2 Kasım 2018 Cuma

SOKRATES’İN SAVUNMASI (Çürümüş, yozlaşmış ve tefessüh etmiş bir toplum durumuna düşen "Suçlayıcı Atinalılar" ve Dönemin İyilik, İnsanlık, Yüksek Ahlâk, Eşitlik, Adalet ve Fazilet Timsali Filozof Sokrates'in Savunması...)

Suçlayıcı Atinalılar ve Sokrates'in Savunması...
SOKRATES’İN SAVUNMASI
(I)Atinalılar! Beni suçlayanların üzerinizdeki tesirini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcı idi ki ben kendi hesabıma onları dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum. Böyle olmakla beraber, inanın ki doğru tek söz bile söylememiş-lerdir. Ancak, uydurdukları birçok yalan-lar arasında, beni usta bir hatip diye gös-tererek sözlerimin belagatine* (Konuyu bütün yönleriyle kavrayarak hiçbir yanlış ve eksik anlayışa yer bırakmayan, yorum gerektirmeyen, yapmacıktan uzak, düzgün anlatma sanatı.)kanmamak için sizi uyanık bulunmaya davet etmelerine çok şaştım. Ağzımı açar açmaz hiç de güzel söyleyen bir adam olmadığım meydana çıkacak, yalancılıkları elbette anlaşı-lacak olduğu halde, bunu söylemek için insan doğrusu çok utanmaz olmalı. Eğer onlar her doğru söyleyen adama hatip diyorlarsa, diyeceğim yok. Bunu demek istiyorlarsa ben hatip olduğumu kabul ederim; ama onların anladığından bam-başka manada. Herhalde, demin de dediğim gibi, söylediklerinde doğru bir taraf hemen hemen yoktur; ben ise size bütün hakikati söyleyeceğim. Fakat Atinalılar, ben onlar gibi baştanbaşa parlak ve gösterişli sözlerle bezenmiş hazır bir nutuk söyleyecek değilim; Tanrı korusun. Hayır, şu anda iyi kötü dilim döndüğü kadar söyleyeceğim; çünkü bütün diyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum. İçinizde kimse benim doğrudan başka bir şey söyleyeceğimi sanmasın. Toy delikanlılarımız gibi huzurunuzda birtakım süslü cümlelerle konuşmak, benim yaşımdaki bir adama yakışmaz. Sizden yalnız şunu dileye-ceğim: kendimi savunurken öteden beri alışık olduğum gibi konuştuğumu, agorada, sarraf tezgâhlarında, o gibi yerlerde nasıl konuşursam burada da öyle konuştuğumu görürseniz şaşırmayınız, o yüzden de sözümü kesmeyiniz. Çünkü ben yetmişimi aştığım halde ilk defa olarak yargıç huzurunda bulunuyorum; bu yerin diline bütün bütüne yabancıyım. Bunun için, bir yabancının ana deli ile kendi yurdu adetlerine göre konuşmasını nasıl tabii karşılarsanız beni de tıpkı bir yabancı sayarak alışık olduğum gibi konuşmama müsaade ediniz. Bu dileğimi yersiz bulmayacağınızı umarım. Söyleyiş iyi veya kötü olmuş, bundan ne çıkar? Siz yalnız benim doğru söyleyip söylemedi-ğime bakiniz, asıl buna önem veriniz. Zaten yargıcın asıl meziyeti (üstünlüğü) buradadır; nasıl ki hatibinki de doğruyu söylemektir.
Atinalılar! Önce bana yönelmiş olan daha eski suçlamalara ve beni çok daha eskiden beri suçlayanlara cevap vermek isterim, bundan sonra daha yenilerine cevap vereceğim.
Çünkü Atinalılar, yıllardan beri haksız yere beni size karşı suçlayıp duran birçok kimseler olmuştur; Anytos ile arkadaşları benim için daha az tehlikeli olmamakla beraber, ben bunlardan daha çok korkarım. Evet, yargıçlarım, bunlar daha tehlikelidirler; çünkü bunlar birçoğu-nuzu(n) ta çocukluğunuzdan beri yalanlarla kandırarak güya göklerde olup bitenlerle uğraşan, yerin altında neler geçtiğini araştıran, yanlışı doğru gibi göstermeyi beceren, Sokrates adlı bir bilgin olduğuna sizi inandırmışlardır. Beni suçlayanlar içinde en çok korktuklarım, 2 işte bu masalı yayanlardır; çünkü bunları dinleyenler, bu gibi meselelerle uğraşanlar tanrılara inanmaz sanıyorlar. İnanınız, bu adamlar çoktur; eskiden beri beni bununla suçluyorlar. Üstelik bunları, çocukluğunuzda olsun, gençliğinizde olsun, daha çok tesir altında kala-bileceğiniz çağlarda iken, kulaklarınıza doldurmuşlardı. Hem bu suçlamalar, karşılarında kendilerine cevap verecek kimse olmadan, benim arkamdan oluyordu. Bir komedi yazarını bir yana bırakırsak, ötekilerinin adını ne biliyorum, ne de size söyleyecek durum-dayım, işin en korkunç tarafı işte bu. Kıskançlıkları, kötülükleri yüzünden, bazen ilkin kendilerini bile inandırmaya kadar vararak, sizi bütün bu suçlamalara inandıran bu adamlar, uğraşılması en güç olanlardır, çünkü bunları ne buraya getirmek ne de söylediklerini çürütmek mümkündür. Bu yüzden kendimi savunurken sadece gölgelerle çarpışmak, karşımda cevap verecek biri olmadan iddialarının yanlışlığını göstermek zorunda kalıyorum. O halde, demin de dediğim gibi, düşmanlarımın iki çeşit olduğunu görüyorsunuz: bir beni şimdi suçlayanlar, bir de eskiden suçlamış olanlar. Umarım ki, ilkin ikincilere cevap vermemi siz de yerinde bulursunuz; çünkü bunları hem ötekilerden daha önce, hem de daha sık duymuşsunuzdur.
O halde, Atinalılar, artık savunmama başlayabilirim. Yıllardan beri kafanızda kökleşmiş olan bir suçlamayı kısa bir zamanda söküp atmaya çalışmalıyım. Eğer hakkımda ve hakkınızda hayırlı ise, bunu başarmayı ve kendimi temize çıkarmayı temenni ederim. Ama bunun kolay bir iş olmadığını da iyice biliyorum. Her ne ise, bunu Tanrının buyruğuna bırakalım; bana düşen vazife, kanunun emrine göre kendimi savunmaktır.
Baştan başlayarak, benim kötülen-meme yol açan ve Meletos'u bu davayı aleyhime açmaya cesaretlendiren suçla-manın ne olduğunu araştıralım. Bir defa, bana iftira edenler bakalım ne diyorlar. Beni dava ettiklerini farz ederek bun-ların suçlamalarını şöyle kısaca bir toplayacağım: “Sokrates kötü bir insan-dır: yeraltında, gökyüzünde olup biten-lere karışıyor, eğriyi doğru diye göste-riyor, bunları başkalarına da öğretiyor.” Suçlamanın aşağı yukarı özü bu. Aristophanes'in komedyasında gördüğü-nüz gibi: sahnede Sokrates adlı bir adam dolaştırılıyor, havada gezdiğinden, benim hiç ama hiç anlamadığım şeylerden dem vurarak bir sürü saçma sapan sözler söylüyor. Bunu, böyle bir bilgisi olanlar varsa onları küçültmek için söylemiyorum. Meletos'un bana açtığı bu davadan kurtulamayayım ki, Atinalılar, gerçekte benim bunlar üzerinde en küçük bir fikrim bile yoktur. Burada bulunanların çoğu bunun doğru-luğuna şahittir, onlara hitap ediyorum: beni dinleyenler, içinizde bu meseleler hakkında şimdiye kadar tek söz söyle-diğimi bilen varsa buradakilere söylesin. Cevaplarını istiyorsunuz. Suçlamanın bu kısmına verdikleri bu cevap karşısında, geri kalanının doğruluğu hakkında da bir hüküm verebilirsiniz. Bunun gibi, benim para ile ders vermekte olduğuma dair dolaşan sözün de hiç bir temeli yoktur, bu da ötekiler kadar asılsızdır. 3
Doğrusu, bir kimsenin insanlara gerçekten bir şey öğretmesi mümkün olsaydı, buna karşılık para alması bence o kimse için bir şeref olurdu. Leontinoi'li Gorgias gibi, Keos'lu Prodikos gibi, Elis'li Hippias gibi şehir şehir gezerek ders veren gençlerin kendi hemşeh-rilerinden parasız ders almaları pekâlâ mümkün iken, onları bu hemşerilerinden ayırarak kendilerine çekecek kadar kandıran, dersleri için para almakla kalmayıp üstelik bu parayı lütfen kabul ettiklerinden dolayı bir de teşekkür ettiren kimseler var! Şimdi Atina’da Paros'lu bir bilgin varmış. Bu adamı öğrenişim şöyle olmuştu: bir gün, bilgicilerin (sofist) uğruna dünya kadar para harcayan Hipponikos oğlu Kallias'a rastlamıştım: bu zatın iki oğlu olduğunu biliyordum, onun için kendisine sordum: “Kallias, dedim, iki oğlun olacağına iki tavuğun veya buzağın olsaydı, bunları, eline verecek birini bulmakta zorluk çekmezdik; onları kendi tabiatlarının (huy) mümkün kıldığı ölçüde yetiştirecek ve olgunlaştıracak bir seyis veya bir çiftçi tutardık; fakat mademki birer insandırlar, onları kimin eline vereceğini biliyor musun? Onları bir insan ve bir yurttaş olarak yetiştirecek biri var mıdır? Herhalde, senin oğulların olduğuna göre bu meseleyi düşünmüşsündür? Ne dersin, böyle bir kimse var mı?” Kallias bana, “evet vardır” dedi. “Öyleyse kim? nereli? Derslerini kaça veriyor?” diye sorunca, “Paros'lu Evenos, dersine beş mina* (Eski Helen parası.) alıyor” cevabını verdi. O zaman kendi kendime düşündüm ve dedim ki: Evenos gerçekten böyle bir bilgin ise, bu bilgisini bu kadar ucuza öğretiyorsa, doğrusu bahtiyarmış. Bende de böyle bir bilgi olsaydı, gerçekten ben de gurur ve sevinç duyardım; fakat Atinalılar, doğrusu benim böyle bir bilgim yoktur.
Belki içinizden biri bütün bunlara karşı diyecek ki: “Sokrates, bunların hepsi güzel ama uğradığın bu suçlamalar nereden çıkıyor? Herhalde alışılanın dışında bir şey yapmış olacaksın ki aleyhine bu gibi suçlamalar var. Sen de herkes gibi olaydın bütün bu dedi kodular çıkmazdı; o halde, hakkında acele bir hüküm vermemizi istemiyorsan bite bunların sebebini anlat.”
Bu itirazın haklı ve yerinde olduğunu kabul ederim; onun için ben de size bu kötü şöhretimin nereden çıktığını anlatacağım. Lütfen dikkatle dinleyiniz. Bazılarınız belki şaka ediyorum sanacak; ama inanın ki tamamıyla doğru söylüyorum. Atinalılar, bu şöhret bende bulunan bir nevi bilgiden, sadece ondan çıkmıştır. Bunun ne biçim bir bilgi olduğunu sorarsanız derim ki “bu, herkesin elde edebileceği bir bilgidir” ben de ancak bu manada bilgim olduğunu sanıyorum. Hâlbuki sözünü ettiğim kimselerin bende olmadığı için size anlatamayacağım insanüstü bilgileri var. Benim böyle bir bilgim olduğunu söyleyen yalan söyler, bana iftira eder. Atinalılar, size belki mübalağa (abartı) ediyorum gibi gelecek, fakat sözümü kesmemenizi dilerim. Çünkü size şimdi söyleyeceğim sözler benim sözlerim değildir. Size güvenilir bir şahit göstereceğim. Benim bir bilgim varsa, bunun nasıl bir bilgi olduğunu Delphoi tanrısından dinleyin Khairephon'u tanırsınız; çok eski bir arkadaşımdı, 4
sizin de dostunuzdu, geçen sürgünde o da sizinle birlikteydi, dönerken de birlikte gelmiştiniz. Khairephon'un huyunu bilirsiniz, kafasına koyduğu şeyi muhak-kak yapardı. Bir gün
Delphoi'ye gitmiş -lütfen sözümü kesmeyiniz-, benden daha bilgin bir kimse olup olmadığını tanrıya çekin-meden sormuş; Python'lu tanrı-sözcüsü de benden daha bilgin bir adam olmadığını söylemiş. Khairephon bugün sağ değil, ama kardeşi burada mahke-mededir, söylediklerimin doğruluğunu tasdik edebilir.
Bunu size sırf bu kötü şöhretimin nereden çıktığını göstermek için söylüyorum. Tanrının bu cevabını öğrenince düşündüm: Tanrı bu sözüyle ne demek istemiş? Bu muamma nedir? Çünkü az olsun, çok olsun, bende böyle bir bilgi olmadığını biliyorum. Böyle olduğu halde insanların en bilgini olduğumu söylemekle ne demek istiyordu? Tanrı yalan söylemez, yalan onun özü ile uzlaşır bir şey değil. Ne demek istediğini uzun zaman düşündüm; en sonunda için aslını bir deneyim dedim. Bilgisi belli birini bulup Tanrıya gider, sözünü çürütmek için derim ki: İşte benden daha bilgili bir adam; oysaki sen benim için en bilgili demişsin. Bunun üzerine bilgisi ile ün almış birine gittim, kendisine iyice baktım. Adı lazım değil, denemek için seçtiğim bu adam devlet işleriyle uğraşır. Vardığım sonuç şu oldu: bu adam çok kimselere, hele kendisine bilgin gözüküyor ama gerçekten hiçbir bilgisi yok. Bunun üzerine kendisini bilgin sandığını, hakikatte ise olmadığını anlatmaya çalıştım. Bunun sonucu, onun da, üstelik orada bulunup beni dinleyen birçok kimselerin de düşmanlığını kazanmak oldu. Yanından ayrılırken kendi kendime dedim ki: doğrusu belki ikimizin de iyi, güzel bir şey bildiğimiz yok; ama gene ben ondan bilginim; çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor; ben ise bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ben ondan biraz bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bilirim sanmıyorum. Bundan sonra başka birine, daha da çok bilgili tanınan başka birine gittim. Gene o sonuca vardım; onun da, daha birçoklarının da düşmanlığını kazandım.
Böylece, kendime birçok düşmanlar edindiğimi bile bile, birini bırakıp ötekine gidiyor, gittikçe umutsuzlaşıyor ve kederleniyordum. Artık boynumun borcu oldu, her şeyden önce tanrının sözünü göz önünde tutmalıyım, diyor-dum. Bilgili denen kim varsa ona başvurarak Tanrının ne demek istediğini anlamam gerekti. Size doğruyu söyle-meliyim. Atinalılar, köpek hakki için, bütün o araştırmalarımda baktım, asıl bilgisizler, bilgilidir diye tanınmış olanlar! Boştur denenlerde ise daha çok akıl var. Size bütün o dolaşıp durma-larımı anlatayım, Atinalılar: o kadar didindim, tanrının sözünü çürütemedim. Devlet adamlarından sonra tragedya yazanlara, dithyrambos şairlerine, her çeşidinden şairlere başvurdum. Kendi kendime, artık bu sefer göreceksin, kendinin onlardan çok daha bilgisiz olduğunu anlayacaksın, diyordum. Yazılarından bence en işlenmiş parçaları seçtim, ne demek istemiş olduklarını gidip kendilerinden sordum,5
bir şey öğreneceğimi umuyordum. Yargıçlar, inanır mısınız? Doğruyu söylemeye utanıyorum; ama söylemeli-yim. O şairlerin, eserleri hakkında dedikleri, orada bulunan hemen herkesin diyebileceğinden daha iyi değildi. O zaman anladım ki şairler eserlerini bilgilerinden değil, bir çeşit içgüdü ile Tanrıdan gelme bir ilhamla yazıyorlar, tıpkı bir sürü güzel şeyler söyleyip de dediklerinden bir şey anlamayan tanrı-sözcüleri, biliciler gibi. Şairler için de öyle olduğunu gördüm; üstelik onlar, kendilerinde şairlik var diye, bilmedikleri şeylerde de insanların en bilgini olduklarını sanıyorlar. Yanlarından ayrılırken anlamıştım ki, devlet adamları karşısında nasıl bir üstünlüğüm varsa, onlardan da böylece üstünüm.
En son, ustalara gittim: çünkü kendimin bir şey bilmediğimin farkında olduğum gibi, onların da hem çok, hem iyi şeyler bildiklerine emindim. Bu sefer aldanmamışım; onlar benim bilmediğim birçok şeyleri gerçekten biliyorlardı ve bunda hiç şüphesiz benden daha bilgin idiler. Ama Atinalılar, gördüm ki iyi ustalarda da şairlerdeki kusur var; kendi işlerinin eri oldukları için en yüksek şeylerden de anladıklarını sanıyorlar, böyle sandıkları için de asıl bilgileri gölgede kalıyordu, o kadar ki Tanrının sözüne geldim, onlar gibi bilgin, onlar gibi de bilgisiz olmaktansa, bilgilerini de, bilgisizliklerini de edinmeyip olduğum gibi kalmak daha iyi değil mi? diye düşündüm; gerek kendime, gerek Tanrı sözüne cevap vererek, benim için olduğum gibi kalmak daha iyi, dedim.
Atinalılar, bütün bu araştırmalarım birçok düşmanlar, hem de en kötü, en tehlikeli soyundan düşmanlar edinmeme sebep oldu; birçok iftiralara yol açtı; adim bilge diye çıktı, çünkü beni dinleyenler, başkalarında bulunmadığını gösterdiğim bilginin bende bulunduğunu sandılar. Asıl bilen, Atina yargıçları, belki yalnız Tanrıdır; o sözü ile de insan bilgisinin büyük bir şey olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir; Sokrates demiş olması ancak bir söz gelişidir; "ey insanlar! Aranızda en bilgesi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir" demek istemiş. İşte böylece Tanrının sözünü düşünerek yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun, yabancı olsun, bilge sandığım kimi bulursam konuşup soruyorum; bilge olmadıklarını anla-yınca da, Tanrı sözüne hak vererek bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum. Bu iş bütün vaktimi alıyor, bu yüzden devlet işleriyle de, kendi işlerimle de iyice uğraşacak vakit bulamıyorum; o kadar ki, Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım.
