9 Eylül 2014 Salı

TÜRKİYE'DE ADALET, "ACABA NE KADAR?.." MÜLK'ÜN TEMELİDİR?..!!!!....

9 Eylül 2014 Salı // Adalet (barış), Millet İradesi ve Üstünlük & Adalet Mülkün Temelidir; Ne Demek?.., Mustafa Nevruz SINACI

Adalet (barış), Millet İradesi ve Üstünlük 
Mustafa Nevruz SINACI
            Adı “Adalet ve Kalkınma” olan partinin olağanüstü büyük kongresinde, hatipler adeta haykırıyor, başta Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) olmak üzere, Cumhuriyet Baş Savcıları dâhil bütün adalet ve hukuk cihazı camiasına telkin, tembih ve tehdit dolu mesajlar göndermekte birbirleri ile yarışıyorlardı!.. (Ankara, 27 Ağustos 2014)
Onlara göre: Hiçbir şey (güç, kuvvet veya erk) millet iradesinden üstün olamazmış!.
Özellikle, 27 Mayıs sonrası ve bizatihi 27 Mayıs’ın (12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve sair post modern darbe, sulta/cunta, vesayet kalkışmalarının) henüz yargılanmadığı; Şahsi ahvaller dışında (Nürmberg Mahkemeleri gibi), bütün olayın maşeri vicdan (HÂKİM) önüne çıkartılıp sorgulanmadığı bir Türkiye’de, bu söz çok iddialıdır. Mübalâğalı, ağdalı, abartmalı ve belli ki “icraattan dolayı duyulan rahatsızlıklardan mütevellit”, aba altından sopa gösterme amacına matuf bir söylem kabilindendir!..
Esası demagoji, hayal ve ütopyadır.
Zaten de öyle algılanmıştır…
Yine de gelin, bu iddia ve ihtirasın mümkün olup olamayacağına bir bakalım:
Ancak burada, öncelikle millet iradesinin tezahür biçimi son derece önemlidir.
Medeni ülkeler ve yerleşik, kurumlaşmış namuslu-dürüst, ilkeli-onurlu, sorumlu-soylu ve saydam demokrasilerde “bire/bir” yani, doğrudan vekâletle temsil hakkı verilmiş bireylere Millet Vekili denir. Doğrudan seçmen tarafından önerilerek, tayin ve tespit edilmemiş kişinin milleti temsil hakkı yoktur. Bu ve mümasil (benzer) kişiler ancak patronları, parti sahipleri ve icabında dâhil oldukları “saadet zincirinin” menfaatlerini temsil ve ilzam ederler…
Dolayısıyla Milletin değil; Vesayetin vekillerine parlamenter denilir.
Son elli yılda bu usul-esas ve kriterlere uygun olarak: Namuslu, dürüst, demokrat ve şeffaf usullerle seçilmiş, gerçek bir “MİLLET VEKİLİ” var mı acaba?. Malûm sürece dair tarihte yazmıyor. Bilen varsa beri gelsin!.. Velev ki, Milletvekilleri bu esas ve usullere uygun seçildi. Millet tercihinin eseri, şaibesiz vekiller ve “devlet idaresinde millet iradesinin” tecelli unsurları oldu. Bu takdirde adalet’in üzerinde ve adalete rağmen bir irade ortaya konulabilir mi? Müştereken Meclis dahi adalete aykırı bir karar alabilir ve uygulamaya sevk edebilir mi?
Cevap: Kesinlikle HAYIR, asla ve kat’a mümkün olamaz’... 
Tam burada bir hatırlatma yapayım:
Bu gün 1 Eylül Dünya Barış Günü (01 Eylül 2014) 
Barış öyle bir kavramdır ki; Sadece Adalet hüküm sürdüğünde gerçekleşir.
Bir ülke, aile, kabile, kurum veya dünyada Adalet yoksa Barış yoktur. Ülkenin bütün kurum ve kurulları ile hayatın her alanında adalet yoksa sadece zulüm, eziyet, işkence, gasp, irtikap, terör/tedhiş ve sömürü vardır. Nizamı âlemde; Daha açık ve doğru bir tanımlama ile evrensel hukukta; Haklı, doğru-iyi ve dürüstlerin güçlülüğü>meşruiyeti esastır. Özellikle vahşi batının ‘şeytani kuramı’ olan “insan insanın kurdudur” itikadında ‘güçlülerin haklılığı, hâkimiyeti ve meşruiyeti’ esas olmakla beraber; Bu yol, meslek veya meşrep orijinal/objektif İnsan (canlı) Hakları, Adalet, adalet ahlâkı ve hukuka kesinlikle aykırıdır.
Amma lâkin (sözde) Müslüman âlemin içine düştüğü gayya çukuru; Nefret, ifrat, hırs, ihtiras, zaaf, fetret ve “kifayetsiz muhterisler” ile millet iradesini “sahtecilik, yalan ve hileyle” gasp ederek hükümferma olan kripto tiranlar dolayısıyla, yüzler Kâbe’den batı’ya çevrilerek; Adalet, hakikat ve faziletin nuru, kötülük ve kul hakkının karanlığına iblâğ olmuş (dönüşmüş) bulunmaktadır. Bunun anlamı:
Şu anda dünyada özgür, hür ve hükümran bir İslâm ülkesi yok demektir.
Oysa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 yılında, başta İran olmak üzere; Afganistan ve Türkiye hür, bütünüyle özgür ve hükümran (egemen) ülkeler idi!..
İşte günümüzün fotoğrafı budur.    
Peki, “ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR” ne demek?
***
Adalet Mülkün Temelidir; Ne Demek?..
Mustafa Nevruz SINACI   
            Önce “Adalet” ne demektir? ADALET: Hak (Rab) kanunlarına, yani evrensel hukuk kurallarına uygunluk.. Herkese hakkını vermek, lâyık oldukları muameleyi yapmak, haksızları terbiye etmek; Suçluları mutlaka cezalandırmak, zulüm yapmamak, saygı, insaf ve merhamet sınırları dâhilinde insanları idare, barışı koruma, ekolojiyi himaye ve devleti idame etmektir.
Adalet kelimesinden türeyen Mâdelet=adaletli olmak; Kelimenin kökeni olan Dâd ise, Cenab-ı Hakk'ın emrini, emrettiği şekilde tatbik ve suçlu üzerinde icra etmek anlamında olup; Uygulamada “Hak sahibine hakkını vermek” ve “haksız, zalim ve bilumum suçluları te'dip ve terbiye, ta'zip ve tecziye (cezalandırmak ve ıslah) etmek anlamına gelir.
Ayrıca “Evrensel Adalet”, “İlâhi Adalet” hükmündedir. Halkı ve devleti idare, hukuku (kurulu düzeni) idame ile görevli, bizzat halk tarafından (aracısız/dolaysız) seçilmiş vekillerin meşruiyeti ile buna dayalı Yargı erk’i ve hükümetlerin meşruiyeti de adaletle kaimdir. Yargı, tam bir tarafsızlık ve bağımsızlıkla adalet üretemiyorsa, “gayrimeşru” demektir. Ne pahasına olursa olsun Meclisin bu zulmü düzeltmesi zorunludur. Görev hükümete değil Meclis’e aittir.
            Hükümetler de aynen mahkemeler gibi; Karar, icra, iş ve işlemlerinde adil olmaya, hak ve adalet üzere hareket etmeye mecburdur. Adil olmayan hükümeti def ile öncelikle ve evvelâ muhalefet görevli-yetkili ve sorumludur. Paralelinde adalet cihazı, Meclis ve nihayet ordu! Şu kadar ki adil olmayan hükümete itaat caiz değildir. 
Kuramın Arapça aslı “El-adlü esâsü’l-mülk”tür. Türkçede ‘mülk’ kelimesi ‘Mahkeme kadıya mülk değil’ söylemindeki gibi genellikle taşınmaz (gayrimenkul) anlamında kullanılır. Oysa Arapçada hükümran devlet, müstakil düzen, ülke, egemenlik, iktidar, saltanat, özgürlük anlamlarına gelir. Yani ‘Adalet mülkün temelidir” sözüyle özellikle ve ağırlıkla kastedilen: “Devletin veya düzenin esası adalettir.” Hükmü, hayati unsur ve evrensel gerçeğidir.
