20 Nisan 2016 Çarşamba

KİMDİR BU PAKRADUNİLER., Arif Neşet Caner

KİMDİR BU
((SABETAYLAR gibi YAHUDİ orijinli ERMENİ unsur))
PAKRADUNİLER
Arif Neşet Caner
"Pakraduni"ler, Anadolu'nun İslamlaşması ve Türklere vatan yapılması üzerine, özellikle Ermenilerin rağbet gördüğü Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Musevilikten Ermeniliğe geçen, 1915 olayları sonrası ve Cumhuriyet sürecinde ise Müslümanlığı seçen, ama Yahudi zihniyetini nesilden nesile gizlice sürdüren bir topluluk olmaktadır.
Fanatik Ermeni karşıtlığıyla Türk ırkçılığını (Turancılığı) savunmak, her fırsatta İslam'a saldırarak, sosyalist ve Kemalist bir tavır takınmak bunların alâmetifarikasıdır. Ama sadece solcu değil, sağcı partilere; hatta Milli Görüş'e de sızanlar vardır. Örneğin, "Durmuş Durduyan" iken Oğuzhan Asiltürk'e dönüşen Pakradunilere rastlanmaktadır.
Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı ‘Pakraduniler'in hikâyesi yeni günışığına çıkmaktadır.
Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü anlaşılmaktadır.
Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlayıp günümüze kadar uzanmaktadır. Bu iddianın sahiplerinden birisi de araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan'dır.
Yahudi asıllı Pakraduniler’in M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri "acımasızca" yönettiğini ifade ederek, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante'yi gösteriyor. Galante, "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı" adlı kitabında, "Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir" saptaması yapmaktadır.
Bizans'ın kendi krallıklarına son verdiği Pakraduniler, Selçukluların hâkimiyetine girdikten sonra yüzyılımıza kadar hayatiyetini cemaat içinde devam ettiriyor.
Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin'e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee'yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alıyor. Sonra onları Fırat'ın ötesine, Güney Ermenistan'a yerleştiriyor. M.Ö. 700'lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim'e karşı bir savaş açıyor. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya’da büyük bir ordu ile katılıyor.
Hıraçya'nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar'ı fazlasıyla memnun ediyor ve esir aldığı 10 bin Yahudi'nin yarısını Kral Hıraçya'ya hediye veriyor. Bu esirler arasında İsrailoğulları'nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da bulunuyor. Şampat, kısa zamanda Hıraçya'nın takdirlerine mazhar oluyor. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükseliyor.
Esirlikten soyluluğa: 
Pakraduniler (Ermeni Görüntülü gizli Yahudiler)
M.Ö. l5O'lerde soyunun Hz. Davud'a (as) dayandığını iddia eden ve adı "Pakarad Şampa" olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak'a başvurarak, saray hizmetine girebilme talebinde bulunuyor. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat'ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak'ın en yakın bendeleri mevkiine erişiyor. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları'na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde ediyor. M.Ö. 90-36'larda Ermeni krallarından Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğulları’na yönelik yeni bir sefer düzenliyor.
Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi'yi o da ülkesine götürüyor. Esirler arasından seçtiği "Aşod" adında bir asil Yahudi'yi özel hizmetine alıyor. Bu olaylar sonucunda Ermenistan'a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat'ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişiyor. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045'e kadar Ermenistan'da saltanat sürmeyi başarıyor.
26 yüzyıldır Yahudilikleri devam ediyor "Kripto Yahudilik" konusunda uzman olan Türkiyeli Yahudi Prof. Abraham Galante, "Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive/ Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı / Baskı: 1933, Fransızca İst." adlı eserinde bu konuda hayli enteresan bilgiler veriyor:
"Pakraduniler varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'inci yüzyıla kadar sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir. Eğin'de, ‘Erzurum-Sivas arasında' (Malatya Balaban-Hekimhan, Erzincan Kemaliye hattında), Marmara Denizi'nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy'de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Marano'lar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler."
Malatya tarafından Darende'nin Balaban kasabasına girişte ve yol üzerindeki Havra, kilise ve cami karışımı yapı incelemeye ve irdelemeye değerdir.
Dabağyan, Pakradunilerin kullandığı isimlerin Ermenilerden farklı olabildiğini söyleyerek; Ermeni tarihçi Gatoğigos Ğorenazi'den şu nakilde bulunuyor: "Simpat adını, ‘Pakraduniler' oğullarına verirler. Bu isim İbranice'den geliyor ve aslı ‘Şampat'tır. Ermeniler arasında asırlarca pek revaç görmüş olan ‘Pakrat, Simpat, Aşot, Kakik, İsrael, Tavit' gibi isimlerin Ermeni menşe'li olmadığı bariz şekilde meydana çıkmaktadır."
Dabağyan, Bizanslı tarihçi Pavostos'un, 3. Asır'da bölgede iskân edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini de kaydediyor.
Konunun uzmanı Gad Nassi: "Pakraduniler domuz eti yemezler, oysa Ermenilerde serbesttir" diyor Sabetaycılık, Ladino ve Kripto Yahudi cemaatleri konusunda uzman isimlerden araştırmacı-yazar Dr. Gad Nassi, Pakradunilerin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin (Yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgede varlıklarını sürdürdüklerini belirtiyor. Nassi'ye göre cemaatin yayılımı, Arapkir, Hekimhan Kapadokya ve Kilikya/Çukurova'ya kadar uzanıyor.
Nassi, Pakraduni soyundan gelenlerin fiziki görünüşlerinin Ermenilerden ayrıldıklarını, kafa yapısı olarak Yahudiler gibi Dolikosefal olduklarını kaydediyor. Bir Yahudi-Ermeni'nin evinde vefat gerçekleştiğinde, evin içini tamamen değiştirdiklerini, evde asla su kullanmadıklarını, çünkü ölüm meleğinin kılıcındaki kanı bu suyla temizlediğine inandıklarını belirtiyor. 7 gün iş yapmayıp Yahudilerde olduğu gibi yas tuttuklarını da belirtiyor.
Nassi, Pakraduniler’in Yahudiler gibi asla domuz eti yemediklerini, cumartesi günü çalışma yasağına riayet ettiklerini, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde verildiğini ifade ediyor. Bunun da Ermeniler arasında "Yahudiliğin bir uzantısı" olarak değerlendirildiğini söylüyor.
Nassi, Pakraduniler’in, siyaset, ticaret ve finans alanında çok becerikli olduklarını kaydederken, benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19'uncu yüzyıla kadar Gürcistan'da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiğini ifade ediyor.
Aleviliği istismar eden Rafızî Ermeniler kimlerden oluşuyor? 
Fransız Mareşali Horace Sebastiani, Türkiye Ermenileriyle ilgili 1814 tarihli raporunda: Ermenileri normal Ermeniler ve Rafiziyyun/Rafiziler" olarak ikiye ayırır. Dabağyan "Osmanlı İmparatorluğunda Şer Akımlar" kitabında bu raporu değerlendirirken, Fransızların Türkiye'deki etnik yapıya daha 1800'lü yılların başında bile ne kadar hâkim olduklarının anlaşıldığını ifade ederek şöyle tepki veriyor:
"Selçuklular devrinde, Alparslan'ın saflarına geçerek, Bizans'a karşı savaşan ve sonradan İslam dinini kabul eden Ermenilerin büyük bir kısmı, bilahare ‘Alevi Mezhebi'ne geçmiş ve öyle kalmışlardır.
(Yaptıkları isyan ve taşkınlıkları da saf Alevi Müslümanlara mal etmeye çalışmışlardır.) Demek ki, Mareşal Horace Sebastiani, Fransa'nın Türkiye üzerinde taşıdığı gizli emellerin tahakkuk sahasına aktarılacağı zaman, Osmanlı topraklarında yaşayan bilumum unsurlardan istifade edebilmek için Anadolu topraklarında yaşayanları da iyiden iyiye tetkik etmiş veya ettirmiş!" diyor.
Ermeni asıllı Türk vatandaşı yazar Torkom İstepanyan ise Pakradunilerle ilgili şu değerlendirmede bulunuyor:
"Türk-Ermeni kardeşliğinin başlangıcı 11'inci yüzyıl ortalarına dayanır. 1064'te Pakraduni Ermeni Krallığına Bizanslılar tarafından son verilince, Bizans zulmüne dayanamayan Ermeniler Türklerin himayesine sığınmışlardır. Bu devre onlar için huzurlu yıllardır.
Vatanlarına sımsıkı bağlanmışlardır. Türkler tarafından bunlardan bazılarına "Paşa"lık unvanı bile takılmıştır. Böylece ilk Türk-Ermeni dostluğunun temeli atılmıştır. Bu kardeşliğin en güzel kanıtı da bugün dünyanın dört bucağına serpilmiş olan Ermeni toplumunun günümüze dek varlığını sürdüren Türkçe kökenli soyadlarıdır. Örneğin, Romanya doğumlu olduğu halde dünya Ermenilerinin Ruhani Reisi Gatogigos Vazgen I'in soyadı ‘Balcıyan'dır."[1] Ermeni isyanlarının arkasında Pakraduniler yatıyor!
Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden "1. Zeytun İsyanı'nın" arkasında Fransa ve Vatikan'ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor:
"Ani Beldesi'nin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolu'nun muhtelif bölgelerine dağılan ‘Pakraduni Hanedanı' mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa'nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi" diyor.
Dabağyan 1862 ve 1895'te iki kez denenen isyanın ise Türkiye'ye sadık Gregoryen Ermenilerin destek vermemesi üzerine akamete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor:
"Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadardır ve hangi organizeler içinde yer almışlardır bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine ‘Pakraduni!' dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı. Çocukken birine kızdığımızda, ‘Pakradunisin ulan sen!' derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müstehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zanaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır."
Levon Panos Dabağyan gibi, seçkin ve seviyeli bir aydınımız olmakla beraber, T.C. Devletine ve ülkesine gönülden bağlı, hepimizin ortak üst kimliği olan Türk kavramına sahip ve saygılı bir Ermeni vatandaşımızın bu gerçekleri samimiyetle açıklaması ayrı bir önem kazanmaktadır.
PAKRADUNILER HANEDANI VE ERMENİLER
"Selçuklular ve Öncesi Devirleri" (859-1045) Tarihi kaynaklarda ve tarihi yeni kitaplarda, "Ermeniler ve Ermenistan" konusuna temas eden bölümlere dikkatle bakılarak olursa, şu garip durumla karşı karşıya gelinir. Şöyle ki; hayırlı işler yapmış olan Ermeni büyükleri kötülenir ve bilhassa "Türklere ihanet etmiş" olanlar ise, "doğrudan Ermeni gösterilir." Bu durum ise Ermeni kavmini Türklere karşı ve düşman oldukları intibaını uyandıran bir taktiktir!.
Gerçi böylesi icraatların gerçek çehresini açıklığa kavuşturan, "siyaset dışı" tarihi kaynak ve eserler mevcuttur. Ancak, ne yazık ki böylesi tarafsız eserler maalesef pek az olduğundan gözlerden uzak kalmaktadır.
Biz, yukarıda kayda geçtiğimiz bu garabetli işe Türk-Ermeni münasebetlerini ilelebet bozuk tutmak isteyen bir takım "gizli ellerin karıştığı" ve tarihi tahrif yolu ile sinsi maksatlar güttükleri inancıyla bakmaktayız.
Meselâ; Kars-Ermeni kralı Kakik II’ nin, Sultan Alp-Arslan'ın samimiyetini istismar etmesi vakası, doğrudan; "Ermeni samimiyetsizliği, Ermeni ihaneti" olarak birçok tarihi kaynak ve eserlerde geçmektedir. Peki, bu doğru mudur? Hemen cevaplayalım: Hayır, doğru değildir! Tam aksi; "Tarihi bir yanlış veya tahrifattır." 
Zira Kakik II’ nin saltanat sürdüğü dönem olan (1042-1045) tarihleri arası, "Doğu-Ermenistan"ın külliyen "PAKRADUNİLER HANEDANI HAKİMİYETİ"nde olduğu tarihi kaynaklarca sabittir.
Kral Kakik II ise; tam iki asır Ermenistan'a hükümran olan ve aslen Ermeni asıllı olmayan, Pakraduniler Hanedanının son hükümdarı idi. 
Ancak buna rağmen, daha sonraları çok ağır bir hata işlemiş olduğunu anlayarak, Sultan Alp-Arslan'dan af dilemiş ve Yüce Türk Hakanı onun özrünü kabul ederek, kendi saflarına davet etmiş ve fakat, ardı ardına meydana gelen aksilikler, Kral Kakik II’ nin yüce hükümdarın yanına varabilmesini önlemiştir ve öyle sanıyoruz ki, şayet varabilseydi, Ermeni kavmi günümüzdeki hazin durumda olmayacaktı!.
O asırların Ermenilerine gelince, bu bahtsız kavim kendi ülkesi içinde olduğu halde: yabancı bir kavmin boyunduruğu altında inim inim inleyip durmuştur. Bir başka ifadeyle kendi hayatları, kendi yaşantıları hususunda tek bir söz dahi söylemeye hakları yoktu. Yani açıkçası kendi ülkelerinde, bir başka kavmin esareti altındaydılar.
O halde bu tarihi yanılgıyı veya bilhassa tahrif kanalı ile gerçeklerin bilinmemesini sağlayanların, iğrenç tahrifatlarını meydana çıkartmak ve tarihi belgelerle gerçekleri ispat etmek, Türk-Ermeni münasebetlerinin düzeltilebilmesi açısından, bizlerin attığı ilk adım olmuştur, diyebiliriz.
Çünkü Sultan Alp-Arslan ve Kral Kakik II vakası; Türk ve Ermeni münasebetleri bahsinde hiç de kulak arkası edilecek bir vaka değildir. Çünkü günümüzdeki bağımsız Ermenistan başta olmak üzere, batı ülkelerinde emperyalist devletlerin ücretli maşası Ermeni bozuntuları da dâhil. Ermeni milleti bir bütün olarak varlığını külliyen;
"Selçuklu, Osmanlı Devletleri ve dolayısıyla da, yüce Türk milletine medyundur." Bunun aksini iddia edenler ya cahil veya hamaset duygularıyla körelmiş basiretsiz nankörlerdir. Çünkü tarih hemen her meselenin doğrusunu gösteren en değerli anahtardır. Bu anahtarı dürüst kullanan, hakikatlerin nurlu ışığını rahatlıkla görebilir!.
"Pakraduniler'in Ermeni soyundan gelmedikleri bahsine temas etmeden, şu noktayı bilhassa belirtmek isterim ki; "Pakraduniler'in menşeine temas ederken, hiçbir surette; "ırkçı bir tutum neticesi, fanatik düşüncelere saplanmış değilim." Irki mevhumlar üzerinde durmamın yegâne sebebi; tarihi vakaları tüm yönleriyle meydana çıkarıp, değerli okuyucularım ile tarih meraklılarına, Ermeniler konusunda en sağlam kayıtları sunabilmektir. Kaldı ki, tarihi mevzularda, vakaları gün ışığına kavuşturabilme uğraşında daha başka bir sistemin var olduğu asla söylenemez.
Çünkü öyle bir sistem mevcut değildir. Dahası tarih bir hadiseyi gün ışığına çıkartıp, aydınlığa kavuşturabilme çalışmalarında; herhangi bir kavmin gocunabileceği düşüncesiyle hareket edilecek olursa, ortaya kupkuru bir yazı kalabalığı çıkmış olur, böylece onca emek verilmiş bir eser, sırf bu sebepten dolayı, hakiki özelliğini yitirmiş olur. 
Dolayısıyla "Türk, Ermeni, Yunan, Rum, Süryani ve Musevi'ler başta olmak üzere hemen hiçbir milletin mensubu; eserimizde yer alan vakalar içinde, kavimleriyle alâkalı menfi pasajlara rastladığı zaman asla gocunmamalıdır. Dahası bu kitapta ana temayı temsil eden konu her şeyden evvel yüce Türk millet ve devletinin millî menfaatleri başta olmak üzere; süper devletler tarafından günümüzde dahi adeta bir kobay gibi kullanılan, Ermeni milletinin istikbali mevzubahistir. Buna rağmen kitapta yer alan vakalar içinde geçen her kavmin millî haysiyeti özellikle düşünülmüş ve doğrudan şahısların icraatları üzerinde durulmuştur.
Yer yer rastlanacak olan menfi değerlendirmeler ise bizim yorumlarımızın dışında kalmaktadır. Zira, bizzat o çağlarda yaşamış ve vakaları bizzat görebilmiş tarihçilere aittir ki; bu durum karşısında hemen herkesin şapkasını çıkarması lâzımdır! Dahası; "Rüzgâr ekenlerin, fırtına biçmekten gayrı hiçbir çareleri olmadığını" peşinen kabullenmek elzemdir. Çünkü kaçınılmaz bir gerçektir!
Hele hele FRANSIZLAR, İNGİLİZLER, RUSLAR ve AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ, bu hususta hiç mi hiç alınmasınlar.
Zira bir buçuk milyon Ermeni'nin Türkler tarafından kesilmiş olduğu iddiasını; yıllar yılı çeşitli entrika ve propagandalarla Ermenilerin kafalarına sokan ve bu uğursuz propagandayı hâlâ sürdüren bizzat kendileridir. Dahası Ermeni-komite artıklarının meydana getirdikleri, acımasız cinayet şebekelerini; madden ve manen besleyen ve de ülkelerinde barındıranlar yine kendileri olmuş ve olmaktadır!
Bu konuda son bir hususa daha temas etmek isterim ki, gerçekten bu babda pek üzgünüm. Daha doğrusu, "Türk-Ermeni cemaati olarak" son derece üzgünüz. Durum aynen şudur:
Yıllar yılı gizli gizli Ermeni cemaati aleyhinde bulunan ve bilhassa bazı Bab-ı Ali gazetelerince Türk-Ermenisini de rahatsız eden yalan yanlış beyanlarla, Türk-Ermenileri aleyhinde bir cereyan meydana getirmeye çalışan ve bizler gibi dinen azınlık bir kavim, bu durumu günümüzde daha da hızlandırmış ve bizleri kötüleyebilmek için her ne melânetlik var ise sergilemektedir!
Bu entrikacı kavmin asıl hedefi ise Türkiye'de bir tek Ermeni'nin kalmamasına dayanmaktadır. Bunu istemesinin hem de pek derin bir arzu ile istemesinin yegâne sebebi ise "Ermenilerin gitmesinden sonra, ülke ticaretini külliyen ele geçirebilmesi gayesine" dayanmaktadır!
Bunda muvaffak olabilirler mi, olamazlar mı orasını bilemem ama yazar Ali ULUSAL Beyin şu değerli uyarısı, bu doymaz kavme, herhalde bir nebze olsun nasihat yerine geçer diye düşünmemekte, doğrudan niyaz etmekteyim.
"HERKESİN BİR HESABI VARSA, ALLAH'IN AYRI BİR HESABI VARDIR."
PAKRADUNILER'İN MENŞEİ VE SAHNEYE ÇIKIŞLARI

