29 Ağustos 2014 Cuma

ERDEM ÖĞRETEN BİR DELİ’NİN (!) HİKÂYESİ ( Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR/Yurttaşsız Demokrasi/ Çizgi Kitabevi)

ERDEM ÖĞRETEN BİR
DELİ’NİN (!) HİKÂYESİ
Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR
Yurttaşsız Demokrasi/Çizgi Kitabevi
Bazen normal olan anormalleşir. Herşey anormalleşince, normal diye bir şey kalmaz... İstisnalar kaideyi (kuralı) bozmaz deriz... Bir de bakarız ki, istisnalar yaşam biçimi olmuş, artık kuralı kaideyi kimse hatırlamaz olmuş...
Hukuk güya vardır. Ama hukuk o kadar farklı yollardan ihlal edilir ki kalbura döner... Ama yine de birileri çıkıp der ki, “hak var, hukuk var...” Hukuk, günümüzde en iyi manipüle edilen alanlardan birisi... Baksanıza, herkesin hakimi, savcısı ayrı neredeyse... “Benim hâkimim, benim mahkemem” sözlerini sık sık okuyoruz basından...
Neyse, bugün başka bir hikâye anlatacağım... Başlığa “Bir Deli’nin (!) Hikâyesi” dediysem de, anlatacağım kişi deli falan değil... Fakat biraz öyle tanınıyor...
Birkaç yıl önce, telefonla beni aradı bir kitabımı alıp halka dağıttığını falan söyledi... Yani böyle bir konuşmaya “şok” olmazsınızda ne yaparsınız... Herkesin kitaptan kaçtığı bir çağda, adamın biri yüzlerce kitap alıp dağıtıyor... Başka yazarların kitaplarını da bana hediye etti.. E, tabi bu harekete bakıp adama deli dersiniz... Halka niye kitap dağıtasın be adam?
Bahsettiğim kişi, Bodrum Turgutreis’de yaşıyor... Adı, Galip Baran… Yetmişli yaşlarda... Herkese göre O bir deli... Emekli olunca kendini toplumsal işlere adamış (!)... Ama dedim ya çoğuna göre o bir deli...
Yaptığı işlerden bazı örnekler anlatayım... Deli olup olmadığına siz karar verin...
Kendini “bilinçolog” diye tanımlıyor.
Hatta kendini “Bilinç Üniversitesi Rektörü” diye tanımlıyor.
Şu kavramların güzelliğine bakınız… “Bencillik yerine, sencilliği içselleştirmeliyiz!” diyor.
Mesela, bütün yazarlara, sanatçılara, Cumhurbaşkanına, Başbakana, Meclis Başkanına, Genelkurmay Başkanına... Aklınıza hangi kurum ve yetkili gelirse, o kurum ve kişiye mektuplar yazıyor... Bu mektuplarda, toplumsal sorunlara, haksızlıklara, adalet arayışlarına yer veriyor ve bunları da yayınlıyor...
Mesela, “kırmızı ışıkta dur!” kampanyaları düzenliyor... Birçok şehirde yanına aldığı gençlerle halkın dikkatini çekmeye çalışıyor... Trafik kurallarına uymanın önemli bir uygarlık göstergesi olduğunu anlatmaya çalışıyor...
Mesela, yerlere “izmarit” ve diğer çöplerin atılmaması için kampanyalar düzenliyor... Bunların çoğu yerel ve ulusal basında defalarca yer aldı...
Toplumsal ve siyasal sorunlarımızın temelinde insani zaaflarımızın olduğunu herkese ve heryere duyurmaya çalışıyor... O’na göre bütün sorunların kaynağında “bencillik” var... Herkes, hoyratça kendi rahatı için başkalarını ve toplumu feda edebiliyor... O halde çözüm nedir?
Çözüm, günümüzde artık neredeyse hiç yaşamayan ve çoğuna göre “antikalaşmış” özverili olma... Kendisinin ifadesine göre, “Sorun bencillik, çözüm sencillik”... Eskilerin kullandığı kelimeyle “diğergamlık...” Kendinden önce başkasını ve toplumun yararını düşünmek... Artık bu düşünce ve duygular, “antika...” Eskiciler çarşısında ya bulunur ya bulunmaz... O yüzden de, böyle insanlar deli...
Bırakın özverili ve diğergam olmayı, insanların en kutsal duygularını kullanarak, insanların varını-yoğunu elinden alan, kanını emen haşeratla dolu etrafımız... Oysa, diğergamlıkta, bu toplumun neredeyse “kutsalları” arasında idi...
Bir de, yaşadığı kentte bir “Belediye Takip Merkezi” kurduğunu söylüyordu... Belediyenin kararlarını, etkinliklerini ve yanlışlarını izleyip halka duyuruyordu... Elbette belediyeler böylelerini sevmez... Ama o kadar harika bir fikir ki, keşke her kentte bir “Belediye Takip Merkezi” kurulsa... Halkın ve devletin kaynaklarını, holdinglere, şirketlere ve bilumum akrabaya “peşkeş” çekenlere göz açtırılmasa... Nerdeeeee....
Bahsettiğim bu deli (!) diyojen gibi... Delice aydınlatma hummasına tutulmuş ve bir delice şey daha yapmış... Okuyunca belki çok güleceksiniz ama, bana göre olması gerekeni yapmış... Kendince sanal bir “Bilinç Üniversitesi” kurmuş ve kendini onun rektörü ilan etmiş...
Bana göre toplumdaki anormalliklere, bilinçsizliklere ve aptallıklara verilecek en güzel tepki... Biraz Hoca Nasreddin tepkisi gibi... Adı bile muhteşem, “Bilinç Üniversitesi.” Zaten bazı düşünürler, bu çağı “aptallıklar çağı” olarak tanımlamıyor mu? Adeta uyuşturulmuş bilinçlerle varlığın ve yokluğun farkında olmayan, hayatını sorgulama mecali kalmamış zavallılardan oluşan bir topluma verilecek en iyi uyarı: Bilinç Üniversitesi... En fazla neyin eksiği yaşanıyor, canım memleketimizde? Elbette, “bilinç!”
Bu adam, evet deliliğe çok yakın... Ama, acaba yaptıkları ve söyledikleri kaybettiğimiz, unuttuğumuz, üzerine asit döküp yok ettiğimiz, bizi biz yapan değerlerimiz olmasın...
Çalmak, çırpmak, kayırmak, rantiye ve şantiye kurmak akıllılık da, toplumu bilinçlendirme çabaları delilik mi?
Kim bilir, belki öyledir!
Kim deli, kim akıllı?