Dahası var: birtakım gençler kendilik-lerinden başıma toplanıyor; babaları zengin, vakitleri bol; ben önüme aldığım adama sorular sorarken durup dinliyor-lar; üstelik bilgiçlerin sorguya çekilme-sini dinlemekten hoşlanıyorlar, çok defa bana benzeyerek kendileri de başkalarını denemeye kalkışıyorlar; az bir bilgiyle hatta büsbütün bilgisiz, kendilerini bilgin sananlar sayısız: bunu o delikan-lılar da buluyorlar. Sıkıştırdıkları adam-lar kendilerine kızacaklarına bana kızı-yor, “ah! bu alçak Sokrates! gençleri baştan çıkarıyor!..” diyorlar.6
Hâlbuki biri çıkıp da kendilerine sorsa “peki ama bunun için ne yapıyor? Ne öğretiyor?” dese ne cevap vereceklerini bilmezler; fakat şaşkınlıklarını belli etmemek için de her zaman filozoflara karşı çevrilen “bulutlarda, yerin dibinde olup bitenleri öğretmek”, “tanrılara inanmamak”, “iyiyi kötü göstermek” gibi beylik sözleri sayıp dökerler; çünkü bir şey bilmedikleri halde biliyor görünmek istemelerinin açığa vuruldu-ğunu söylemeğe bir türlü dilleri varmaz. Onlar ille iyi tanınacağız, sözümüz geçecek diyen, hem de kalabalık insanlardır; benim sözüm açılınca, bir ağızdan konuşup karşıla-rındakini kandırmayı bildikleri için, öteden beri, ağır iftiralarla kulak-larımızı doldurdular, gene de dolduru-yorlar. Meletos'a Anytos'a, Lykon'a, bana saldırmak cesaretini veren, işte bu iftiralardır. Meletos, şairlerin, Anytos, ustalarla politikacıların, Lykon da hatiplerin kinlerine tercüman olmuştur. Sözüme başlarken de dediğim gibi, böyle kök salmış bir iftiradan kendimi böyle az bir zamanda temize çıkarabile-ceğimi ummam. İşte, Atinalılar, size doğruyu söyledim; büyük, küçük, bir şeyi saklamadım, bir şeyi değiştir-medim. Biliyorum ki bu yüzden yine garazlarına uğrayacağım; bu da gösterir ki ben doğruyu söylüyorum, bana iftira ediliyor, sebebi de budur. Simdi arayın, sonra arayın, bulacağınız hep budur.
Beni suçlayanların birincilerine karşı bu kadar savunma yeter; şimdi ikin-cilere dönüyorum. Bunların başında Meletos, kendi sözüyle, iyi, yurdunu gerçekten seven Meletos var. Bunlara karşı da kendimi savunmaya çalışa-cağım. Nelerden şikâyet ettiklerini bir okuyalım. Aşağı yukarı şöyle deniyor: Sokrates, gençleri doğru yoldan ayırmakla, devletin tanrılarına inanma-makla, bunların yerine yeni yeni tanrılar koymakla suçludur. İşte bana yükledikleri suçlar; bunların hepsini ele alalım.
Gençleri doğru yoldan ayırmak sucunu işliyormuşum, ben de iddia ediyorum ki Meletos ciddi şeyleri alaya alarak herkesle eğlenmekten, gerçekte üzerinde hiç uğraşmadığı işlere güya taassup (bağnazlık) ve ilgi göstererek herkesi mahkemeye sürüklemekten suçludur. Bunun böyle olduğunu size ispata çalışacağım.
Meletos, şöyle gel, bana cevap ver:
- Gençlerimizin mümkün olduğu kadar erdemli olmalarına çok önem veriyor-sun, değil mi?
- Tabii veriyorum.
- O halde, onları daha iyi kılanın kim olduğunu da yargıçlara söyle. Mademki onları doğru yoldan ayıranı meydana çıkarmak zahmetine katlan-mışsın ve yargıçların karşısında beni göstererek bu suçlunun ben olduğumu iddia ediyorsun, o halde şunu da bilmen gerekecektir. Onları terbiye edenler kim yargıçlara adları ile söyle… Gördün mü Meletos, susu-yorsun işte. Bir şey söylemiyorsun ama bu susman, senin için utanılacak bir şey değil mi? Mesele ile hiçbir ilişiğin yoktur dememin bu, açık bir kanıtı değil mi? Söyle dostum, söyle, gençleri daha iyi kılan nedir?
- Kanunlar. 7
- Fakat, delikanlım, bu benim soruma cevap değil ki. Ben şunu bilmek istiyorum: her şeyden önce bu kanunları bilen kim?
- İşte bu mahkemedeki yargıçlar. Sokrates.
- Ne dedin? Nasıl, Meletos? Onlar gençleri yetiştirebilir, daha iyi kılar mı diyorsun?
- Elbette.
- Hepsi mi, yoksa bazıları mı?
- Hepsi.
- Ira* (Hera-Zeus’un kız kardeşi) hakkı için ne güzel söz! Demek gençleri daha iyi kılanlar birçok kimselermiş. O halde, söyle bakalım, burada bizi dinleyenler de gençliği terbiye ediyorlar mı?
- Evet onlar da.
- Peki, ya bule* (Atina senatosu) üyeleri?
- Onlar da.
- Acaba ekklesia'da* (Halk meclisi) top-lanan yurttaşlar gençliği doğru yoldan ayırıyorlar mı, yoksa onlar da terbiye mi ediyorlar dersin?
- Onlar da terbiye ediyorlar.
- O halde, benden başka, bütün Atina’ lılar onları güzel ve iyi kılıyorlar; onları yalnız ben doğru yoldan ayırıyorum. İddian bu değil mi?
- Tam işte bu.
- Sen haklı isen, ben gerçekten, çok bahtsız bir adamım. Ama tut ki sana şöyle bir şey soruyorum; acaba sana göre atlar için de böyle mi? Atlara da herkesin, iyilik ettiğine, yalnız bir kimsenin kötülük ettiğine inanıyor musun? Hakikat bunun tam yersi değil mi? Atları, bir veya birkaç kişi, yani seyisler terbiye edebiliyor; kullananlar ise onları bozuyorlar, değil mi? Atlar için de, başka hayvanlar için de böyledir, değil mi Meletos? Bu, şüphesiz böyledir.; Anytos ile sen ne derseniz deyiniz, gençleri yalnız bir kişinin yanlış yola sürüklediği, ondan başka herkesin daha iyi kıldığı doğru olsaydı, bu onlar için gerçekten eşsiz bir bahtiyarlık olurdu. Ama hayır Meletos, gençler üzerinde hiç kafa yormadığını yetecek kadar gösterdim; senin kayıtsızlığın, bana karşı çevirdiğin şeyleri hiç umursamamış olmandan da açıkça anlaşılıyor.
Şimdi sana bir sorum daha var, Zeus hakkı için cevap ver; Sence kötü kimselerle birlikte yaşamak mı, yoksa iyi kimselerle birlikte yaşamak mı daha iyi?... Cevap versene dostum; zor bir şey sormuyorum. İyi insanlar yanların-dakilere hep iyilik, kötüler de kötülük ederler, değil mi?
- Şüphesiz.
- Şimdi, bir arada yasadığı kimselerden, faydalanan çok zarar görmek isteyen var mı?.. Cevap ver, dostum, kanun, cevap vermeni emrediyor. Zarar görmek isteyecek kimse var mıdır?
- Elbette yoktur.
- Peki, gençleri doğru yoldan çıkarıyor, kötülüğe götürüyor diye beni suçlu-yorsun; Bence ben bu suçu bilerek mi, bilmeyerek mi isliyorum?
- Bilerek diyorum.
- Demek ki, Meletos, iyilerin, yanların-dakilere iyilik, kötülerin ise kötülük ettikleri şu genç yaşında (8) senin yüksek zekanca bilinen bir gerçek olduğu halde, ben bu yasımda, birlikte yasamak zorunda olduğum bir kimseyi doğru yoldan ayırırsam, ondan bana zarar geleceğini bilmeyecek kadar karanlık ve bilgisizlik içindeyim; hem de bunu, iddiana göre, bile bile yapıyorum. Meletos, buna ne beni inandırabilirsin, ne de başkalarını.
Öyleyse ya ben onları doğru yoldan çıkarmıyorum yahut da çıkarıyorsam bunu bilmeyerek yapıyorum; her iki halde de yalan söylüyorsun. Bundan başka, işlediğim suç bilmeyerek işlen-mişse, kanun onu suç tanımaz; beni bir kenara çekerek ayrıca hatırlatman ve öğüt vermen gerekirdi; çünkü öğütle, bilmeyerek işlediğim suçu herhalde islemekten vazgeçerdim; hâlbuki sen benimle konuşmaktan, bana öğretmekten kaçındın; bunu istemedin; beni mahke-meye, kanunun, aydınlatılması gereken-leri değil, cezalandırılması gerekenleri gönderdiği mahkemeye sürükledin.
Atinalılar, artik anlaşılıyor ki Meletos bu işlerle, az olsun çok olsun, kafa yormamıştır; ama Meletos sen gene söyle; ben gençleri nasıl yanlış yola sürüklüyorum? Yazdığın suçlamadan anladığıma göre, gençlere devletin tanı-dığı tanrıları tanımamayı, onların yerine başka tanrılara inanmayı öğretiyor-muşum; gençleri bozan derslerim bunlardır, diyorsun, değil mi?
- Evet, bunu bütün kuvvetimle iddia ediyorum.
- Öyleyse, Meletos, sözünü ettiğimiz tanrılar hakkı için ne demek istediğini bana ve bu yargıçlara daha açıkça anlat. Sence ben birtakım tanrılara inanmayı öğretiyormuşum; öyle ise o tanrılara ben kendim de inanıyorum, demek ki büsbütün tanrı bilmez değilim, böyle bir suç işlememişim; simdi sunu anlayalım: sen beni devletin tanrılarını bırakıp başka tanrılara inanmakla mı suçluyorsun yoksa tanrılara büsbütün inanmayıp bunu başkalarına da aşılamakla mı?
- Evet, ben senin hiçbir tanrıya inanmadığını söylüyorum.
- Şaşılacak şey! Meletos, bunu nereden çıkarıyorsun? Herkes gibi, güneşin veya ayın tanrılığına inanmadığımı mı söylemek istiyorsun?
- Emin olun, yargıçlar, inanmaz; çünkü güneşin taş, ayın toprak olduğunu söylüyor.
- Fakat, dostum Meletos, sen beni Anaksagoras sanmışsın da buraya çıkarmışsın. Buradaki yargıçları Klazomenai’li Anaksagoras'ın yazıla-rının bu kuramlarla dolu olduğunu bilmeyecek kadar boş ve cahil mi sanıyorsun? Gençler bu yazıları orkestrada en çok bir drahmiye satın alabilirlerse, Sokrates de bu fikirleri kendine mal edince delikanlılar onunla pekâlâ alay edebilirlerse, bunları neden gelip benden öğrensinler? Doğru söyle Meletos, sen gerçekten benim hiçbir tanrıya inanmadığımı mı sanıyorsun?
- Zeus'a yemin ederim ki, hiç, hiçbir tanrıya inanmıyorsun.
- Buna kimse inanmayacak. Atinalılar, bu Meletos azgının, küstahın biri; beni suçlaması da gençliğinden, hakaret olsun diye. Kim bilir, belki de beni denemek için bu muammayı(bilmece) uydurmuştur. Belki de, kendi kendine, 9
"bakalım bilgin Sokrates işi alaya alıp birbirini tutmaz sözler söylediğimi bulacak, meydana çıkaracak mı, yoksa onu da bizi dinleyenleri de aldatabilecek miyim?” demiştir. Bana öyle geliyor ki suçlamasında bir dediği bir dediğini tutmuyor. Sanki şöyle demiş; "Sokrates, tanrıların varlığına inanmamaktan, tanrılar olduğuna da inanmaktan suçludur”. Buna düpedüz alay derler.
Atinalılar, Meletos'un düştüğü tutmazlıkları benimle beraber gözden geçirin ve sen Meletos, bize cevap ver. Siz de benim ta baştaki dileğimi hatırlayın da alışık olduğum gibi söz söylersem, ses çıkarmayın. Dünyada bir kimse var mıdır ki, Meletos, insanlık işler olduğuna inansın da insanlar bulunduğuna inanmasın? Şunu söyleyin Atinalılar, kaçamaklı yollara sapmadan bana cevap versin. Bir adam bulunur mu ki at yoktur ama atın kullanıldığı işler vardır, flavtacılar yoktur ama flavtacılık vardır desin? Bulunmaz, dostum, bulun-maz. Mademki sen cevap vermekten kaçınıyorsun, sana da buradakilere de cevabı ben vereyim; ama hiç olmazsa şuna cevap ver; bir kimse var mıdır ki tanrılık işlere inansın da tanrılara inanmasın? Daimon'lara (ruhlar ve cinler) inan-masın da Daimonların kuvvetine inansın?
- Hayır, yoktur.
- Çok şükür, yargıçların zoruyla ağzın-dan bu cevabi alabildim. Demek daimonluk işlere, bu işler yeni olsun eski olsun, inandığımı ve bunları öğret-tiğimi iddia ediyorsun. O halde, söylediğine göre, ben daimonluk işlere inanıyorum. Suçlamanda buna yemin bile ediyorsun. Bu işlere inanıyorsam, onların var varlığına da ister istemez inanmam gerekir, öyle değil mi? Hiç şüphesiz, cevap vermediğine göre senin de ayni fikirde olduğunu kabul ediyorum. Peki, Daimonları tanrı veya tanrı okulları olarak alabiliriz, değil mi?
- Evet, şüphesiz.
- Öyle ise, söylediğim gibi, Daimonların varlığına inanıyorsam, öte yandan da, ne adla olursa olsun, Daimonlar bir nevi tanrı iseler, muammalar (bulmaca) çıkarıyorsun ve bizimle eğleniyorsun demekte haksız mıyım? Hem tanrılara inanmadığımı iddia ediyorsun, hem de biraz sonra Daimonlara inandığımı söylemekle tanrılara inandığımı kabul etmiş oluyorsun! Denildiği gibi Daimonlar, tanrıların nymphalar! veya başka analardan doğan piçleri iseler, tanrılar olmadığı halde, tanrıların çocukları olduğuna kim inanabilir? Bu katırın, eşekle atın çocuğu olduğuna, fakat eşeğin de atın da var olduğuna inanmamak kadar yersiz olur. Hayır, Meletos, sen bütün bu saçmaları ya beni denemek için kasten çıkarmış-sındır yahut da bana karşı ciddi bir suç bulamadığından suçlamana koydun. Fakat inan ki, aynı bir kimsenin daimonluk işlere inandığı halde, Daimonlara, tanrılara, kahramanlara inanmayacağına biraz anlayışı olan hiçbir kimseyi inandıramazsın.
Meletos'un suçlamalarına yeter ölçüde cevap verdim sanıyorum, daha fazla savunmama gerek yoktur. Bununla beraber, üzerime ne kadar çok kin çekmiş olduğumu düşünüyorum ve hüküm giymem gerekirse, 10
beni yok edecek olanın bu olduğunu, onun Meletos, Anytos değil, şimdiye kadar birçok iyi insanların ölümüne sebep olmuş, belki ileride de olacak olan iftira ve çekememezlik olduğunu düşünü-yorum; çünkü bu kurbanların sonuncusu herhalde ben olmasam gerek.
Belki biri şöyle diyecek: “Sokrates, seni böyle vakitsiz bir sona sürükleyen bir ömürden utanç duymuyor musun? Bana bunu soracak olana açıkça cevap verebilir ve diyebilirim ki: dostum, yanlıyorsun. Değeri olan bir kimse, yaşayacak mıyım yoksa ölecek miyim diye düşünmemelidir; bir iş görürken yalnız doğru mu eğri mi hareket ettiğini, cesaretli bir adam gibi mi yoksa tabansızca mı hareket ettiğini, düşün-melidir. Hâlbuki sizin özünüzde, Troia'da ölen kahramanların, hele namussuzluğa karşı her türlü tehlikeyi küçümseyen Thetis’in oğlunun bir değeri olmaması lazım. Hektor'u öldürmek için sabırsız-lanırken, anası tanrı ona, yanılmıyorsam, aşağı yukarı şu sözleri söylemişti: “Oğlum, arkadaşın Patroklos'un öcünü alacak ve Hektor'u öldüreceksin, ancak bil ki onun arkasından sen de hemen öleceksin; çünkü tanrı hükmü böyle emrediyor”. Hâlbuki o, bu öğüde aldır-mayıp her şeyi göze alarak, arkadaşının öcünü almadan namussuzca yaşamaya, ölümü ve tehlikeyi üstün gördü: “Burada şu eğri gemilerin yanında, dünyaya lüzumsuz bir yük olarak, maskara gibi durmaktansa, düşmanımdan öcümü alayım, arkasından da öleyim.” dedi. Onun bu hareketinde hiç ölüm ve tehlike korkusu var mıydı? En doğru hareket, Atinalılar, bir kimsenin yeri neresi olursa olsun, ister kendinin seçtiği, ister komutanının gösterdiği yer olsun, tehlike karşısında direnmek; ölümü veya başka tehlikeleri değil, ancak namusu göz önünde bulundurmaktır.
Atinalılar, benim için de bundan başka türlü hareket etmek gerçekten çok garip olurdu; çünkü Potidaia'da, Amphipolis'te, Delion'da seçtiğiniz komutanların gösterdikleri yerde, her türlü ölüm tehlikesi karşısında bütün cesaretiyle duran ben, simdi, kendi fikir ve sanımca, Tanrı tarafından, kendimi ve başkalarını denemek için filozofluk vazifesi ile gönderildiğim zaman, ölüm veya başka bir şey korkusu ile vazifemi bırakıp nasıl kaçardım? Böyle bir hareket gerçekten ağır bir suç olurdu. Kendimi bilge sanarak ölüm korkusu ile Tanrı sözüne baş eğmeseydim, o zaman mahkemeye pek haklı olarak çağrıla-bilir, tanrıların varlığını inkârdan suçla-nabilirdim. Çünkü yargıçlar, ölüm korkusu, gerçekte bilge olmadığı halde kendini bilge sanmak değil midir? Bilinmeyeni bilmek iddiası değil midir? İnsanların, korkularından en büyük kötülük saydıkları ölümün en büyük iyilik olmadığını kim bilir? Bilmedi-ğimiz bir şeyi bildiğimizi sanmak gerçekten utanılacak bir bilgisizlik değil midir? İşte yargıçlar, ancak bu noktada başkalarından farklı olduğuma inanı-yorum. Belki de onlardan daha bilge olduğumu iddia edebilirim: Ben, öteki dünyada olup bitenler hakkında pek az bir şey bildiğim halde, bir şey bildiğime inanmıyorum, fakat tanrı olsun, insan olsun, belki, kendinden daha iyi olanlara haksızlık ve itaatsizlik etmenin 11