            Bu gerçek, Mecelle, Sosyoloji, Felsefe ve Siyaset Bilimi disiplinleri gibi objektif ilmî kaynaklar ve medeni siyaset normunda açıklandığı ve tanımlandığı üzere: Meclis (YASAMA) nezdinde.; Millet Vekillerinin ortak ve mutlak sorumluluğu altında; Adalet cihazı (YARGI) “tarafsız ve bağımsız”; Hükümet (YÜRÜTME) ise, sadece Anayasa ve Anayasaya kesinlikle uygun olmak koşuluyla Yasama ve Yargı Kararlarını uygulamakla memur ve mükellef olup; Kuvvetlerin her biri, devlet içinde “nevi-i şahsına münhasır” erklerdir. Şu kadar ki: Yasama kendine amir; Yargı ve yürütme ise Yasamaya bağlı kurum ve bağlı kuruluşlar hükmündedir.
            Yani: Tepeden-tırnağa, tabandan zirveye/çatıya, devlette adalet hâkim ve hükümferma olmadıkça; İnsani, hukuki, ahlâki ve medeni bir devletten söz edilemez. Devlet, Demokrasi, Cumhuriyet ve Lâiklik “olmazsa olmaz” kabilinden özgün kurallar bütünüdür. Hükümetler sadece ve yalnızca bu düzeni geliştirmek, iyileştirmek, mükemmele ulaştırmak;  Daha kavi, sağlam ve mükemmel kılarak “haklıların güçlülüğü, iyi insan ve iyi vatandaşların” mutluluğu yönünde yükseltmek için Meclisle ortak çalışarak görev yapmak zorunda ve durumundadırlar.  
            ‘Esas’ kelimesi için seçilmiş olan ‘temel’ yanlıştır. Çünkü bir ‘toplumsal sözleşmenin’ devlet ve adalet temelinde teşkili önemli olmakla beraber; Asıl şart adalet ve hukukun devlet binasının “temelden, tavana bütün huzme ve hücrelerine” nüfuz etmiş bulunmasıdır.
Adalet, devlet temelinde mevcuttur” biçiminde bir iddia ve telâkki ile otaya çıkılıp; hükümet işleri “kitabına uydurulmak” kabilinden sevk, idare ve idame olunamaz. Söz, kuram ve kural’ın sahibi olan Hz. Ömer’in anlayışına göre “adalet bir devletin temelinde olduğu gibi tepesinde de, yani her zerresinde mevcut olarak fiilen hayat ve vücut bulmalıdır.
Adalet temeli üzerine bina edilen kurum ve kuruluşların çatısında zulüm yaşanırsa, o binada adaletin varlığından söz edilemez. Halkın idaresiyle iştigal edip; En az Hazreti Ömer veya aynı dönemin “putperest İran Kisrası Nûşirevan” kadar adil olamayan Amirler ile; “Adaletsiz amirler karşısında dilsiz şeytan kesilen Âlimler” manâ itibarıyla sadece bir Köpek hükmündedirler. Biline… Netice olarak:
            Adaleti Meclisler tesis; 
         Yargı cihazı temin ve 
         Hükümet’ler ifa ve icraya mecburdur.
         ***
         AŞAĞIDA: ÇOK ÖNEMLİ, ÖZGÜN VE GÜNCEL BİR "ADALETSİZLİK" ÖRNEĞİ GÖRÜLMEKTE!.. 
AKP'NİN UTANCI; YARGIYA RÜŞVET!..
adalet (?!..) bakanı, bekir bozdağ
Zammın miktarı belli oldu!
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Hakim ve Savcılara seyyanen 1155 lira zam yapılacağını açıkladı.
(www.milliyet.com.tr, 09 Eylül 2014 – Salı)
Adalet Bakanı bekir bozdağ, ilk derece mahkemelerindeki tüm hakim ve savcılar ile Yargıtay ve Danıştay üyelerinin maaşlarında bin 155 lira artış yapılacağını, böylece, mesleğe yeni başlayan hakimlerin maaşının 3 bin 986 liradan 5 bin 141 liraya çıkacağını bildirdi.
Bozdağ, Ankara Hakimevi'nde düzenlediği basın toplantısında, hakim ve savcıların özlük haklarına ilişkin çalışma hakkında bilgi verdi.
Hazırlanan yasa taslağını yarın Parlamento'ya sunacaklarını belirten Bozdağ, Ekim ayı içerisinde Genel Kurul görüşmelerinin büyük ihtimalle tamamlanmış olacağını söyledi.
Teklif içerisinde hakim ve savcıların maaşlarında önemli ölçüde iyileştirme yapacaklarını dile getiren Bozdağ, "İlk derece mahkemelerinde görev yapan hakim ve savcılar ile Yargıtay ve Danıştay üyelerinin maaşlarında bin 155 lira tutarında seyyanen artış öngörülmektedir. Bu maaşı yüksek olanlara biraz az, maaşı düşük olanlara oran itibariyle daha yüksek yansıyacaktır. Mesleğe yeni başlayan hakim ve savcılar şu anda 3 bin 986 lira maaş alıyorlar. Bunlar 5 bin 141 Türk lirası maaşa çıkacaktır" dedi.
Hakim ve savcılara verilen bazı disiplin cezaları içi af, bazıları için yeniden inceleme imkanı getirileceğini anlatan Bozdağ, "14 Şubat 2005 tarihi ile 01 Eylül 2013 tarihleri arasında işlenen eylemler sebebiyle uyarma, aylıktan kesme, kınama ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezaları için af getirilmekte. Derece yükselmesinin durdurulması ve yer değiştirme için de HSYK Genel Kuruluna kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 60 gün içinde yeni bir başvuru imkanı tanınmaktadır" diye konuştu.
Bozdağ, meslekten ihraç için yargı yoluna başvuru imkanı getirildiğinden bu cezanın kanun kapsamı dışında tutulduğunu kaydetti.
Savcıların asliye ceza mahkemelerindeki duruşmalara çıkmamasına ilişkin de bir adım attıklarını belirten Bozdağ, bu konudaki talepleri dikkate alarak 1 Eylül 2019 tarihine kadar cumhuriyet savcılarının soruşturmaları daha etkin yürütmesi ve istinaf mahkemelerine kaynak sağlanabilmesi amacıyla asliye ceza mahkemelerindeki duruşmalara çıkmamasını öngören bir düzenlemeye teklifte yer vereceklerini bildirdi.
İdari yargı hakim ve savcılarının hukuk fakültelerine sınavsız girebilmelerine imkan tanınacağını da anlatan Bozdağ, "Buna göre idari yargıda görev yapan hakim ve savcılar ile Danıştay üyelerinden hukuk fakültesi mezunu olmayanlara sınavsız olarak hukuk fakültelerine kayıt yaptırmanın yolu açılmaktadır" dedi.
Bozdağ, daha önce meslekte 10 yılını dolduranların bu düzenlemeden yararlanmasını öngördüklerini ancak Danıştay Başkanı ve hakimlerden gelen talepler üzerine bunu 5 yıla indirdiklerini bildirdi.
Bekir Bozdağ, hakim ve savcıların uygun şartlarda silah satın alabilmeleri konusunun da kanuni dayanağa kavuşturulacağını söyledi.
Daha önce idari bir tasarruf olarak bu imkanın sağlandığını anımsatan Bozdağ, bu adımı yasal güvenceye kavuşturacaklarını kaydetti.
Yargıtay tetkik hakimlerinin kürsüdeki görevlerine dönebilmelerinin kolaylaştırılacağını aktaran Bozdağ, şu anda ancak 10 yıl tetkik hakimi olarak görev yapanların kürsüye dönebildiğini, öngörülen düzenlemede 2 yıl görev yapanların HSYK'ya müracaatla kürsüye dönebileceğini belirtti.
Adalet Akademisi Kanunu ve Noterlik kanununda da bazı teknik düzenlemelerin teklif içerisinde yar alacağını anlatan Bozdağ, hakim ve savcı olarak görev yapan personele iyileştirme öngörüldüğünü söyledi. Bozdağ, bir soru üzerine, teklifin HSYK seçimi için bir yatırım olduğu eleştirilerinin "kara propaganda olduğunu" kaydetti.