14 Ağustos 2014 Perşembe

SİBEL EDMONDS, CIA'NIN ERDOĞAN'I NASIL ÇÖZDÜĞÜNÜ ANLATIYOR‏

[Ozel-Buro-Istihbarat] CIA DOSYASI: 
SİBEL EDMONDS, CIA'NIN ERDOĞAN'I NASIL ÇÖZDÜĞÜNÜ ANLATIYOR‏
Uzun süre Türkiye'de yaşadım ve Türkiye iç politikasını çok yakından takip ediyorum. Ve doğrusu, benim FBI muhbirlik davamın konusu aslında ABD-Türkiye arasındaki gizli görüşmeleri deşifre etmemden kaynaklanıyor.
Bu yüzden hem ABD'de, ABD çıkarlarına zarar verdiğim, hem de Türkiye'de Türkiye çıkarlarına zarar verdiğim gerekçesiyle iki ülkede de tamamen dışlandım.
İnsanlar Twitter üzerinden, sıradan vatandaşlar, soruyorlar, "Erdoğan hakkında düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz", yazdığım makalede bunu yapmaya çalıştım, ve insanların konuyu doğru anlayabilmesi için, ciddi bir tarihi arkaplan bilgisi vermek zorunda kaldım.
İnsanlar şaşırıyor, Erdoğan önceleri bir melekken, nasıl oldu da ABD için şimdi bir şeytan, bir düşman haline gelebildi, bu sistem nasıl çalışıyor? CIA'nın kukla hükümetler kurduğu, onları kullandığı, ve ardından bir gecede onları nasıl yokkettikleri bilenen bir gerçek. Aynı şey Erdoğan'ın da başına geliyor.
Ah evet, bu durum pek çok Amerikalı'ya Donald Rumsfeld'in Saddam'la tokalaştığı o unutulmaz görüntüleri, ve daha sonra gözden düştüğünde işgal ve yokedilişini hatırlatıyor.
Aynı süreç, Erdoğan'la ilişkilerde de açıkça görülüyor.
Ve Erdoğan'ın tasfiye süreci Gezi Parkı olayları ile başlamış gibi görünüyor, ancak makalenizde de belirttiğiniz gibi bunun çok daha geniş çaplı, farklı nedenleri var. Örneğin daha önce Bir Gladyo Projesi: Fetullah Gülen röportajımızda anlattığınız gibi Gülen'le de bağlantılı.
Peki, bu değişimin nedeni nedir? Erdoğan neden gözden düştü?
Evet, bütün bunlar bana göre Gülen ve Erdoğan arasındaki kavgayla başladı. Gülen cemaati AKP'nin hükümet olması için çok ciddi destek verdi, Erdoğan ve Gül'ün bütün bürokratları Gülen cemaatinin desteğiyle geldi o noktalara.
Ancak burda şuna dikkat etmek gerekiyor, Gülen sadece bir sembol. Asıl önemli olan ve işi yapan Gülen markası. 1997'den sonra CIA Gülen'i oyuna dahil etti. Gülen Türkiye'de şeriat düzeni kurmak istiyor ve suçlarından dolayı aranıyordu. CIA onu ABD'ye getirdi ve ne tesadüf ki CIA merkezinin hemen yanı başında bir eve yerleştirdi. Gülen şu anda 15 yıldır ABD'de yaşıyor ve 20-25 milyar dolarlık bir ağı kontrol ediyor ve kimse gerçekten bu paranın nerden geldiğini bilmiyor. Bu Gladyo A planı idi.
Gülen'in ABD dışında CIA ile birlikte açtığı okullar, camiler, medreseler birer birer kapatılıyor çünkü bu ülkeler, Gülen cemaatinin varlığının kendi ülkelerinin ulusal güvenliğine bir tehdit olduğunu, CIA ile ortak operasyonlarda kullanıldığını kavradılar.
Gülen cemaati ve CIA bununla kalmadı tabii ki, Türkiye'de büyük bir medya ağı kuruldu, satın almalar yoluyla, polis teşkilatına, hukuk, ve askeri alanlara sızdılar. Ve işte bu güç ağı, yani Gülen ve CIA ortak hareketi, Erdoğan'ı parlatarak hükümete taşıdı.
Aslında 97'de Erdoğan'ın üyesi olduğu parti askerlerin müdahalesiyle kapatılmış, Erdoğan hapse atılmış iken, 2002'de bu kez askerler geri adım attı, sessiz kaldı ve Erdoğan'ın başbakan olmasına izin verdi. Peki 1997-2002 arasında değişen neydi? Evet, artık Gladyo B planına geçilmişti, Gülen ABD'deydi artık.
Erdoğan o sırada değişmiş, aşırı güven kazanmış, beslenmiş, ve artık "bu imama artık boyun eğmek zorunda değilim, halk beni seviyor ve ben ne dersem inanıyorlar" demeye başladı. "İmam kabul etse de etmese de ben kendi istediklerimi artık özgürce yapabilirim" diyordu.
Erdoğan'daki bu aşırı güven sadece bir neden. Diğer bir neden de Erdoğan'ın İsrail'e karşı sert tutumu, sözünü geçirebiliyor görüntüsüydü. Türkiye'deki bütün partilere, medyaya rağmen bunu eleştiren de ne var ki Fetullah Gülen'di. Ve bu arada, bir yan not olarak şunu söyleyeyim ki, Gülen'in ABD'deki en büyük destekçisi de ordaki Yahudi lobisiydi. İsterseniz Google'a gidip, en büyük yahudi lobisi olan Aipac'i, ya da atc'yi sorgulayın "Gülen Aipac" şeklinde.
İlginç olan bir İslam Mollası, İmamı olan Gülen (!), Yahudi lobisi tarafından destekleniyordu.
Tek başına bu durum bile, insanların Gülen hakkında şüphe duyması, soru sormaya başlaması için yeterli bir nedendir.