bir kötülük, bir namussuzluk olduğunu biliyorum; ben, kötülük olduğunu iyice bildiğim şeylerden korkarım, ama iyilik olmadığını kestirmediğim şeylerden ne korkar, ne de sakınırım. Onun için siz beni simdi serbest bırakıp; Anytos'un size: “Sokrates mademki böyle bir suçla suçludur, ona herhalde ö1üm cezasını vermek gerekiyor, yoksa bütün çocuklarınız onun öğütlerini dinleyerek büsbütün bozulacaklardır” demesine bakmayarak, “Sokrates, biz Anytos'un fikirlerine inanmak istemiyoruz, seni serbest bırakacağız ama bir şartla: artık bir daha böyle herkesi sorguya çekmeyeceğine ve filozofluk etmeye-ceğine söz vermek şartıyla; bunları yapmakla bir daha suçlandırılırsan, öleceksin” derseniz, kurtulmam için ileri sürülebilecek böyle bir şarta karşı derim ki: Atinalılar, size saygı ve sevgim vardır; ancak, ben size değil, yalnız Tanrıya baş eğerim; ömrüm ve kuvvetim oldukça da iyi biliniz ki, felsefe ile uğraşmaktan, karşıma çıkan herkesi buna yöneltmekten, felsefeyi öğretmekten vazgeçmeyeceğim; karşıma çıkana, her zaman dediğim gibi gene şöyle diyeceğim: “Sen ki, dostum, Atinalısın, dünyanın en büyük, kudretiyle, bilgeli-ğiyle en ünlü şehrinin hemşerisisin; paraya, şerefe, üne bu kadar önem verdiğin halde bilgeliğe, akla, hiç durmadan yükseltilmesi gereken ruha bu kadar az önem vermekten sıkılmaz mısın? Kendisiyle münakaşa ettiğim bir adam bu saydıklarıma önem verdiğini söylerse, yakasını bırakacağımı ve salıvereceğimi sanmayınız; hayır, gene soracağım, onu gene sorguya çekeceğim, onunla gene münakaşa edeceğim; erdemli olduğunun bir sözden başka bir şey olmadığını anlarsam, kendisini, değeri büyük olana az değer verdiğinden değeri küçük olana çok değer verdiğinden ötürü utandıracağım Ayni sözleri genç, ihtiyar, yurttaş, yabancı, her kese, hele benim kardeşlerim olduklarından dolayı bütün hemşeri-lerime tekrarlayacağım. Çünkü biliniz, bu bana Tanrının bir buyruğudur; şuna inanıyorum ki şehrimizde, şimdiye kadar Tanrıya benim bu hizmetimden daha büyük bir iyilik edilmemiştir. Çünkü ben, genç, ihtiyar, hepinizi, vücudunuza, paranıza değil, her şeyden önce ruhun en yüksek terbiyesine önem vermeniz gerektiğine kandırmaktan başka bir şey yapmıyorum. Evet, benim vazifem, size para ile erdemin elde edilemeyeceğini, paranın da, genel olsun, özel olsun, her türlü iyiliğin de, ancak erdemden geldiğini söylemektir. Ben bunları öğretmekle gençler doğru yoldan ayırıyorsam, zararlı bir insan olduğumu kabul ederim. Ama biri gelip öğrettiğim şeylerin bunlar olmadığını iddia ederse yalan söylemiş olur. Bu noktada, Atinalılar Anytos'a ister inanın ister inanmayın, hakkımda ister beraat hükmü verin, ister vermeyin; herhalde, iyice bilin ki, bir değil bin kere ölmem gerekse bile, yolumu asla değiştir-meyeceğim.
Atinalılar, sözümü kesmeyiniz, beni dinleyiniz; sonuna kadar dinleyeceğinize söz vermiştiniz, söyleyecek bir şeyim daha kaldı, öyle bir şey ki işitince, korkarım, haykırmak isteyeceksiniz; fakat beni dinlemek sizin için 12
daha hayırlı olacaktır, onun için, çok yalvarırım, sakin olunuz. Bilmelisiniz ki, benim gibi bir adamı öldürmekle, beni değil kendinizi cezalandıracaksınız. Bana kimse, ne Meletos ne de Anytos, zarar verebilir; kötü bir kimse iyi bir adamı nasıl zarara sokabilir? Ancak kendine zarar vermiş olur. Onlarda şüphesiz beni öldürtmek, süründürmek veya hemşerilik haklarından yoksun bırakmak imkânı vardır; onlar herkesle beraber böyle bir cezanın bana karşı büyük bir kötülük olduğunu sanabilirler. Fakat burada onlarla bir düşünemem; çünkü onların şimdi yaptıkları gibi, başka bir kimsenin hayatını haksız yere yok etmek daha büyük bir kötülüktür.
O halde, Atinalılar, siz Tanrının bir vergisi olan beni mahkûm etmekle ona karşı bir günah işlemeyiniz dediğim zaman, sizin sandığınız gibi kendimi değil, sizi düşünüyorum. Çünkü gülünç bir benzetmeye müsaade edin, beni öldürürseniz, hem büyük, hem cins, ama büyüklüğünden dolayı ağır ve dürtülmek isteyen bir ata benzeyen devleti yerinden oynatmak için, Tanrının musallat ettiği benim gibi bir at sineğine kolay kolay bir halef (yerine) bulamazsınız, ben Tanrının, devletin başına musallat ettiği bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, kandırıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız; onun için, size kendinizi benden yoksun bırakmamanızı tavsiye ederim. Belki de, ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi, caniniz sıkılarak, Anytos'un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebile-ceğinizi sanır ve Tanrı size acıyıp başka bir at sineği gönderinceye kadar, hayatınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız. Size Tanrı tarafından gönde-rildim demenin ispatini mi istiyorsunuz? Ben başkaları gibi olsaydım, yıllarca sizi erdeme yeltmekle(yöneltmekle), bir baba, bir ağabey gibi teker teker sizin mese-lelerinizle uğraşmakla, kendi işlerimi savsamaz, onlara sabırlı bir seyirci kalmazdım; böyle bir hal, sanırım ki, insan tabiatına (doğasına) uyan bir şey değildir. Bundan bir şey kazansaydım yahut yol gösterme ve aydınlatmalarımın karşılığında para alsaydım, bu hareke-timin belki bir anlamı olurdu; fakat şimdi, kendiniz de görüyorsunuz ki, beni suç-layanların küstahlığı bile bir kimseden para aldığımı veya almak istediğimi söylemeye varamıyor; çünkü bunu hiçbir vakit görmemişlerdir. Bu sözümün doğru-luğuna, yetecek kadar şahitlik edecek bir şeyim var: fakirliğim.
Devlet işlerine girerek fikirlerimi oradan söylemek varken herkese ayrı ayrı öğüt vermeye, başkalarının işlerine karış-maya kalkışmam belki size şaşılacak bir şey gibi gelebilir. Bunun sebebini de söyleyeceğim. Bir tanrının veya tanrısal bir ruhun bana göründüğünden, çok kere ve birçok yerde söz ettiğimi işitmiş-sinizdir. Meletos'un, suçlamasında, bununla alay ettiğini de bilirsiniz. Bir nevi ses olan bu işaret, bana çocuk-luğumda gelmeye başlamıştı; bu ses beni hep göreceğim islerden alıkor, ama yap! diye hiçbir vakit emretmezdi. İşte beni siyasete girmekten alıkoyan da budur. Bu alıkoymanın da çok yerinde o1duğuna inanıyorum. Çünkü Atinalılar, ben siyaset ile uğraşsaydım, besbelli ki çoktan 13
yok olurdum, ne size ne de kendime, hiç bir iyilikte bulunamazdım. Canınız sıkıl-masın ama hakikat sudur ki, devlette görülen birçok kanunsuz, haksız işlere karsı doğrulukla savaşarak size veya herhangi başka bir kurula karşı giden hiçbir kimse ö1ümden kurtulamıyor. Evet, ancak hak yolunda çalışan bir kimsenin, kısa bir zaman olsun yaşaya-bilmesi için devlet adamı değil, sadece yurttaş olarak kalması gerekiyor.
Size, -hem yalnız sözle değil, daha çok değer verdiğiniz işle- söylediklerimi ispat edebilirim. Size başımdan geçen bir olayı anlatayım, o zaman ölüm korkusu yüzünden haksızlığa hiçbir vakit boyun eğmemiş, eğmeye ölümü üstün tutmuş bir adam olduğumu görüsünüz. Size mahkemeler hakkında, belki pek önemli gözükmeyen, ama gerçekten olmuş olan bir şeyi anlatacağım. Atinalılar! Şimdiye kadar üzerime aldığım biricik devlet memurluğu, halk kurulu üyeliği olmuştur: Mensup olduğum Antiokhis oymağı, deniz savaşından sonra ölenlerin cesetlerini toplamayan on komutanın duruşmasında prytaneia makamında bulunuyordu; hepinizin sonraları kabul ettiğiniz gibi, kanuna aykırı olarak onları toptan muhakeme etmeyi ileri sürmüştünüz; o zaman kanuna aykırı olan bu harekete karşı koyan biricik üye ben olmuş, oyumu sizin tarafınıza vermemiş-tim; hatipler beni suçlamakla, hapse sokmakla korkuttukları zaman, sizler bağırıp çağırdığınız zaman, ben ne hapsolmaktan ne de öldürülmekten kor-karak haksızlıklara ortak olmaktansa kanun ve doğruluğun tarafında tehlikeye atılmaya karar vermiştim. Bu olay, şehrimizin demokratlıkla yönetilmekte olduğu zamanlarda olmuştu. Otuz1arin oligarşiliği, iktidarı ele alınca benimle birlikte öbür dört kişiyi Tholos'a çağı-rarak, öldürmek istedikleri Salamin'li Leon'u Salamin'den getirmemizi iste-diler. Bu, onların, işledikleri cinayet-lerden ellerinden geldiği kadar çok kişiyi sorumlu kılmak için verilmiş emirlerinden biriydi. O zaman bu şartlar altında, sözüm caizse, ölüme kıl kadar önem vermediğimi, en çok hatta biricik önem verdiğim şeyin haksızlıktan, günah işlemekten sakınmak olduğunu yalnız sözle değil, edimle de gösterdim. Bu zorlu idarenin kuvvetli kolu haksızlık işletecek kadar beni korku-tamadı; Tholos'tan çıkar çıkmaz öteki dört kişi Salamin'e gidip Leon'u getir-dikleri halde, ben sadece evime döndüm. Belki çok geçmeden Otuzların idaresi sona ermeseydi, bu hareketimi haya-tımla ödeyecektim. Bu sözlerin doğru-luğuna size birçok kimse şahitlik eder.
O halde, siyaset hayatına girdiğim halde, iyi bir adam gibi hep hak gözetir ve tabii olarak doğruluğu her şeyden üstün tutsaydım, şimdiye kadar sağ kalabilir miydim, sanırsınız? Hayır, Atinalılar, hayır; bu ne bana, ne de başka bir kimseye nasip olurdu. Hâlbuki bütün hayatımda; özel olsun, genel olsun, bütün hareketlerimde hiç değişmedim, öğretiliklerimi lekeleyen-lere de başkalarına da, doğruluktan ayrılarak, alçakçasına boyun eğmedim. Devamlı öğrencilerim olduğu iddiası da doğru değildir. Ben, bana düşeni yerine getirmeye çalışırken, genç, ihtiyar, beni dinlemek isteyenleri geri çevirmedim. 14
Bana yalnız para verenlerle konuşmadım; zengin, fakir, herkes bana sorabilir, cevap verebilir, sözlerimi dinleyebilir; fakat bundan sonra, o kimse iyi yahut kötü bir insan olmuş, her ikisini de bana yüklemek haksızlık olur, çünkü ben ona ne bir şey öğrettim, ne de öğreteceğime söz verdim. Bir kimse benden başkalarının işitmediği, ayrı bir şey öğrendiğini veya işittiğini ileri sürerse, biliniz ki, yalan söylüyor.
Öyleyse, birçok kimsenin benimle konuşmak için birçok zamanlarını vermekten hoşlanmalarına sebep nedir? Bunun asıl sebebini, Atinalılar, açıkça size söyledim: bu kimseler hiçbir bilgelikleri olmadığı halde, bilge olduklarını iddia eden kimselerin sorguya çekilmesini dinlemekten hoşlanıyorlar, gerçekten bu pek tatsız bir şey de değildir. Başkalarını sorguya çekmeyi bana Tanrı emretmiştir, bu yol bana Tanrı sözleriyle, gözüme gözüken hayallerle, Tanrı iradesinin insanlara göründüğü her vasıta ile gösterilmiştir. Atinalılar, bu sözüm gerçektir; öyle olmasaydı şimdiye kadar karşıtı ispat olunurdu. Ben gençleri bozmuşsam, hala da bozuyorsam, şimdiye kadar büyümüş olanlar, gençliklerinde kendilerine kötü öğütler verdiğimi anlamış olanlar ortaya çıkarak beni suçlar, benden öç alırlardı. Bunu yapmak istemezlerse bile, hiç olmazsa yakınlarından biri, babaları, kardeşleri veya hısımları benim yüzüm-den ailelerinin ne felaketlere uğradığını söylerdi. Şimdi tam zamanıdır. Onların birçoğunu burada görüyorum. İşte çocukluk arkadaşım, benim bölgemden olan Kriton, işte oğlu Kritobulos. Sonya, Aeskhines' in babası da, Sphettos'lu Lysanias da burada; bunlardan başka, Epigenes'in babası Kephisia'li Antip-hon'u ve benimle beraber bulunmuş olan birçok kimsenin kardeşlerini de görüyorum. Theozotides'in oğlu ve Theodotos'un kardeşi Nikostrates (Theodotos şimdi sağ değil, onun için o mani olamaz); Demodokos'un oğlu ve Theages'in kardeşi Paralos; Ariston'un oğlu ve şurada gördüğünüz Eflatun'un kardeşi Adeimantos hazır bulunuyor; Apollodoros'la kardeşi Aiantodoros'u da görüyorum. Daha birçoklarını sayabi-lirim. Meletos bunların bazılarını, suçla-masında şahit göstermeliydi. Unutmuşsa şimdi yapsın, kendisine yol göste-riyorum. Bu çeşitten, istediği şahidi göstersin. Fakat Atinalılar, hakikat bunun tam tersidir. Çünkü bunların hemen hepsi Meletos'la Anytos'un iddiasına göre arkadaşlarını bozmuş, bastan çıkarmış olan benden yana şahitlik edeceklerdir; hem yalnız bozulan gençler değil, benden yana şahitlik etmelerine hiç sebep olmayan bozulmamış daha yaşlı akrabaları da. Bunlar şahitlikte niçin benim tarafımı tutarlar? Herhalde, yalnız hakikatin, doğruluğun hatırı için, doğru söyle-diğimi, Meletos'un yalan söylediğini bildikleri için.
Sözün kısası, Atinalılar, savunmam için bütün söyleyeceklerim, buna ve buna benzer şeylere varır, Bir sözüm daha var. Belki, içinizde, buna benzer, hatta bundan daha az önemli bir sorunda kendisinin, gözyaşları dökerek yargıç-lara yalvarıp yakardığını, yargıçları yumuşatmak için çocuklarını bir sürü hısım ve dostlarıyla birlikte mahkemeye getirdiğini hatırlayarak kızan biri olacaktır; halbuki ben, belki de hayatım tehlikede olduğu halde, bunların hiçbirini yapmadım. Bunun tam tersine hareket ettiğimi görünce, belki bu kızgınlıkla oyunu benden yana vermeyecektir.
Aranızda böyle biri varsa -muhakkak vardır demiyorum- ona açıkça cevap verip derim ki: Dostum, herkes gibi ben de bir insanım; Homeros'un dediği gibi, tahtadan veya taştan değil, etten, kandan yapılmış bir varlığım; benim de çoluğum, çocuğum vardır; evet Atinalılar, biri hemen hemen yetişmiş, erkek olmuş, ikisi henüz çocuk, üç oğlum vardır; böyle olduğu halde, sizden beraatımı dilemeleri için, hiçbirini buraya getirmeyeceğim. Niçin? Küstahlıktan yahut size karşı saygısızlıktan dolayı değil. Ölümden korkup korkmadığım da ayrı bir mesele, şimdi bundan söz açacak değilim. Ancak, bence böyle bir hareket, kendimin, sizin ve bütün devletin şerefine aykırıdır. Benim yaşıma gelmiş, bilgeliği ile tanınmış bir kimsenin böyle bir aşırılığa düşmemesi gerekir. Her halde, herkes Sokrates'in şu veya bu bakımdan başkalarından ayrı olduğuna inanıyor, halkın bu fikri bana uyuyormuş, uymuyormuş, bunu burada araştırmı-yorum. Aranızda bilgeliği, cesareti yahut herhangi bir erdemi ile sivrilmiş olduğu söylenen kimselerin böyle aşağı bir harekete düşmeleri ne kadar utanılacak bir şeydir. Hüküm giydikleri zaman garip garip birtakım hareketlerde bulunan nice tanınmış adamlar gördüm; bunlar, sanki ö1ümle korkunç bir ıstıraba gidecek-lerini, sanki sadece yaşamalarına izin verilmekle ölmez olacaklarını sanıyorlar. Fikrimce bu gibi şeyler devlete karşı saygısızlıktır; bunların bu gibi hareketleri dışarıdan gelen bir yabancıya, Atina’nın en ünlü adamlarının, gene kendi hemşe-rilerinin ün ve mevki verdiği bu kim-selerin, kadınlar kadar bile yürekli olmadıkları kanaatini verir. O halde, Atinalılar, bu gibi şeyleri hiç olmazsa bizim gibi ünlü kimselerin başarmaması gerekir; başarırlarsa sizin de onlara göz yummamanız; soğukkanlılık göstereceği yerde, acıklı sahneler hazırlayarak şehri gülünç bir hale sokan bu gibi kimseleri daha şiddetle mahkûm etmek istediğinizi göstermeniz gerekir.