3 Eylül 2014 Çarşamba

TÜRKÜ ÖLDÜRÜNÜZ, KANI HELALDİR; TÜRKÜ ÖLDÜR, BABAN OLSA DA; Serdar Gür

“TÜRKÜ ÖLDÜRÜNÜZ, KANI HELALDİR”
“TÜRKÜ ÖLDÜR, BABAN OLSA DA”
Serdar Gür
Arap'ların Türk'lerle ilk karşılaşmaları Halife Hz.Ömer zamanında olduğu rivayet edilir. 645 Yılında İslam ordularının İran'da SASANİ'leri yenmelerinden sonra Kafkaslar bölgesinde Araplar Horasan, Mavera-ün nehir ve Toharistan bölgelerinde HAZAR Türk'leri ve TÜRGEŞ Türk'leri ile karşılaştılar.
652 yılında Halife Hz. Osman zamanında ise HAZAR Türk'leri ile Arap'lar arasında ilk kez Türk-Arap savaşları başladı. Halife Osman emrindeki Arap orduları Hazar Türk'lerinin topraklarına girip Derbent'i alarak Başşehir olan BELENCER'e dayandılar. Halife Hz. ALİ Döneminde sükûnet vardı. Savaş olmadı...
Emevi'lerin 661 yılında halifeliği ele geçirmelerinden sonra Arap'ların Türk ülkelerine doğru ilerleyişleri devam etti. Türk'ler ile Arap'lar arasında en şiddetli mücadeleler ve savaşlar EMEVİ'ler döneminde yaşandı. Mervan Bin Muhammed Azerbaycan'a vali tayin edildi. Arap'lar en önemli başarılarını onun zamanında elde ettiler. Arap'lar, Baş şehir BELENCER ve büyük şehir Semender'i ve öteki Hazar şehirlerini de ele geçirdiler. Türkleri en dağınık  ve birbirleriyle yardımlaşamaz durumda yakalayan acımasız EMEVİ ordusu (Ebu Kuteybe komutasındaki) yakalayabildiği tüm Türk' leri ya kılıçtan geçirdiler ya da her bir ağaca bir Türk asarak öldürdüler.
Ancak KARAYLAR gibi LİTVANYA ya kaçabilenler GAGAUZ'lar (GÖKOĞUZLAR) gibi Rusya'ya kaçabilenler, BULGAR Türk'leri, MACAR Türk'leri, ve öteki AVRUPA'lı Türk'ler gibi AVRUPA'ya kaçabilenler HIRISTİYANLAR, veya ANADOLU'ya kaçabilenler ALEVİLER canlarını kurtardılar… ASLA MÜSLÜMALIĞI KABULLLENMEDİLER, GENELDE ARAPLARA KIZGINLIKLARINDAN KARAY TÜRKLERİ GİBİ TOPLUCA MUSEVİ OLDULAR YA DA GİTTİKLERİ TOPRAKLARIN DİNİNİ KABULLLENDİLER. YÜZLERCE YIL SONRASINDA ÇOĞUNLUKLA ASİMİLE OLDULAR!!! Ama hala Türk olduklarını biliyorlar. TURAN toplantıları yapıyorlar. TURAN HUSUSUNDA MACAR TÜRK GENCİ VONA GABOR ÖNCÜDÜR. PARTİSİ JOBBİK HIZLA BÜYÜYOR VE ŞU AN ANAMUHALEFET DİR. GAGAUZ lar hâlâ TÜRKCE konuşuyorlar; TÜRK olarak hayatta kalmak arzu ve iradelerini diri ve canlı tutuyorlar...
Bu dönemde Orta Asya'da GÖKTÜRK'ler egemenliği hüküm sürmekteydi. Birden fazla GÖKTÜRK devleti vardı… Emevi'lerin GENEL VALİSİ BAĞDAT VALİSİ HACCAC (Zalim HACCAC) idi. Emevi'lerin Horasan valisi Ubeydullah bin Ziyad, 674 yılında ilk kez Ceyhun nehrini geçerek Mavera-ün nehirin önemli şehirlerinden BUHARA'yı kuşattı. Üç günde BUHARA'da pek çok GÖKTÜRK öldürüldü. Buhara'nın GÖKTÜRK Melikesi KABAÇ HATUN, ağır bir vergi ve daha ağır KABUL EDİLEMEZ şartlar karşılığında Ubeydullah Bin Ziyad ile anlaşma yaptı. Bu anlaşma sonucu olarak GÜNEY GÖKTÜRK'LER EMEVİ esaretini kabul ettiler. GÜNEY GÖKTÜRK gençleri, KURŞUN ARAP ASKERİ OLDULAR... Arap'lar evli- bekâr istedikleri GÜNEY GÖKTÜRK kadınlarını kendilerine cariye yaptılar. İşe yaramayan öteki Türk'leri de, boyunlarına DAMGA vurup  kendilerine KÖLE yaptılar ve istedikleri GÖKTÜRK'lüyü  boyunlarına ip bağlayıp KÖLE olarak alıp sattılar ve köle ticaretini yaptılar. Ve bu esaret 150 yıla yakın devam etti. Hani Türkler için “TÜRKLER KILIÇLA MÜSLÜMAN OLDU” derler ya…. !! BEN KILICA KURBAN OLAYIM … keşke kılıçla müslüman olsaydık.. ESARET ANTLAŞMASIYLA KÖLELİK YAPARAK, KÖLE OLARAK ALINIP SATILARAK, HEP GÖKTÜRK KADINLARI ARAPLARA CARİYELİK YAPARAK MÜSLÜMAN OLDUK. Yani Araplar TÜRK leri …S*KES*KES*KES.. Müslümanlaştırdılar...
Tarihte ilk defa bir Millet, (GÜNEY GÖKTÜRK'ler)  sözleşme ile ESARETİ KABUL ETTİ.
Araplar, Horasan valisi Ebu Kuteybe Bin Müslim zamanında bütün Maveraün nehir'i ve Batı Türkistan'ı ele geçirdiler. BAYKENT, BUHARA, SEMERKANT, ve KAŞGAR gibi önemli Türk şehirleri Arap'lar tarafından yağmalandı ve pek çok Türk öldürüldü. Ebu Kuteybe'nin ölümünden sonra Arap'lar zayıflamaya başladılar.
Göktürk'lerin batı kanadında yer alan TÜRGEŞ TÜRK'leri, Arap'ları çekilmeye zorlamış ve bu mücadele GÜNEY GÖKTÜRK'lerin yıkılmasına kadar devam etmiştir (745). GÜNEY Göktürk hâkimiyetinin sona ermesiyle Türk toprakları doğudan Çin'liler, batıdan Arap'ların ilerlemesine maruz kalmıştır. Bu dönemde Mavera-ün nehir (Irmağın öte yakası) bölgesinin savunmasını, Türgeş'lerin yerini alan KARLUK TÜRK'leri üstlenmiştir. Ancak bu mücadeleler 763 yılına kadar devam etmiştir.
763 yılında EMEVİ'LER yıkılıyor ama GÜNEY GÖKTÜRK'LER öylesine KÖTÜRÜM edilmişler ki, Öylesine KÖLE yapılmışlar, ÜMMETLEŞTİRİLMİŞLER ki asla ayağa kalkamıyorlar. Korkudan kıpırdayamıyorlar. EMEVİ'LERİN yerine 763 de ABBASİLER Kuruluyor ve ABBASİ DEVLET KARARI ALIP Türk'lere kademeli olarak “iyi davranmak”  kararı alıyorlar. DEVLET KARARLARINI GÖKTÜRKLERE ANLAŞMA İLE RESMEN BİLDİRİYORLAR. ve 800 yılları civarında fırsat bulan GÖKTÜRK'ler daha batıya, ANADOLU'ya doğru kaçıp kurtuluyorlar.
***
“TÜRKÜ ÖLDÜRÜNÜZ KANI HELALDİR” Sözü kime aittir.. ???
“TÜRKÜ ÖLDÜR BABAN OLSA DA ” Sözü kime aittir.. ???
YAHUDİLER İLE TÜRKLER TARİHİN HİÇ BİR DÖNEMİNDE BİRBİRLERİNE SİLAH ÇEKMEMİŞLERDİR; MARMARA GEMİSİ OLAYINA KADAR TEK KURŞUN ATMAMIŞLARDIR. HEP DOST YAŞAMIŞLARDIR. Biz Türkler Arap sempatimiz, milliyetciliğimiz nedeniyle İsrael'i düşman bellemişiz.
Ben bir TÜRK olarak ARAP düşmanı olmayayım da kim olsun. Bence HER TÜRK ARAP DÜŞMANI OLMALIDIR. Çünkü ARAPLAR TÜRK'ÜN EZELİ ve EBEDİ IRZ VE NAMUS DÜŞMANIDIR!!!.. ONUR VE HAYSİYET DÜŞMANIDIR... !!!
Arap Komutan Ebu Kuteybe'nin şu sözü meşhurdur.” Üç kelimelik ömrüm kalsa "Uktülühü -uktülühü -uktülühü" derim”. (Hepsini öldürün- hepsini öldürün- hepsini öldürün) ve gerçekten de  hepsini öldürdüler..
Bu 645 yılından 800 yıllarına kadar süren Türk-Arap savaşlarının en önemli noktaları ve sonuçları;
* 100 binin üzerinde Türk katledilmiştir.
* 50 binin üzerinde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.
* Şehirler yağmalanmış , “ganimet” diye halkın her şeyi talan edilmiştir.
* Tüm zenginlikler, tarihi eserler yok edilmiş, yakılmış, yıkılmıştır.
* Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamı”nda 40 bin kadar Türkün kafaları kesilerek 4 fersah (yak.24 km) yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır. (Tarihte böyle bir vahşetin örneği çok azdır.)
* Aynı şekilde “Curcan Katliamı”nda" da esir alınan yaklaşık 40 bin Türk'ün nehir kenarında kafaları kesilmiş, nehrin suyu kıpkızıl olmuş, cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.
*“Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman tutulmamış, “Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.
* Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.
*Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden dahi görmemişlerdir.
*Bu tarihi gerçekler "aman İslâma leke gelmesin, Islâm etkilenmesin" düşüncesiyle gizlenmekte, hiç bahsi bile geçmemektedir. Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmektedir. 