M.Ö. 730 tarihinde Kral Sannasar, Beni İsrail'e yaptığı seferde; Beni İsrail Kralı Osee'yi öldürerek, Samarie'de taş üstünde taş bırakmamış ve "10 Musevi Kabilesini esir alarak, Fırat'ın ötesine, Güney-Ermenistan'a yerleştirmişti ve bu bir başlangıçtı.
Yine M.Ö. 700'lerde Kral Nabukadnezar; Mısır Kralı Necho ve Kudüs Kralı Yoachim'e karşı bir sefer açmış ve bu sefere, Doğu-Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile iştirak etmişti.
Hıraçya'nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü dövüş gücü, sadakat ve kahramanca saldırıları, Kral Nabukadnezar'ın pek hoşuna gitmiş ve Kral Hıraçya'yı takdirle, esir almış olduğu 10.000 Musevi'nin yarısını ona hediye etmişti ve bu esirlerin arasında ilerde Ermenileri külliyen hâkimiyetleri altına alacak olan bir esrarengiz kavmin ünlü prenslerinden Şampat da bulunuyordu. Zeki ve becerikli olan bu Prens, zamanla Kral Hıraçya'nın sevgi ve takdirini kazanarak, "Devlet Hizmeti'ne alınarak önemli mevkilere yükseltildi ki, bu durum bizzat bir Ermeni Kral tarafından, bilemeden kendi milletine yaptığı bir yanlışın doğrudan kendisi idi!
Daha sonra M.Ö. 150-128'lerde; aile menşeinin Hz. Davud Peygambere dayandığını iddia eden ve adı PAKARAD ŞAMPA olan bir Yahudi, Ermeni Kralı Vağarşak'a müracaat ile saray hizmetine girebilme dileği ile bin bir dil dökerek, kabul edilmesi için adeta yalvardı...
Bu garip ve son derece esrarengiz yabancının nasıl birisi olduğunu ve söylediği gibi gerçekten hayli maharetli olup olmadığını merak eden Kral Vağarşak, Kral Hıraçya'ya hizmet veren Prens Şampat'ın, kralı son derece memnun kılmış olduğunu da dikkate alıp, bu yabancıya bir şans tanımayı uygun bulmuştu. Zira kendisine müracaat eden yabancı da aynı ırka yani diğerinin ırkına mensuptu. Dolayısıyla bu esrarengiz Prens, Pakarad Şampa da böylece hizmete alınmış oldu.
Ne var ki, bu yabancı Prens, diğer ırkdaşından daha atak ve daha cüretkârdı. Nitekim devlet hizmetindeki üstün başarıları o derece fayda temin etmişti ki, Kral Vağarşak bu Yahudi Prensini kendi gözdeleri arasına kattı ve böylece Pakarad Şampa Ermeni Krallarına taç giydirme imtiyazı ile "10.000 Süvariye" komuta etmek hakkını elde etmişti.[2]
Bütün bu hadiselerin zuhur ettiği dönem içinde Kral Vağarşak, yeni bir Mabet inşa ettirmiş ve Mabedin iç tasarım çalışmalarında duvar süslemelerinde "Güneş, Ay ve atalarının tasvirleriyle" bazı konularla alakalı motifler işletmişti ve inşası iç tezyinatla birlikte tamamlandıktan sonra, Mabedin açılışı göz kamaştırıcı bir muhteşemlik içinde icra edildiğinde, Mabede gelen Kral Vağarşak, sevinç ve gururla ilerlerken, önünde yürüyen merasim kıtası, son derece nefis bir sanat eseri olan "altın bir kartal" taşımaktaydı ki, bu adet ananevi idi. Ermeni krallarının önünde muhakkak altından imal edilmiş bir kartal taşınırdı.
Muhteşem bir merasimle Mabede giren Kral Vağarşak, Pakarad Şampa'ya; "Kendisi ile birlikte tanrılarına ibadet etmesini teklif etti."Ne var ki, Pakarad bu isteği kesinlikle reddedince, Kral Vağarşak bu bendesini daha ziyade sevdi. Zira karşısındaki bir kral dahi olsa, dininden dönmeyi kabul etmemişti. Bu onun son derece dürüst olduğunu tekrar tekrar ispat etmekteydi. Dolayısıyla O'nu affetti.
Ancak, bu durum zaman içinde bir başka boyuta dönüşünce, karşılıklı saygının yerini sinsi bir düşmanlık almıştı. Şöyle ki, Kral Vağarşak'ın mahdunu, Arsak I, babası ile aynı düşünceye sahip değildi ve bu esrarengiz Yahudi'den hiç mi hiç hoşlanmıyordu. Dahası, onu gördüğü zaman, manasını bir türlü kavrayamadığı garip bir sıkıcı his bütün benliğini kaplamaktaydı!
Böylesi karmaşık hisler içinde bocalayan Arsak I, mezkûr Pakraduni'nin mahdunlarına aynı teklifi tekrarladı ve kendi inandığı tanrılara tapınmalarını emretti. Ancak, Pakarad'ın mahdunları emri şiddetle reddettiler. Bunun üzerine gazaba gelen Kral Arsak I, gözlerinde şimşekler çakarak, kızgınlık içinde şunları söyledi, daha doğrusu adeta haykırdı:
- Güneş ve Ay Tanrılarına tapınmayanlar dinsizdir ve ölümü hak etmişler demektir! diyerek her iki Musevi gencin başlarını vurdurdu. (M.Ö. 128-115)
Kral Arsak I'den sonra ise aynı şiddeti gösteren, ünlü Ermeni Krallarından, Dikran II (Büyük Dikran diye bilinir), İsrail'e yeni bir sefer hazırladı ve bu sefer esnasında (M.Ö. 90-36) aynen Kral Hıraçya gibi, binlerce Musevi'yi tutsak alarak ülkesine götürdü ki, ülkesine döndüğü zaman atının iki tarafında yürüyen Musevi Prensleri, onun muzaffer dönüşünü müjdeleyen birer belge nişanesini temsil etmekteydiler. Bunların içinden seçtiklerini kendi hizmetine alan Kral Dikran II hizmetinde bulunan Aşod adındaki Musevi'ye:
- Şahsın ve soydaşların, benim milletimin inandıkları tanrılara inanıp, tapınacaklar. Emrim derakap uygulanacak! dedi. Ne var ki, Aşod da diğerleri gibi, dinini değiştirmeyi kabul etmedi ve kesinlikle reddetti.
Bunun üzerine gazaba gelen Büyük Dikran; Aşod'un dilini kestirdi ve ülkesinde bulunan bütün Musevileri, kendi adına inşa ettirmeye başlattığı, "DİKRANAKERD" - "DİYARBAKIR SURLARI" inşaatında çalıştırmaya karar verdi ki; mevzubahis surların ve şehrin inşasında, Kapadokya seferinden getirmiş olduğu 300.000 esir çalıştırılmaktaydı.
TUTSAK MUSEVİLER TEŞKİLATLANIYOR
Ancak, o asırlarda belki geçerli olan ve fakat tamamen vahşeti temsil eden bu trajik vakalar, Musevileri bir yerde aralarında birleşmeye doğru gitmiş ve böylece teşkilâtlanmaya başlamışlardı... Hani hakları da yok değildi. Bu diyarlara gönül azalarıyla gelmemiş, tutsak olarak getirilmişlerdi. Dolayısıyla, yurtlarından edildikleri yetmezmiş gibi, bir de "sadece kendilerine özgü, müstakil dinlerinden de olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktaydılar!
Böylece her birisi, yekdiğerine tam bir içtenlikle sarılarak; İsrail Prensi Şampad'ın hatırasını kendilerine başlıca rehber edindiler ve Pakarad Şampad'ın liderliğinde, gizlice teşkilâtlanmaya başladılar.
Teşkilâtlandıktan sonra, kin ve intikam hırsı içinde öylesine zekice bir plân hazırladılar ki, plânın mükemmelliği karşısında kendileri dahi adeta şaşkına dönmüşlerdi!
Plâna göre, kademe kademe ilerleyerek, Ermenistan Sarayını külliyen ele geçirecek ve böylece devletin kilit noktalarına erişerek, ülkeyi tamamen hâkimiyetleri altına alacaklardı.
Ermenilere gelince, onlar bu durumun hiç mi hiç farkında değildi ve son derece temkinli hareket eden Musevilerin hizmetlerinden son derece memnundular. Ancak, bu memnuniyetleri ve Musevilere karşı umursamaz bir tavır almaları, daha sonraki yıllarda Ermenilere pek pahalıya mal olacak ve Ermenistan'ı külliyen ele geçiren Museviler; tamamı tamamına "İki Asır", Ermeni milletine adeta kan kusturacak ve de Ermenistan'ın sükûtuna kadar, Ermenilere; kendi vatanlarında tutsak hayatı yaşatacaklardı...
Pakraduniler'in Hâkimiyete Geçiş Devri Başlıyor (M.S. 859-885)
Kral Vağarşak döneminde başlayarak, sistemli şekilde ve hiç mi hiç sezdirmeden, tüm tasavvurların fevkinde servet edinip, ülkenin "iktisadiyatına" tesir edebilecek seviyeye yükselen Museviler, yine kendilerine has bir sabırla hemen her engeli bertaraf ederek, zamanla elde ettikleri muazzam servet sayesinde "ARARAT'-TAYK VİLAYETLERİ'nin yarısından fazlasını satın almışlardı. Mesela Durperan'da, yüksek Ermenistan'da ve Gugark'ta gayet muazzam ve şaşaalı mülkleri bulunuyordu. Sekizinci asırda ise, Pakraduni zürriyetinin emlâkine: "Bâyezid, Bagaran, Muş, Kulb, Kars, Shirakavan, Ani, ispir, Ahısha, Artvin ve Ardahan şehirleri" de ilave edilmişti.[3]
(M.S. 637 tarihinden itibaren "Arap hâkimiyetine" giren Ermenistan, o tarihlerde tam bir kargaşalık ve anarşi içindeydi. Gerçi hakiki Ermeni halkı henüz çoğunluktaydı ama Ermenistan'da gerçek manada söz sahibi olanlar "PAKRADUNİLER" yani, "Musevi dönmeleri" idi.
Velhasıl, Ermeni milleti çoktan hükümranlığını yitirmiş; fukaralık ve sefalet içinde kıvranarak, kendi ülkelerinde adeta tutsak hayatı yaşamaktaydılar. Bir başka ifadeyle de; "Doğu-Ermenistan, Ermenistan olmaktan çoktan çıkmış; "Yahudistan" şekli almıştı!.. İşin en enteresan ve hazin tarafı da, Ermenilerin bu durumun farkında olmayışlarıydı ve acı gerçeği öğrendikleri zaman ise, iş işten çoktan geçmiş olacaktı...