Bundan başka, -halkın düşüncesi mese-lesini bırakalım- yargıcı aydınlatmak ve kanıksatmak yerine, onun lütfünü rica ederek beraat kazanmak da doğru bir şey değildir. Çünkü yargıcın vazifesi, doğruluğu bağışlamak değil, herkesin hakkim (hakkını) ö1çerek hüküm vermek; kendi keyfine göre değil, kanunlara göre hüküm vermektir. Yalan yere ant içmeye alışarak sizi tesir altında bırakmamalıyız, siz de buna göz yummamalısınız; bu, dine uymaz bir hareket olur.
O halde, Atinalılar, -hele şimdi, Meletos'un ileri sürdüğü iddiaya göre, burada dinsizlikten muhakeme edildiğim bir sırada- şerefsiz, dine uymaz, yanlış saydığım bir şeyi yapmamı benden beklemeyiniz. Çünkü sizi rica kuvvetiyle kandırmaya, yeminlerinizi bozmağa çalış-saydım, tanrıların olmadığına inanmayı size öğretmiş, kendimi müdafaa ederken, tanrıları inkâr etmek ithamına karşı yalnız kendi kendimi kandırmış olurdum. Fakat hakikat büsbütün bunun tersidir; 16
ben, tanrıların varlığına, ey Atinalılar, bütün beni suçlayanların inandığından daha yüksek bir anlamda inanırım; bundan dolayıdır ki sizin için ve benim için hayırlısı ne ise ona karar vermek üzere davamı size ve tanrıya bırakıyorum".
(II)
Atinalılar, benim için verdiğiniz mahkûmiyet kararına üzülmeyişimin birçok sebepleri var. Bunun böyle olacağını bekliyordum, yalnız, oyların birbirine bu kadar denk denecek derecede ikiye ayrılmış olmasına şaştım; çünkü benim aleyhimde olan çokluğu daha büyük sanıyordum. Hâlbuki şimdi, öbür tarafa otuz oy gitmiş olsaydı beraat kazanmış olacaktım. Bu yüzden diyebilirim ki, Meletos’un suçlamasından beraat kazanmış sayılırım; hatta üstelik Anytos ile Lykon beni suçlamak için buraya gelmeselerdi, kanunun istediği gibi, oyların beşte birini kazanmayarak bin drahmi para cezasına da mahkûm olacaklardı.
O şimdi ö1ürn cezası teklif ediyor. Bense kendi hesabıma neyi ileri süreyim Atinalılar? Şüphesiz değerim neyse onu. O halde hakkım nedir? Bütün hayatında herkesin düşkün olduğu birçok şeylere, zenginliğe, aile bağlarına, askerlik rütbelerine, halk kurullarında nutuklar vermeğe, başkan-lıklara, taraflara hiç aldırmamış bir adama verilecek karşılık ne olabilir? Ben bir siyaset adamı olmak için fazla dürüst olduğumu düşünerek, size ve kendime iyilik etmeme engel olacak hiç bir yola sapmadım! Tam tersine, hepinize iyilik etmemi mümkün kılan bir yola girdim, herkesin kendini düşünmekten, kendi işlerinin peşinde koşmaktan önce erdemi bilgeliği araması gerektiğini, devletin sırtından fayda-lanmaya bakmazdan önce devlete bakması lazım geldiğini sizlere kabul ettirmeye çalıştım. Böyle bir kimseye ne yapılır Atinalılar, herhalde, ona bir mükâfat verilmek lazımsa, iyi bir şey verilmeli ve bu iyilik ona yakışır bir şey olmalıdır. Sizi yetiştiren, sizi aydınlatmak için işini gücünü bırakmayı her şeyden üstün gören fakir bir adama yakışan mükâfat ne olabilir? Atinalılar, ona Prytaneion'da beslemekten daha yakışan bir mükâfat olamaz; böyle bir mükâfat, Olympia'da at yarışlarında, bilmem kaç atılı araba yarışlarında mükâfat kazanan bir yurttaştan çok ona yaraşır. Çünkü ben fakirim, hâlbuki onun yetecek kadar geliri vardır: o size yalnız bahtiyarlığın görünüş1erini bense gerçeği veriyorum. Bana vereceğiniz cezanın uygun ve yerinde bir ceza olması isteniyorsa, diyeceğim ki, bana Prytaneion'da beslenmek en doğru bir karşılıktır.
Belki, daha önce, gözyaşları ve yalvarmalar hakkında söylediğim gibi, bu sözlerimle de size boyun ekmediğimi göstermek istediğimi sanacaksınız; ama öyle değil; hiç öyle değil; bunları isteyerek, hiç bir yanlış harekette bulun-madığıma inanarak söylüyorum. Böyle olduğu halde sizi de buna kandıramam, çünkü vakit pek dar; başka şehirlerde olduğu gibi, Atina'da da büyük davaların bir günde görülmemesi için bir kanun 17
olsaydı, o zaman sizi kandırabileceğime inanırdım. Fakat bu kadar az bir vakitte bu kadar büyük suçlamaları dağıtamam. Nasıl şimdiye kadar kimseye kötülük etmemişsem, kendime de elbette etmeyeceğim; kendimin bir kötülüğe layık olduğumu söylemeyeceğim, kendim için bir ceza teklif etmeyeceğim. Niçin edeyim? Meletos'un ileri; sürdüğü ö1üm cezasından korktuğumdan mı? Ölümün bir iyilik mi yoksa bir kötülük mü olduğunu bilmediğim halde, muhakkak kötülük olan bir cezayı neden teklif edeyim? Hapis cezası mı? Niçin ceza evlerinde, yılın yargıçlarının, Onbir’ lerin* (Savcılar kurulu)kölesi olayım? Para cezası mı diyeceksiniz, yoksa para cezası ödeninceye kadar hapislik mi diyeceksiniz? Buna karşı da ayni şey söylenebilir; çünkü beş param olma-dığından, cezayı da ödeyemeyeceğimden, cezaevinde ö1eceğim. O halde, sürgün-lüğü mü teklif edeyim? Belki siz de bu cezayı kabul edersiniz. Ama benim kendi hemşerilerim olan sizler bile, artik benim konuşmalarıma, sözlerime tahammül edemezken, bunları çekemez ve iğrenç bulurken, başkalarının bana tahammül edeceğini umacak kadar düşüncesiz olmak için, yasamak hırsının gerçekten gözlerimi bürümüş olması lazım. Hayır, hayır, Atinalılar, bu hiç de böyle değildir. Yer yer dolaşarak, sürgün yerimi hep değiştirerek, her gittiğim yerden kovu-larak yaşamak, benim yaşımda bir edam için ne acı bir şeydir! İyi biliyorum ki burada olduğu gibi, her gittiğim yerde gene gençler beni dinlemek için etrafıma üşüşecekler; onları yanımdan uzak-laştırsam daha yaşlı hemşerilerini ayaklandırarak beni dışarı attıracaklar; etrafıma toplanmalarına izin verirsem babaları, dostları gene onların yüzünden beni yurtlarından kovacaklar.
Belki bana denecek ki: “Sokrates; ağzını tutamaz mısın, sana kimse karışmadan yabancı bir şehre giderek, yaşayamaz mısın? Buna vereceğim cevabı anlatmak çok güç. Çünkü dediğinizi yapmanın Tanrı’ya karsı bir itaatsizlik olacağını, onun için ağzımı tutamayacağımı söylersem ciddi bir söz söylediğime inanmayacaksınız; erdemi, üzerinde hem kendimi hem başkalarını sınadığım daha birçok meseleleri her gün tartışmanın insan için en büyük iyilik olduğunu, imtihansız hayatın yaşamaya değer bir hayat olamadığını söylersem bana gene inanmayacaksınız. Size kabul ettirmek kolay olmamakla birlikte, söylediklerim doğrudur.
Kendimi hiçbir cezaya layık görmeye de alışmadım. Param olsaydı, beni beraat ettirecek bir para cezası teklif ederdim; bundan bana kötülük gelmez. Ama ne yapayım, yok; bunun için bu para cezasını, ancak benim vere-bileceğim kadar kesmenizi dilerim. Evet, belki bir mina verebilirim, onun için bu cezayı teklif ediyorum. Buradaki dostlarım Eflatun, Kritobulos ve Apollodoros otuz mina teklif etmem için beni sıkıştırıyorlar; onlar kefil olacaklar. Haydi, otuz olsun; bu para için onlar size yeter teminat olacaklardır. 18
(III)
Atinalılar, Sokrates'i, bir bilgeyi öldürmüş olmakla, şehrinizi ayıplayacak olanlardan alacağınız kötü üne karşılık, büyük bir karınız olmayacak; ben gerçekte hiç bir şey bilmeyen bir adam olduğum halde onlar bizi kötülemek istedikleri zaman, benim bilge olduğumu söyleyecekler. Hâlbuki biraz daha beklemiş olsaydınız, istediğiniz, tabiatın yürüyüşü ile kendiliğinden yerine gelmiş olacaktı. Çünkü gördüğünüz gibi, yaşım çok ilerlemiştir; ölümden çok uzak değilim.
Şimdi hepinize değil, .yalnız bana ölüm hükmünü verenlere sesleniyorum. Onlara söyleyecek bir şeyim daha var: Belki beraatımı kolaylaştıracak şeyler söylemediğimden, suçluluk kararından kurtulmak için gereken şeyleri söylemeği ve yapmağı kabul etmediğimden dolayı mahkûmluğuma karar verildiğini sana-caksınız. Hayır; mahkûm olmama sebep olan kusur, sözlerimde değil sizin istediğiniz gibi, ağlayarak, sızlayarak, haykırarak, bence bana yakışmayan, fakat başkalarından daima işitmeğe alıştığınız birçok şeyleri söyleyerek ve yaparak, size söylemek istediğimi yüzsüzlüğümü küstahlığımı gösterme-yişimdendir. Fakat ben, tehlikeye düştü-ğüm zaman, ne böyle aşağılıklara, alçaklıklara saparım, ne de kendimi müdafaa etmediğime pişman olurum. Asla! Böyle bir şey yapmaktansa, sizin alıştığınız gibi kendimi müdafaa etmektense, alıştığım gibi söz söyleyerek ölmeği üstün görürüm. Çünkü savaş meydanında olduğu kadar adalet karsısında da ben de, başka hiç kimse de kendini ö1ümden kurtaracak vasıtaları kullanmağa kalkışmamalıdır. Evet, çok defa, bir kimse savaşta silahlarını bırakmakla, düşmanlarının önünde diz çökmekle ölümden kurtulabilir; her şeyi söylemeği, her şeyi yapmayı kabul eden bir kimse için her türlü tehlike karşısında ölümden kurtulmanın daha birçok çareleri vardır; yalnız şuna iyice inanınız, yargıçlarım, asıl mesele, ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır; çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar, Ben yaşlı ve ağır olduğumdan yavaş kosan bana yetişmiştir; hâlbuki beni suçlayanlar kuvvetli ve çabuk olduklarından, çabuk koşan kötülük onlara yetişmiştir. Simdi ben, tarafınızdan ölüm cezasına, onlar da hakikat tarafından kötülüğün ve haksızlığın cezasına mahkûm edilerek ayrılıyoruz. Ben cezama boyun eğerim, onlar da cezalarına boyun eğsinler. Herhalde böyle olması mukaddermiş; belki de yerindedir...
Şimdi, ey beni mahkûm edenleri Size bir kehanetimi söylemek isterim; çünkü ben simdi hayatın öyle bir anında bulunuyorum ki, bunda insanlar ölmez-den önce kehanet gücüne erişirler. O halde benim katillerim olan sizlere haber vereyim ki, ölümümden çok geçmeden bana verdiğiniz cezadan daha ağır bir ceza sizi beklemektedir. Beni öldürmek-le hayatınızın hesabını soranlardan kurtulacağınızı sanıyorsunuz. Fakat bana inanınız, sandığınızın tam tersi olacaktır. Evet, hiç şüphe etmeyiniz, şimdiye kadar öne atılmalarına engel olduğum birçok kimseler, karşınıza çıkacak, sizi şiddetle suçlayacaklardır; bunlar daha genç oldukları için19
sizi daha çok incitecekler, sizinle daha çok uğraşacaklardır. Atinalılar, insanları öldürmekle, herkesi kötü hayatınızı kınamaktan alıkoyacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; bu, olası bir kaçış yolu, ünlü bir kaçış yolu değildir; en kolay en asil yol, başkalarını hiçbir şey yapamayacak bir hale getirmek değil, kendinizi yükseltmektir. İste buradan ayrılmadan önce beni mahkûm eden yargıçlara söyleyeceğim kehanet budur.
Beni beraat ettiren dostlar, yargıçlar meşgulken, öleceğim yere gitmeden, sizlerle olup bitenler hakkında görüşmek isterim. Onun için azıcık daha durunuz, birbirimizle görüşebilecek kadar vakit var. Siz benim dostlarımsınız, onun için başıma gelenin manasını size belirtmek isterim. Ey yargıçlarım! (Çünkü ancak sizlere gerçekten yargıç diyebilirim.) Size gerçekten şaşılacak bir olayı anlatmak isterim. Şimdiye kadar, gündelik işlerde bile kötü veya yanlış bir iş işlemek tehlikesi karşısında içimden gelen tanrısal bir ruh beni alıkoyuyordu; simdi ise, gördüğünüz gibi herkese göre belki de kötülüğün en kötüsü ve en sonuncusu başıma gelmiştir. Hâlbuki sabahleyin evimden ayrılırken de, mahkeme karsısına çıktığımda da, burada söz söyleyeceğim anlarda da Tanrı sesi beni alıkoymamıştır; başka hallerde, birçok kereler söz söylerken, beni alı-korken, bugün bu mesele üzerinde söyle-diğim ve yaptığım şeylerin hiç birinin önüne geçmemiştir. Bu susmanın manası nedir? İste size bunu söyleyeceğim: bu şüphesiz başıma gelenin iyilik olduğuna, ölümün bir kötülük olduğuna inanan-larımızın yanıldıklarına bir alamettir. Çünkü iyiliğe değil, kötülüğe doğru gitmiş olsaydım, her zamanki işaret herhalde beni alıkoyacaktı.
Başka türlü düşünürsek, ölümün bir iyilik olduğunu umduracak sebep oldu-ğunu da görürüz; ölüm iki şeyden biridir: ya bir hiçlik, büsbütün şuursuzluk halidir yahut da, herkesin dediği gibi, ruhun bu dünyadan ayrılarak başka bir dünyaya geçmesidir. Ölüm bir şuursuzluk, deliksiz ve rüyasız uyuyan bir kimsenin uykusu gibi bir uyku ise, o ne mükemmel, ne tam bir kazançtır! Bir kimse, uykusunda, hiç rüya görmediği bir gecesini düşünerek, bunu hayatının öteki günleri ve geceleriyle karşılaştırsaydı, bütün haya-tında bundan daha iyi ve daha hoş kaç gün ve kaç gece geçirmiş olduğunu da bize söyleseydi, sanırım ki herkes, değil yalnız alelade kimseler, Büyük Hüküm-dar bile, hayatında böyle pek az gündüz ve gece bulurdu. Ölüm bu çeşit bir uyku ise, büyük bir kazançtır; çünkü öyle olunca, zamanın bütün akışı, tek bir gece gibi gözükecektir. Ama. ö1üm bizi bu dünyadan başka bir dünyaya götüren bir yolculuk ise ve herkesin dediği gibi, bütün ölenler başka dünyada yaşıyorlarsa, yargıçlarım, bizim için bundan daha büyük ne iyilik olabilir? Gerçekten öteki dünyaya vardığımızda, bu dünyada doğruluk iddia eden kimselerden kurtu-larak, denildiği gibi asıl doğruluğu veren gerçekten yargıçları, Minos'u, Rahada-manthos'u, Aiakos'u, Triptolemos'u doğru yaşamış olan yarı-tanrıları bulacaksak, bu yolculuk hiçbir zaman bir ceza olamaz. Bir kimse orada, Orpheus'a, Musaios'a Homeros'a, Hesiodos'a kavuşacaksa, bunun için ne vermez ki?20
Hayır, bu doğru ise, bırakınız bir daha, bir daha öleyim. Hele Palemedes ile Telamon oğlu Aias ile haksiz bir hüküm yüzünden
Helen eski kahramanları ile buluşmak bizim için ne yüksek bir şeydir! Kendi sonumu onların sonu ile karşılaştırmak benim için ne büyük bir zevk! Hepsinin üstünde, burada olduğu gibi öteki dünyada da öz ve yanlış bilgeliği araştırmamı ilerletebileceğim, kimin bilgiç, kimin cahil olduğunu anlayabile-ceğim. Yargıçlar! Büyük Troia seferinin önderi Odysseus'u, Sisyphos'u, kadınlı erkekli daha birçoklarını deneyebilmekte ne büyük bir zevk var! Onlarla, konuş-makta, onların arasında yaşamakta, onlara sorular sormakta ne sonsuz bir zevk olacaktır! Orada hiç şüphesiz, sormak yüzünden ö1üme mahkûm edilmek tehlikesi de yoktur. Bizden daha mesut olduktan başka, doğruyu söyleyen, orada ölmez de olacaktır. O halde, yargıçlar! siz de benim gibi ölümden korkmayınız, şunu biliniz ki, iyi bir insana, ne hayatta ne de öldükten sonra hiçbir kötülük gelmez. Onu ve onun gibileri tanrılar daima korurlar. Benim yaklaşan sonum, sadece bir tesadüf işi değildir; tam tersine, apaydın görüyorum ki ölmek ve böylece bütün acılardan büsbütün kurtulmak, benim için daha değerlidir. İşte, içimden gelen işaretin alıkoymamasının sebebi budur. Gene bunun için beni mahkûm edenlere, beni suçlayanlara asla kızmıyorum. Onlar bana iyilik etmeyi bile bile isteme-mişlerse de, bana hiç kötülük de etme-mişlerdir. Onları ancak, bana bilerek kötülük etmek istediklerinden dolayı kınayabilirim.
Sizden dileyeceğim bir şey daha kaldı: çocuklarım büyüdükleri zaman, Atinalılar, erdemden çok zenginliğe yahut herhangi bir şeye düşkünlük gösterecek olurlarsa, ben sizinle nasıl uğraşmışsam, siz de onlarla uğraşınız, onları cezalandırınız; kendilerine, kendi-lerinde olmayan bir değeri verir, önem vermeleri gereken şeye önem vermez, bir hiç oldukları halde kendilerini bir şey sanırlarsa, ben sizi nasıl azarlamış-sam, siz de onları öyle azarlayınız. Bunu yaparsanız, bana da, okullarıma da doğruluk etmiş olursunuz.
Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: ben ölmeye, siz yaşamaya.
Hangisi daha iyi?
Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.
Galip Baran, Bilinç Üniversitesi Kurucu Rektörü
SON