29 Ağustos 2014 Cuma

ERDEM ÖĞRETEN BİR DELİ’NİN (!) HİKÂYESİ ( Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR/Yurttaşsız Demokrasi/ Çizgi Kitabevi)

ERDEM ÖĞRETEN BİR
DELİ’NİN (!) HİKÂYESİ
Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR
Yurttaşsız Demokrasi/Çizgi Kitabevi
Bazen normal olan anormalleşir. Herşey anormalleşince, normal diye bir şey kalmaz... İstisnalar kaideyi (kuralı) bozmaz deriz... Bir de bakarız ki, istisnalar yaşam biçimi olmuş, artık kuralı kaideyi kimse hatırlamaz olmuş...
Hukuk güya vardır. Ama hukuk o kadar farklı yollardan ihlal edilir ki kalbura döner... Ama yine de birileri çıkıp der ki, “hak var, hukuk var...” Hukuk, günümüzde en iyi manipüle edilen alanlardan birisi... Baksanıza, herkesin hakimi, savcısı ayrı neredeyse... “Benim hâkimim, benim mahkemem” sözlerini sık sık okuyoruz basından...
Neyse, bugün başka bir hikâye anlatacağım... Başlığa “Bir Deli’nin (!) Hikâyesi” dediysem de, anlatacağım kişi deli falan değil... Fakat biraz öyle tanınıyor...
Birkaç yıl önce, telefonla beni aradı bir kitabımı alıp halka dağıttığını falan söyledi... Yani böyle bir konuşmaya “şok” olmazsınızda ne yaparsınız... Herkesin kitaptan kaçtığı bir çağda, adamın biri yüzlerce kitap alıp dağıtıyor... Başka yazarların kitaplarını da bana hediye etti.. E, tabi bu harekete bakıp adama deli dersiniz... Halka niye kitap dağıtasın be adam?
Bahsettiğim kişi, Bodrum Turgutreis’de yaşıyor... Adı, Galip Baran… Yetmişli yaşlarda... Herkese göre O bir deli... Emekli olunca kendini toplumsal işlere adamış (!)... Ama dedim ya çoğuna göre o bir deli...
Yaptığı işlerden bazı örnekler anlatayım... Deli olup olmadığına siz karar verin...
Kendini “bilinçolog” diye tanımlıyor.
Hatta kendini “Bilinç Üniversitesi Rektörü” diye tanımlıyor.
Şu kavramların güzelliğine bakınız… “Bencillik yerine, sencilliği içselleştirmeliyiz!” diyor.
Mesela, bütün yazarlara, sanatçılara, Cumhurbaşkanına, Başbakana, Meclis Başkanına, Genelkurmay Başkanına... Aklınıza hangi kurum ve yetkili gelirse, o kurum ve kişiye mektuplar yazıyor... Bu mektuplarda, toplumsal sorunlara, haksızlıklara, adalet arayışlarına yer veriyor ve bunları da yayınlıyor...
Mesela, “kırmızı ışıkta dur!” kampanyaları düzenliyor... Birçok şehirde yanına aldığı gençlerle halkın dikkatini çekmeye çalışıyor... Trafik kurallarına uymanın önemli bir uygarlık göstergesi olduğunu anlatmaya çalışıyor...
Mesela, yerlere “izmarit” ve diğer çöplerin atılmaması için kampanyalar düzenliyor... Bunların çoğu yerel ve ulusal basında defalarca yer aldı...
Toplumsal ve siyasal sorunlarımızın temelinde insani zaaflarımızın olduğunu herkese ve heryere duyurmaya çalışıyor... O’na göre bütün sorunların kaynağında “bencillik” var... Herkes, hoyratça kendi rahatı için başkalarını ve toplumu feda edebiliyor... O halde çözüm nedir?
Çözüm, günümüzde artık neredeyse hiç yaşamayan ve çoğuna göre “antikalaşmış” özverili olma... Kendisinin ifadesine göre, “Sorun bencillik, çözüm sencillik”... Eskilerin kullandığı kelimeyle “diğergamlık...” Kendinden önce başkasını ve toplumun yararını düşünmek... Artık bu düşünce ve duygular, “antika...” Eskiciler çarşısında ya bulunur ya bulunmaz... O yüzden de, böyle insanlar deli...
Bırakın özverili ve diğergam olmayı, insanların en kutsal duygularını kullanarak, insanların varını-yoğunu elinden alan, kanını emen haşeratla dolu etrafımız... Oysa, diğergamlıkta, bu toplumun neredeyse “kutsalları” arasında idi...
Bir de, yaşadığı kentte bir “Belediye Takip Merkezi” kurduğunu söylüyordu... Belediyenin kararlarını, etkinliklerini ve yanlışlarını izleyip halka duyuruyordu... Elbette belediyeler böylelerini sevmez... Ama o kadar harika bir fikir ki, keşke her kentte bir “Belediye Takip Merkezi” kurulsa... Halkın ve devletin kaynaklarını, holdinglere, şirketlere ve bilumum akrabaya “peşkeş” çekenlere göz açtırılmasa... Nerdeeeee....
Bahsettiğim bu deli (!) diyojen gibi... Delice aydınlatma hummasına tutulmuş ve bir delice şey daha yapmış... Okuyunca belki çok güleceksiniz ama, bana göre olması gerekeni yapmış... Kendince sanal bir “Bilinç Üniversitesi” kurmuş ve kendini onun rektörü ilan etmiş...
Bana göre toplumdaki anormalliklere, bilinçsizliklere ve aptallıklara verilecek en güzel tepki... Biraz Hoca Nasreddin tepkisi gibi... Adı bile muhteşem, “Bilinç Üniversitesi.” Zaten bazı düşünürler, bu çağı “aptallıklar çağı” olarak tanımlamıyor mu? Adeta uyuşturulmuş bilinçlerle varlığın ve yokluğun farkında olmayan, hayatını sorgulama mecali kalmamış zavallılardan oluşan bir topluma verilecek en iyi uyarı: Bilinç Üniversitesi... En fazla neyin eksiği yaşanıyor, canım memleketimizde? Elbette, “bilinç!”
Bu adam, evet deliliğe çok yakın... Ama, acaba yaptıkları ve söyledikleri kaybettiğimiz, unuttuğumuz, üzerine asit döküp yok ettiğimiz, bizi biz yapan değerlerimiz olmasın...
Çalmak, çırpmak, kayırmak, rantiye ve şantiye kurmak akıllılık da, toplumu bilinçlendirme çabaları delilik mi?
Kim bilir, belki öyledir!
Kim deli, kim akıllı?