Bu da Erdoğan Gülen arasındaki kavganın ikinci nedeniydi, yani Yahudi lobisinin desteklediği Gülen, Erdoğan'ın İsrail'e karşı sert çıkışlarını doğru bulmuyordu.
Ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Ve ardından Suriye konusu geldi. Türkiye, AKP hükümeti Suriye'deki muhalifleri eğitiyor, silahlandırıyor, ve bütün bunlar ABD tarafından, İncirlik üzerinden yönetiliyordu.
Buraya kadar her şey yolunda gidiyordu, ABD emrediyor, Erdoğan uyguluyor, Esad'ın devrilmesi için gereken herşey yapılıyordu. Ancak beklenmedik birşey oldu, ABD'de Esad'a uygulanan şiddet, saldırı hoş karşılanmamaya başlandı. Obama bu konudaki desteğini yitiriyordu. Ve tam bu noktada Rusya'nın devreye girmesi ABD'yi geri adım atmak zorunda bıraktı.
Ve işte tam bu sırada, Erdoğan'ın uyguladığı ABD emirleri Türk halkı tarafından sorgulanmaya başlandı. Türk halkı olanlardan, yapılanlardan hiç de memnun değillerdi. Çünkü Türkiye Suriye ile, Esad ile son derece iyi ilişkilere sahipti, ayrıca, Suriye müslüman bir komşu ülkeydi.
ABD geri çekilince, Erdoğan tamamen ortada kaldı. Artık halkı arasında popüler değil, nefret edilen bir lider olmaya başlamıştı. ABD artık verdiği sözleri tutmuyor, Erdoğan'ı tamamen yalnız bırakıyordu ki bu da Erdoğan'ı oldukça sinirlendirmişti. Bu da üçüncü bir neden oldu.
Bu noktada başka bir olay patlak verdi; Gezi Parkı olayları. Gülen, Erdoğan'la aralarındaki kavgada, bunu bir fırsat olarak değerlendirmek istedi. Ve Gülen protestolara kendi cemaatinden insanları soktu. Erdoğan başına neler geleceğini anlamıştı. CIA ve Gülen işe el atmış, protestolarda aktif rol oynamaya başlamıştı. Erdoğan bunu net olarak görüyordu.
Şüphesiz Gezi Parkı olayları gerçek halk tarafından başlatılmıştı, ancak CIA'nın kontrolündeki Gülen cemaati bunu, bu fırsatı değerlendirmekte gecikmemişti. Ve eş zamanlı olarak ABD ve Avrupa basınında Erdoğan "diktatör" olarak anılmaya başlandı. Erdoğan'ın El Kaide ile ilişkileri ortalığa dökülmeye başlandı ki, El Kaide'nin de ne tür bir operasyon olduğunu biz açıklamaya, deşifre etmeye daha önce çalışmıştık. Erdoğan artık El Kaide'nin parasal kaynak sağlayıcıları ile bağlantırılıyordu. Ve bütün bunlar, bu operasyonlar CIA tarafından yönetiliyordu.
Peki, bütün bunlar gayet açık, anlaşılabilir ancak benim kafama takılan soru şu, Gülen'le, daha doğrusu;
"CIA ile Erdoğan arasında bir sorun varsa eğer, bu sorunun nedeni nedir, CIA Türkiye'den, Erdoğan'dan ne istiyor?"
Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi. Asıl önemli olan, bu sembolün arkasındaki güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi. CIA'nın yapmak istediği, söz konusu ülkeyi tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti, ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı, diledikleri kukla hükümeti, yani Erdoğan'ı getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.
CIA'nın planı, Türkiye'yi bir model ülke olarak kullanmak, ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti, Ilımlı İslam projesini Orta Doğu'da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu. CIA, kullandığı kuklalarından birinin (Erdoğan) kontrolünü kaybediyordu, bu arada Gül'le hiçbir sorunları yoktu. Gül iyi bir uşak (bu kelime aynen kullanılıyor görüntülerde) olmuştu, emirleri harfiyen uyguluyordu.
Erdoğan boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için şunu söyledi; "Milyarlarca dolarlık silah alımlarını sizinle değil, ABD ile değil, Çin'le yapacağım".
Bu ölümcül bir hataydı, bu ABD ve NATO'nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayisini çileden çıkardı.
Ve Erdoğan daha da ileri giderek, AB'ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği'ne katılmak istediğini söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu. Ve bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Bir kukla, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı.
İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD'nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.
Erdoğan'a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız;
Birincisi, geri adım atacaksın, her şeyi geri saracak, İsrail'le ilişkilerini düzeltecek, Çin'den silah almaktan vazgeçeceksin, Şangay'dan uzak duracaksın, Gülen'den özür dileyeceksin, bu senin birinci seçeneğin.
İkinci seçeneğin, sessizce istifa edip gideceksin. Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik (Ç.N: CHP!). şu ana kadar çalıp çırptığın paraları da beraberinde götürebilirsin. Senden öncekiler de çaldı, sen de çaldın, ve bunlarla İngiltere'ye gitmene izin vereceğiz.
Üçüncü seçeneğin ise bizi beklemek olacaktır ki bu sana iki senaryo sunar; Kaddafi gibi, Saddam gibi yok edilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı'nda öldürürüz. ikinci senaryo da, Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin, seni İngiltere'de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün.
İşte şu anda, Erdoğan bu seçeneklerle karşı karşıya. Bu seçenekler Kaddafi, Saddam ve Mübarek'e sunulanlarla aynı, CIA böyle çalışıyor. Senaryolar o kadar aynı, şaşmaz ve detaylarıyla benzer ki, insan neredeyse aynı şeyleri tekrar tekrar görmekten sıkılıyor.
Ve birkaç ay içinde sonucu göreceğiz, çünkü bu durum fazla uzun sürmeyecek.
Sibel Deniz Edmonds is a former Federal Bureau of Investigation (FBI) translator and founder of the National Security Whistleblowers Coalition (NSWBC). [publicize twitter].[publicize facebook].[category istihbarat]
[tags CIA DOSYASI, SİBEL EDMONDS, CIA, tayyip ERDOĞAN]

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Ümit Köprülü Türkmen Şanı Medya ve Araştırma Merkezi Genel Yönetmeni

İktidar Türkmenlere yardım etti faturasını Sinan Oğan’a ödetti
Ümit Köprülü
Lanetlenmiş Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) 10 Haziran 2014 tarihinde Musul’un tamamen kontrolünü ele geçirdi.
Ardından en büyük Irak ilçesi  Türkmen Telafer ve ona bağlı Türkmen kasaba ve köyleri birer birer düştü.
Başınınzı fazla ağırtmıyayım, hatırlıyorsunuz Türkmeneli’de taş kalmadı yerinden oynamasın.
Tuzhurmatu, Tazehurmatu, Süleyman Bey, Amirli, Bastamlı, Yenice, Beşir, Çardağlı, Biravcılı, Şahraban, Karatepe, Karağan, Kızlarbat olayları sizce malum.
Musuldan başka Kerkük, Salaheddin, Diyale vilayetlerindeki Türkmen yoğunlu tüm ilçe, kasaba ve köyler 21’inci çağın en kanlı terör örgütünün saldırı ve işgaline maruz kaldı.
Yüzlerce Türkmenin acımazcasına katledildiğini
Binlerce Türkmen ailelerinin yurtlarından olduğunu
500 bin Türkmenin göçe maruz kaldığını
Onlarca Türkmenin başı kesildiğini
Onlarca Türkmenin cesetleri vahşice yakıldığını
Onlarca Türkmen çocuğunun sıcaklık ve kötü koşullar sonucu öldüğünü
Onlarca yaşlı ve gebe kadın sıcaklığa, açlık ve susuzluğa dayanmıyarak öldüğünü
Binlerce Türkmen evinin havaya uçurulduğunu
Birleşmiş Milletler Konseyi yetkilileri, dünya insani örgütler personelleri ve medyacılar internet üzerinden sesizce izlediler.
Ancak, Irak’ta 3 milyonun üstünde sayısı olan bir milletin yok olmasına dilsiz sağır kaldılar.
Allah razı olsun Türkiye’deki AKP iktidarı ne sebeple olursa olsun da en son, geçte kalmışsa elini Türkmeneli’deki mağdurlarımıza uzattı.
Türk Kızılayı, Afat ve Tika kurumlarını bölgeye koşturdu.
Tırlar yiyecek ve diğer ihtiyaç malzemelerini insanlara taşıdı.
Ancak gönül dilerdi ki iktidarın Başbakanı Sayın Erdoğan veya diğer bir yetkilisi bu yardımların bize yapılması sebebini Türkmen orduğumuz için olduğunu ilan etselerdi, değil de sadece insan olduğumuz için.
Bu da iktidarın milliyeçlikleri neticesiyle, Türkmenleri ne kadar sevmediğinin büyük bir kanıtıdır.
Anavatan’da Milliyetçi Haraket Partisi ve özellikle Sayın Lider Devlet Bahçeli ve Iğdır Milletvekili Sayın Sinan Oğan beylerin Tükmen acılarını Türkiye ve dünya gündemine taşımasalardı, iktidar böyle bir yardımı sunmaya asla yanaşmazdı.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri
AKP iktidarının Türkmenlere yardıma koşma nedeninin altında cumhurbaşkanlığını seçimlerini kaybetmek korkusu vardı.
Yardım sadece iktidarın çıkarları doğrultusunda yapılmış ve yapılmaktadır.
Bunu anavatan insanı bildiği gibi tüm Türkmen ve Türk dünyası insanı da bilmektedir.
Türkmenler geç ve az da olursa yardımı aldı
Fature Türkmen avukatlığını yapan Sinan Oğana’a kesildi.
Aslında Iğdır Milletvekili Sayın Sinan Oğan bey kimsenin avukatlığını yapmamıştır.
Türkmen sorununa önce bir Tük’ce sonra bir insanca davranmıştı.
Kürt ve Arapları kendi akrabası bilip yardımına koşan iktidara, Oğan bey, burası Türkiye’dir. Türkmler de bizim diğir yarımızdır ve hükümetin onlara yardım etmek zonunda olduğunun mesajını vermek istemiştir.
Gönül isterdi ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki tüm milletvekilleri dünya Türklerine karşı aynı hessasiyeti gösterselerdi.
Sayın Sinan Oğan Türkmen çilesini meclise taşıdı.
Defarca gündeme getirdi.
Sayesinde Türkmen soykırımı Türkiye’den ziyade, dünya gündemine de oturdu.
Ancak bunu AKP İktidarı ve milletvekilleri birtürlü sineye çekemediler.
Hatta fırsatı yakalıyıp ona kalleşce saldırdılar.
Sinan Oğan beye atılan her yumruk yüce Türk milletinden önce Türkmeneli’ndeki kaderine terk edilmiş perişan olan üç milyon Türkmene atılmıştır.
O yumruğu her Türkmen yaralı yüreğinde hissetmiştir ve Sinan oğan’ı bir kez daha bağrna basmayı istemiştir.
Onun o ak alınından öpmek istemişlerdi Türkmenler.
Türkiye hep sinan Oğan gibi temiz ve dürst evlatlarının sayesine ayakta durar, gelişir ve ilerler.
Türkiye’nin dünya ülkeleri arasındakidaki yeri ve değerini Sinan oğan gibileri sağlıyabilir.
Dünyanın Türkiyeye yapacağı bir hesap veya göstereceği bir saygı olursa, kesin o hesap ve saygı Sinan Oğan gibilerini göze alınarak olacaktır.
Son olarak Türkmeneli insanı adına Sayın Sinan oğan beye büyük geçmişler dileriz. Allah onun gibi Türk Milleti’nin yılmaz kahramanlarını korusun.
Ümit Köprülü
Türkmen Şanı Medya ve Araştırma Merkezi
Genel Yönetmeni