12 Ekim 2018 Cuma

AKDAMAR REZALETİ GAFLET Mİ, CEHALET Mİ? "Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL" - Adaya su götürmekten bahseden ve öğünen siyasetçiler, götürecekleri su ile akan kanı ve cinayetleri temizleyemezler. Geçmiş tarihinden habersiz olan sözde bazı aydınların ve diplomalı cahillerin geleceğini de başkaları belirleyebilir. Unutulmamalı ki; tarihini bilmeyenin coğrafyasını da başkaları çizer.

AKDAMAR REZALETİ GAFLET Mİ, CEHALET Mİ? 
Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL 

Bazı durumlarda gaflet ve cehalet o ölçüde iç içe giriyor ki; insan olup bitenleri hayretle seyrediyor.

Van’ın Akdamar Adasında epey para harcayıp mevcut kiliseyi tamir ettirdik ve çevreyi yeniden düzenledik. Müze haline getirdik. Şimdi de bunu her sene yapılması planlanan ayine, ibadet ve kutlamaya açıyoruz. Geçenlerde Adada törenler yapıldı. Bürokratlarımız, Bakanımız ve Ermenistan’dan gelen sözde dostlarımız törende hazır bulundu.

Akdamar’ın tarihine baktığımızda yüzlerce Van’lı kadınımızın çığlıklarını kulaklarımızda hisseder gibiyiz. Ermenilerce Adaya götürülüp tecavüze uğramış veya kurtuluşu göle atlayarak boğulmakta bulmuş kadınlarımızın acısını yok farzederek turist çekme ve sözde barış oyunları oynuyoruz. Anlaşılan bu ütopik barış saçmalıkları önümüzdeki yıllarda da sürecek ve gülünç duruma düşeceğiz. Şehitlerimizin ruhu bile rencide olacaktır.

Bu tecavüz adası utanılması gereken yüz karası olaylara sahne olmuştur. Doğu Anadolu’da ve diğer örneklerde olduğu gibi, Ermenilerce gerçekleştirilen soykırımı ve mezalim unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Adaya su götürmekten bahseden ve öğünen siyasetçiler, götürecekleri su ile akan kanı ve cinayetleri temizleyemezler. Geçmiş tarihinden habersiz olan sözde bazı aydınların ve diplomalı cahillerin geleceğini de başkaları belirleyebilir. Unutulmamalı ki; tarihini bilmeyenin coğrafyasını da başkaları çizer.

6 Ekim 2018 Cumartesi

Vehbi Sınmaz: “Taşlansanız Dahi Meyveli Ağaç Olunuz” İlim, fikir ve aksiyon adamı, eski milletvekili Vehbi Sınmaz, Yeni Dünya Vakfı’nda, Bâbıâli Enderun Sohbetleri’nde dinleyicilerine hitap etti. (18.08.2018)

Vehbi Sınmaz: “Taşlansanız Dahi Meyveli Ağaç Olunuz”
İlim, fikir ve aksiyon adamı, eski milletvekili Vehbi Sınmaz, Bâbıâli Enderun Sohbetleri’nde dinleyicilerine hitap etti. (18.08.2018)

Vehbi Sınmaz, hayat tecrübelerini ve yaşadıklarını paylaşırken geçmişten çıkarılması gereken dersler hakkında da gençlere tavsiyelerde bulundu. Akıl Fikir Yayınları’ndan çıkan Kiralık Katil Arıyorum isimli kitabından kesitler de sunan Sınmaz sözlerine şöyle başladı:

"Konuşmak çok kolay gibi görünüyor ama aslında bazen zor oluyor. Şimdi ben tohum üzerinde duruyorum, tohum nedir? Tohum büyüğün küçükte gizlenişidir. Peki, nasıl oluyor da bir büyük küçüğe sığıyor. Fakat bu küçük tohumun içinde sakladığı büyüğü ortaya koyabilmek için bir şart var, toprağına düşmesi lazımdır tohumun. Toprağına düşmemiş tohuma acımak lazım, üzülmek lazım. Onun için tohum, toprak ve iklim diyoruz. Birbiri ile irtibatlıdır bunlar. Tohum çok sağlam olabilir, sağlamlığıyla da övülebilir fakat yetmez. İstediği kadar sağlam olsun düşeceği toprak çok önemlidir. Toprak çorak ve çürükse orada yok olmaya mahkûmdur. Onun için tohum aynı zamanda bir sırdır. Herkese o sırrını açmaz, ifşa etmez. Nerede açar, toprağa düşünce önce kendi kabuğunu çatlatır, sonra toprağı deler, işte ben buyum der; kendisini gösterir. Üstad Necip Fazıl olsa daha iyi anlatır, tohum biraz da kadına benzetilir. Kadın tohum gibidir, tohum da kadın gibidir. Her yerde açılıp saçılmaz. Açılacağı, içindeki cevheri büyüyü ortaya koyacağını ancak toprağına düşerse, o iklimini bulursa açılabilir.”