14 Ağustos 2014 Perşembe

SİBEL EDMONDS, CIA'NIN ERDOĞAN'I NASIL ÇÖZDÜĞÜNÜ ANLATIYOR‏

[Ozel-Buro-Istihbarat] CIA DOSYASI: 
SİBEL EDMONDS, CIA'NIN ERDOĞAN'I NASIL ÇÖZDÜĞÜNÜ ANLATIYOR‏
Uzun süre Türkiye'de yaşadım ve Türkiye iç politikasını çok yakından takip ediyorum. Ve doğrusu, benim FBI muhbirlik davamın konusu aslında ABD-Türkiye arasındaki gizli görüşmeleri deşifre etmemden kaynaklanıyor.
Bu yüzden hem ABD'de, ABD çıkarlarına zarar verdiğim, hem de Türkiye'de Türkiye çıkarlarına zarar verdiğim gerekçesiyle iki ülkede de tamamen dışlandım.
İnsanlar Twitter üzerinden, sıradan vatandaşlar, soruyorlar, "Erdoğan hakkında düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz", yazdığım makalede bunu yapmaya çalıştım, ve insanların konuyu doğru anlayabilmesi için, ciddi bir tarihi arkaplan bilgisi vermek zorunda kaldım.
İnsanlar şaşırıyor, Erdoğan önceleri bir melekken, nasıl oldu da ABD için şimdi bir şeytan, bir düşman haline gelebildi, bu sistem nasıl çalışıyor? CIA'nın kukla hükümetler kurduğu, onları kullandığı, ve ardından bir gecede onları nasıl yokkettikleri bilenen bir gerçek. Aynı şey Erdoğan'ın da başına geliyor.
Ah evet, bu durum pek çok Amerikalı'ya Donald Rumsfeld'in Saddam'la tokalaştığı o unutulmaz görüntüleri, ve daha sonra gözden düştüğünde işgal ve yokedilişini hatırlatıyor.
Aynı süreç, Erdoğan'la ilişkilerde de açıkça görülüyor.
Ve Erdoğan'ın tasfiye süreci Gezi Parkı olayları ile başlamış gibi görünüyor, ancak makalenizde de belirttiğiniz gibi bunun çok daha geniş çaplı, farklı nedenleri var. Örneğin daha önce Bir Gladyo Projesi: Fetullah Gülen röportajımızda anlattığınız gibi Gülen'le de bağlantılı.
Peki, bu değişimin nedeni nedir? Erdoğan neden gözden düştü?
Evet, bütün bunlar bana göre Gülen ve Erdoğan arasındaki kavgayla başladı. Gülen cemaati AKP'nin hükümet olması için çok ciddi destek verdi, Erdoğan ve Gül'ün bütün bürokratları Gülen cemaatinin desteğiyle geldi o noktalara.
Ancak burda şuna dikkat etmek gerekiyor, Gülen sadece bir sembol. Asıl önemli olan ve işi yapan Gülen markası. 1997'den sonra CIA Gülen'i oyuna dahil etti. Gülen Türkiye'de şeriat düzeni kurmak istiyor ve suçlarından dolayı aranıyordu. CIA onu ABD'ye getirdi ve ne tesadüf ki CIA merkezinin hemen yanı başında bir eve yerleştirdi. Gülen şu anda 15 yıldır ABD'de yaşıyor ve 20-25 milyar dolarlık bir ağı kontrol ediyor ve kimse gerçekten bu paranın nerden geldiğini bilmiyor. Bu Gladyo A planı idi.
Gülen'in ABD dışında CIA ile birlikte açtığı okullar, camiler, medreseler birer birer kapatılıyor çünkü bu ülkeler, Gülen cemaatinin varlığının kendi ülkelerinin ulusal güvenliğine bir tehdit olduğunu, CIA ile ortak operasyonlarda kullanıldığını kavradılar.
Gülen cemaati ve CIA bununla kalmadı tabii ki, Türkiye'de büyük bir medya ağı kuruldu, satın almalar yoluyla, polis teşkilatına, hukuk, ve askeri alanlara sızdılar. Ve işte bu güç ağı, yani Gülen ve CIA ortak hareketi, Erdoğan'ı parlatarak hükümete taşıdı.
Aslında 97'de Erdoğan'ın üyesi olduğu parti askerlerin müdahalesiyle kapatılmış, Erdoğan hapse atılmış iken, 2002'de bu kez askerler geri adım attı, sessiz kaldı ve Erdoğan'ın başbakan olmasına izin verdi. Peki 1997-2002 arasında değişen neydi? Evet, artık Gladyo B planına geçilmişti, Gülen ABD'deydi artık.
Erdoğan o sırada değişmiş, aşırı güven kazanmış, beslenmiş, ve artık "bu imama artık boyun eğmek zorunda değilim, halk beni seviyor ve ben ne dersem inanıyorlar" demeye başladı. "İmam kabul etse de etmese de ben kendi istediklerimi artık özgürce yapabilirim" diyordu.
Erdoğan'daki bu aşırı güven sadece bir neden. Diğer bir neden de Erdoğan'ın İsrail'e karşı sert tutumu, sözünü geçirebiliyor görüntüsüydü. Türkiye'deki bütün partilere, medyaya rağmen bunu eleştiren de ne var ki Fetullah Gülen'di. Ve bu arada, bir yan not olarak şunu söyleyeyim ki, Gülen'in ABD'deki en büyük destekçisi de ordaki Yahudi lobisiydi. İsterseniz Google'a gidip, en büyük yahudi lobisi olan Aipac'i, ya da atc'yi sorgulayın "Gülen Aipac" şeklinde.
İlginç olan bir İslam Mollası, İmamı olan Gülen (!), Yahudi lobisi tarafından destekleniyordu.
Tek başına bu durum bile, insanların Gülen hakkında şüphe duyması, soru sormaya başlaması için yeterli bir nedendir.