5 Ağustos 2014 Salı

Su, Su, Su...‏ (D. Ali ERCAN Prof. Dr…) Kocaeli ve Sakarya'yı besleyen Göl kuruyor!

Su, Su, Su...‏  
Kocaeli ve Sakarya'yı besleyen Göl kuruyor! 
(D. Ali ERCAN Prof. Dr…)
Bu fotoğrafta Göl sularının 200-300 metre içeriye çekildiği açıkça belli oluyor. Toplam alanı ~40 km2 ve ortalama derinliği 20 metre olan Gölün 2,5 metre seviye kaybetmesi, (~100 milyon m3 su)  Gölün yaklaşık %15 su kaybı demektir. Æ

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi
Son iki yılda kuraklığın etkisiyle gölü besleyen kaynakların önemli bölümünün kuruması sonucu su düzeyi giderek düşen Sapanca Gölü'nde tehlike her gün biraz daha büyüyor...Su düzeyi normalden 2,5 metre aşağı düşen gölün bazı noktalarında ötrifikasyon* belirtileri (Göl suyunu azot ve fosfor gibi elementlerle zenginleşerek kalitesinin içim bozulması) görülmeye başlandı.
Marmara Bölgesi'ne, 2012-13 yılı dahil yeterli miktarda kar ve yağmur düşmemesi sonucu, Kocaeli ve Sakarya'nın içme suyu havzası olan, ayrıca Dünyanın suyu içilebilir ender göllerinden biri olarak bilinen Sapanca Gölü su düzeyinin giderek düşmesine neden oldu. Daha önce sadece Sakarya Büyük şehir Belediyesi'nin şehir içme suyu şebekesi için su aldığı, bazı sanayi kuruluşlarının da su çektiği gölden, geçen yıldan itibarenKocaeli Büyük şehir Belediyesi de su almaya başladı.
Daha çok Kartepe'den gelen 14 derenin suyuyla beslenmesine rağmen Sapanca Gölü, iki belediyenin her gün daha da artan su ihtiyacını karşılamak için su çekmesi,  ayrıca gölü besleyen derelerin kuruması, diğer kaynaklar üzerinde de sayıları 30'u bulan su şirketlerinin (!) tesis kurması  nedeniyle beslenemez hale geldi. Bu yaz başından itibaren desu seviyesinde önlenemeyen bir düşüş görülmeye başladı.
Sakarya su kanalizasyon İdaresi'nin bugün yaptırdığı ölçümlere göre, normalde 32,2 olması gereken göldeki su işletme kodu, 29,6 ya kadar düştü. Gölden su çekmek için, yani işletme kodunun 32,2-29,9 arasında olması gerekirken, Belediyeler ve Sanayi kuruluşları başka kaynak olmadığından işletme kodu 29,6 ya düşmesine rağmen Gölden su çekmeye devam ediyorlar!
Kartepe sınırları içinde kalan bölgelerden su çekilmesi nedeniyle geniş bataklıklar oluştu. Göl suyunun üzerinin yeşillendiği, göl çevresindeki çekilmenin 100 metreyi aşmaya başladığı görüldü. Bu bölgelerde de daha önce suyla kaplı olan bölgedeki iskeleler, su kayağı tesisleri su mesafesinin 100 metre gerisinde kaldı. Bu arada aynı bölgede 200 metre kadar açıkta da, su seviyesi doğrudan 2,5 metre aşağı düştüğünden tarihi eser olduğu ileri sürülen yazı yapı taşları ve adacıklar da ortaya çıktı.
Adının yazılmasını istemeyen bir yetkili, "Maalesef gölde durum hiç iç açıcı değil. Şu anda ötrifikasyon yok; ama bu kış mevsiminde yeterli yağış olmaz ve göle yeterli su girişi sağlanmazsa o zaman ötrifikasyon görülür. 1-2 yıl içinde de Sapanca Gölü'nün suyu içilebilir özelliğini kaybeder" dedi.
* Eutrofication: Suyun içilebilirlik özelliğinin kaybı. ötrofikasyon yüzlerce hatta binlerce yıl alan bir yenilenme süreci gerektirir. Bu şekilde sağlıklı kullanım özelliğini kaybeden su ve toprak gibi yaşam kaynaklarının geri kazanımının bedeli çok ağırdır. æ

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Yeni bir tüketim ahlakı nasıl olmalı?, TEMA – Beyin Fırtınası Çalışması Sonuçları (Sonuç Bildirgesi)