“TOPRAĞINI ARAYAN TOHUM OLUNUZ”
Manisa, Alaşehir’in Çakırcalı köyünde doğduğunu ifade eden Sınmaz, çocukluk yılları, tahsil hayatı hakkında hatıralarını paylaştı. Milletvekili olduğu dönem ve bir milletvekilinin halka sorumluluğu hakkında içten paylaşımlarda bulundu. 1959 yılında arkadaşlarıyla birlikte “Fena İtiyadlarla Mücadele Cemiyeti”ni, 1994’te “İnsan ve Kültür Vakfı’’nı kuran Sınmaz, vakıf çalışmalarının nasıl olması gerektiği ve vakıf anlayışı hakkındaki görüşlerini dinleyicilerle paylaştı.

Sistematik olarak “olan” ve “olması gereken”in insani boyutlarını sorup cevaplar arayan ve aratmaya çalışan Sınmaz, Kiralık Katil Arıyorum kitabında “Taşlansanız dahi meyveli ağaç olunuz”, fena itiyatlarla mücadele edebilmek için “Toprağını arayan tohum olunuz” demektedir. Tavsiyeleri tamamen yerli yüksek ve ulvi bir düşüncenin, kendi zihinsel-felsefi yaklaşımlarının mahsulü olan, kitap sevgisiyle tanınan Vehbi Sınmaz, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin başlattığı “Şehitler İçin 1 Milyon Kitap” kampanyasına kütüphanesindeki nadide eserlerden meydana gelen kitaplarını armağan etmiştir.

Yeni Dünya Vakfı’nda 16 Ağustos Perşembe günü saat 18.00’de başlayan ve iki saat süren toplantı bitiminde Vehbi Sınmaz, konuşmasının ardından dinleyicilerin sorularına cevap verdi, kitaplarını imzaladı. “Bâbıâli Enderun Sohbetleri” programı, hatıra fotoğraf çekimlerinin ardından sona erdi.
Haber: Hülya Günay

30 Ağustos 2018 Perşembe

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 3. Cumhurbaşkanı, MahmudCelâleddin Bayar, vefatının 32.nci yıldönümünde Bursa – Gemlik -Umurbey’deki Kabristanının başında düzenlenecek resmi bir törenle anıldı.

VEFATININ 32. YILINDA TÜRKİYE’NİN 3. CUMHURBAŞKANI CELÂL BAYAR (1883-1986) 
ANMA TÖRENİ 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 3. Cumhurbaşkanı, MahmudCelâleddin Bayar, vefatının 32.nci yıl dönümünde Bursa – Gemlik -Umurbey’deki Kabristanının başında düzenlenen resmi bir törenle anıldı.

Her yıl Celâl Bayar’ın ölüm yıldönümü olan 22 Ağustos’ta yapılan anma töreni, bu yıl Kurban Bayramınarastladığı için28 Ağustos 2018, Salı günü saat 10.00’da gerçekleşecektir.
Millî Mücadele'nin Celâl Bey'i, Kuvayı Milliye Efeleri'nin Galip Hocası, Atatürk’ün son Başbakanı olan Bayar, Cumhuriyetin ekonomi politikasını oluşturmakta önemli bir rol üstlenmiştir. Bir asırlık ömründe Türkiye tarihinin önemli dönüm noktaları gerçekleşmiş ve kendisi bu süreçlerde etkin rol almıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü görmüş, milli mücadeleye ilk saflarda aktif olarak katılmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş harcında, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesinde liderlik etmiştir.
Yetişmesi ve Eğitimi
Ailesi ’93 Türk-Rus harbinde Bulgaristan’dan göç etmiş olan Plevne Türklerinden. Babası Abdullah Fehmi Efendi, Tuna vilayetinin Berkofça Rüştiyesi Başöğretmeni iken Balkanlardan imparatorluk merkezine doğru geliyorlar veUmurbey Köyüne yerleşiyorlar. Abdullah Fehmi Efendi, Bursa-Gemlik-Umurbey Rüştiyesi Başöğretmenliği, ayrıca bir süre Gemlik Müftülüğü de yapıyor. Kendisine güzide din görevlilerine verilen rütbe olan Mekremetlü unvanı verilmiştir.
Türkiye’nin ilk sivil cumhurbaşkanı olan Mahmut Celâlettin askeri okula gitmiyor. Kendisinden büyük iki kardeşinin Edirne Askeri İdadisi ve Bahriye Mektebi olmak üzere askeri okullarda hastalanarak ölmeleri sonucu, ailesi tek çocuk kalan Mahmut Celâlettin’in doğduğu yer olan Bursa’nın Umurbey Köyünde kalarak burada yetişmesini istiyorlar.
Mahmut Celâlettin, babasının yanında o günlerde önemli bir mektep olan Umurbey Rüştiyesini bitirdikten sonra, Gemlik Mahkemesinde ve Reji dairesinde çalışıyor. Daha sonra Bursa’da Ziraat Bankası’nda çalışırken İpekçilik Okulunda okuyor. Bursa’daki CollegeFrancaise de L’assomption’da Fransızca öğreniyor. 1905’te Deutch Orient Bankasının imtihanını kazanarak bu bankada kısa zamanda birinci derecede imza sahibi oluyor.
Milli Mücadele Yılları
İmparatorluğun toprak kaybına ve parçalanmaya doğru gittiği çalkantılı dönemde İttihat ve Terakki’ye giriyor ve 25 yaşında murahhas mesul memur ve daha sonra İzmir KatibiMes’ulü oluyor. Bölgenin Türklerin elinde kalmasında büyük rolü oluyor. 31 Mart Vakasında bir gönüllü birlik kurarak Hareket Ordusuna katılmak üzere yola çıkıyor, ancak ayaklanma bastırıldığı için buna gerek kalmıyor.
Bu arada, bölge ekonomisini kalkındırmak üzere üzüm, incir, palamut ve pamuk gibi mahsullerin değerlendirilmesi için kooperatifler kurulmasında önayak oluyor. O yıllarda demiryollarında Türkler sadece hamal olarak çalışabiliyordu. Demiryollarında, limanlarda, bölgede tütünle ilgilenen Reji İdaresinde Türklerin de tayin edilebilmesini sağlıyor, daha sonra İzmir’de Şimendifer okulunu kuruyor. Birinci Dünya savaşı sırasında bölgede yer almakta olan yolsuzluklarla mücadele ediyor, halkın rahatlamasını temin ediyor. Orta sınıfın güçlenmesine gayret ediyor.
Bu yıllarda Mahmut Celâlettin “Halka Doğru” isimli bir cemiyet kurmuş, aynı isimli bir gazete çıkarmaktadır. Damat Ferit Hükümeti tarafından gazete kapatılıyor ve Celâl Bayar hakkında tutuklama kararı veriliyor. İmparatorluğun işgali karşısında Kuvayi Milliye Hareketini başlatanların arasındadır. İzmir’in işgalinden önce Ege bölgesinde direnme hareketini hazırlamıştır. Faaliyetlerini Galip Hoca adı altında efelerle birlikte sürdürür. 1919’da Balıkesir Kongresi tarafından Akhisar Milli Alay komutanlığına atanıyor.
Atatürk Nutuk’ta,
“Bu meyanda İzmir’den tebdili nam ve kıyafet ederek o havaliye gitmiş olan Celâl Bey’in gayret ve fedakarlığı şayanı tezkardır” diye bizzat anarak takdirini belirtmiştir.
1920'de Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Saruhan Sancağı (Manisa) mebusu seçiliyor. Burada yaptığı bir konuşmayla işgal kuvvetlerinin zulmünü dile getirir, İstanbul hükümetinin lakayt kaldığını, artık işgale karşı koymak gerektiğini söyler. Ertesi gün meclis kapatılır, milletvekilleri Malta’ya gönderilir. Bayar Ankara’ya doğru hareket eder. Bursa’da evine gelince Atatürk bir gizli telgrafla Bursa’ya doğru gelen Anzavur kuvvetlerinin durdurulması için tedbir almasını istemektedir.
Bu sırada Şeyhülislam, Atatürk dahil olmak üzere KuvayiMilliye’ye katılanların devlete isyan etmiş sayılacaklarına, görüldükleri yerde öldürülmelerinin caiz olduğuna dair fetva çıkarıyor ve bunu Padişah Vahdettin de tasdik ediyor. Mahmut Celâlettin Bursa Müftüsü ve din bilginleri ile görüşüyor ve padişahın işgal altında olduğu, düşmana karşı koyanların devlete isyan etmiş sayılmasının mümkün olmadığına dair bir karşı fetva veriyorlar. Anadolu’da da din adamları aynı mealde fetvalar veriyorlar.
Daha önce birbirlerini uzaktan tanısalar da, Bayar Ankara’ya geldiğinde Atatürk ile ilk defa yüz yüze geliyorlar. Bayar’la Atatürk arasındaki yakınlık ve güven hiç sarsılmadan ömürlerinin sonuna kadar devam ediyor. Milli mücadele döneminde birbirlerine duydukları yakınlık ve kurdukları işbirliği, daha sonra özellikle ülke ekonomisi açısından olmak üzere tüm devlet meselelerinde devam ediyor. Bayar, Atatürk’ün son başbakanı ve öldüğünde yanında bulunan kişi oluyor.
Siyasi Yaşamı ve Ekonomi Politikası
Bayar 1921’de İktisat Vekili seçildikten sonra özel olarak Zonguldak’taki maden işçileri, orman meseleleri ve madenlerle ilgileniyor. Lozan’a İktisat Müşaviri olarak katılıyor ve Osmanlı borçlarını altın esasına göre ödenmesini engelliyor; bu da yeni hükümetin iktisaden sarsılmasını önlüyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra 1924’te İmar ve İskân Bakanlığı’na getiriliyor. O dönemde anavatana gelen yarım milyondan fazla göçmen yerleştiriliyor ve üretici duruma geçiriliyor.
1924’te İş Bankasını kuruyor. Böyle bir banka kurma fikrini Atatürk’e veriyor ve bankanın kurulması için Atatürk tarafından görevlendiriliyor ve destekleniyor. Bugün İş Bankası Türkiye’de bireysel ve ticari bankacılık hizmeti sunan en büyük özel banka olma özelliğini koruyor. O dönemlerde ise, ülke kalkınmasında ekonomik manivela vazifesi görüyor.
1932’de Atatürk’ün isteği üzerine yeniden İktisat Vekili oluyor. Bu dönemde tekstil, şeker, kağıt ve demir fabrikaları gibi tesisler, Halk Bankası, Sümerbank, Etibank gibi bankalar, sigortalar ve kooperatifler kuruluyor. Devlet ve özel sektörün ekonomide birlikte yer alması esasına dayalı karma ekonomik modelini benimsiyor. Bazı iktisatçılar günümüzde hamle yapan Çin’in Türkiye’nin bu dönem ekonomi politikasını inceleyerek benzer model benimsediklerine işaret ediyorlar.
Atatürk Sevgisi ve Vefa Duygusu
Mahmut Celâlettin’e Bayar soyadını Atatürk vermiştir. Bayar, yaşamının en bahtiyar ve verimli döneminin Atatürk’le birlikte çalıştıkları yıllar olduğunu söylemiştir.
1938’de Atatürk’ün vefatında başbakan olarak ülkenin kargaşaya girmemesini sağlıyor. Atatürk’ün naaşını Dolmabahçe’den geçici istirahatgâhı olan Etnografya Müzesine getiriyor. Cumhurbaşkanı olduğunda Anıt Kabir inşaatını hızlandırarak 1953’te Atatürk’ün Etnografya Müzesinde bekletilen naaşını Celâl Bayar naklediyor. Orada yaptığı duygusal konuşmada şunları söylemiştir:
“Atatürk! Sen bizdendin! Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu. İltifat etmedin. Milli irade yolunu seçtin. Hayat ve şahsiyetini milletin hizmetine vakfettin. Türk’ün gıpta ettiği, övündüğü vasıflara maliktin! Bütün meziyetlerinle Türk milletinin ta kendisisin. Şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz. Bil ki hakiki yerin daima inandığın ve bağlandığın Türk milletinin minnet dolu sinesidir. Nur içinde yat!”
Atatürk’ün vefatından sonra Celâl Bayar CHP içinde aktif görev almıyor, ikinci Dünya savaşı yılları öncesi ve sonrası siyasi hatıraları olan “Ben de Yazdım” kitabını kaleme alıyor. 12 Haziran 1945’te mecliste siyasi hak ve hürriyetlerin anayasaya uygun hale getirilmesi alanındaki fikir aykırılıkları dolayısıyla, İzmir milletvekili Bayar, İçel milletvekili Refik Koraltan, Kars milletvekili Fuat Köprülü, Aydın milletvekili Adnan Menderes ile birlikte bir takrir veriyorlar. Dörtlü takrir olarak bilinen bu takrire karşı tek partiden oluşan mecliste büyük infialle karşılaşıyorlar; takrir reddediliyor ve hakaretlere uğruyorlar. Bunun üzerine Celâl Bayar 5 Kasım 1945’te önce milletvekilliğinden istifa ediyor, sonra 3 Aralık 1945’te de kurucusu olduğu ve uzun müddet başkanlığını yapmış olduğu Halk Partisinden istifa ediyor.
Çok Partili Demokrasiye Geçişte Öncülüğü
Bu gelişmeler yeni bir siyasi partinin kurulma çalışmalarına yol açıyor. Celâl Bayar kuruluşunda yer aldığı Demokrat Parti’nin başkanlığına seçiliyor. Çok partili hayata geçiş için Bayar büyük mücadele veriyor. Tek partili mutlak milli şef döneminden çok partili demokrasiye geçiş kolay olmuyor. Bu mücadelede Bayar, devlet saygınlığını, insanlar arası sevgi ve saygıyı ön planda tutuyor:
“Milletin en büyük varlığı istiklalidir. Büyük memleket meseleleri etrafında particilik diye bir şey kabul edemeyiz. İstiklâl bahis konusu olduğu anda ne DP vardır, ne HP. O zaman millet vardır. …. Bu memleketin birbirini seven ve birbirine saygı gösteren partilerle idaresini istiyoruz. Birbirimize düşman olursak memlekete yazık olur (16 Temmuz 1946, Aydın)”.
“Memleketimizde yepyeni bir devir açılmaktadır. Bu devir demokratik hak ve hürriyetlerin kökleşmesi devri olacaktır. Böyle bir devrin henüz fecri karşısındayız ve çok çetin imtihanlar geçireceğimize şüphe yoktur” (17 Temmuz 1946, İzmir).
1950 seçimlerinde DP büyük çoğunlukla iktidara geliyor ve 22 Mayıs 1950’de Celâl Bayar cumhurbaşkanı seçiliyor. 1950-1960 dönemi Türkiye’nin gelişmesinde çok ciddi hamlelerin yer aldığı, aynı zamanda mücadeleli bir dönemdir. Bu dönemde tarımda ve sanayide büyük hamleler gerçekleşmiş, barajlar kurulmuş, enerji üretimi artmıştır. Köylünün yüzü gülmüş, orta sınıf güçlenmiştir. Bu dönemde din ve ifade özgürlüğü, azınlıkların hakları artıyor. Eğitim hayatında reformlar yapılıyor. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Trabzon Üniversitesi gibi önemli üniversiteler Demokrat Parti döneminde kuruluyor. Erzurum’da Atatürk Üniversitesi özellikle Bayar’ın isteği ile kuruluyor.
Çevre ülkelerle dostluklar kuruluyor. Mesela, Yunanistan’da Batı Trakya’da Türkçe eğitim yapan Lise iyi ilişkiler sayesinde bu dönemde açılıyor. Bu sayede pek çok Batı Trakyalı genç kız ve erkek eğitim görebiliyor. Bu liseye “Celâl Bayar Lisesi” adı veriliyor. Kıbrıs’ta garantörlük hakkının elde edilmesi de Demokrat Parti döneminde olmuştur.
27 Mayıs Darbesi ve Cumhurbaşkanı Celâl Bayar
27 Mayıs darbesinin ülke içinde ve dışından destekçileri olmuştur. DP iktidara geldikten hemen sonra bu iktidar değişikliğini kabul edemeyenler ordunun içinde belirli gruplarla temas kurarak her zaman bir darbe hazırlığı içinde bulunmuşlar. DP’nin üst üste seçimleri kazanması ve sonraki seçimlerde de CHP’nin seçimi kazanma şansının az olması bu gayrimeşru faaliyetleri arttırmıştır.
1957 seçimlerinden sonra ortaya çıkan 9 Subay olayında Celâl Bayar bu konunun ciddiye alınarak üzerine gidilmesini istemiştir. Ancak, olayın üstü kapatılmış, subaylar affedilerek tahkikatın derinleşmesi önlenmiştir. Üstelik darbe hazırlıklarını ihbar eden Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu ordudan ihraç ediliyor. Oysa, bu subayların 27 Mayıs’ı planlayanlar arasında olduğu daha sonradan ortaya çıkmıştır.
Celâl Bayar, Türkiye tarihinde bir kara leke olan 27 Mayıs darbesini ve Yassıada mahkemelerini hiçbir zaman meşru kabul etmediğini ifade ederek tüm yargılama sürecinde dik duruşuyla tarihe geçti.
1961 Anayasasına göre kurulmuş olan Senato ve Tabii Senatörlük daha önce cumhurbaşkanlık yapmış kişilere ölünceye kadar senatör olma hakkını veriyordu. Demokrat Partili milletvekillerinin 27 Mayıs’ta geri alınan siyasi hakları ancak 1974’te iade edildi. Bunun üzerine Senato Başkanı Bayar’ı tabii senatör olarak meclise davet etti. Ancak, Celâl Bayar bu teklifi “seçilmeden senatoya girmenin demokratik kurallara ve inançlarına uymadığı” gerekçesiyle kabul etmedi. Başka vesilelerle Büyük Millet Meclisinde törenlere onur konuğu olarak katıldı. Ömrünün sonuna kadar demokrasiye inancı ve ilkeleriyle yaşadı.
Eşi Reşide Bayar
Celâl Bayar’ın yaşamında ona tüm mücadelelerinde destek olmuş, onunla birlikte dik durmuş ve güç vermiş olan kişi eşi Reşide Bayar’dır.
Celâl Bayar’ın 1903’te evlendiği eşi Reşide Bayar, Bursa’da ipek üreticiliği ve ticareti yapan İnegöllüzadeler ailesinden. Reşide Bayar 1962 yılında eşini Kayseri cezaevinde ziyaret etmeye giderken 24 Aralık’ta trende kalp krizi geçirerek vefat etti. Ankara’da cenazesi Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir kadın için yapılan en kalabalık cenaze oldu.
Celâl Bayar 1966’da Kayseri cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’da Kadıköy İlçesinde Çiftehavuzlar’da Hazırcevap Sokak’taki evinde yaşadı. Bu evi eşi Reşide Bayar 1957’de: “Cumhurbaşkanlığı bittiğinde oturacak bir yerimiz olsun” diye düşünerek kendi ailesinden miras kalan parayla satın alıyor. Ancak, Bayar, kendisi iktidarda iken hiçbir mülkün alınıp satılmasını istemediği için karşı çıkıyor ve evi kabullenmiyor. Bu evde sadece bir kez eşi ile birlikte bir öğle yemeği yiyorlar.
Bayar 1965’te cezaevinden çıktıktan sonra Çiftehavuzlar’daki bu evde oturdu, milli mücadele anılarını kaleme almaya devam etti. Evinin kapısı herkese açık oldu. Her zaman ona danışmaya gelen ziyaretçilerle doldu. 104 yaşında yaşamı sona erdiğinde zihni açık ve tüm akli melekelerine sahipti. Çok berrak bir hafızası vardı. Her gün kitap okur, gazeteleri takip eder ve o zamanlar tek olan televizyon kanalından Türkiye’deki olumlu gelişmeleri izleyince memnun olur, sorunlarla yakından ilgilenirdi. Büyük küçük herkesi dinlerdi.
Celâl Bayar Vakfı ve Umurbey Köyü
Celâl Bayar doğduğu Umurbey köyünde 1967’de bir vakıf kurarak kütüphanesindeki kitapları, tüm siyasi yaşamı boyunca ona verilmiş olan hediyeleri, fotoğraf albümlerini, evrakı bu vakıfta topladı. Ölünceye kadar köyüne bağlı kaldı, oraya gitmekten zevk aldı. Umurbey’de doğduğu ev, ailenin zeytinlikleri; eşi Reşide Bayar’ın Bursa’da Pirinç Han ve Koza Han’daki dükkânları, arsalar bu vakfa hibe edildi. Vakıf bünyesinde bir müze, kütüphane, sinema ve toplantı salonu inşa edildi. Bu vakıf halen milli mücadele ve demokrasi tarihimiz açısından en önemli bilgi merkezleri arasında yer almaktadır.
1986’da vefat etmeden kısa bir süre önce “Beni köyümden uzakta bırakmayın” dedi. Vefat ettiğinde Anıt Kabir’e gömülmesi söz konusu olduysa da, hem dönemin iktidarının tasarrufu ve ailenin isteği ile Umurbey’de köyüne gömüldü.
Vefat ettiğinde, milli mücadeleye yaptığı öncülük ve hizmetleri, cumhuriyetin kurulması için katkıları, Türkiye’de ekonominin ayakları üzerinde durarak toplumun refahı ve demokrasinin tesisi için adanmış bir asırlık ömrü geride bırakmış oldu.
Celâl Bayar’ın temel özellikleri insana olan derin saygısı, haysiyetli ve dik yaşaması, her zaman samimi ve anlayışlı olmasıdır. Hiç kimseyi kırmak istememesi, disiplinli çalışması ve son nefesine kadar ülkesinin istiklali ve ekonomik refahı için çalışmış olmasıdır.
Celâl Bayar ve Atatürk (Haber: 28 Ağustos 2018)
***
3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar vefatının 32. yılında anıldı
Türkiye’nin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ölüm yıl dönümünde anıldı. Merhum Cumhurbaşkanı'nın anıt mezarının bulunduğu Bursa Gemlik'te tören düzenlendi. 28 Ağustos 2018 Salı 15:27