Bu da Erdoğan Gülen arasındaki kavganın ikinci nedeniydi, yani Yahudi lobisinin desteklediği Gülen, Erdoğan'ın İsrail'e karşı sert çıkışlarını doğru bulmuyordu.
Ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Ve ardından Suriye konusu geldi. Türkiye, AKP hükümeti Suriye'deki muhalifleri eğitiyor, silahlandırıyor, ve bütün bunlar ABD tarafından, İncirlik üzerinden yönetiliyordu.
Buraya kadar her şey yolunda gidiyordu, ABD emrediyor, Erdoğan uyguluyor, Esad'ın devrilmesi için gereken herşey yapılıyordu. Ancak beklenmedik birşey oldu, ABD'de Esad'a uygulanan şiddet, saldırı hoş karşılanmamaya başlandı. Obama bu konudaki desteğini yitiriyordu. Ve tam bu noktada Rusya'nın devreye girmesi ABD'yi geri adım atmak zorunda bıraktı.
Ve işte tam bu sırada, Erdoğan'ın uyguladığı ABD emirleri Türk halkı tarafından sorgulanmaya başlandı. Türk halkı olanlardan, yapılanlardan hiç de memnun değillerdi. Çünkü Türkiye Suriye ile, Esad ile son derece iyi ilişkilere sahipti, ayrıca, Suriye müslüman bir komşu ülkeydi.
ABD geri çekilince, Erdoğan tamamen ortada kaldı. Artık halkı arasında popüler değil, nefret edilen bir lider olmaya başlamıştı. ABD artık verdiği sözleri tutmuyor, Erdoğan'ı tamamen yalnız bırakıyordu ki bu da Erdoğan'ı oldukça sinirlendirmişti. Bu da üçüncü bir neden oldu.
Bu noktada başka bir olay patlak verdi; Gezi Parkı olayları. Gülen, Erdoğan'la aralarındaki kavgada, bunu bir fırsat olarak değerlendirmek istedi. Ve Gülen protestolara kendi cemaatinden insanları soktu. Erdoğan başına neler geleceğini anlamıştı. CIA ve Gülen işe el atmış, protestolarda aktif rol oynamaya başlamıştı. Erdoğan bunu net olarak görüyordu.
Şüphesiz Gezi Parkı olayları gerçek halk tarafından başlatılmıştı, ancak CIA'nın kontrolündeki Gülen cemaati bunu, bu fırsatı değerlendirmekte gecikmemişti. Ve eş zamanlı olarak ABD ve Avrupa basınında Erdoğan "diktatör" olarak anılmaya başlandı. Erdoğan'ın El Kaide ile ilişkileri ortalığa dökülmeye başlandı ki, El Kaide'nin de ne tür bir operasyon olduğunu biz açıklamaya, deşifre etmeye daha önce çalışmıştık. Erdoğan artık El Kaide'nin parasal kaynak sağlayıcıları ile bağlantırılıyordu. Ve bütün bunlar, bu operasyonlar CIA tarafından yönetiliyordu.
Peki, bütün bunlar gayet açık, anlaşılabilir ancak benim kafama takılan soru şu, Gülen'le, daha doğrusu;
"CIA ile Erdoğan arasında bir sorun varsa eğer, bu sorunun nedeni nedir, CIA Türkiye'den, Erdoğan'dan ne istiyor?"
Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi. Asıl önemli olan, bu sembolün arkasındaki güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi. CIA'nın yapmak istediği, söz konusu ülkeyi tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti, ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı, diledikleri kukla hükümeti, yani Erdoğan'ı getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.
CIA'nın planı, Türkiye'yi bir model ülke olarak kullanmak, ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti, Ilımlı İslam projesini Orta Doğu'da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu. CIA, kullandığı kuklalarından birinin (Erdoğan) kontrolünü kaybediyordu, bu arada Gül'le hiçbir sorunları yoktu. Gül iyi bir uşak (bu kelime aynen kullanılıyor görüntülerde) olmuştu, emirleri harfiyen uyguluyordu.
Erdoğan boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için şunu söyledi; "Milyarlarca dolarlık silah alımlarını sizinle değil, ABD ile değil, Çin'le yapacağım".
Bu ölümcül bir hataydı, bu ABD ve NATO'nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayisini çileden çıkardı.
Ve Erdoğan daha da ileri giderek, AB'ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği'ne katılmak istediğini söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu. Ve bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Bir kukla, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı.
İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD'nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.
Erdoğan'a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız;
Birincisi, geri adım atacaksın, her şeyi geri saracak, İsrail'le ilişkilerini düzeltecek, Çin'den silah almaktan vazgeçeceksin, Şangay'dan uzak duracaksın, Gülen'den özür dileyeceksin, bu senin birinci seçeneğin.
İkinci seçeneğin, sessizce istifa edip gideceksin. Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik (Ç.N: CHP!). şu ana kadar çalıp çırptığın paraları da beraberinde götürebilirsin. Senden öncekiler de çaldı, sen de çaldın, ve bunlarla İngiltere'ye gitmene izin vereceğiz.
Üçüncü seçeneğin ise bizi beklemek olacaktır ki bu sana iki senaryo sunar; Kaddafi gibi, Saddam gibi yok edilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı'nda öldürürüz. ikinci senaryo da, Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin, seni İngiltere'de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün.
İşte şu anda, Erdoğan bu seçeneklerle karşı karşıya. Bu seçenekler Kaddafi, Saddam ve Mübarek'e sunulanlarla aynı, CIA böyle çalışıyor. Senaryolar o kadar aynı, şaşmaz ve detaylarıyla benzer ki, insan neredeyse aynı şeyleri tekrar tekrar görmekten sıkılıyor.
Ve birkaç ay içinde sonucu göreceğiz, çünkü bu durum fazla uzun sürmeyecek.
Sibel Deniz Edmonds is a former Federal Bureau of Investigation (FBI) translator and founder of the National Security Whistleblowers Coalition (NSWBC). [publicize twitter].[publicize facebook].[category istihbarat]
[tags CIA DOSYASI, SİBEL EDMONDS, CIA, tayyip ERDOĞAN]

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Ümit Köprülü Türkmen Şanı Medya ve Araştırma Merkezi Genel Yönetmeni