Böylesi bir garip şerait içinde Araplarla anlaşan Pakraduniler, Araplara ağır vergiler vermeyi kabullendiler. Zira nasıl olsa bu ağır vergileri kendi keselerinden ödemeyip, sahipsiz halkın sırtından elde edeceklerdi. Yani bu ağır yükün altına giren, doğrudan doğruya "Turan-Ermenileri" olacaktı. Nitekim bin bir yokluk içinde kıvrım kıvrım kıvranan bu zavallı ahaliye; "Pakraduniler ve Araplar" adeta kan kusturacaklardı...
Vergileri toplama görevi Araplar tarafından, "Aşod Pakraduni'ye verildi ve "Prensler Prensi" unvanı ile Ermenistan'a vali tayin edilen Aşod Pakraduni, bu görevinde beklendiğinden ziyade başarılı oldu ve böylece; değil vergi ödemek, yiyecek ekmeğini zor temin edebilen Ermeniler'in, ellerinde, avuçlarında her ne var ise alındı, daha doğrusu cebren gasp edildi...[4]Yazar Nejat HAKKUL
***
[1] (Sorun olan Ermeniler / Suat Akgül, Ali Güler, Türkar Yay. İst. 2003. s: 402)
[2] Ermeni kaynakları, Pakraduniler soyundan, daha doğrusu liderleri olan Prens Şabad ve Pakarad Şampa'nın Ermeni Krallarına son derece hizmet vermiş olduklarını, adeta söz birliği etmişçesine, sonsuz methiyelerle bezenmiş kayıtlar düşmüşlerdir.
Lâkin ne gibi meselelerde, nasıl hizmetleri geçmiş ise, sarih şekilde meydana koyan herhangi bir kayda rastlamadık! Dolayısıyla, bu hususun ayrıca tetkiki elzemdir inancındayız!
Bizans tarihçisi, Pavostos bu konuda III'ncü asırda Ermenistan'da iskân etmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Musevilerin miktarı, "400.000 nüfusu" bulmuştu kaydını geçmektedir.
Büyük Ermeni tarihçisi ve din adamı, ünlü "MOLSES GATOGİGOS GORENAZİ'nin bu konudaki kaydı da son derece önemlidir ve şu kayıt geçmiştir: -SIMPAD adını, PAKRADUNİLER mahdunlarına verirler. Bilesiniz ki, isim İbranice'den geliyor ve aslı "ŞAMPAD"dır. Kars, Ani ve Gürcistan'da PAKRADUNİLER zürriyetinden krallar çıkmıştır. Bu vaziyete göre Ermeniler arasında asırlar boyu pek revaç görmüş olan: "PAKRAD, SIMPAT, AŞOD ve MOLSES" vs. gibi isimlerin tamamı, Pakraduniler'den, Ermenilere geçmiş ve aslen Ermeni kökenli isimler olmadığı bariz olarak görülmektedir.
[3] Bu hususta daha geniş bilgi için bakınız: "ŞAHNAZARYAN-ERMENİ TARİHİ", Baskı: Paris-Fransa. Baskı tarihi: 1859, sayfa: 32, "Ermenice"
[4] (Emperyalistlerin Kıskacında ermeni Tehciri, IQ Kültür Sanat yy., 1. Bas. Nisan 2007 İST.) Saygılarımla, Arif Neşet Caner
Günün Sözü: "KENDİ AKLINA HÂKİM OLAMAYANLAR, BAŞKALARININ AKLINA MAHKÛM OLURLAR." 
YORUMLAR, MÜZAKERELER MÜTALÂA VE KATKILAR
20 Nisan 2016 Grbuz Guvendag <gurbuz1943@yahoo.com> yazdı:
Sayın  Arif  Bey,
Osmanlı  Imparatorlugu,Karadeniz deki Rum ve Ermeni toplumun  büyük bir tehlike olusuracagını görmüş buralara,Tük nüfusu getirmiştir. Cepniler bunlardandır.
Bunun yannda ,Yunanistan la  yapılan anlaşma gereği bu bölgeden 500.000  Rum ,Yunanistan a ve Rusya ya gitmiş bunun yerine cok az  halk Yunanistandan gelmistir.
Fakat bu bölgedeki ,Rum ve Ermeni halk ,biz Müslüman olduk diye  kendini  gizlemiştir.
Bunlar,Türküz demiyor,müslümanız  diyorlar. Anadoluya Türk gelmedi diyenler,Anadolunun Rum ve Ermeni olduğunu,Hatta Kurd olduğunu söyleyip,bu topraklar da Türklügü bitirmek istiyorlar. Vahabilerden gelen parayla ,Arabca Kuran-ı Kerim ezberletiliyor. Kuran -ı Kerimin ,usulüne uygun okunmasının ezberletilmesinde bir sorun olmaz.Fakat çocukları senelerce buralarda ,Kuran-ı nın anlamını öğretmeden ezberletmek zaman kaybıdır.
Her Türk ,Kuran-ı Kerimin Türkcesini öğrenmeli.Bunların yorumunu yapmalıdır.
Kendine kutsallık atfeden ,sahte sarıklılardan bu millet kurtulmalıdır. Bunlar,cok ekonomik Cuma mescitleri yapacaklarına,silahlarımızı ekonomimizi  geliştirmiyor  lüks binalar yapıyorlar. Güneydo gu da cok gelişmiş radar  teknolojisi ile  gömülü silahlar bulunabilirdi. Milletin hazinesi  israf edildi. Bazı Ermeni,ler dıs destekle Türklügü yıkmaya çalışıyor. Biz Türküz,Atalarımız Anadoluyı fethetti. Simdi de burdayız. Allah ı tanıyoruz. Coluk çocuğuna bu toprakların imkanlarını çalarak  yağmalayanlar,bizim gözümüzü acıyor. Uyanıyoruz. Bu bir uyanış tır.
Gur-Buz
***
On Wednesday, April 20, 2016 "gtiecer@aol.com" <gtiecer@aol.com> wrote:
Meseleyi daha acik ve net anlatmam lazim demek ki Zeki bey:
Cumhuriyet doneminde, irkcilik yapanlar, devlet politikasi haline getirenler Kemalistlerdi.
Irkcilik, katliamlarla sonuclandi. Anadolu'da azinlik birakilmadi. Kurtlere surekli katliamlar yapildi. Bu katliamlarin her birisi insanliga karsi islenen suctu. Bunlar Kemalistlerin isiydi; Musluman halkin degil. Muslumanlar da katliamlara ugratildilar. Kurtler hem etnik irkcilik yonunden, hem de Musluman olmalarindan dolayi zulme ugratildilar. Sadece katliamlarla da kalmadi, Turk olmayanlar icin kanunlar cikarildi; kimlikleri, kulturleri yasaklandi. Gunes Ecer
***
Antropolog Timucin: "Turkler Orta Asya'dan gelmedi"
Günes Bey,
Gerek Türküm diyenler ve gerekse Müslümanım diyenler bahsetmiş olduğunuz emperyalist projelerin zebunu olmaktan kurtulamamışlardır. Bunun sebebi cehalettir. Cehalete mahkum edilen gafil Türkler ve gavur imamlar eliyle iğfal edilen ve kendisini Müslüman sanmakla beraber dalalet içinde hareket eden gafil Müslümanlar, bu halleri ile hem kendilerini hem de kendilerine bel bağlayan diğer unsurları hüsrana uğratmışlardır.
Yazdıklarınız genel olarak doğru olmakla beraber, Türklerin katliam yaptığı doğru değildir. Her yönden saldırıya uğrayan Türkler, maskeli ve sinsi - müştereken ve müteselsilen hareket eden - kripto kimlikli bir azgın azınlık tasallutu altında ezilmişlerdir. Bu zulüm "musallat" güruhun uydurduğu sahte ve kontrollu "laiklik, demokrasi, milliyetçilik, sosyal adalet, hümanizm ve dincilik" maskeleri ile halen sürdürülmektedir.
Mesele, tarih bilmek, sosyal ve siyasal olaylara ilgi duymak ve müdahil olmakla yavaş yavaş da olsa çözüme doğru gitmektedir. İşte Bahçeli gibi "görevli" tiplerin "sevsen de vazgeçmez" tavrı buna bir misaldir. İşte eline "devlet" gücünü geçiren Kürt kimlikli tiplerin haksız ve adaletsiz, yağmacı ve talancı ayırımcı tavırları gözler elindedir. 
Allah sonumuzu hayırlı etsin. 
***
 [Türkiye] Antropolog Timucin: "Turkler Orta Asya'dan gelmedi"
Zeki Bey:
Dediginizin aksine, Gurbuz bey pek gercekleri ifade etmiyor; cunku, Kemalist'ce konusuyor.
Osmali ukesinde petrol oldugu ortaya cikinca, Osmanli'yi parcalama planlari da ortaya cikti.
Milliyetcilik ve irkcilik asilandi; once Osmanli'nin idare ettigi Yunanistan, Ermenistan, Bulgaristan gibi ulklerde, sonra da buna reaksiyon olarak Turklerde.
Ingiltere o donemin Amerika'si idi. Ortaligi somurmek icin her turlu yolu gayet iyi bilen bir mustemlekeci-tertipci ulke idi. Jon Turklerle Turk irkciligini baslattilar; Ittihat Terakki ve Kemalizm ile surdurduler. Gayeleri Osmanli'yi zayiflatip petrol zenginliklerini ele gecirmek ve Israil'i kurmakti. Bu emeller etrafinda, Ingiliz istihbarati basta, Rothcilds (kizil kalkan demek. Hazar Turklerinden olduklari soyleniyor) ailesi, B'nai-B'rith Yahudi servis organizasyonu, ve Siyonistler birlestiler.
Rothchilds ailesi Baku petrollerini istiyordu. Ingilizler Arap petrollerini, iki yahudi organizasyonu da Israil'in kurulmasini istiyorlardi. Ama, hepsi Osmanli'nin parcalanmasini istiyordu. Ittihat Terakki'ye uye olabilmek icin Mason olmak gerekiyordu. 140 bin uyesinin ucte ikisi Selanik Yahudisi idi. Osmanli'yi en kolay yoldan bolmek icin etnik irkcilik bir numarali yoldu. Karsilikli etnik gruplar carpistirilarak Osmanli parcalanacakti.
Turk irkciligi 19.asrin ortalarinda basladi. Daha once yoktu. Hatta Turkler cok iyi savastiklari icin, buyuk ordular kurmanin yolunu da irkci davranmayarak bulmuslardi. Turk ordulari daima bircok degisik irktan kavimlerden  olusurdu. Osmanli, bunu daha da ileri bir sanata cevirdi. Yeniceri ocagini kurdu.
Yeniceriler daha ziyade Hristiyan dunyadan getirilen cocuklarin egitilmesi ile meydana getirilen, sadece Sultan'a sadik cok iyi savasan, elit bir ordu idi. Bunlar gecmislerini unutmasalar da, Osmanli, bir sekilde, bu insanlari tam bir Musluman ve sadik yetistirmesini biliyordu. Islami degerler zaten irkciligi reddediyordu. Bu durum, Ittihat Terakki ve Kemalizm ile degisti; daha dogrusu degistirildi. Turk tarihinde ilk defa irkcilik one cikarildi. Oyle ki, okullarda ogretildi; kanunlar cikarildi; devlet politikasi oldu; kimlikler yasaklandi, katliamlar yapildi...kisaca, bayagi adaletsizlik yarattik irkci olcagiz diye. Bugunun Kurt probleminin altinda yatan budur.