Türkiye Cumhuriyeti'nin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, vefatının 32. yılında Bursa'nın Gemlik ilçesindeki anıt mezarı başında düzenlenen törenle anıldı.
Umurbey Mahallesi'ndeki törende, Bayar'ın torunu Akile Gürsoy, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı Metin Kıratlı, Gemlik Belediye Başkanı Refik Yılmaz, Gemlik Kaymakamı Gürbüz Karakuş, bazı siyasi partilerin temsilcileri ve diğer protokol üyeleri hazır bulundu.

Törende, anıt mezara çelenklerin bırakılmasının ardından saygı duruşunda bulunuldu.

Anma töreni, Bayar'ın torunu Akile Gürsoy'un taziyeleri kabul etmesiyle sona erdi.
"Demokrasimiz böyle zor ve acı günler yaşamasın"

Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı Kıratlı, gazetecilere yaptığı açıklamada, Bayar'ın demokrasinin kahramanlarından biri olduğunu söyledi.
Türkiye'nin gelişmesinde Bayar'ın çok büyük rol üstlendiğini vurgulayan Kıratlı, kendisini rahmetle andığını ifade etti.
Kıratlı, Bayar'ın yakınlarına tekrar başsağlığı dilediğini belirterek, "İnşallah onların geçirdiği zor ve sıkıntılı günler bundan sonraki Cumhuriyet dönemimizde ve sonrasında hiçbir zaman gerçekleşmez. Demokrasimiz böyle zor ve acı günler yaşamasın. Onların yaşadığı bu kötü günlerden bizler ders alalım ve birlik beraberliğimizi muhafaza edelim." diye konuştu.

Akile Gürsoy da bu yıl törenlerin Kurban Bayramı dolayısıyla bir hafta geç yapıldığını belirtti.
Törene katılanlara ve samimi duygularını paylaşanlara teşekkür eden Gürsoy, "Büyükbabamın Türkiye'nin ekonomik olarak istiklalini kazanması için çok büyük uğraşları vardı. Bu törenlerde bizi yalnız bırakmayanlara tekrardan teşekkür ediyorum." ifadelerini kullandı. (Kaynak: AA)

11 Ağustos 2018 Cumartesi

MAVİ ALAY'IN DRAMI İSMET İNÖNÜ HÜKÜMETİ'NİN TAM BİR KALLEŞLİK-İHANET VE TÜRK MİLLETİ'NİN UTANÇ BELGESİ YAŞAR ALI MEŞE

MAVİ ALAY'IN DRAMI
İSMET İNÖNÜ HÜKÜMETİ'NİN TAM BİR KALLEŞLİK-İHANET VE TÜRK MİLLETİNİN UTANÇ BELGESİ
YAŞAR ALI MEŞE

Savaş ancak onu bilmeyenler için çekicidir. Sadece nadir bulunan psikopatlar savaşın iğrenç yönlerinden hoşlanır savaş zorunlu olmadıkça bir cinayettir sözü boşa söylenmiş bir laf değildir. Bazı savaşlara mecburen katılmak zorunda kalırsınız adeta o kanlı arenaya itilirsiniz helede yanlış ata oynar kaybedersiniz vay halinize. Üstünüze sünger çekilir yaşanan derin acılarız unutulur unutturulmak istenir.
Sovyet lider Stalin 2. Dünya Savaşı sona ermek üzereyken Kırım Tatarlarının Almanlarla işbirliği yaptığını iddia edip Kırım Tatarlarının sürgün emrini verdi.
18 Mayıs 1944 gecesi sadece iki saat içinde evlerinden eşyalarını dahi alamadan apar topar meydanlarda toplanan insanlar sürgün ve göçe zorlandı.
Hayvanların taşındığı tren vagonlarına doldurulan çocuk kadın ve erkeklerden oluşan 423 bin kişi haftalarca süren aç susuz hastalıkla süren yolculuk yaptı.
Yolculuğun sonunda 423 bin kişiden 195 bin 371 kişi hayatını kaybetti geri kalanlar ise Rusya topraklarına dağıtıldı.
2. Dünya Savaşı’nda; Almanlar Doğu Avrupa’dan çekilen Rusların peşinden ilerlerken savaşa girmeyen Türkiye’de İsmet İnönü ve tek parti dönemi yıllarıdır.
Dönemin meşhur Cumhuriyet gazetesi ve başyazarı Nadir Nadi’nin Nazizme övgüler yağdırarak Almanların yanında savaşa girilmesini savunduğu yıllarıdır.
Dönemin Hükümeti Kırım’da yaşayan Tatarların Alman ordusuna destek vermesini ve Nazi ordusuna kılavuzluk etmesi için bir askeri birlik kurulmasına yardımcı olur. Bu birliğe Mavi Alay adı verilir.
Kırım Tatarlarının acı kaderi bu noktadan sonra başlar. 1942 yılı sonlarına doğru Almanlar bütün cephelerden yenilgiyi kabul ederek çekilmeye başlar.
Bu geri çekilmede 10 binlerce Müslüman meşakkatli yolculuktan sonra Avrupa’ya gelir ve nefes aldıkları ilk yer İtalya’nın Pazulla bölgesidir.
Burada fazla barınamadan Avusturya’ya göç etmek zorunda kalırlar. Avusturya’nın Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresinde Drau nehri kıyısında oluşturdukları çadırlarda yaşamaya başlarlar.
Talihsizlik peşlerinden kovalar ve Avusturya işgalinde görevli 8. İngiliz ordusuna esir düşerler.
İngilizler 28 Mayıs 1945 yılında esir Tatarları Sovyetler Birliği’ne teslim etmek zorunda olduklarını fakat Moskova’dan öldürülmeyeceklerine ait güvence aldıklarını açıkladılar.
Rus konvoyları esirleri almak için kamplara gelmeye başladığında Kırım Tatarlarının ya Ruslara teslim olmak ya da intihar seçeneği kalmıştı.
1945 yılının baharında tarih çok acı bir gerçeğe şahitlik ediyordu.
Drau Nehri’nin azgın sularına kadınlar kocalarıyla çocuklarıyla el ele dua ve çığlık sesleri karışımıyla atlayarak intihar etti.
Bir haftada 3 bin insan intihar etti. 4 bin kişi ise tren vagonlarına bindirilerek Türkiye üzerinden Rusya’ya yola çıkarıldı.
Trendeki Kırım Tatarları Türkiye topraklarına girdiklerinde çok büyük bir umut içerisine girmişti.
Edirne’den itibaren tek umutları vagonların havalandırma pencerelerinin açılması ve bu sırada vagonlardan atlamaları sonucunda Türk yetkililerinin kendilerine yardım edeceğiydi.
Edirne’den Kars’a doğru tren yol almaya başladığında maalesef ne kapılar ne de pencereler açıldı.
Ankara bir yandan Rus baskısı diğer yandan son anda müttefikler yanında yer alabilme saf tutma siyasetini Londra üzerinden kabul ettirme telaşındadır. Esir Tatarların durumu ise ikinci plandadır.
Tren Kars’a doğru yaklaşırken vagonlarda bulunan muhafız askerlere “Ne olur bizi vurun Ruslara teslim etmeyin” çığlıkları yükseldi. Ankara’dan subaylara verilen kesin emir bellidir.
Tren Kars’ın Serder Abad Kızıl Çakçak baraj gölüne yaklaştığında kırılan vagon kapılarından 2 bin Kırımlı bu kez göle atlayarak intihar etti.
Rus sınırına gelindiğinde 2 bin kişi Rus askerlerine teslim edilir ve Türk muhafızların gözü önünde teslim alındıkları yerde hemen infaz edildi.
Mavi Alay’ın infazı rapor edilir ve tutanaklara geçer.
O gün bugündür Türkiye’de Mavi Alay hadisesi tutanakla belgeyle açıklanmamıştır.
Avusturya şahitlik ettiği katliamın anısına Oberdrauburg bölgesi İrschen köyünde bir anıt inşa ettirmiştir.
1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti tarafından dikilen anıtta Almanca olarak; “Burada 1945 yılının 28 Mayıs’ında 7 bin Kuzey Kafkasyalı kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet’e olan sadakatleri ile Kafkasya’nın idealine kurban gittiler. Bu dikilen taş binlerce isimsiz Kafkasyalı kurbanın dünyadaki 7 bin kişilik tek mezar taşıdır.
 #ww2ym
__._,_.___
View attachments on the web