İktidar Türkmenlere yardım etti faturasını Sinan Oğan’a ödetti
Ümit Köprülü
Lanetlenmiş Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) 10 Haziran 2014 tarihinde Musul’un tamamen kontrolünü ele geçirdi.
Ardından en büyük Irak ilçesi  Türkmen Telafer ve ona bağlı Türkmen kasaba ve köyleri birer birer düştü.
Başınınzı fazla ağırtmıyayım, hatırlıyorsunuz Türkmeneli’de taş kalmadı yerinden oynamasın.
Tuzhurmatu, Tazehurmatu, Süleyman Bey, Amirli, Bastamlı, Yenice, Beşir, Çardağlı, Biravcılı, Şahraban, Karatepe, Karağan, Kızlarbat olayları sizce malum.
Musuldan başka Kerkük, Salaheddin, Diyale vilayetlerindeki Türkmen yoğunlu tüm ilçe, kasaba ve köyler 21’inci çağın en kanlı terör örgütünün saldırı ve işgaline maruz kaldı.
Yüzlerce Türkmenin acımazcasına katledildiğini
Binlerce Türkmen ailelerinin yurtlarından olduğunu
500 bin Türkmenin göçe maruz kaldığını
Onlarca Türkmenin başı kesildiğini
Onlarca Türkmenin cesetleri vahşice yakıldığını
Onlarca Türkmen çocuğunun sıcaklık ve kötü koşullar sonucu öldüğünü
Onlarca yaşlı ve gebe kadın sıcaklığa, açlık ve susuzluğa dayanmıyarak öldüğünü
Binlerce Türkmen evinin havaya uçurulduğunu
Birleşmiş Milletler Konseyi yetkilileri, dünya insani örgütler personelleri ve medyacılar internet üzerinden sesizce izlediler.
Ancak, Irak’ta 3 milyonun üstünde sayısı olan bir milletin yok olmasına dilsiz sağır kaldılar.
Allah razı olsun Türkiye’deki AKP iktidarı ne sebeple olursa olsun da en son, geçte kalmışsa elini Türkmeneli’deki mağdurlarımıza uzattı.
Türk Kızılayı, Afat ve Tika kurumlarını bölgeye koşturdu.
Tırlar yiyecek ve diğer ihtiyaç malzemelerini insanlara taşıdı.
Ancak gönül dilerdi ki iktidarın Başbakanı Sayın Erdoğan veya diğer bir yetkilisi bu yardımların bize yapılması sebebini Türkmen orduğumuz için olduğunu ilan etselerdi, değil de sadece insan olduğumuz için.
Bu da iktidarın milliyeçlikleri neticesiyle, Türkmenleri ne kadar sevmediğinin büyük bir kanıtıdır.
Anavatan’da Milliyetçi Haraket Partisi ve özellikle Sayın Lider Devlet Bahçeli ve Iğdır Milletvekili Sayın Sinan Oğan beylerin Tükmen acılarını Türkiye ve dünya gündemine taşımasalardı, iktidar böyle bir yardımı sunmaya asla yanaşmazdı.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri
AKP iktidarının Türkmenlere yardıma koşma nedeninin altında cumhurbaşkanlığını seçimlerini kaybetmek korkusu vardı.
Yardım sadece iktidarın çıkarları doğrultusunda yapılmış ve yapılmaktadır.
Bunu anavatan insanı bildiği gibi tüm Türkmen ve Türk dünyası insanı da bilmektedir.
Türkmenler geç ve az da olursa yardımı aldı
Fature Türkmen avukatlığını yapan Sinan Oğana’a kesildi.
Aslında Iğdır Milletvekili Sayın Sinan Oğan bey kimsenin avukatlığını yapmamıştır.
Türkmen sorununa önce bir Tük’ce sonra bir insanca davranmıştı.
Kürt ve Arapları kendi akrabası bilip yardımına koşan iktidara, Oğan bey, burası Türkiye’dir. Türkmler de bizim diğir yarımızdır ve hükümetin onlara yardım etmek zonunda olduğunun mesajını vermek istemiştir.
Gönül isterdi ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki tüm milletvekilleri dünya Türklerine karşı aynı hessasiyeti gösterselerdi.
Sayın Sinan Oğan Türkmen çilesini meclise taşıdı.
Defarca gündeme getirdi.
Sayesinde Türkmen soykırımı Türkiye’den ziyade, dünya gündemine de oturdu.
Ancak bunu AKP İktidarı ve milletvekilleri birtürlü sineye çekemediler.
Hatta fırsatı yakalıyıp ona kalleşce saldırdılar.
Sinan Oğan beye atılan her yumruk yüce Türk milletinden önce Türkmeneli’ndeki kaderine terk edilmiş perişan olan üç milyon Türkmene atılmıştır.
O yumruğu her Türkmen yaralı yüreğinde hissetmiştir ve Sinan oğan’ı bir kez daha bağrna basmayı istemiştir.
Onun o ak alınından öpmek istemişlerdi Türkmenler.
Türkiye hep sinan Oğan gibi temiz ve dürst evlatlarının sayesine ayakta durar, gelişir ve ilerler.
Türkiye’nin dünya ülkeleri arasındakidaki yeri ve değerini Sinan oğan gibileri sağlıyabilir.
Dünyanın Türkiyeye yapacağı bir hesap veya göstereceği bir saygı olursa, kesin o hesap ve saygı Sinan Oğan gibilerini göze alınarak olacaktır.
Son olarak Türkmeneli insanı adına Sayın Sinan oğan beye büyük geçmişler dileriz. Allah onun gibi Türk Milleti’nin yılmaz kahramanlarını korusun.
Ümit Köprülü
Türkmen Şanı Medya ve Araştırma Merkezi
Genel Yönetmeni

5 Ağustos 2014 Salı

Su, Su, Su...‏ (D. Ali ERCAN Prof. Dr…) Kocaeli ve Sakarya'yı besleyen Göl kuruyor!

Su, Su, Su...‏  
Kocaeli ve Sakarya'yı besleyen Göl kuruyor! 
(D. Ali ERCAN Prof. Dr…)
Bu fotoğrafta Göl sularının 200-300 metre içeriye çekildiği açıkça belli oluyor. Toplam alanı ~40 km2 ve ortalama derinliği 20 metre olan Gölün 2,5 metre seviye kaybetmesi, (~100 milyon m3 su)  Gölün yaklaşık %15 su kaybı demektir. Æ