Ipleri ellerinde tutan Osmanli dusmanlari, icimizdeki isbirlikcileri ile, bizi birbirimize kirdirmak icin kurallari da adaleti de degistirdiler. Masum insanlara karsi katliamlar yapabilen bir millet olduk. Kendi irkimizi ustun kilmak icin azinlik birakmadik Anadolu'da. Islam, adil bir dayanak olmaktan cikarilip, kohne bir zihniyetmis gibi ogretilir oldu. Evet, bu vahseti cesitli bahanelerle mudafa edebiliriz; lakin, bu elimize masum kaninin degdigi gercegini degistirmez. Allah'in bunu kabullenmesini bekleyemeyiz herhalde; zaten, Allah'in kurallarindan ne kadar uzaklastiysak, o kadar elimizden kan akti. Cunku, idare Allah'a inanmayanlarin elindeydi.
Isin icine, Irkcilik girdikten sonra, darbeler, etnik savaslar donemi basladi.
Ilk baslarda Turk irkcilar, Japonlari ornek aldilar. Sonra, Avrupa da irkcilik ortaya cikinca, Avrupa'ya yoneldiler. Alman irkciligi yenilince, Turkiye'de de yavasladi; ama, durmadi.
Irkcilik, insanlari ustunsunuz diye aldatarak, asagilik insanlara (dusmana) karsi azili savasci yapmak icindi. Lakin, dusman nedense hep icimizdeki azinliklar oldu. Sayilari azdi ve askeri yonden guclu degillerdi. Birinci Dunya savasi sirasinda, ic ice yasadigimiz bazi azinliklar isyan etsin etmesin kiyima ugratildi. Bu kiyim 1924-25'lere kadar surdu. Artik kac milyon yok oldu tartisilabilir.
Onemli olan adil olmamizin sorgulanir olmasi. 1071'de, 30-40 binlik ordusuyla 200 binlik Bizans ordusunu yenen yuce Sultan Alpaslan neden bu basariya ulasmisti? Islami inanclari yuzunden mi, yoksa adil bir devlet adami oldugu, hic bir katliama girismedigi icin mi? Bence, her ikisi de dogrudur; cunku, ikisi de Islamdir.
Turk ordulari, saf Turk degildi. Hunlar, mesela, bircok Avrupa kavimlerini katarak buyuk bir ordu olmuslardi. Gelenek bu idi; irkcilik yoktu. Selcuklular da, Osmanli da boyle idi.
Anadolu'da zaten kucuk bir azinlik gen havuzu oldugumuz artik bilimsel bir gercektir. Lakin, guc bizim elimizde. Ve ne kadar adil olursak, o kadar huzurlu bir ulke yonetebiliriz.
Ordumuz, maalesef, Koyu Kemalist dusunce sistemi ile yetistirildi. Bu yuzden, Kemalist (irkci) kiyimlarin hic birisine itiraz etmedikleri gibi, istekli katilimci oldular. 1990'larda bile 2.5 milyon Kurd'e yapilan haksizlik onlarin kontrolu altinda ve eliyle yapildi.
Alpaslan'in zaferi ile ovunuyoruz; lakin, asil ovunebilecegimiz sey Alpaslan'in hancerlendikten sonra olum doseginde Allah'tan diledigi afta ifade ettikleridir. Bir arastirin isterseniz. Adil degilseniz, yonetimi hak etmezsiniz; irkci iseniz adil olamazsiniz.
Gunes Ecer
***
From: ZEKI SAHIN <zekisahin@yahoo.com>
Subject: Re: [Türkiye] Antropolog Timucin: "Turkler Orta Asya'dan gelmedi" Tebrik ederim aziz Kardeşim Gürbüz Bey, gerçekleri gayet açık bir dille ifade etmişsiniz...
Yüce allah yardımcımız olsun..
***
From: Grbuz Guvendag <gurbuz1943@yahoo.com>
Subject: Re: [Türkiye] Antropolog Timucin: "Turkler Orta Asya'dan gelmedi"
Sayın Günes Tecer,
Türküm demek Irkçılık değildir. Gercegi söylemektir. Hic bir zaman başka kavimleri
küçük görmedir. Yapılması gereken,bilim,akıl ,teknoloji  alanında yarışmaktır.
Savas taraflısı değiliz. Bakın benim ailem ,Horasndan göc etmiş.Milyonlarca,Türk,Anadoluya göc olarak gelmiştir. Burda Süryaniler var.Kendini gizlemiş ,Ermeniler ve Rumlar bunları da inkar edemeyiz. Hatta,benim iddiam,ben Ermeni veya Rum kökünden geldim diyen TC düşmanları sıkı bir birlik halinde,Türkce konuşan Türkleri yok etme pesinde.
Zaten  Atlantik ittifakının bir amacı budur. Rusya da yasıyan bir arkadaşım,Rusların  Orta Asya kimliğini yok etmek için nasıl bir caba içinde olduğunu  anlatıyor.
Türk birliği .250 milyon Türk ün ,kültürel  birliği istenmiyor. İcimizdeki hainlerde  ,Türk birliğini istemiyor. Türkce ,dünyada en cok konuşulan 5.dil. Mesela Kürtcenin esamesi bile okunmuyor. Iran ın yarısı Türk.
Türk kız ve erkeklerine taciz olayının yapılasının amacı da budur. Petrol zengini arablar, Türklügü öldürmek , Arabcayı egemen kılmak ,Islam ı bir Arab egemenliği altına sokma gayreti içindedirler. Bazı dinci gruplara para dağıtarak  Arabca hakimiyeti yayılıyor.
Kuran -ı Kerim Kursları,Imam Hatip  eğitimi ile  Kuran ın Türkcesini anlamını bilmiyen
sadece bunu ezberliyen bir nesil yetistirliyor.
Toplum içine girip bakın Kuran-ı Kerim söyle söylüyor deseniz ,toplumda pek saygı görmezsiniz. Fakat Arabca bir dua okusanız.Ezber  Arabca bir ayet okusanız.Sizi ,önemli bir kişiymiş gibi görürler. Ben bunu yasadım.Kuran-ı Kerimin Arabcasını okuyan bir Hristiyan a halk ne güçlü Müslüman diye saygı göstermişti,o da bana dönüp,yahu ben Hristiyanım demist. Bir siyasetçi kalkmış,Biz Kurtulus savası ile bu ülkeyi kurtarmadık, Pakistan, Hindistan Müslümanları  dua etti öyle kurtulduk demiş.Bu ülkeler,Ada imparatorluğundan kendilerini kurtaramamış bizi kurtarmışlar.Yazık bu kafalara.
Yani bu millet,yarabbi bize yardım et deyince,Allah yardım etmiyor,Arabca anlamını
bilmediği dua edince kabul ediyor,nasıl bir is. Düsman varsa ,savunma da vardır. Inanıyorum,ırkcılık olarak ,benlik olarak.Biz Türküz ,Müslümanız, Kuran-ı Kerime  uyan   ve Peygamberi takip  eden  ,güçlü bir Müslüman Türk Birligi oluşabilir.Inanıyorum.
Siz ,kötülük yapmaya devam edin. Kötülükte de de bir hayır var. TC  devletine ,TC ordusuna saldıranlar, Güneydogu cete saldırları sonucu   toz duman oldular. TC ordusu gücünü gösterdi. Ben varım  dedi. Sehirlere sığınan TC devleti düşmanı yobazlarda   bir gün  silinebilir. Bu ordu binlerce senelik,Türk ordusu geleneğinden geliyor. Göktürklerden ,Atilladan,Selcuklulardan geliyor. Haclıları ,Anadolu da yok eden TC ordusuna ,düşmanlığınız var. Alanya yaylalarında ,Alaaddin Keykubatın Camisini görmüştüm. Küçük ve anlamlı bir eser. Sahte ,Sarıklı dincilerde ,Anadolu da ezilebilir.Inanıyorum.
Gur-Buz
***
On Tuesday, April 19, 2016 3:32 AM, "gtiecer@aol.com" <gtiecer@aol.com> wrote:
Yok! O dedikerin karartmadan baska bir sey degil Arif bey.
Dogruyu soyleyen kotu degildir; dogrulari saklayan kotudur. Dogrulari saklamak, yalan soylemektir. Yalan soyleyen, veya kendisini yalanlara inandiran ise nereye giderseniz gidin kotudur. En kotusu de, dogrulari bildigi halde gormezden gelip, isledigi suclari, mezalimi surdurendir. Vatan sevgisi yalanlar uzerine kurulamaz. Kurulursa sahte bir sevgi olur.
Yalan soyleyenin yalan soyleme nedenini gizlemesi demek olur.
Gizlemesi, mutlaka gizli bir niyetin isaretidir. Irk uzerinden yapilan irkcilik, insanliga yapilan en buyuk kotuluklerden birisidir. Bunu yapan, her seyden once yuce Allah'a karsidir.
Cunku, irkci olan, karsisindakini ya asagilik bir sey gibi gorur; ya da, kendisini karsisindakinden ustun gorur. Ve ikisinde de yanilgi icindedir; cunku, ne ustundur, ne de karsisindaki asagiliktir. Allah herkesi esit yaratmistir; ayni anne babadan geliriz hepimiz. Karsindakinden kendini daha degerli hissediyorsan onlari oldurmekte beis gormezsin, Nasil olsa onlar asagilik insanlardi, hainlerdi, kripto casuslardi, ileride problem olacaklardi gibi desteksiz suclamalarla kendini hakli cikarirsin. Lakin, kendini nasil gorursen gor, ne sebepler uydurursan uydur, alt tarafin bir katil olmandir.
Vatan sevgisi ile irkciligi birlestirmek ise kotulerin kotusudur. Senin irkciligin, cehaletinin sonucudur;  kendinden daha asagida birilerini gorme hevesinin altinda ozguvensizligin yatar.
Cehaletinle, insanliga olan dusmanligini toplasan, vatanperverlik etmez; sahtekarlik ederek kendini pazarlaman eder. Sahtekarlar, herkesten daha vatan sever gorunme cabasi icindedirler;  lakin, bunlarin vatan sevgisine guven olmaz; yalandir cunku. Asil dertleri, iclerindeki ezikliktir; ve, bu ezikligin insana yaptirmayacagi kotuluk yoktur. Boyleleri vatan sevgisini ancak kendi pis emelleri icin kullanir. Kendi aralarinda irkcilikta yarisarak, adam olduklarini sanarlar.
Gunes Ecer
***
From: Arif N Caner <arifncaner@gmail.com>
Subject: Re: [Türkiye] Antropolog Timucin: "Turkler Orta Asya'dan gelmedi"
19 Nisan 2016 01:11 tarihinde <gtiecer@aol.com> yazdı:
​Gunes; Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner. Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol. Vatan sevgisi maya gibidir Kanı bozuklarda tutmaz! Saygılarımla,
Arif Neşet Caner
arifncaner@gmail.com