Yeni bir tüketim ahlakı nasıl olmalı?
Kaliteli ve yeterli miktarda üretim anlayışını toplum olarak benimsemeliyiz.
İhracat miktarları da dikkate alınarak planlı üretim yapılmalıdır.
Bilinçli ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda, gerektiği kadar tüketim yapmalıyız.
TV reklâmları, basın ilanları, medyadaki yönlendirici haberlerden etkilenmemeyi öğrenmeli, her şeye sorgulayıcı yaklaşmalıyız.
Çağımızı ele geçirmiş alışveriş çılgınlığından sıyrılmalıyız. Çoğu zaman elimizdekilerle yetinmiyor, sürekli daha fazlasını, daha iyisini arzuluyoruz.
Sorgulayıcı bakış açışı oluşturarak, dış etkilerin bizi çeşitli yanlış şartlandırmalara yöneltmesine izin vermemeliyiz.
Cep telefonunun gereksiz kullanımı sera gazı yayılımını daha çok arttırmaktadır.
Plastik maddeleri kullanmadan önce bir kez daha düşünmeliyiz. Plastik gibi polimer maddelerin doğada yok olması çok uzun zaman gerektirmektedir.
Tüketmeden önce üretmeyi bilmeliyiz.
Bilinçli bir tüketim için önce kendimizi sonra etrafımızdaki insanları eğitmeliyiz.
Toplumun bazı kesimlerinde bu sorunlarla ilgili bir algı mevcut değil. Sorunun ne olduğunu, sebepleri ve sonuçlarını aktarmalıyız.
Görsel iletişim araçlarını bilinçli tüketim anlayışını yaygınlaştırmak için kullanmalıyız. Bu tip yayınlara ön ayak olmalı, talep etmeliyiz.
Tüketim bilincinin yaygınlaştırılmasında gençlerin ilgi alanları üzerinden onlara ulaşmaya çalışmalıyız.
Toplumun bazı kesimlerinde tüketimin bilincinin yeterli düzeyde olmaması nedeniyle, bu bilincin oluşması için öncelikle ekonomik sonuçlarından yaklaşılabilir (örn. su faturasında belirli miktarın üzerinde bir fiyat artışı). 
Toplumda davranış değişikliğinin oluşması için çeşitli teşvik edici ödüller ve caydırıcı cezalar uygulanabilir.
Televizyon kanallarında kalitesiz birçok yayın var, bunlara yeri geldiğinde tepkimizi göstermeliyiz.
Siyasi ve etik değerlerin ortak çıkarlarda buluşması gerektiğini düşünüyoruz.
Atıkların geri-dönüşüm sürecine sokulmasını kendi yaşantımızda bir alışkanlık ve gereklilik haline getirip toplumda da eğitim yoluyla yaygınlaşmasına önayak olmalıyız. Petrole bağımlılığı azaltmalıyız. Kullanılmış yağların bio-dizel olarak tekrar kullanıma girmesine önayak olmalıyız. Aspir en kurak bölgelerde bile yetişen ve bio-dizel üretiminde kullanılan bir bitki olduğundan, bio-dizel kullanımı çift yönlü kazanç sağlayacaktır.
Kaynakları etkin ve verimli bir şekilde kullanmalıyız.
Su kaynaklarımız sınırlı. Suyu içme suyu ve kullanım suyu (bahçe sulama, halı yıkama, araba yıkama vb.) olarak kategorize edip ihtiyacımıza göre kullanmalıyız.
Ülkemizde çok yaygın olan kaçak elektrik ve su kullanımının önüne geçmek için  öncelikli olarak işletmelerde, daha sonra konutlarda gerekli önlemler alınmalı.
Daha önce  altyapı çalışmaları uzun dönemi kapsayacak şekilde planlanıp yapılmadığından ve kaliteli malzeme kullanılmadığından kente dağıtılan suyun %48’i şebekelerimize gelmeden kayboluyordu. , yerel yönetimlerde planlama ve uygulamaların uzun dönemleri kapsayacak şekilde yapılmasını gençler olarak arzuluyoruz. İlimiz yerel yönetiminin bu yönde ilerlediğini görmek biz gençlere umut vermektedir.
Toplu taşıma araçlarının kullanımını tercih etmeli ve teşvik etmeliyiz.
Verimliliği yüksek, enerji kullanımı düşük ve uzun ömürlü tüketim maddelerini tercih etmeliyiz. Çevreye ve kendimize karşı daha saygılı bir tüketim anlayışını yerleştirmeliyiz.
Tek ve ortak bir çıkarımız var. “Doğal varlıkların korunması, yaşanabilir bir dünya.” Tek bir ses olup bu ortak çıkar doğrultusunda hareket etmeliyiz. Ortak çıkarımıza ters düşen uygulamalarla  karşılaştığımızda tepkimizi ortaya koymalıyız.
Amacımız, değerlerimizi yitirmeden kararların kısa vadeli değil uzun vadeli sonuçlarını dikkate alarak bilinçli bir toplum oluşturmak olmalıdır.
Hedefimiz, günü kurtaran değil, geleceği düşünüp geleceğine sahip çıkan bir tüketici ahlakı oluşturmaktır.
Kaynak: TEMA – Beyin Fırtınası Çalışması Sonuçları (Sonuç Bildirgesi) 
Derleyen: Galip BARAN, 03. 08. 2014 

11 Temmuz 2014 Cuma

Türkiye’de Yaşanan Tahrik Eylemleri ve Irak’ta Gelişen Son Durum Hastalıklı Olan Sadece İktisadi Anlayışımız Değil…! Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ / Sde.org.tr

