa kurtuluşu gösteren İslam’ı bir ideoloji haline çevirirseniz, sizin gibi inanmayan, sizin gibi düşünmeyen herkesi düşman veya hain ilan edersiniz. İslam’ın en çok önem verdiği, hak, hukuk ve adalet kavramlarından koparsınız. Dindar nesil yetiştireceğiz derken dini ve kutsalları kullanmış olursunuz, ahlaklı nesiller yetiştiremezsiniz. Yüce Peygamberimizin ısrarla vurguladığı “din ahlaktır, din ahlaktır, din ahlaktır” vecizesinden kopmuş olursunuz.
            Kendilerinin dindar olduğunu ifade eden üyelerimize şu ayeti de bir kere daha hatırlatmak isterim. Mensup oldukları Derneğin Genel Başkanının arkasından konuşup dedikodu(gıybet)yapanlar, insani değerlerin daha alfabesini bile bilmeyenler bu ayeti bir kere daha okusunlar. ” Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?
İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurat 12) Sayın Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun belirttiği gibi insani değerlerle İslami değerler birbiriyle örtüşür.
            17 Aralık herkes için bir imtihan olduğu gibi İnsani Değerler Derneği üyeleri için de bir imtihan olmuştur. Kimlerin haktan, hukuktan, hakikatten, kimlerin güçten ve güçlüden yana olduğu işte böyle zamanlarda belli olur. Gücün hukukuna tapanlar bir gün olur mutlaka hukukun gücüyle karşı karşıya gelirler.
            Bütün Müslümanların regaip kandilini kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim.
            Ayrıca bütün çalışanların 1 Mayıs Bayramını kutluyorum. 1 Mayıs 2014