12 Nisan 2016 Salı

"SİYASET FAZİLETTİR DEVLET YALAN’LA-TALANLA YÜRÜMEZ" - Enver TURGUT 13. ve 14. Dönem (Kayseri ve İzmir) Milletvekili

SİYASET FAZİLETTİR
DEVLET YALAN’LA-TALANLA YÜRÜMEZ
Enver TURGUT
13. Dönem İzmir ve 14. Dönem Kayseri Milletvekili
13 ve 14. Dönem Kayseri ve İzmir Milletvekili
ENVER TURGUT
Öteden beri halkımızın “Halka hizmet, Hak’a hizmettir” deyimiyle anladığı, açıkladığı ve algıladığı siyaset, diğer anlamda ‘insanlara hizmet’ sanatı, her halükârda kamu yararına çalışma bağlamında bir dürüstlük, adalet ve fazilet faaliyetidir. Siyaset, kesinlikle bir meslek, meşrep, esnaflık, çıkar veya menfaat sağlama aracı değil, sadece, ülke vatandaşları tarafından; Demokrasinin gereği olarak: “Şerefli-saygın, onurlu-soylu, dürüst ve bilge insanlara verilen, belirli süreli, kamu yararına halkı idare ve idame etme” görevinden ibarettir.
İşte bu ilkelere sadakat ve samimiyetle bağlılık; İşçi sendikaları işyeri temsilciliğinden başlayıp, parlamentoya kadar uzanan; ‘Millete adanmış hayat çizgimde’ en vazgeçilmez ilkem olmuştur. Öncelikle, bu süreçte temsil ettiğim, işçi - köylü, esnaf, memur-emekli, dar ve sabit gelirli vatandaşlarımız başta olmak üzere; Halkımıza adaletle, faziletle, eşitlik ve hakkaniyet çerçevesinde hizmet etmek, vazgeçilmez ilkem, sarsılmaz inancım ve amacımdır.
TBMM’de milleti temsil görevi yaptığım dönem içinde, örneğin Çalışma Komisyonu  Başkanlığı görevim sırasında, diğer birçok ‘daimi’ ve icabında geçici komisyonlarda çalışarak, sosyal içerikli birtakım kanunların çıkarılmasında öncülük ettim. Benimle beraber bahse konu komisyonlarda müşterek çalıştığım, iktidar üyesi veya muhalefete mensup (eski) parlâmenter arkadaşlarım bunu çok iyi bilirler.
Yine herkes bilir ki: Başta siyaset sahası olmak üzere, özel hayatımda bile şahsiyetli, haysiyetli, ilkeli, onurlu ve sorumlu yaşama tarzından asla sapmadım. Bu prensiplerimden bir zerre olsun şaşmadım, taviz vermedim. En önemlisi de: Asla yalana tevessül ve tenezzül etmedim. Yalan söylemedim. Yalana, talana, yolsuzluk ve suiistimale eğilim göstermedim. Ayrıca, siyasette yalan, hırs, ihtiras ve tamahın hiç kimseye, hiç bir şey kazandırmadığını; Aksine bu menfurluk yüzünden, başta devlet / hükümet ve aziz millet olmak üzere, çok büyük değer, servet ve hayati kayıplarının yaşandığını gördüm.
Peki!.. Neden, durup dururken bu konuyu dile getirdim!
Cevap: Bütün parlâmenterlerin yapması gerektiği gibi: “Durumdan vazife çıkardım.”
Çünkü özellikle dönem itibarıyla bu ülkedeki seçkin cemiyette veya (sözde) milletin oyu ile seçilen parlâmenterler, ya da bakan, yüksek bürokrat gibi yönetici kesimler düzeyinde bu ilkelere itaat ve riayet edilmediği bilinmektedir. Oysa bulundukları mevkie gelen her kim olursa olsun; Makamın hakkına, onur-erdem ve milletin kutsal emanetine gölge düşürmemesi gerekir. Bakan olsun, başbakan olsun kendilerine verilen oyla seçimi kazanmışsa kendilerine verilen rey ne olursa olsun o makama gelenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdırlar. Vekiller ve memurlar, makam ve mevkii sahipleri emanete hıyanet etmemeye; Herkese hak, adalet, vukuf ve hukukla muamele etmeye, daima eşit mesafede kalmaya, inadına dürüst olmaya ve dürüst kalmaya mecburdurlar.
Millet memuru ve milletvekillerinin hükmü, nihayetinde bir “Vekil Avukat” kadardır.
Bu durum ve konum: Vekil sıfatıyla Asil’in emir, istek, adalet ve hukuka itaati zorunlu kılar. Vekillerin taraf veya bitaraf (tarafsız) gibi beyanlar kullanması abestir, ülkeye ve millete zarar verir. Zira millet memuru ile vekillerinin, istisnasız tamamının görevi: Milletin koyduğu kaidelere, Anayasa, kanun, kurum ve nizamlara itaattir. Şu kadar ki: Sadece ve ancak milletin tamamına eşit-adil hak getiren kanun ve kurallarda “yine milletin rızası/muvafakati dâhilinde” düzenleme yapılabilir.
Fakat ne yazık ki günümüzde bu esaslara aykırı icraat yapanları üzüntüyle izliyor, haksızlıklara maruz kalan, mağdur-müşteki ve bazen perişan hale düşen halkımızın, devleti yönetenlerden muzdarip oldukları konuları anlatacak muhatap bulamadıkları için, sitem, istek ve şikâyetlerini biz eski parlamenterlere ilettiklerini görüyorum. Esas itibarıyla bu müracaat, şikâyet ve maruzatlarını dile getirmek istediklerinden, ben de şahsıma tevdi edilen vatandaş istekleri, emanet, nasihat ve tavsiyelerini, hülâsa kamu vicdanına ait talepleri bu vesileyle yerine getiriyorum. Daha doğrusu, bu müracaatları, şahsıma yüklenmiş vazife telâkki ederek, çare ve çözüm üretmeye çabalıyorum.
Ben, aslen güney bölgesi Diyarbakır doğumluyum. Kökenim itibarıyla ne ailem ve ne de bu bölgede yaşayan akraba-i taallûkatım ile halkın yüzde doksanı bölücülüğü ve bugünkü olayları asla onaylamıyor, kesinlikle tasdik ve tasvip etmiyoruz.
Şimdi, güncel siyasetin gölgesinde bu bölgedeki manzaralara bakalım.
Temel düşüncesi insan sevgisi olan vatandaşların refahı, huzur, esenlik ve mutluluğu için uğraşan biri olarak görmekteyim ki: Halkımız uzun yıllardır silahlı olan terörün baskısı altında ezilmektedir. Devletin görevlileri bu işe tedbir alma yerine, yaşanan elim olaylara dair yalan, yanlış düzenlenen “düzmece-uydurmaca” raporlara bakarak beyanat vermekte, gerçeği yansıtmayan raporlara göre verilen beyanatlar ise gerçeği yansıtmamaktadır. Akıl ve mantıkla olaylara ve bölgede olanlara baktığımızda; (Özellikle bu günlerde) Diyarbakır’ın merkezinde yer alan Sur İlçesinde, dışarıdan getirilen tonlarca silah, patlayıcı ve bomba şehrin merkezine depo ediliyor. İlgili, yetkili ve görevli valilik, emniyet ve jandarma bunları, bu güne kadar hiç görmedi mi? Buradaki büyük ihmal, insanlık düşmanlığı, ihanet ve hıyanetin sorumlusu kim? Devletin, daha doğrusu hükümetin gözü önünde işgal edilen, el konulan, gasp edilen ikamet mahalline, evlere yerleştirilen silahlarla karşılıklı vuruşuluyor. Anlaşılır gibi değil!..
Bu ihmalin hesabını kim verecek?
Hükümet olarak, vaktinde ve zamanında tedbir alınmadığı için bu kadar asker, polis ve güvenlik mensubu şehit oluyor. Bir bu kadar da masum, müsemma sivil katlediliyor. Burada ne kadar terörist var? Bunların ne kadarı etkisiz hale getirilmiştir? İlâve olarak Şırnak, Silopi, Hakkâri ve diğer yerlerde bulunan teröristlerin sayısını biliyor muyuz? Verilen rakam doğru ise o zaman kökü kazınmış olsa gerek!.. Ama anarşi, terör ve tedhiş devam ediyor. İşte bunun için de inandırıcı olamıyorlar.
Karşılarındaki vatandaş söylenenlere inanmıyor, yetkililer doğrusunu söylemiş olsalar o zaman evini, malını, mülkünü terk edip batı illerimize göç etmezdi.
İşte bütün bu ağır koşullar ve çekilen acılar bizim kaderimiz değildir.
Kaderimiz olmamalıdır. Bütün bu acıları imkânlar nispetinde yok etmek için önümüzdeki fırsatları iyi değerlendirerek sıkıntıdan kurtulma zamanı gelmiştir.
Ülkeyi yöneten görevlilere diyorum ki!
Bu güzel ülkeyi hep beraber koruyalım.
***
Enver TURGUT
TES-İŞ Sendikası Kuruluş Dönemi Genel Başkanı
13. ve 14 Dönem Kayseri ve İzmir Milletvekili
Demokratlar Kulübü Başkan Vekili
SEN-DER, Sendikacılar Derneği Başkanı
İletişim, GSM: 0 532 367 23 77
İletişim, e.Mail: enverturgut06@gmail.com

14 Mart 2016 Pazartesi

Bir şehir efsanesi ve aleni soygun hikâyesi, "1 MİLYONDAN 1 MİLYARA!"

BİR ŞEHİR EFSANESİ VE ALENİ SOYGUN HİKÂYESİ!...
BİR MİLYONDAN, BİR MİLYARA!,
28 yıl önce Sevda Tepesi’ni dönemin Suudi Veliaht Prensi Abdullah’a satan Dirvana konuştu...
28 yıl önce Sevda Tepesi’ni dönemin Suudi Veliaht Prensi Abdullah’a satan Kıbrıslı Mehmet Paşa’nın mirasçılarından Süleyman Dirvana’nın eşi Zeynep Dirvana “27 milyon değil 1 milyon dolar aldık. Dönemin Belediye Başkanı Dalan bize ‘Burası yeşil alan, inşaat yapamazsınız. Satın’ dedi” açıklamasını yaptı.
1984 yılında o zamanlar veliaht prens olan Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz’e satılan İstanbul’un en iyi Boğaz manzarasına sahip ‘Sevda Tepesi’ için 28 yıl sonra imar izninin çıkması kamuoyunda oldukça ses getirdi. Sevda Tepesi’yle ilgili yapılan haberlerin hepsinde ise satış rakamı olarak hep 27 milyon dolar telaffuz edildi. Ancak 57 bin metrekarelik arazinin sahibi Kıbrıslı Mehmet Paşa’nın varislerinden bu miktara yalanlama geldi. Kıbrıslı Mehmet Paşanın torunlarından merhum Süleyman Dirvana’nın eşi Zeynep Dirvana ise satışın hikayesini VATAN’a anlattı. Satıştan 27 milyon dolar değil, bugünün 1 milyon dolarına denk düşen 450 milyon lira aldıklarını ifade eden Zeynep Dirvana şöyle konuştu:
DALAN DEVREYE GİRDİ
“O dönemde biz Sevda Tepesi’ne 30 villa yapmak istedik. Ancak Nazım İmar Bürosu tarafından izin verilmedi. Yeşil alan olarak kaldı. Daha sonra Tatlıcılar bize 50 milyon TL teklif ettiler. Ancak aile tarafından bu teklif kabul edilmedi. Bu dönemde, o zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan bizimle bağlantıya geçti. Belediyeden gelen telefon üzerine belediyeye gidildi. Burada Suudi Kraliyet ailesinin arsaya 450 milyon TL verdiğini söylediler. O dönemin parasıyla bu rakam 1 milyon dolara denk geliyordu.”
26 MİLYON DOLAR NEREDE
Dirvana, belediyede yapılan konuşmayı şöyle özetledi: “Bize, ‘Burası zaten yeşil alan. Buraya inşaat yapamazsınız. Kraliyet ailesi de bir şey yapacak değil ya! Koskoca kraliyet ailesi sizi mi kandıracak’ denildi. Bu sözler üzerine aile satışa karar verdi. Zaten daha önce bizim tarafımızdan yapılan imar izni başvuruları da reddedilmişti. O dönem bize Sanayi ve Kalkınma Bankası adına blokeli çekler verildi. Ne zaman satış gerçekleşip tapu işlemi yapıldı, o zaman çeklerdeki bloke kalktı ve paramızı aldık. Yaklaşık 10 kişi arsaya ortak olduğu için kişi başı 45 bin TL gibi bir rakam düştü. Eğer bu dendiği gibi 27 milyon dolara satıldıysa, aradaki 26 milyon doların kime gittiğini merak ediyorum.”
İŞTE VARİSLER
Satış döneminde Kıbrıslı Mehmet Paşa’nın mirasçıları şunlardı: Emine Nazlı Başar, Ahmet Nahit Dirvana, Mehmet Emin Dirvana, Mustafa Selim Dirvana, Süleyman Sadrettin Dirvana, Yusuf Cemil Şensoy, Sakibe Akyol, Osman Gündüz Delitaş, Necla Koskosoğlu, Necdet Semizoğlu, Rüştan Balkar, Ercan Balkar, Kemal Galip Balkar ve Hüseyin Balkar.
İstanbul Emlakçılar Odası Başkanı Sabri Ateş
‘DEĞERİ 1 MİLYAR DOLARA YÜKSELDİ’
SEVDA Tepesi Kral Abdullah’a satılırken imara açılacağı sözü verilmişti. Aradan 28 yıl geçti ve imar sözü İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından yerine getirildi. Sevda Tepesi’nde turizm-konaklama tesisi yapılmasına izin verildi. İnşaat oranı binde 6, yükseklik 7.5 metre olarak belirlendi.
HERKES PEŞİNE DÜŞER
Peki bu işlemden sonra, 28 yıl önce 27 milyon dolara satıldığı söylenen arazinin değeri ne kadar oldu? İşte bu soruyu İstanbul Emlakçılar Odası Başkanı Sabri Ateş’e sorduk. Ateş, Sevda Tepesi’nin eşsiz özelliklere sahip olduğunu dikkat çekerek “İmara açıldığı için bu arazi bugün satılmak istense ben metrekaresine 25 milyon dolar isterim. Kaba bir hesap yapacak olursak arazinin değeri rahatlıkla 1 milyar doları bulur. Buraya bir de kralın yapacağı inşaatı düşünürsek, hazırlayacağı projeye göre arsanın değeri daha da artabilir. Zaten bu işlemden sonra bölgedeki arsaların ve evlerin değeri de artacaktır. Suudi Kral’ın buraya gelip tatil yapması ile bölge cazibe merkezi haline dönüşür. İtanbul ekonomik olarak çok kazanır” dedi. Ateş’e ‘1 milyar dolar çok fazla değil mi?’ diye sorduğumuzda ise verdiği cevap şu oldu: “Bugün Boğaz’da yalılar bile 100 milyon dolardan satılıyor. Şu an satılık yalı yok. Bugün gecekondu semtlerinde yapılan projelerin bile metrekaresi 2-3 bin dolardan satılıyor.”