Türkiye’de Yaşanan Tahrik Eylemleri ve Irak’ta Gelişen Son Durum; Hastalıklı Olan Sadece İktisadi Anlayışımız Değil…!
Soma’daki kömür madeninde yaşanan faciayı, hastalıklı bir iktisat anlayışının ve yapılanmanın sonucu olarak okumak mümkündür. Kömür madenleri, maden işçileri ve facia gibi maden kazaları gündeme geldiğinde, 19. Yüzyılın İngiltere’sinde madenlerde yaşanan feci durumlar akıllara gelmektedir. 19. Yüzyıl ilkel kapitalizminin en vahşi manzaraları kömür madenlerinde yaşanmıştır. En ilkel şartlarda köle gibi çalıştırılan insanların emeğini sömürerek büyüyen şirketlerin sermayelerini daha fazla büyüterek sömürge alanlarını genişletmeleri amaçlanmıştır. Doğal olarak mantık değişmedikçe sonuçlar da değişmiyor. 19. Yüzyıl Avrupa’sına damgasını vuran ilkel kapitalizmin mantığı günümüze de yansıyorsa, o günlerde yaşananlara benzer sahnelerin bugün de tekerrür etmemesi için hiçbir neden yoktur. Söz konusu mantık açısından sadece üretim çarkının bir dişlisi olarak telakki edilen insan emeği ve hayatı çok ucuz! Adına serbest piyasa denilen, kuvvetli olanın piyasaya yönelik oyun ve hileleri karşısında korunmasız duruma düşürülen bir toplum var! Emek sömürüsü ile elde edilen servet, süper zenginler oluşturma amacına yönelik olarak bir yerlere pompalanmaktadır. Facianın temelinde ne pahasına olursa olsun sadece üretim artışına ve kâra endekslenen, mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu unutan, helal-haram ayırımı olmayan, sonuna kadar dünyevileşmiş bir ekonomi anlayışı yatmaktadır. İlkel kapitalizm zihniyeti üzerine inşa edilen modern kapitalizm de ne pahasına olursa olsun daha fazla iktisadi büyümeyi, daha fazla kâr elde etmeyi hedeflerken, bu büyümenin nasıl olacağı, insan ve çevre üzerindeki menfi etkilerinin nasıl giderileceği üzerinde yoğunlaşmıyor.
Ancak sorunlu ve hastalıklı olan sadece iktisadi anlayışımız değil; siyaset zihniyetimiz de bir o kadar sorunlu ve hastalıklı gözüküyor. İktidar ve muhalefetiyle siyasi partilerin, sivil örgütlerin yaşanan faciayı siyaset malzemesine ve polemiğe dönüştürmeksizin konunun üzerine gitmeleri, sorumluları ortaya çıkarmaya gayret edip yapıcı önerilerle çözüme katkı sağlayıp sistemi olumlu yönde dönüştürmeye çalışmaları beklenir. Beklenen şey, iktidar partisini itibarsızlaştırmak ve güçsüz konuma düşürmek için acılar ve ölümler üzerinden politika yapmak, meydana gelen birtakım hadiseleri daha büyütüp trajik ve çözümsüz hale getirmek olmamalıdır. İktidarla muhalefet arasındaki ilişkinin böyle bir ikileme oturması, demokrasi için bir zaaf oluşturmaktadır. Pragmatist siyaset anlayışı üzerine kurulan politikalar, iktidarın ayağını kaydırmaya çalışırken, ülkenin istikrarını, birlik ve beraberliğini bozmaya yönelik plan ve projelere, dış müdahalelere de davetiye çıkarmış oluyorlar. Uluslararası bağlantıları deşifre olan, ülkeyi milyarlarca dolar zarara uğratan Gezi Parkı eylemlerine, 17 Aralık operasyonuna, Okmeydanı’nda sergilenen mezhep tahrikçiliğine, barış sürecini akamete uğratmayı hedefleyen sokak eylemlerine ve barbarizme destek vermek nasıl bir politik anlayışın tezahürüdür?
Tahrik Eylemlerinin Hedefi Ne?
Soma’nın akabinde Gezi provokasyonunun devamı mahiyetinde Okmeydanı’nda belirli aralıklarla anarşi ve terör ortamları sergileyenlerin, Lice olaylarını bahane edip çocuk ve gençleri sokağa sürerek terörün maşası haline getirenlerin, yol kesenlerin, sağa sola molotof kokteyli ve bombalar atıp topluma öfke, şiddet ve düşmanlık pompalayanların olayları kendi politik ve ideolojik amaçları için kullandıkları, global aktörlerin ve emperyalizmin parçası oldukları iyice anlaşılmıştır. CNN, New York Times, Guardian, Independent, Der Spiegel, Bild gibi medya organlarının Suriye’deki katliamlara ve insanlık dışı eylemlere gözlerini ve kulaklarını tıkayarak sessiz kalırlarken, savaş muhabirleriniülkemize göndererek mezhep çatışmasını tahrik eden Köln bağlantılı Gezi Parkı eylemlerine, Ok Meydanı’ndaki anarşiye, etnik merkezli Vandalizm ve sokak terörüne nasıl destek verdikleri herkes tarafından bilinmektedir. Bunların etnik ve mezhebi farklılıklar üzerinden ülkeyi kutuplaştırıp kaos yaratmaya, farklı toplum kesimleri arasında çatışma zeminleri yaratarak ülkenin huzur ve istikrarını, birlik ve beraberliğini bozmaya, barış sürecini sona erdirmeye, ülkeyi bir Suriye veya Irak durumuna düşürmeye çalışmaktan başka herhangi bir insani projelerinin olmadığı açıkça belli olmaktadır.Emperyalizmin ülkemize ve İslam dünyasına yönelik plan ve stratejilerinin piyonu ve maşası haline gelen bu sefihlerin bütün çabası, hukuk, ekonomi ve siyasette birçok müspet gelişmelere imzasını atan bir hükümeti iktidarsızlaştırmak, toplumu kaos ortamına sürüklemek, sokağa sürüp kurban ettikleri çocuk ve gençlerin cenazeleri üzerinden ahlaksızca politika yapmak! Ancak bu millet sahnelenen bütün bu senaryolara hiç de yabancı değil! Hiç kimse ülkeyi anarşiye, teröre ve kuralsızlığamahkûm ederek faciaların önleneceğini, toplumsal problemlere çözüm getirileceğini iddia etmesin!Birileri tarafından ülkenin tekrar anarşi, terör ve darbelere mahkûm edildiği, dünya siyasetinde hiçbir ağırlığının kalmadığı; huzur, emniyet, istikrar ve kalkınmanın olmadığı günlere döndürülmesi amaçlanıyor.
İçerideki Tahrik Ülkeyi Dışardan Kuşatmayı, Gelişmeleri Bloke Etmeyi Hedefleyen Global Planın Bir Parçası mı?
İçeride meydana gelen olaylar dışarıda meydana gelen hadise ve gelişmelerden bağımsız olmayıpTürkiye başta olmak üzere top yekûn İslam dünyasını güçsüzleştirip bağımlı hale getirmeye çalışan global bir plan ve stratejinin parçası olarak okunmalıdır. New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan şaibeli saldırının ardından El-Kaide bahane edilerek Afganistan ve Irak’ın ABD ve Batılı güçler tarafından işgal edilmesiyle İslam dünyasına karşı başlatılan süreç değişik taktik ve manevralarla devam ettirilmektedir. Ne Tunus’tan başlayarak Mısır, Libya ve Orta Doğu’yu etkisine alan Arap Baharı’nın tersine döndürülmesine yönelik plan ve gelişmeler, ne Suriye’de Esad rejimine Mısır’da askeri darbeye destek verilmesi, ne Kuzey Afrika’dan Orta Doğu’ya, Afganistan ve Pakistan’a kadar uzanan çizgide şiddeti önceleyen Selefi hareketlerin yaygınlaşması söz konusu bu stratejiden bağımsız düşünülmemelidir. Türkiye ve İslam dünyası içeriden ve dışardan kuşatılıp bloke edilmekistenmektedir. Siyasette Müslüman halkları yönetim mekanizmaları üzerinde etkin hale getirecek çoğulcu demokratik gelişmelerin, İslam ülkeleri arasında gerçekleştirilmeye çalışılan siyasi ve iktisadi birlikteliklerin,  enerji, ulaşım ve diğer alanlarda hedeflenen mega projelerin ve yatırım hamlelerininönü kesilmeye çalışılmaktadır. Daha özelde tarihi misyonuna sahip çıkan, Afganistan, Irak, Suriye ve Filistin konularında aktif rol almaya çalışan, komşularıyla, Türk ve İslam dünyası ile ilişkilerinde dinamik politika izleyen, bölgesinde etkin, siyasette ağırlığı olan, gelişen, huzurlu ve istikrarlı bir Türkiye istenmiyor. Birinci Dünya Harbi sonrasında gerçekte sahip olduğu toprakların çok az bir kısmına hapsedilen Türkiye’nin kendisi için çizilen sınırların dışına çıkmaması isteniyor.