10 Temmuz 2018 Salı

Kayıp Çocuklar ve İdam! "Arzu KÖK" Sekiz yılda kaybolan çocuk sayısı 104 bin 531. Bu rakam, gazetelere yansıyan haberlere göre San Marino, Lihtenştayn, Grönland gibi az nüfuslu 16 ülkenin nüfusundan daha fazla…

Kayıp Çocuklar ve İdam!...
Her gün bizler uykunun sıcak, güvenli kollarına bırakırken kendimizi, diğer tarafta yeni yeni kayıp çocuklar ekleniyor istatistiki verilere. Sekiz yılda kaybolan çocuk sayısı 104 bin 531. Bu rakam, gazetelere yansıyan haberlere göre San Marino, Lihtenştayn, Grönland gibi az nüfuslu 16 ülkenin nüfusundan daha fazla…
Hepimiz yaralıyız şu günlerde ve hepimiz travmalarımızı sağaltamadan, yaşamanın değil de insanca yaşayabilmenin koşullarını oluşturamamanın delice, sinir bozucu hallerini yatıştırmak için uğraşıyoruz. Bunun yanında da memleketin hali, pûr melali ortada. Gençliğimden bu yana değişen bir durum yok. Aynı baskılar, aynı berbat, nefes alınamayan bir hava; genzimizi, bilincimizi tıkayıp duruyor. Düşünceye engel yok. Evet düşünebiliyoruz. Asıl sorun bu düşünceyi açıklayabilmekte!...
Kat kat giydirmek yerine dilin ve gerçeğin giysisini sıyırmaya aklım yetiyor ama kalbim yetmiyor: Kaç vakittir unutmuşum gerçeği soyup, hakikati ve sokakları giyinmeyi...
Kanat kırıp bir çocuğun ölüsü başında günlerce öten kuşun aklından geçen gibi: “Dil ile gönül dergâhı boş insanlar, kelimelerle ne yapacağını bilemiyor ancak devlet hırkasıyla yaşamayı biliyor.”
Günlerdir televizyon kanallarında bir istismar aracı gibi mavi gözlü masum yavrucakların masum bakışları kullanılıyor… Bazı spikerler elinde urgan ile çıkıyor haberleri sunmaya… İdam istiyor ekranlardan… Sebep kayıp çocuklar ona göre… Oysa bu ülkenin demokratik güçleri yıllarca mücadele etmedi mi idam cezasının yasalardan çıkarılması için? Bir de, bir bakılsın isterim idam istatistiklerine, idam edilenlerin içinde kaç tane çocuk kaçakçısı, istismarcısı, tacizcisi varmış?...
Peki bu gerçekle yüzleşip, sorunun gerçekçi ve kalıcı çözümü için yaşamın tüm alanlarına dönük politikalar üretmek yerine urgan sallayıp, idam cezasının geri gelmesini istemek de bir çocuk istismarı değil mi? Yaşamı dönüştürücü kalıcı politikalar üretmek, yaşama geçirmek için yönetimi uyarıcı olmak yerine popülist bir şekilde çocukların mavi gözlerinde söndürülen ışığı sömürmeyin efendiler!...

Var olan sorunları birbirimizin egolarını yatıştırmak için tartışmak yerine, kabul edip, çözüm odaklı çalışmaya başlanmak gerekmiyor mu? Bence öncelikle caydırıcı ve önleyici uygulamalar konusunda işi siyasetten uzaklaştırıp, gerçekten alanında uzman kadroların işin başına getirilmesi gerekiyor.
Zira öncelikle her çocuk bir bireydir. Türkiye “Çocuk Hakları Sözleşmesini” tanımış ve kabul etmiş bir ülkedir cümlesini ezberden çıkarıp artık hayatımıza, uygulamalarımıza geçirmeliyiz. Yani günümüzdeki bazı geleneksel yöntemlerle “deneme-yanılma” sorunlarımızı çözmeye çalışmaktan artık vazgeçmeliyiz.
Çocuğun doğumundan itibaren insan haklarını konu alan bir eğitim sistemi içinde yetiştirilmesine olanak verilmesinin yanı sıra, bu konuda eğitimin yaş sınırlaması getirilmeden, her kesime uygun şekilde verilebilmesi sağlanmalıdır. Yani ne yazık ki eğitim alanındaki tek eksiğimiz çocuğun istismarı değildir. Hele istismar denildiğinde akla sadece “cinsel istismar gelmesi ve buna yönelik çalışmalar” yapılması da bunu kanıtlamaktadır. Bunun için “Sosyal Sorumluluk Projeleri” daha çok desteklenmelidir mesela. Ya da gençlerin çocuklar hususunda çalışmaya ne kadar hevesli, istekli olduğu, özellikle idealist gençlerin Türkiye’nin her köşesine gönüllü olarak gidip eğitim verecek enerjiye sahip olduğu görülebilir… Sürekli “aman ülkeyi sen mi kurtaracaksın, n’oldu çocukları mı kurtardın, bu iş sana para kazandırmaz” gibi söylemlere yer vermeden destekleyin, bakalım neler olacak? Gelecek gerçekten gençlerde, bunu kabul edin.
Sosyal politikaların geliştirilmesi hususundaki en büyük eksiğimiz ise araştırmalara izin verilmiyor oluşu zannediyorum. Bizim “cehalet mutluluktur” inancımızı kırmamız gerek. O vahim tabloyla yüz yüze gelmemiz gerek.
“Eskiden ışıklı gözleri” vardı tüm bu çocukların… O gözlerle bile yepyeni bir dünya kurulabilirdi… Kim nasıl yakıştırdı o gözlere ölümü bilmiyoruz... Kimler, nasıl harç koydu güzelim coğrafyamızı, “çocuk katili” bir coğrafyaya dönüştürmek için bilmiyoruz… Ama birileri bu nedenleri düşünmeden, gerçekçi çözümler üretmeden kalkıp urgan sallamak da o çocukların ölümleri üzerinden yapılan bir istismar değil midir?
Aslolan cezaları arttırmak değil bir daha bunların yaşanmaması adına önlemler alabilmektir. Aslolan Çocuk Hakları Sözleşmesini hayata geçirebilmektir. Bunu yapabiliyor musunuz?...
Arzu KÖK
**
2 yorum:

Suavi Tuncay9 Temmuz 2018 22:42
Tebrik ederim.. eline ve emeğine sağlık Selamlarimla...Yanıtla

Suavi Tuncay9 Temmuz 2018 22:43
Tebrik ederim.. eline ve emeğine sağlık Selamlarimla...

4 Temmuz 2018 Çarşamba

"DEVLET GÖREVİNİ YAPMIYOR!.." Kanısı çok yaygın. Hükümetler KORUYUCU GÜVENLİK ÖNLEMİ almakta yetersiz ve isteksiz; Suçluları cezalandırmakta kararsız, azimsiz ve dirayetsiz!.. Katillerin mutlaka idamı İslâm'ın emri olduğu halde, gereken yapılamıyor.

Kayıp çocuk sayısında hızlı artış: 8 yılda 104 bin çocuk kayboldu!.. Hükümetler "KORUYUCU GÜVENLİK TEDBİRİ ALMAK" konusunda yetersiz; Yeteneksiz ve Bilinçsiz. Yargıçlar ise "İnsanlık düşmanı ihanet unsurlarını" Cezalandırma ve caydırma konusunda çekingen!..
Ağrı’da günlerdir aranan 4 yaşındaki Leyla’dan da acı haber gelirken ‘Türkiye’de kayıp çocuk’ vakalarının 8 yılda 100 bini aştığı ortaya çıktı. Verilere göre sadece 2008-2016 yılları arasında 16 ülkenin nüfusundan fazla çocuk kayboldu

HÜSEYİN ŞİMŞEK huseyinsimsek@birgun.net @simsekhuseyinn
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Adli İstatistik verilerine göre 2008-2016 yılları arasında resmi olarak kayıp müracaatı yapılan çocuk sayısı 104 bin 531’e ulaştı. Ağrı’da kaybolan dört yaşındaki Leyla Aydemir ile kamuoyunun gündemine gelen kayıp çocuklara ilişkin son olarak 2008-2016 yıllarını kapsayan TÜİK Adli İstatistiklere göre, 31 bin nüfuslu San Marino, 36 bin 656 nüfuslu Lihtenştayn ve 56 bin 810 nüfuslu Grönland’ın da aralarında bulunduğu 16 ülkenin nüfusundan daha fazla çocuk kayboldu.
Ailelerine kavuşturulan çocukların sayısının yer almadığı istatistiklere göre, 2008 yılında 4 bin 517, 2009 yılında 5 bin 81, 2010 yılında ise 8 bin 81 çocuk kayboldu. Kayıp çocuk sayısının çift hanelere çıktığı 2011 yılında 10 bin 67, 2012 yılında 12 bin 474, 2013 yılında 16 bin 218, 2014 yılında 18 bin 696, 2015 yılında 17 bin 706 ve 2016 yılında ise 11 bin 691 çocuk kayıp olarak bildirildi.
26 bin çocuk evden kaçtı
97 bin nüfuslu Ardahan, 82 bin nüfuslu Dersim ve 80 bin nüfuslu Bayburt’tan daha kalabalık olan kayıp çocukların 59 bin 435’i kız çocuklarından oluşuyor. Çeşitli nedenlerden ötürü ailelerinden kaçarak sokaklara düşen çocuk sayısı ise 26 bin 168 olarak kayıtlara geçti. Son günlerde giderek artan kayıp çocuk vakalarının, AKP iktidarı tarafından 16 yıldır göz ardı edilen çocuğun istismarı konusuna işaret ettiğini ifade eden CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, “İktidar, ‘çocuk istismarı’ denilince sorunu sadece fiziki ve cinsel şiddet boyutunda ele alıyor. Oysa ‘çocuğun istismarı’ son derece geniş, acı ve endişe verici bir alanı tanımlamaktadır” dedi.
‘AKP sırtını döndü’
Uygulanan yanlış ekonomik, siyasi ve sosyal politikalar nedeniyle ailesinden kopan çocuk sayısında her yıl artış yaşandığını belirten CHP’li İlgezdi, şunları söyledi: “Kayıp çocukların insan tacirlerinin eline düşmesi olası bir durumdur. Aklımıza cinsel istismar haricinde organ kaçakçılığı da geliyor. Fakat Türkiye’deki organ kaçakçılığı faaliyetleri konusunda elimizde yeterli veri yok. Küçük yaşta evlilikleri meşru gösterecek hukuki adımların atılmış olması da çocuğa yönelik istismarı artıran bir diğer önemli sorundur. Ne yazık ki AKP iktidarı bütün bu sorunlara sırtını dönmüş vaziyette.”
‘Destek hattı kurulmalı’
Türkiye’de kayıp çocuklara ilişkin çeşitli çalışmalarda bulunan Uluslararası Çocuk Merkezi Çocuk Hakları Bölüm Koordinatörü Işıl Erdemli ve Uluslararası Çocuk Merkezi İletişim ve Savunuculuk Sorumlusu Ebru Ergin, konu ile ilgili BirGün’e değerlendirmelerde bulundu. Uzmanlar, çocukların kaybolmasının yalnızca yabancılar tarafından kaçırıldıkları anlamına gelmediğini ifade ederek, “Birçok nedeni olabilir. Şiddet, istismar, yoksulluk gibi nedenlerden bakımevlerinden ve evlerinden kaçabiliyorlar. Ebeveynlerinden birisi tarafından ya da yabancılar tarafından da kaçırılabiliyorlar” değerlendirmesinde bulundu.
Erdemli ve Ergin, kayıp çocuklara ilişkin değerlendirmelerinde şu ifadelere yer verdi: “Kayıp çocukların kaybolduktan sonra birçok şiddet türüne maruz kalma açısından risk altında olduklarını söyleyebiliriz. Çocukların ortadan kaybolmasını engellemek için önleme çalışmalarına odaklanmak gerekiyor. Kaybolmuş çocukların bulunduktan sonra izlenmesi yolu ile risk haritasının çıkarılması ve bu riskleri ortadan kaldıracak çalışmaların yapılması gerekiyor. Arama çalışmaları sırasında da aileler psiko-sosyal olarak desteklenmeli. Ayrıca, Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de kaybolan çocukların destek alabilecekleri ve tüm çocuklar için ulaşılabilir olan bir ‘kayıp çocuk destek hattı’ da kurulmalı.”
Minik Leyla’dan acı haber
Ağrı’da ailesiyle birlikte bayramlaşmak için gittiği dedesinin köyünde kaybolan ve iki haftayı aşkın süredir arama çalışmalarının sürdüğü 4 yaşındaki Leyla Aydemir’in cansız bedeni kaybolduğu Bezirhane Köyü’ne yakın bir noktada dere yatağında bulundu.
Leyla, Bezirhane köyüne yakın Kurudere mevkiine ot biçmek için giden bir köylü tarafından bulundu. Küçük kızın cansız bedeni, otopsi yapılmak üzere Ağrı Devlet Hastanesi morguna götürüldü. Leyla’nın dedesi Zeki Aydemir, “Gidip baktığımızda yüzü suya basılmış şekilde duruyordu. Sırtında yara izleri vardı. Yüzüne bakamadım. Mavi gözlümü bu hale getirenlerin bulunup adalet önünde hesap versin” dedi.
Ağrı Valiliği tarafından yapılan açıklamada, “15 Haziran 2018 tarihinde kaybolan Leyla Aydemir kızımız bugün [dün] saat 18.45 sıralarında köy merkezine 3 kilometre uzaklıkta dere yatağı içerisinde maalesef cesedine ulaşılmıştır. Konuyla ilgili adli tahkikat devam etmektedir” denildi. Öte yandan Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığınca görevlendirilen iki savcı, bölgeye gelerek inceleme başlattı.
Silvan’da kaybolan Yusuf aranıyor

DİYARBAKIR’ın Silvan ilçesinde önceki gün hayvanları otlatmaya götüren ve bir daha kendisinden haber alınamayan 14 yaşındaki Yusuf Yılmaz’ın bulunması için başlatılan arama kurtarma çalışmaları drone ve 8x8 ambifik araçlarla sürdürülüyor. Silvan ilçesine 18 kilometre uzaklıkta bulunan Malabadi Mahallesinde oturan Mehmet Şah Yılmaz, hayvanları otlatması için oğlu Yusuf Yılmaz’ı meralık alana gönderdi. Akşam saatlerinde oğlunun eve gelmemesi üzerine Yılmaz, hayvanların otlatıldığı bölgeye gitti. Burada oğlu Yusuf’u bulamayan baba, olayı güvenlik güçlerine bildirdi.
İhbarı alan güvenlik güçleri, Yusuf Yılmaz’ın kaybolduğu bölgede arama çalışmaları başlattı. Akşam saatlerinde arama çalışmaları sonuç vermeyince dün sabah saatlerinde, aralarında AFAD, UMKE, Jandarma, güvenlik korucuları, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne ait su altı dalgıç ekipleri ve köylülerin katılımıyla arama çalışmaları yeniden başlatıldı. KAYNAK: HÜSEYİN ŞİMŞEK huseyinsimsek@birgun.net @simsekhuseyinn
[[https://www.birgun.net/haber-detay/kayip-cocuk-sayisinda-hizli-artis-8-yilda-104-bin-cocuk-kayboldu-221679.html]]