9 Mart 2016 Çarşamba

“KÖYÜN DELİSİ” MASALI…, Mehmet Halil Arık Emekli eğitimci – DENİZLİ

“KÖYÜN DELİSİ” MASALI…
Haydi bismillah, girelim söze,…
Doğruları diyeceğiz, kulak kesilin bize..
Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulsa bile 
Zalimi sevip zulme alkış tutamaz kişi
Zerrece vicdan ve izan sahibi ise…  
*
Analarla dolu bir ülke varmış…
“Yurtta barış, dünyada barış” ilkesiyle ün salmış.
Bir varmış, bir yokmuş’la başlamazmış
O zamanlar oradaki masallar,
Ne pire berbermiş, ne deve tellal…
Bebelerin beşiğini tıngır mıngır anaları sallarmış.
Hallerinden ara sıra şikayetçi olsalar bile,
Mutlu mesut ve kardeşçe, bir arada yaşarlarmış.
*
Siyasetin hilesi mi, cilvesi mi bilinmez,
Kozalakla top oynayan ayaklar birden çıkmış baş olmuş.
Demokrasinin gereği denmiş makamına, kurulmuş.
Giymiş cüppeyi, takmış takkeyi,
Mülk saymış mahkemeyi kadıya,
Ülkeyi kendi ormanı saymış.
Unutmuş körükçü Süleyman olduğnu;
Kendini Sultan Süleyman sanmış.
Cim çıkmazmış karnını yarsalar amma
Diplomasız Herbokolog nasıl olur halka bunu kanıtlamış.    
Adap bilmez, edep bilmez, susmak bilmezmiş.
Salon demez, kürsü demez, balkon demezmiş.
Bulamazsa kimseyi; şirazeden çıkarak, kendisiyle konuşurmuş.
Dilde öfke, duruşta garez, bakışta kin,  
Bir tek tatlı dili olmamış ve lakin!...
Hasım artmış kin tutup konuştukça.
Analar ağlar olmuş, yürekleri dağlar olmuş.
Var’lar yok olmuş, yok’lar çok olmuş
Sorarsan kendisine,, ülkenin miladı oymuş.
Reklam arası bitmiş, geçmiş dönem silinmiş.
Sıfırlanmış kurtuluş, ülke kendine bulmuş;

*
İhtirasa dar gelmiş değiştirdiği gömlek;
Doyurmuş avaneyi, başkanlığa soyunmuş!
Ne  ihtirasları bitmiş, ne de öfkesi dinmiş!..
Ne köşklere sığmış ne saraylara doymuş!..
Sarayın ihtişamı sultanlarda bile yokmuş.
“Ah hukuk bir işlese” diyenler çokmuş amma;..
Şikayeti duyacak erdemli kulak yokmuş.
*
Zaman içindeymiş zaman,
Kalbur içindeymiş saman,
Sarayda kurulurmuş harman… orada yazılırmış ferman!..
Dar edermiş dünyayı dilediği adama,
Tahammülü sıfırmış sorup, sorgulayana.
Bu sanatçı, bu yazar bu da bilgin demeden,
Yafta hazır: ya hain ya müsvedde…
Ne hatır ne gönül sayılırmış.
Biraz karşı durmuşsa,
Sümüklü mendil sanki, dışlanıp atılırmış.
 İlke belli: istenen anayasa, iki maddelik yasa…
Madde 1: ormana bir baş gerek,
Madde 2: O baş ben olmam gerek!...
*
Çağırırmış yaveri;
“Ahmet Efendş gel beri!, iyi dinle beni!.
O gazteci var ya o gazteci; bildir haddini!..
O hakim var ya o hakim, kır kalemini!..
Güçler ayrılığı ne ki, ayak bağı!...
Değiştirin anayasayı!...
Uymuyorum!... Saygı da duymuyorum!...
İşte meydan okuyorum!..
Derde derman, tek elden çıkmalı ferman!...
Başyaver bile, ayağını denk almalı!...
Kendisini silecek fermanı bile,
Yaver bizzat meydanlarda savunmalı!...
Ormanda her kim yaşarsa, her kim ki girip çıkarsa,
Her kim ne söyler, ne yazarsa, Saray haberdar olmalı
Her konu ve her konum da  
Sarayla, mutlak uyum sağlanmalı!..
Yaver, nazır, vezir, hatta başvezir; tekletirse görevi,
Bakılmadan göz yaşına, trenden atılmalı!...”
*
Deve tellal, horoz berber, tilki imam.. kadro tamam!....
Elde ferman, cepte iman… 
Çok kaz var yolunacak…yola devam!..
***
Olanlar oldu sonunda; uyarmıştım kendimi
Ne yazık ki, kendine benzetti beni.
Doktorum nerde!?..
Raporumu alacağım!..
Diklenip soracağım…..: Senin ki nerde?...
Tıksınlar içeriye ister seni, ister beni!..
Ben saraysız da olurum, erdemimle baş başa,
Sen, sensiz kalacaksın…
Ateş yakar, su boğar, o gün anlayacaksın!...

*
Söylenip durdum tanrıya çaresiz;
“Bildirmeyeydin bildiklerimi,…
Bildirdin madem,;
Güç ver de, yapayım,  düşümde gördüklerimi!..”
***
Mart 2016
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ

2835 202 11 61          

23 Şubat 2016 Salı

DEMOKRAT PARTİ, KIBRIS ve Arif Nihat ASYA, Doç Dr Mehmet ÖZDEMİR (*)