Yaklaşık yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin bir eyaleti konumundaki bölgelerde isyan ve ayaklanmaları teşvik eden, Hicaz demiryolu projesini engellemek için entrikalar çeviren, Suriye, Musul ve Kerkük’ü Osmanlı’dan koparan, Orta Doğu’nun haritasını cetvelle çizip petrolüne el koyan, Afganistan ve Irak’ın işgaline imza atan aktörler, bugün Orta Doğu’da yeni haritalar çizmenin, olayları kendi politika ve stratejileri doğrultusunda yönlendirip yönetmenin peşindedirler. Ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de İslam dünyası içerisinde İngiliz siyasetinin, Siyonist lobilerin vb. aktörlerin işbirlikçileri var, ihanete ortak olanlar var, gafletle tuzağa düşüp emperyalizme maşa olanlar var! Ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’nin Kerkük ve Musul üzerindeki varlığını, özellikle Irak’ın kuzeyi ile beraber tesis ettiği enerjihattını tehdit edebilir.
IŞİD, el-Şebab, Boko Haram gibi Haricilik benzeri tekfirci gruplar ve örgütler, ABD ve Batılı güçlerin işgallerle, katliam ve tecavüzlerle İslam coğrafyasında yarattıkları cehennemlerde ortaya çıkmaktadır. Milyonlarca insanın katledilip sakat bırakılması, ülkelerin tahrip edilmesi, zenginliklerin yağmalanmasıİslam coğrafyasında ABD ve müttefiklerine karşı büyük bir öfke, kin ve intikam duygusunun birikmesine vesile olmuştur. Bütün bir coğrafya adeta barut fıçısına döndürülmüştür. Dolayısı ile bugün Irak’ta meydana gelmekte olan hadiseler karşısında ihtiyatlı olmak, peşin yargılar, sloganik değerlendirmeler karşısında dikkatli olmak gerekmektedir. Çünkü tozun dumana karıştığı, dünya ve Orta Doğu siyasetinde etkinliği olan aktörlerin kendi stratejileri doğrultusunda olay ve gelişmelere müdahil olmaya çalıştıkları bir atmosferde önümüze gelen fotoğraf yeterince netleşmiş değildir. Böyle bir durumda fotoğraf netleşmeden duygusal reflekslerle kesin tavır ortaya koymaktan ziyade, olay ve gelişmeleri yakından takip edip akl-ı selimle yönlendirmeye çalışmak, hakları ve kazanımları muhafaza edip devam ettirecek politikalar üretmek daha tutarlı olur.
IŞİD hareketinin oluşumunda Selefi akım kadar ABD işgalinden sonra tasfiye edilen Saddam ordusunun subay ve askerlerinin, ABD ve Avrupa destekli Maliki yönetimince dışlanan Sünni toplum kesimlerinin, Suriye muhalefet hareketinden kopan bazı grupların da rol aldığı, geleneksel reflekslerden ve politik çıkarlardan hareketle bazı Körfez ülkelerinin de bu harekete destek verdiği anlaşılmaktadır. Yani bugün Irak’ta meydana gelen olay ve gelişmelerin büyük ölçüde bölgenin iç dinamiklerinden kaynaklandığısöylenebilir. ABD ve Batılı müttefiklerinin işgal sonrası Irak’ta oluşturdukları sun´î yapılanma çöküş noktasına gelmiştir. Bugün global aktörlerin yapmak istediği şey, Irak, Suriye ve Orta Doğudaki iç ve dış dinamikleri analiz ederek gelişen olayları kendi politika ve stratejileri doğrultusunda yönlendirmektir.Bu siyaset başından beri Annan Planı’nın etkisizleştirilmesini, Suriye muhalefetinin silahlı çatışma ortamına çekilerek parçalanmasını, demokratik birlikteliklerin ortadan kaldırılmasıyla IŞİD ve benzerişiddet yanlısı hareketlerin gelişmesi için gerekli zeminin yaratılmasını beraberinde getirmiştir. Bu siyasetten hedeflenen şey, Müslüman toplumlar, halklar ve gruplar arasında kabile, etnik ve mezhebi farklılıklar üzerinden tefrikalar yaratılarak, tekfirci zihniyet ve şiddeti önceleyen yöntemler de devreye sokularak çatışmalar yaratılması, kendisinden olmayana karşı hissedilen nefret ve öfkenin akıl ve ruhları teslim almasıyla Müslüman’ın Müslüman’a vurdurulmasıdır. Çatışma zeminleri yaratılıp insanlar birbirleriyle vuruşturulurken kullanılan silahlar hep aynı merkezlerden (aktörlerden) temin edilmektedir. Bütün bunlar yapılırken İslam dünyasının özellikle siyaset ve zihniyet planındaki birtakım köklü ve geleneksel zaaflarından, içerisine düşürüldüğü kaos ve öfke ortamından önemli derecedeistifade edilmektedir.
Görünen o ki Orta Doğu coğrafyası, Irak ve Suriye üzerinden Sünni-Şii eksenli bir çatışma zeminine çekilmeye çalışılmaktadır. Irak’ta bu politikaların provalarının ABD işgalinden sonra yoğun bir şekilde yapıldığına şahit olmuştuk. İslam dünyasında bu fitne planına alet olabilecek hiçbir siyasi yönetim ve yapılanma, kendisini İslam’a nispet etse bile, ortaya çıkabilecek menfi durumların tarihisorumluluğundan kurtaramaz. Uluslararası camiada Suriye’deki demokratik muhalefete yeterli desteği vermeyip tezgâh altından Esad yönetiminin yanında olanlar, çifte standartlı politikayla ona karşı etkin olabilecek yaptırımları harekete geçirmeyenler, Suriye muhalefetini zaafa uğratanlar Irak’ta ortaya çıkan tablonun da sorumlusudurlar. Petrol hesabı yapanlar, ürettikleri silahlara Pazar arayanlar için, ne pahasına olursa olsun saltanatlarını sürdürmeyi amaçlayanlar için masum insanların katledilmesi fazla önem arz etmiyor! Bir zamanlar bölgeyi Osmanlı’dan koparanların ortak siyaseti, küreselleşmenin etkisiyle ve bölgenin iç dinamikleriyle ortaya çıkan Arap Baharı’nın olumlu atmosferinin ortadan kaldırılması, demokratik gelişmelerin önünün kesilmesi, etnik, mezhebi ve ideolojik farklılıklar üzerinden şiddet ve çatışmaların devam ettirilmesi doğrultusunda gözükmektedir. Suriye ve Mısır’daMüslüman Kardeşler hareketinin öncülüğünü yapıp aktif görev aldığı çoğulculuk esasına dayalı demokratik hareketler desteklenmek yerine; selefi-radikal hareketlere, meşru hükümetlere darbe girişimlerine ve diktatörlüklere dolaylı veya doğrudan destek verilmesi bu politikanın bir sonucudur.
Gelişmeler ülkemizin istikrarını, mevcut iktidarın ve ülkenin konumunu, dolayısı ile barış sürecini, petrol üzerinden Kuzey Irak yönetimiyle kurulan iktisadi işbirliğini tehdit edebilir. Mevcut durum iç siyasetteki gelişmelerle de bağlantılı olarak Mısır, Suriye, Irak ve bütün Orta Doğu’da ortaya çıkanolayların ve gelişmelerin masaya yatırılarak dakik bir şekilde analiz edilmesini, bu bağlamda ciddi bir durum muhasebesi yapılmasını gerekli kılmaktadır. Türkiye, Irak’la olan tarihi bağlarından, Orta Doğu ve İslam dünyasına yönelik misyonundan ve tarihi devlet tecrübesinden hareketle bölgede elde ettiği kazanım ve çıkarlarını koruyup garanti altına alacak şekilde bir siyaset geliştirmek durumundadır. Bunun için kısmen özerk/federal yönetimler olsa bile, Irak’ın birlik ve bütünlüğünü koruyacak bir iç barış projesinin hayata geçirilmesi, çoğulculuk ve demokrasi anlayışı üzerine oturacak, toplumun farklı kesimlerini denge içerisinde temsil edebilecek merkezi bir yönetimin oluşturulması için harekete geçilebilir. Suudi Arabistan, diğer Körfez ülkeleri ve İran da böyle bir projeye ikna edilebilirse bölgenin kaderi müspet yönde değişebilir. 
(-A+A, 11 Temmuz 2014 www.sde.org.tr)