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi
Son iki yılda kuraklığın etkisiyle gölü besleyen kaynakların önemli bölümünün kuruması sonucu su düzeyi giderek düşen Sapanca Gölü'nde tehlike her gün biraz daha büyüyor...Su düzeyi normalden 2,5 metre aşağı düşen gölün bazı noktalarında ötrifikasyon* belirtileri (Göl suyunu azot ve fosfor gibi elementlerle zenginleşerek kalitesinin içim bozulması) görülmeye başlandı.
Marmara Bölgesi'ne, 2012-13 yılı dahil yeterli miktarda kar ve yağmur düşmemesi sonucu, Kocaeli ve Sakarya'nın içme suyu havzası olan, ayrıca Dünyanın suyu içilebilir ender göllerinden biri olarak bilinen Sapanca Gölü su düzeyinin giderek düşmesine neden oldu. Daha önce sadece Sakarya Büyük şehir Belediyesi'nin şehir içme suyu şebekesi için su aldığı, bazı sanayi kuruluşlarının da su çektiği gölden, geçen yıldan itibarenKocaeli Büyük şehir Belediyesi de su almaya başladı.
Daha çok Kartepe'den gelen 14 derenin suyuyla beslenmesine rağmen Sapanca Gölü, iki belediyenin her gün daha da artan su ihtiyacını karşılamak için su çekmesi,  ayrıca gölü besleyen derelerin kuruması, diğer kaynaklar üzerinde de sayıları 30'u bulan su şirketlerinin (!) tesis kurması  nedeniyle beslenemez hale geldi. Bu yaz başından itibaren desu seviyesinde önlenemeyen bir düşüş görülmeye başladı.
Sakarya su kanalizasyon İdaresi'nin bugün yaptırdığı ölçümlere göre, normalde 32,2 olması gereken göldeki su işletme kodu, 29,6 ya kadar düştü. Gölden su çekmek için, yani işletme kodunun 32,2-29,9 arasında olması gerekirken, Belediyeler ve Sanayi kuruluşları başka kaynak olmadığından işletme kodu 29,6 ya düşmesine rağmen Gölden su çekmeye devam ediyorlar!
Kartepe sınırları içinde kalan bölgelerden su çekilmesi nedeniyle geniş bataklıklar oluştu. Göl suyunun üzerinin yeşillendiği, göl çevresindeki çekilmenin 100 metreyi aşmaya başladığı görüldü. Bu bölgelerde de daha önce suyla kaplı olan bölgedeki iskeleler, su kayağı tesisleri su mesafesinin 100 metre gerisinde kaldı. Bu arada aynı bölgede 200 metre kadar açıkta da, su seviyesi doğrudan 2,5 metre aşağı düştüğünden tarihi eser olduğu ileri sürülen yazı yapı taşları ve adacıklar da ortaya çıktı.
Adının yazılmasını istemeyen bir yetkili, "Maalesef gölde durum hiç iç açıcı değil. Şu anda ötrifikasyon yok; ama bu kış mevsiminde yeterli yağış olmaz ve göle yeterli su girişi sağlanmazsa o zaman ötrifikasyon görülür. 1-2 yıl içinde de Sapanca Gölü'nün suyu içilebilir özelliğini kaybeder" dedi.
* Eutrofication: Suyun içilebilirlik özelliğinin kaybı. ötrofikasyon yüzlerce hatta binlerce yıl alan bir yenilenme süreci gerektirir. Bu şekilde sağlıklı kullanım özelliğini kaybeden su ve toprak gibi yaşam kaynaklarının geri kazanımının bedeli çok ağırdır. æ

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Yeni bir tüketim ahlakı nasıl olmalı?, TEMA – Beyin Fırtınası Çalışması Sonuçları (Sonuç Bildirgesi)

Yeni bir tüketim ahlakı nasıl olmalı?
Kaliteli ve yeterli miktarda üretim anlayışını toplum olarak benimsemeliyiz.
İhracat miktarları da dikkate alınarak planlı üretim yapılmalıdır.
Bilinçli ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda, gerektiği kadar tüketim yapmalıyız.
TV reklâmları, basın ilanları, medyadaki yönlendirici haberlerden etkilenmemeyi öğrenmeli, her şeye sorgulayıcı yaklaşmalıyız.
Çağımızı ele geçirmiş alışveriş çılgınlığından sıyrılmalıyız. Çoğu zaman elimizdekilerle yetinmiyor, sürekli daha fazlasını, daha iyisini arzuluyoruz.
Sorgulayıcı bakış açışı oluşturarak, dış etkilerin bizi çeşitli yanlış şartlandırmalara yöneltmesine izin vermemeliyiz.
Cep telefonunun gereksiz kullanımı sera gazı yayılımını daha çok arttırmaktadır.
Plastik maddeleri kullanmadan önce bir kez daha düşünmeliyiz. Plastik gibi polimer maddelerin doğada yok olması çok uzun zaman gerektirmektedir.
Tüketmeden önce üretmeyi bilmeliyiz.
Bilinçli bir tüketim için önce kendimizi sonra etrafımızdaki insanları eğitmeliyiz.
Toplumun bazı kesimlerinde bu sorunlarla ilgili bir algı mevcut değil. Sorunun ne olduğunu, sebepleri ve sonuçlarını aktarmalıyız.
Görsel iletişim araçlarını bilinçli tüketim anlayışını yaygınlaştırmak için kullanmalıyız. Bu tip yayınlara ön ayak olmalı, talep etmeliyiz.
Tüketim bilincinin yaygınlaştırılmasında gençlerin ilgi alanları üzerinden onlara ulaşmaya çalışmalıyız.
Toplumun bazı kesimlerinde tüketimin bilincinin yeterli düzeyde olmaması nedeniyle, bu bilincin oluşması için öncelikle ekonomik sonuçlarından yaklaşılabilir (örn. su faturasında belirli miktarın üzerinde bir fiyat artışı). 
Toplumda davranış değişikliğinin oluşması için çeşitli teşvik edici ödüller ve caydırıcı cezalar uygulanabilir.
Televizyon kanallarında kalitesiz birçok yayın var, bunlara yeri geldiğinde tepkimizi göstermeliyiz.
Siyasi ve etik değerlerin ortak çıkarlarda buluşması gerektiğini düşünüyoruz.
Atıkların geri-dönüşüm sürecine sokulmasını kendi yaşantımızda bir alışkanlık ve gereklilik haline getirip toplumda da eğitim yoluyla yaygınlaşmasına önayak olmalıyız. Petrole bağımlılığı azaltmalıyız. Kullanılmış yağların bio-dizel olarak tekrar kullanıma girmesine önayak olmalıyız. Aspir en kurak bölgelerde bile yetişen ve bio-dizel üretiminde kullanılan bir bitki olduğundan, bio-dizel kullanımı çift yönlü kazanç sağlayacaktır.
Kaynakları etkin ve verimli bir şekilde kullanmalıyız.
Su kaynaklarımız sınırlı. Suyu içme suyu ve kullanım suyu (bahçe sulama, halı yıkama, araba yıkama vb.) olarak kategorize edip ihtiyacımıza göre kullanmalıyız.
Ülkemizde çok yaygın olan kaçak elektrik ve su kullanımının önüne geçmek için  öncelikli olarak işletmelerde, daha sonra konutlarda gerekli önlemler alınmalı.
Daha önce  altyapı çalışmaları uzun dönemi kapsayacak şekilde planlanıp yapılmadığından ve kaliteli malzeme kullanılmadığından kente dağıtılan suyun %48’i şebekelerimize gelmeden kayboluyordu. , yerel yönetimlerde planlama ve uygulamaların uzun dönemleri kapsayacak şekilde yapılmasını gençler olarak arzuluyoruz. İlimiz yerel yönetiminin bu yönde ilerlediğini görmek biz gençlere umut vermektedir.
Toplu taşıma araçlarının kullanımını tercih etmeli ve teşvik etmeliyiz.
Verimliliği yüksek, enerji kullanımı düşük ve uzun ömürlü tüketim maddelerini tercih etmeliyiz. Çevreye ve kendimize karşı daha saygılı bir tüketim anlayışını yerleştirmeliyiz.
Tek ve ortak bir çıkarımız var. “Doğal varlıkların korunması, yaşanabilir bir dünya.” Tek bir ses olup bu ortak çıkar doğrultusunda hareket etmeliyiz. Ortak çıkarımıza ters düşen uygulamalarla  karşılaştığımızda tepkimizi ortaya koymalıyız.
Amacımız, değerlerimizi yitirmeden kararların kısa vadeli değil uzun vadeli sonuçlarını dikkate alarak bilinçli bir toplum oluşturmak olmalıdır.
Hedefimiz, günü kurtaran değil, geleceği düşünüp geleceğine sahip çıkan bir tüketici ahlakı oluşturmaktır.
Kaynak: TEMA – Beyin Fırtınası Çalışması Sonuçları (Sonuç Bildirgesi) 
Derleyen: Galip BARAN, 03. 08. 2014