DEMOKRAT PARTİ,
KIBRIS VE ARİF NİHAT ASYA
Doç Dr Mehmet ÖZDEMİR (*)
Demokrat Parti’nin kuruluşunun 70. yılını övünçle ve hasretle kutluyoruz...
Demokrat Parti döneminin “eski Türkiye’sinin” özlemi ile kutluyoruz…
Demokrat Parti Türk insanına, Türk ülkesine, Büyük Türkiye ülküsüne hizmeti en büyük görev bilmişti.
Demokrat Parti’nin ideali Atatürk’ün “Yüksel Türk! Benim için yüksekliğin sonu yoktur!” emriydi.
Demokrat Parti’nin hedefi; Atatürk’ün “Türk Milleti âtinin yüksek medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacaktır!” işaretiydi.
Demokrat Parti bu idealler, emirler, hedefler doğrultusunda yılmadan, usanmadan çalıştı.
Demokrat Parti dışta da Türkiye’yi dünyanın en itibarlı ülkelerinden birisi haline getirdi.
Demokrat Parti, bütün dünya ülkelerinin Türkiye’ye saygı duyacakları bir dış politikanın kurucusu olmuştu.
Demokrat Parti, uyguladığı dış politikayla Türkiye’yi demokratik ülkeler arasında en prestijli konuma getirdi.
Demokrat Parti’nin dış politikasın özeti YALNIZLIKTAN SAYGINLIĞAdır.
Demokrat Parti dış politikadaki başarılarını 19 Şubat 1959’da imzalanan anlaşmalar ile Kıbrıs konusunda taçlandırdı. Zürih ve Londra antlaşmaları olarak bilinen bu anlaşma ile Türkiye 1699 Karlofça Antlaşması’ndan 260 yıl sonra ilk kez Avrupa devletleriyle kendi lehine bir anlaşma imzalıyordu.
Türk Ordusu bu anlaşma ile Ada’ya çıktı.
Demokratlar Kulübü eski başkanlarından rahmetli Bursa Milletvekilimiz Özer Kenan Yılmaz bu olayı şöyle anlatıyor: “Kıbrıs Garanti Anlaşması’nın 4.Maddesi’nin tanıdığı imkan ile Kıbrıs’a çıkan birliklerimiz, Beş Parmak Dağları’na bayrağımızı dikerlerken, Kıbrıslılar gökyüzünde üç beyaz bulutun belirdiğini, bu bulutların Celal BAYAR, Adnan MENDERES ve Fatin Rüştü ZORLU’ya benzediğini söylemişlerdir.”
Daha sonra gelen 27 Mayıs İhtilali ise Zürih ve Londra Anlaşmalarının bütün kazanımlarını ortadan kaldırarak, Kıbrıs’ı neredeyse Rum’a teslim edecekti.
Değerli dava arkadaşlarım;
Demokrat Parti’nin Kıbrıs Milli Mücadele tarihi içinde yaptıkları hizmetler ayrı bir destanın sayfalarıdır. Bu sayfalar arasında diplomatik zaferler gibi bilinenlerin yanında, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşu gibi nispeten az bilinenleri de vardır. Fakat bir de hiç bilinmeyenleri vardır. Bu, Demokrat Parti’nin Kıbrıs’ta bilinçli nesiller yetiştirmek için özellikle eğitim alanında götürdüğü hizmetlerdir.
Kıbrıs Türklerinin vermiş oldukları eğitim mücadelesinin tarihi bir buçuk asra yaklaşmaktadır. Ada’nın İngiliz egemenliğine geçmesiyle birlikte Kıbrıs’ta kalan Türkler, Türklüklerini koruyabilmek için dinlerine, dillerine ve okullarına sarıldılar. Böylelikle aralarındaki birlik ve beraberliği de koruyabilmişlerdir. Bu nedenle başlangıçta İngilizlerin yakıştırdığı “Müslüman Cemaat” nitelemesine fazla aldırmadılar. Ancak daha sonraları bu kimlikte anılmak yerine “Türk” olarak adlandırılmak için büyük savaş verdiler.
Kıbrıs Milli Mücadele tarihinde öğretmenlerin çok ayrı bir yeri vardır. Bu konuda çok önemli bir araştırma yapan ve kitabına “Batmayan Eğitim Güneşlerimiz” adını koyan Ali Nesim şöyle diyor: “…Kıbrıs Türkü’nün varolma savaşımı, önce eğitim alanında başlamıştır. Öğretmenlerimizin her biri batmayan bir güneş olarak toplumumuzu sürekli aydınlatmış, okullarımızın her biri bir kale olarak direnmiş… hep direnmiştir…”
İşte bu eğitim mücadelesinin de en büyük mimarı Demokrat Parti olmuştur.
Demokrat Parti 1950 yılında iktidara geldikten sonra, Kıbrıslı Türkleri temsilen Doç. Dr. Derviş MANİZADE ve Avukat Nevzat KARAGİL, hükümet yetkililerini ziyaret etmişlerdir. Bu görüşmeler çok olumlu sonuçlar vermiştir:
1-Kıbrıs’taki Türk okullarında, başta lise olmak üzere, her düzeyde eğitim kadrosunun Türkiye’deki öğretmenlerle takviyesi.
2-Türkiye’ye bağlı ve parasal giderleri Türkiye tarafından karşılanacak okullar ve lisenin açılması.
3-Mümkün olduğunca fazla Kıbrıslı Türk gencine Türkiye’de öğretim imkanı tanınması.
Bu kararlaştırılan üç husus da fazlasıyla yerine getirilmiştir.
Hikmet İLAYDIN’ın Eğitim Müşaviri olarak Kıbrıs’a gönderilmesi sağlandı.
Orhan DENGİZ, Ahmet SEVİNÇ, Hasan ACAR, Vahide Baha PARS, Prof. Dr. Faik Reşit UNAT Başkanlığında beş kişilik profesörler heyeti ile Prof. Dr. Hasan EREN, Aziz BERKER (Kütüphaneler), İsmet PARMAKSIZOĞLU (Kütüphaneler), Mehmet ÖNER (Müzeler), Fuat BAYMUR (Türk Dili Uzmanı), Hüsamettin ERTAN (Türk Dili), Fevzi SELEN gibi isimler Kıbrıs’a gidiyorlardı.
Bu arada liselerin yanında kolejler, ticaret liseleri, yapı ve meslek enstitüleri, gündüz ve akşam kız sanat okulları açılıyordu.
Çok önemli bir hizmet olarak da Kıbrıslı lise mezunlarına Türkiye üniversitelerinde tahsil imkânı sağlanıyordu. 1959 yılında 160 kişiye yüksekokul kontenjanı sağlanmıştı. Bunların dağılımı; Gazi Eğitim Enstitüsü’nde 40, Üniversitelerde 70, Harp Okulu’nda 30, Kız Teknik’te10, Konservatuarda10 kişi şeklindeydi.
Bu kontenjanlar daha sonra daha da artırılacaktır. Ada’da çok yüksek oranda idareci Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun olmuştur.
Denktaş’tan sonra 2. Cumhurbaşkanı; Dr. Derviş EROĞLU İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Mehmet Ali TALAT ODTÜ, Mustafa AKINCI ODTÜ mezunudur.
Öğretmenler Türk Mukavemet Teşkilatı’nda da çok yoğun bir şekilde görev yapmışlardır.
Okullar arttıkça, Türkiye’den tayin edilen öğretmen sayısı da giderek artmıştır. 19659-1960 ders yılında Kıbrıs’ta muhtelif Türk okullarına 83 yeni öğretmenin tayini yapılmıştır.
Bunların içinde Celal Bayar Lisesi’ne tayin edilenlerin arasında Arif Nihat ASYA ve eşi Servet ASYA da vardır.
*
Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü
Kız kardeşimin gelinliği
Şehidimin son örtüsü
Işıl ışıl
Dalga dalga bayrağım
Senin destanını okudum
Senin destanını yazacağım…
*
Böylece VATAN Şairi Namık Kemal’den sonra Bayrak Şairi Arif Nihat Asya da Kıbrıs’tadır. (Bu arada bir vefa borcunu yerine getirmek için burada bir parantez açacağım. Demokrat Parti ve devamı Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi ve ANAP kadroları içerisinde pek çok edebiyatçımız, şairimiz vardır. Bunların 2 tanesi çok önemlidir ve temayüz eder. Birisi sözünü ettiğimiz Arif Nihat Asya’dır. Diğeri ise Hecenin 5 büyük şairinden Faruk Nafiz Çamlıbel’dir. 1898 yılında doğan Çamlıbel, Milli Mücadelenin en heyecanlı ve ateşli günlerini yaşadı. Ve bunları mısralarında ve satırlarında yaşattı. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti İstanbul listesinden Milletvekili seçildi. Aralıksız olarak 14 yıl Demokrat Parti milletvekilliği yaptı. Parlamento hayatı 1960 İhtilali ile noktalandı. Yassıada’da 1,5 yıl tutuklu kaldı. Tutukluluk döneminde yazdığı dörtlükleri “Han Duvarları”na nazire olarak “Zindan Duvarları” adıyla 1967 yılında bastırdı.
*
Bilmiyor gülmeyi sakinlerinin binde biri
Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada
Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür
Mavi bir gözde elem katrasıdır Yassıada…)
*
Arif Nihat Saya, Ankara Gazi Lisesi Edebiyat öğretmeniyken, ararlında eşi ServetAsya’nın da bulunduğu 30 öğretmenle birlikte Kıbrıs’a, Lefkoşa Celal Bayar Lisesi (Sonradan Lefkoşa Erkek Lisesi) gönderilmişti. 24 Kasım 1959’da göreve başladı.
Arif Nihat Asya, Kıbrıs’ta iki yılını bile tamamlayamadı. 27 Mayıs 1960 İhtilali O’nu Kıbrıs’ta buldu.
Demokrat Parti Seyhan (Adana) 9.Dönem (1950-1954) Milletvekili olması, hakkında FERMAN çıkartılması için yeterli bir sebepti. (Arif Nihat Asya ilk kez 1946 yılında milletvekilliğine aday oldu. Siyasi hayatı trajikomik hatıralarla doludur.)
31 Ağustos 1961’de görevine son verilen Asya, vapurla Ada’dan ayrılır.
Arif Nihat Asya Kıbrıs’ı çok sevmişti, Kıbrıslılar da hocayı çok sevmişlerdi.
Arif Nihat Asya’yı 5 Ocak 1975 tarihinde, 71 yaşında kaybettik. “Arif Nihat Asya Kıbrıs’ta” kitabım için yaptığım söyleşilerde kızı Fırat Asya iki anısı üzerinde durmuştu:
“…Ben Türk Ordusu’nun Ada’ya gelişini çok iyi hatırlıyorum. (16 Ağustos 1960) o manzarayı anlatmak mümkün değildir. Bir kere herkes ağlıyordu. Belki de yüz yaşındaki insanlar gözyaşları sel gibi akarak, hüngür hüngür ağlıyorlardı… Kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar kendilerini caddelere atmışlardır. Yaşlı nineler Türk askerinin postallarını öpüyorlardı. Mehmetçikler, bu kargaşa, cümbüş içerisinde, insanları ezmemek için gayret gösteriyordu. Uygun adım rap rap yürürlerken teyzelerin, ninelerin üzerinden adeta cambaz gibi atlıyorlardı. Dediğim gibi; istisnasız herkes ağlıyordu. Ama özellikle yaşlılar. Duydukları sevinci anlatmak çok zor… Biz de oradaydık ve hayatımızın en mutlu anlarını yaşıyorduk. Babamın mendili gözlerini silmekten sırılsıklam olmuştu…
Babamı böyle, hatta bundan daha fazla ağlarken, bir kez daha gördüm. Aradan çok fazla zaman geçmedi. Menderes’in asıldığını radyodan öğrendikten sonra hüngür hüngür ağladı. Ben babamı hiç böyle ağlarken görmemiştim…”
İşte Arif Nihat Asya bu şiirini böyle hüngür hüngür ağlarken yazdı:
            *
TANIMAMAK

Türküm müjdeydi ülkeye
Gezdim söyleye söyleye
Bir gün söylemedim diye
Türküm beni tanımadı!

…Hayal değil, hakikattim
Dağ yardım kayalar attım
Elinde küskü, Ferhat’tım
Küsküm beni tanımadı!

…Bendim su eden suyunu
Bendim ay eden ayını
Bendim köy eden köyünü
Köylüm beni tanımadı!

Hırpalanmak ne kelime
Didik didik, lime lime
Götürülürken ölüme
Ölüm beni tanımadı!

            Allah hepsine gani, gani rahmet eylesin.
(*) Doç Dr Mehmet ÖZDEMİR, Demokratlar Kulübü Merkez Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Muhasip; Demokrat Parti (DP) Genel İdare Kurulu Üyesi. Bu metin, 07 Ocak 2016 Perşembe günü, Ankara Sürmeli Otel'de yapılan "DP'NİN 70. KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ" konulu Panel’de yapılan konuşma / sunuş metnidir.  

5 Şubat 2016 Cuma

Cumhuriyet yıkıcılığından sabıkalı; Mahmut ÖZYÜREK - Ulusal Eğitim Isparta

Cumhuriyet yıkıcılığından sabıkalı
Mahmut ÖZYÜREK
Ulusal Eğitim Isparta
 ANAYASA Mutabakat Komisyonu Meclis Başkanı İsmail Kahraman başkanlığında ilk toplantısını gerçekleştirdi. Komisyonda
AKP`den Cemil Çiçek, Ahmet İyimaya, Cemil Abdulhamit Gül,
CHP`den Namık Havutça, Ömer Süha Aldan ve Bülent Tezcan,
HDP`den Garo Paylan, Mithat Sancar, Meral Danış Beştaş,
MHP`den Oktay Öztürk, Mehmet Parsak ve Kadir Koçdemir olmak üzere her partiden 3`er üye bulunuyor.
“Anayasa Mutabakat Komisyonu”  ve Meclis Başkanı İsmail Kahraman ‘Anayasa Mutabakat Komisyonu’nun “YENİ BİR ANAYASA YAPIMI” için görevli olduğunu belirtti.
TBMM'nin yeni bir anayasa yapabilmesi için, her şeyden önce, yürürlükte ve bağlayıcı olan 1982 Anayasasını “ilga” etmesi veya “anayasasızlaştırılması” gerekmektedir.
O nedenle, yeni bir anayasa yapma ihtiyacının varlığı ispatlansa, yeni bir anayasanın ülke ve ulusun yararına olacağı gösterilse bile, bundan yola çıkarak, TBMM’nin yeni bir anayasa yapma yetkisine sahip olduğu sonucuna ulaşılamaz. Hukukta ihtiyaç, yetki doğurmaz. Yetki, yetkiden doğar. Yetki, bir makama bir hukuk normu tarafından verilir. Bir makam, kendisine verilmemiş bir yetkiye sahip olamaz. Ve hiçbir makamın yetkileri kendinden menkul yetkiler değildir.
Anayasanın 175. Maddesine göre Anayasanın değiştirilmesini mümkündür. Ancak 175. Madde Anayasasının “ilga” edilmesi veya ‘anayasasızlaştırılması’na olanak vermemektedir.
1 Kasım seçimlerinde halk TBMM’ de temsil edilen siyasi partilere  “Yürürlükte olan anayasayı “ilga”  ve ‘anayasasızlaştırılması’ yetkisi vermemiştir.
Buna karşın TBMM’de temsil edilen siyasal partiler kendilerine, anayasanın ve Türk halkının vermediği bir yetkiyi, yani yürürlükte olan anayasayı “cebren”/zorla değiştirmeye “teşebbüs” etmeye yönelmişlerdir.
Bu suçtur. Bu suç Türk ceza kanununa göre “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezasını gerektirir.
MADDE 309. - (1) “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.”
Anayasa Mutabakat Komisyonunun kurulması, anayasayı cebren değiştirmeye yönelik bir eylemdir. Cebir kullanmak suretiyle Anayasanın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen üzerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edilmesinin yaptırımı, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır”

 Bu Suçun Soruşturma ve kovuşturması re’ sen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılır.
Anayasa Mutabakat Komisyonunun kuruculuğunu yapan siyasal partileri, özellikle de CHP ve MHP’yi bir kez daha uyarıyoruz!
Hiçbir seçmen size Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “ilga” edilmesi veya Türkiye Cumhuriyetinin ‘anayasasızlaştırılması’ , Anayasa ve kanunları çiğneyerek, ülkeyi faşist bir diktatörlüğe sürüklemeniz için oy vermedi!
Bu nedenle anayasayı cebren değiştirmeye yönelik bir eylem amacı ile oluşturulan Anayasa Mutabakat Komisyonundan çekilmeniz, Türk halkının ezici çoğunluğunun istemidir. Bunu yapmamanız durumunda tarih sizi belleğine  “Cumhuriyet yıkıcılığından sabıkalı” olarak yazacaktır.05.02.2016 - Isparta