3 Temmuz 2014 Perşembe

Elektrik enerjisi fazlası olan bir ülkede: "Su içinde 24 saat nöbetteler!.."‏

Dizlerine kadar "su içinde" 24 saat nöbetteler!‏
Çok geç kalmış uyanışlar. Bu topraklarda yaşayan insanlar bencil.
Bıçağın ucu kendi etine girene kadar hiç sesi çıkmıyor.
Bana zarar vermeyen yılan bin yaşasın lafı var ortada.
Küresel oligarklar ve onların işbirlikçileri bu bencilliği çok iyi kullandılar.
Kalabalığı tek tek yakaladılar. Salam politikası uyguladılar.
Toplumun kesimlerini tek tek halkın önüne, yani aslanların önüne attılar.
Memurları halka şikayet ettiler, halkın desteğini aldılar, ezdiler ve geçtiler.
Sonra işçileri halka şikayet ettiler, halkın desteğini azdılar ve tükettiler.
Sonra sıra sıra köylü ve küçük esnafı sıraya soktular.
Her defasında toplumun kalanı kıyıma destek verdi.
Sonunda halktın tamamı tezgahtan geçmiş oldu.
Bu yöntemlerle emeği fiyatını en dip noktaya çektiler.
Ülkenin ulusal varlıklarını yok pahasına yabancılara peşkeş çektiler.
Bir de şu meşhur din olgusu var. Bunu da çok iyi suistimal ettiler.
Eğriyi doğru göstermekte, doğruyu eğri göstermekte çok işe yaradı.
Milleti kendi ordusuna, komşusuna düşman etmekte kullandılar.
Ülkenin zaten derinlerde duran fay hatlarını iyici genişlettiler.
Artık Kürtler, Türkler, Sünniler, Aleviler, çağdaş insanlar, dindar insanlar,
Özetle ortada ne kadar toplumsal katman, kesim varsa,
Hepsi birbirine şüphe ve öfkeyle bakıyor. Aslında bütün bu hazırlıklar gerçekten de toplumu kanlı bir iç savaşa hazırlamanın alt yapısı. Yoksa insanlar durup dururken komşusunu neden kessin. İlla ki, bir öfke, bir nefret lazım. Onu körüklediler.
İşe yarar nirengi noktaları hakında şüphe ve şaibe yarattılar.
Toplum çıpasız kaldı, sürükleniyor. Bütün değerler aşındırıldı.
Dayanışma, toplumsal aidiyet hissi, doğaya, topluma karşı sorumluluk.
Hatta temel ahlaki kurallar. Her şey eksik, bozuk.
Iki yol var.
Ya bizlerde bu gidişe uyacağız. Madem ki daha akıllıyız. Aptallardan daha çok çalacağız.
Yakalanmayacak, sefalanacağız. Suyun üstünde kalacağız. Ahlakı insanlara kötüyü göstererek anlatacağız. Hem ezilmeyecek, hem de somut örneklerle ahlakı anlatmış olacağız.
Ya da bu güne kadar hiç etkisi olmayan eski yöntemi denemeye devam edeceğiz.
Dilimizde tüy bitene kadar gırtlak paralamaya, dokuzuncu köyden onuncu köye doğru gitmek üzere valiz hazırlamaya devam edeceğiz.
Tercih sizin.
Ben doğrusu giderek umudumu yitiriyorum. Bir millet, bir ulus, bir devlet olduğuna inancım giderek azalıyor. Sanki ortada şahsi menfaatlerinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen bir insan kalabalığı var. Mümkün olsa komşusunu kesip yiyecek. Ve zaten onu yapması için yönlendirilmiş bir kalabalık... Oraj POYRAZ & L2fSIJNoA0xfSNxA
Su içinde 24 saat nöbetteler!
Arhavili yaşam savunucuları Cihani bölgesindeki HES projesine karşı 24 saat nöbete başladı…
Yusuf Yavuz
Artvin’in Arhavi ilçesinde Cihani bölgesinde MNG Holding tarafından yapımı planlanan Kavak HES’in iptali için dava açan yöre halkı, yargı süreci sona ermeden şirketin iş makinelerini alana sokması üzerine tepki gösterdi.
HES şirketinin satın aldığı arazide iş makinelerinin çalışmasını engelleyen yurttaşlar, yasal süreç tamamlanıncaya kadar 24 saat dere nöbetine başladı.
MNG holdingin Cihani ve Kamilet Vadisi’ndeki HES projelerini durdurulana kadar dere nöbeti ve direnişin süreceğini duyuran Arhavi Doğa Koruma Platformu, HES talanının geç olmadan durdurulması çağrısında bulundu.
İŞ MAKİNELERİNİ DURDURUP 24 SAAT NÖBETE BAŞLADILAR
Arhavi’nin Konaklı ve Kemerköprü Köyleri arasında yeralan Cihani mevkiinde, MNG Holding tarafından yapımı planlanan Kavak HES projesi için çalışma yapmak isteyen iş makinelerinin köylülerce engellenmelerinin ardından Arhavi Doğa Koruma Platformu’nca yapılan basın açıklamasında HES çalışmasının hukuksuz olduğuna dikkat çekilerek dere başında 24 saat nöbet tutulmaya başlandığı duyuruldu.
‘GEÇ OLMADAN HES TALANI DURDURULSUN’
"Yıllardır ülkenin her köşesinde devam eden ve vadileri talan eden HES belası bütün ağırlığı ile köyümüze çökmüş bulunmaktadır.
Köyümüz her geçen gün yaşanmaz hale gelmekte; dereler, vadiler, köyler iş makinelerinin gürültüsü altında delik deşik edilerek yok edilmektedir.
Bu talan çok geç olmadan durdurulmalıdır" ifadelerine yer verilen açıklamada, şöyle denildi:
‘YAĞMA YOK, BİZ HALKIZ VE HAKLIYIZ!’
"Bu bir çılgınlıktır, bu bir akıl tutulmasıdır.
Düşman işgali altındaki ülkelere reva görülmeyecek bu kıyıma son verilmelidir.
Daha dün hiçbir yasal dayanağı olmadan dereye iş makinesi ile dalan MNG taşeronuna gereken cevap verilmiştir.
Şirket ÇED raporuna göre çıkan hafriyatın depolanacağı alanı kullanmamış bunun yerine deremizi şantiye alanına çevirmiştir.
Gerekli raporlar valilik ve çevre il müdürlüğünde olmasına rağmen kurumlar sessizliğe bürünmüş, MNG holdingin doğa katliamı meşrulaştırılmıştır.
Hukuk hiçe sayıldığı gibi, bölgede yaşayan halkın itirazları göz ardı edilmiş ve jandarma şirketin dere yatağında yaptığı çalışmayla ilgili tutanak tutmamıştır.
Bundan böyle Cihani’de, Kamilet’te her türlü kanunsuzluğa karşı Arhavi halkı olarak gerekli cevabı verecek, deremizi bu derebeylere dar edeceğiz.
Yağma yok, biz halkız ve haklıyız.
Bizim doğayı korumaktan başka hiçbir amacımız yoktur"
‘DERELER ÖZGÜR AKINCAYA KADAR MÜCADELEDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ’
Halkın gücü karşısında hiçbir gücün duramayacağının iyi bilinmesi gerektiğinin altı çizilen açıklamada, Çihani’deki mücadelenin HES durduruluncaya kadar devam edeceği vurgulanarak, şu görüşlere yer verildi: "Çocuklarımızdan emanet aldığımız bu coğrafyayı yine çocuklarımıza teslim edeceğiz.
Bu onurlu mücadelemizi tarih altın harflerle yazacak, deremizi talan edenleri de tarih lanetleyecektir.
Deremizi ve doğamızı talan edenlere sesleniyoruz; bu yıkımı durdurun, bu talanı durdurun aksi halde halkın öfkesi dereden önce sizi boğacaktır. Arhavi’de ve her yerde dereler özgür akıncaya kadar mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz.
‘YAŞAM ALANLARIMIZ İÇİN SU İÇİNDE NÖBETTEYİZ’
Dün köyümüzden gençlerin iş makinesini durdurmak için dereye girdiği bu alanda, şimdi hep birlikte deremiz, doğamız ve yaşam alanlarımız için bu suyun içindeyiz.
MNG Holding’in Cihani’deki ve Kamilet Vadisi’ndeki HES projeleri durdurulana kadar nöbetteyiz, direnişteyiz, dere başlarındayız! Arhavi’de dereler özgür aksın! MNG elini suyumuzdan çek!"
(REF: a45UyF587661-140703095249-01, add_anadoluhareketi@googlegroups.com)